Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Kur’an’ın fazilet ve gazabı
imanilmihali.com
Kur’an en büyük haberdir

Kur’an’ın fazilet ve gazabı

Kur’an’ın fazilet ve gazabı

“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab 33/72)

Yüce Allah insanlık tarihinin en detaylı, korunmuş, kalıcı ve tamam ilahi buyruklarını Kur’an ile tamamlamış ve insanlık için kıyamete kadar İslam’ı son ve değişmez din olarak kabul etmiş ve sözlerini yani emir, nasihat ve buyruklarını Kur’an ayetleri ile tamamlamıştır. Bu nedenle Kur’an öyle muazzam bir nurlu fazilettir ki ahiret yurdunun tüm selameti, kurtuluş, şan ve şeref, bu geçici dünya hayatının tüm hakikat ve süsleri O’ndadır.

Bu fazilet o kadar muazzam bir eserdir ki Kur’an’a ve dolayısıyla Allah’ın sınırlarına riayet edenler için kurtuluş muhakkak, uymayanlar için ateşler bakidir. Dolayısıyla içinde bu kadar sır, ahit, yemin, emir, nasihat, yasak ve kıssa barındıran Kur’an’ın gönderildiği mahlukat ta cennetlerin ve yeryüzünün varisi insan ve bu emirler tüm kainata hükmedecek insana ağır bir vebaldir.

Kimse ayetlerin nüzulünden sonra başkaca bir hüküm ve kaide ile hükmedemez, ederse batıl ve yanlış olur. O halde ayetlerin dediğini nokta taşırmadan icra etmek sorumluluğu akıl, ruh ve şuurla bezendirilmiş insana Allah katından yüklenen bir görevdir.

Bu görev ve sorumluluk ama teşbih yoluyla ama hakikat olarak dağlara teklif edildiğinde vebalin büyüklüğünden dolayı kabul olmamış, lakin cahil ve zalim insan onu kabul etmiştir. Bu ahde bağlı kalarak ta yaşamak ve kainatı ve beşeriyetin tüm olup bitenlerini buna göre düzenlemek görevi – Allah adına – insanoğluna farz kılınmıştır. Çünkü insan bu sorumluluğu istemiş, üzerine almış ve yerine getirmeye de söz vermiştir.

Lakin bu vebal ayetteki haliyle; “Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün…” (Haşr 59/21) o kadar ağır bir yüktür ki, şakası, mazereti, ikamesi olmayacaktır. Çünkü din samimiyet ve sadakat demektir. Dahası ahde vefa yani söz ve anlaşmalara sadık kalmak farzdır ve iman gereğidir.

Şimdi bahis şuraya kadar uzanır ki bu Kur’an’ı korumak, uymak ve uydurmakla mükellef insanın bu sorumluluğu sonu cennet vadilerine varan veya ateşlere uzanan bir sorumluluktur. Yani İslam’a tabi olanlar, İslam’a girmediği halde İslam’dan haberi olanlar, kısaca ayetlerin hitap ettiği tüm insanlık camiası bu vebali hatırlayarak doğru, güzel ve hayırlı işler yapmakla mükelleftir.

Dağları parçalayacak kadar ağır bu vebal; hiçbir mazeret kabul etmeksizin, ayetleri ve manasını önce tanımayı, bilmeyi, anlamayı, uygulamayı, tavsiye etmeyi ve onun hilafına iş yapmamayı sonra hayata tamamen rehber edinmeyi gerektirir. İman ve ihlasın şartı bu, tevhid ve takvanın gereği bu, ahdin olması gerekeni budur.

Sahabelerin ayetler nuzül olduğunda verdikleri tepkiler ile (Kıyamet yaklaştı ayeti gelince sahabeler uzun müddet evlerden dışarı çıkamamıştır) bugün bizlerin ayet emirlerine verdiği tepkileri bir karşılaştıracak olursak içler acısı hallerimiz ortaya çıkacaktır. Alimler ve dine gönül verip ilimde derinleşmek isteyenler bu haldeyken sokaktaki insanların hali çok daha vahimdir ki yazımızın asıl gayesi de çoğunluğu teşkil eden bu kesimdir.

İnsanlar ahid ile üzerine aldıkları Kur’an ayetleri ile, akıl-ruh ve şuur ile, yeryüzü ve cennete varis olmaya layık görülmekle, dini yaşamakla ve kainata (Allah izniyle) hükmetmekle mükellefken şuan tam bir gaflet, dalalet ve hıyanet içindedir.

İslam geldikten sonraki tüm dinler batılken, batıl ve semavi olmayan tüm dinler zaten geçersiz iken insanlığın bu son ve muazzam dininin gördüğü muamele Allah hakkına da riayetsizliktir. Bırakın İslam’a yabancı ve mesafeli olan sapmış ve azmışları, bırakın diğer semavi dinlere tabi olanları, Müslüman camiasının Kur’an’a verdiği önem ve ayetlerin yaşama egemenliği içler acısı haldedir.

İlk madde muhakkak ki kulun emanete aldığı ayetler silsilesine sahip çıkması, görevini öğrenmesidir ki bu ancak okumakla olur. Okumadığı, bilmediği bir şeyi hayata egemen kılmak diye bir şey yoktur ve bu haksızlık muhakkak en ağır şekilde cezalandırılacak bir gaflettir. Ayetlerin misal ve kıssaları o denli muazzam bir sanat eseridir ki harika anlatım uslubu ile ve yaşanan olayların detayına girilmeden ve o zamana mahkûm etmeden o denli harika öğüt ve yasaklar içermektedir ki kimse bir kez okuduktan sonra başkaca esere tabi olmaz ve Kur’an okuyana muhakkak yeter.

Bu hazzı tatmak içinse ahdin gereği olarak ta okumak ve anlamak şart ve farzdır.

Okunmaz ise Firavuna giden Musa’dan, Allah’ın devesinden, Ad ve Hud kavimlerinin helakından, Nuh tufanından, Adem (as)’ın cennetten indirilişinden, kainatın yaratılışından, gece ve gündüzün peşi sıra gelişlerindeki hikmetten, şeref, hidayet ve rahmetten, diriliş, ölüş ve yeniden dirilişten, gaybdan, kaderden, ahlak ve namustan, doğruluk ve hakikatten, batıl, yanlış ve şirkten, şeytan ve iblisten, iblisin ahdinden nasıl haberli ve bilgili olunur?

Bilgili ve haberdar olunmaz ise nasıl koruma ve kollama, kullanma ve egemen kılma, kainata ve diğer varlıklara hükmetme görevi icra edilir? Nasıl dost ve düşman ayrılır da düşmana yaltaklanma veya dosta ihanet etme haklı hale gelebilir? Allah dostları safında nasıl yer tutmaya çalışılabilir? Nasıl tam ve tahkiki iman sahibi olunur ve nasıl şefaate mazhar olabilinir? Nasıl şeytanlarla mücadele mümkün olabilir? Nasıl kafir, müşrik ve münafıklar ayırd edilebilir de iman kardeşliği tesis edilebilir?

Kimse kendisini kandırmasın, kimse bu sayılanları okuyarak değil dinleyerek anlarım gafletine düşmesin, kimse okumadan ve anlamadan cennetlere girerim hayali peşinde koşmasın… Allah’ın emri sadece okumak değil, anlamak, bedene ve yaşama yansıtmak ve hüküm kurallarını bu esasa uydurmaktır ki ağaçlar, taşlar, bedenler, sosyal ilişkiler, ilim ve bilimler, hayvanlar ve bilimum mahlukat bu cümledendir.

Dağları yerinden oynatacak, taşları yerinden yuvarlayacak, gökleri, yeri ve dağları korku ile titretecek bu vebal insanın isteyerek üzerine aldığı ve yaşatmaya söz verdiği bir vazife ve yeminken ayetlere bugünkü toplumun yaklaşma biçimi ve bu ayetlerden habersiz yaşama gayretleri içler acısıdır.

Bilmemek mazeret değildir, bu vebal sadece din işleri ile uğraşan kesime ait bir vazife değildir. Kul olmanın gereği ve hissesi bu ayetleri tanımak, bilmek ve bununla iş üretmektir. Okumadan, anlamadan, bedene ve kendi yaşantısına bunu yansıtmadan hayata bu hükümlerle hükmedebilmek mümkün müdür? Mümkün değilse bu ne kadar zalim ve cahil bir nankörlük, ne kadar korku ve sınır tanımaz bir ahmaklıktır ki batılın hakka üstün gelmesine hizmet eder?

Hakk’a hizmet etmeyen her şey şeytana hizmet eder. Yani gaflet ve hıyanet içindekiler Hakk’ın emirlerini –haşa- es geçmekle bir yandan Hakk’a isyan suçunu işlemekte öte yandan hak düşmanı şeytana hizmet etmektedir ki bunun fıkıhtaki adı küfürdür ve küfür dinden çıkma sebebidir. Dahası ilahi kudret ve ilme birilerini eş, ortak, benzer atamak şeklinde gerçekleşen şirk kırıntıları bilerek veya bilmeden olsun, açık veya gizli olsun doğrudan rahmetsizlik eseridir ve Allah’ın affetmeyeceği tek suç şirktir.

Bu muazzam kainatı ve hayatı ilk ve benzersiz yaratan Allah’ı bırakıp ta, aklın sınırları ile hükmetmek ve görmediği şeye inanmamak, ölüm sonrasını tahayyül edemediğinden iman etmemek gafletindekiler hayata ayetler ışığında nasıl hükmedecektir? Mümkün müdür?

Mü’min, kafir, münafık ve müşrik tanımı bile ayetlerde gizlidir ki okumadan bu ayrım nasıl yapılacaktır? Dost ve düşman safları nasıl belirlenecek ve kime ibadet ve kulluk edilip, kim için cihad edilecektir?

İşte okumanın asıl gayesi budur ve ayetlerin tek bir menzili vardır ve o “Allah rızasına vasıl olabilmek umududur.”

Bir sonraki adım ise bu şan ve şerefi taşımak, muhafaza edip hayata ve diğer mahlukata yansıtmaktır ki tüm diğer varlıklar ve hatta kainat insana verilmiş bir nimet ve emanettir.

Görme, duyma, konuşma, hissetme, idrak edebilmek şeklinde tezahür eden ruh ve şuurun hakkını vermek, aklı kullanmak, insan olabilmek, hayvanlar ve akılsız mahlukatla aramıza set çekebilmek ancak Kur’an hükümlerini anlamak, uygulamak ve uygulatmakla mümkündür.

Yer, gök ve dağlar bu vebalden boşuna kaçmamıştır. Lakin Rabbimizin sevdiği ve güvendiği insan bu emaneti layıkıyla taşıyacak güçte, yaratılışta ve sebattadır. Tüm Allah düşmanlarına karşı Allah insanın yanındadır. Tüm gayretlere rağmen ayetleri korumak Allah’ın sözüdür. Rahim ve Rahman olan Allah insana karşı şefkatli ve merhametlidir ve O, herşeyi görür ve bilir.

Kur’an okumayan birisi Esma-ül Hüsna’yı bin kez okusa ama anlamını bilemese, o muazzam isim ve sıfatların idrakine varabilir mi? O ayetler arasında geçen bu isimlerin taşıdığı haşmet ve sevgiyi sezebilir mi? Öfke ve teselli manzumelerine temas edebilir mi?

Velhasıl alınan görev tamamlanmak, ahidler yerine getirilmek, sözler tutulmak, gereken yapılmak mecburiyetindedir ve emanetler sahibine ilk günkü gibi tertemiz teslim edilmek zorundadır. Hayat, dünya ve fani olan herşey, Yüce Allah’ın zatından başka herşey ölümü tadacak ve yeniden diriliş O’nun emri ve dileği ile gerçekleşecektir. O gün bu yapılanlar zerre şaşmaksızın hesap ve tartı edilecek, tüm haklar sahiplerine iade edilecektir.

Şefkat ve merhamet küçük günahları olanlara, Allah’ın razı olduklarına, hakkında şefaat tecelli edilebilecek olanlara mahsustur. Diğerleri ve kafirler ve münafıklar ve müşrikler ve mürailer ve şeytanın askerleri ortak edindikleri-taptıkları sahte ilahlarla birlikte ateşlere yuvarlanacaktır.

İman ettim dediği halde gereğini yapmayan, dinde samimi olmayan, ayetlere sadık, sevgili ve müptela olamayanlar da bu azabı elbet tadacaktır. Halis ve kamil mü’minler dışındaki tüm sahte, cahil, hesapsızlar muhakkak ki şefaatten uzak ve tebliğ-hükmetme görevi Kur’an ile yapmayanlar da merhametten uzak kalacaktır.

Merhametsizlik ve şefaatten mahrum kalmak ise azabın ta kendisidir ki şefaate muhtaç olarak huzurda beklemek bile başlı başına bir azaptır. En güzeli dini has kılarak, sadece Allah’a ibadet ve kulluk etmek, Allah düşmanlarına düşman olmak, aklı kullanmak, kalbe danışmak, imanı hayata ışık etmektir.

Bu ve tüm anlatılanlar ve tüm kurtuluşlar, içinde selamet sırları gizli Kur’an’a sadık ve sevgili olmakla, gereğini yapmakla mümkündür. Sessiz, seyirci, çaresiz, korkak kalmak… dinde yoktur!

Rabbim imanlı kullarını Kur’an yolundan ayırmasın.
Rabbim imansız kullarına iman nasip etsin.
Rabbim cehalet, gaflet ve ihanet içindeki kullarını ıslah etsin.
Rabbim şeytanın ağlarından kurtulmayı başaramayan zavallı Müslümanlara yardım etsin.
Rabbim ayetlerle arasına mesafe koyan, anlamadan okuyan veya hiç okumayan kullarına akıl versin.
Rabbim Kur’an’ı hayatımıza, ahiretimize ışık etsin.
Amin!

Kur’an’ın fazilet ve gazabı

Bu yazıyı okudunuz mu?

Hz. Hüseyin neden şehit oldu

Hz. Hüseyin neden şehit oldu

Hz. Hüseyin neden şehit oldu Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitleri sadece İslam’ın değil aynı zamanda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir