Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Meşru olan her şey caiz demek değildir
imanilmihali.com
Meşru olan her şey caiz demek değildir

Meşru olan her şey caiz demek değildir

Meşru olan her şey caiz demek değildir

Meşruluk; insanoğlunun kendi elleriyle yazdığı yazılı ve sözlü kanunlara uygunluk, yasal adalet denen sistematiğe paralellik, alışılagelmiş uygulamalara, kamusal ve ulusal kabullere, örflere benzerlik, zihinde doğru farz edilen ve uygulanması halinde rahatsızlık vermeyen kaideler bütünüdür.

Meşru bir şey kabul görür, yapana sorumluluk yüklemez, doğru farz edilir, genel kanaate uygunluk arz eder, çoğulcu bir taraftar ile onaylanır, yasalara da ters düşmez. Meşru olmayan ise kabul görmeyen, reddedilen, yanlış olduğu kabul edilen, uygunsuz bulunan demektir.

Caiz olma hali ise dini bir kavramdır ve yapılan, sarf edilen, düşünülen-niyet edilen şeylerin dine uygunluğunu tarif eder ki burada din ile anılan sadece Kur’an hükümleri yani Allah kelamıdır. Her ne kadar bu caiz meselesi başkaca kaynaklara, hadis ve sünnete, mişnalara, rivayet ve icmalara, içtihad ve kıyaslara dayandırılmaya çalışılsa da durum budur ve aslen tüm bu sayılanların da ana menbası Kur’an’dır, Kur’an olmak zorundadır. yani caiz demek kısaca Kur’an’a uygun demektir.

Meşruluk kavramı daha ziyade yasal manada ve beşeri anlamda kullanıldığı için de karşımıza derhal hak ve adalet konusu çıkar ki toplumun tüm suç ve cezaları, insan eliyle yazılı, gelişim süresince şekillenmiş adaleti temine dair çıkarılmış yasalara dayanır. Çünkü adalet hak ve hukuk, eşitlik ve hakkaniyet yani haklı olanın doğru kabul edilmesidir.

Caizlik kavramında da hak ve adalet ön plandadır ve bu kavramı meşruluktan ayıran en mühim husus, caiz olma halinin insan eliyle belirlenmiş veya yazılmış olmayıp doğrudan Yüce Allah tarafından emredilmiş olmasıdır ki bu kural ve kaidelerin tamamına Allah’ın sınırları yani ‘Hududullah’ denir.

Allah’ın sınırları içerisinde sadece suç ve cezalar değil aynı zamanda aynı zamanda güzel ve doğru olanlar da vardır ki ödülü müjdeleyen bu haller caiz olma halinde söz konusuyken meşruluk halinde söz konusu değildir.

Meşrulukla caiz olma hali arasındaki bu iki devasa farktan anlaşılacağı üzere toplumda kabul gören ve geniş taraftarı olan her şey dinen de caiz olmak zorundadır çünkü halkı Müslüman olan ve Müslüman yönetimlerce idare edilen halkların kendisiyle tezat düşmemesi için bu genel şarttır.

Caiz olan her şey meşru olmadığı gibi, meşru olan her şey de caiz demek değildir. Olmalıdır ama maalesef öyle değildir. Çünkü insan zalim, cahil ve nankördür.

Açıklarsak dinen caiz olan mesela kısas konusu veya miras hukukundaki kadının payı gibi meseleler meşru hukukta yer bulmaz veya tam tersi meşru kabul edilen pek çok şey dinen caiz değildir. Buna örnek ise yasayla çıkarılan mesela genel af kanunları veya vergi affı gibi şeylerdir.

Buradan da anlaşılır ki toplumsal düzenler için elzem ve farz olan bazı ilahi hükümler, yaşamda karşılık bulamıyor ve insanlar bu dini emirler yerine kendi işlerine gelen kuralları tanıyor demektir. Bunun Müslüman olduğu iddiasındaki bir toplum için vebali de elbette büyüktür ama maalesef durum budur. Detaya inilince ise daha pek çok husus bize gösterir ki zalim, cahil ve nankör insan kendi eliyle ayetleri değiştirmekte, yasalar koymakta ve kendi sınırlarını kendisi belirleme cüretini göstermektedir.

Detayda saklı hususlardan birisiyle örnek verirsek, farz edelim ki birisi bir masum cana kıydı ve dinen adam öldürme suçunu işledi. Bunun Allah’tan saklı kalması düşünülemez ve dinen bu cezanın karşılığı kısas yani cana can yani öldürülenin yakınlarınca (eğer affetmezlerse) öldürenin canının alınmasıdır. Bu affetme işi karşılığında bedel de alınabilir. Lakin iş hukuka yani meşruluğa gelirse o öldürenin yasal mevzuat ile kısastan kurtulacağı malumdur. Dahası sağlam avukatlar ordusu varsa kanun açıklarından istifade ile muhakkak kurtulacaktır ve ödeyeceği para ile de hapse girmekten yırtacaktır. Öldürülen yakınları fukara halleriyle o parayı almak zorunda kalacak ve belki istemeyerek (kısastan vaz geçerek) şikayetlerini geri çekecektir.

Sonuçta öldüren ödeyeceği bedel ile serbest kalacak ve hapse girmeyecektir.

Şikâyetten vazgeçmeyen mazlumların durumu ise şudur ki kısas şarttır veya öldüren uzun yıllar hapiste yatmak zorundadır. Meşruluğun fena yanı işte tam burada devreye girer ve öldürülen yakınları şayet fakir ve güçsüz ise katil hapse girmeden sokaklarda dolaşmaya ve başka canlar almaya devam eder.

Yasal olarak o katilin sokaklarda gezmesine cevaz veren yasa hükümleri dinen caiz olmayan bir hali doğurmakta olsa da beşeri hayatta o katil beraat etmiş sayılır ve yine sayılır ki yasal beraat ile dinen beraat aynı şeydir.

Keza, yasaların suç kapsamına girmeyen pek çok husus vardır ki hakaret içeren ama yasal olarak suç sayılmayan kötü sözler, art niyetler, ispatlanamayan suçlar, delil yetersizliğinden salıvermeler buna örnektir.

Peki tüm bu yasal kurtuluşlar dinen de kurtuluş sebebi olabilir mi? Hayır ve de asla!

O’ndan izinsiz ve bilgisi haricinde yere bir tek yaprak düşmeyen, bir gebenin doğuramadığı, bir taşın yuvarlanamadığı Yüce Allah gizliyi de açığı da, gündüz veya gece olanı da, kapalı kapılar ardında konuşulanları da bilir, görür, meleklerine şahitlik ettirir. Yani dinen o suç helallik alana veya cezası çekilene kadar bakidir, günah biriktirmeye devam eder. Mazlumun cefası devam ettikçe, suçun vebali sürdükçe, mazlumların ahı yerde kaldıkça da o günahın azabı artarak devam eder.

Bu ceza elbette karşılıksız kalmaz ve dünyada olmazsa ahiret yurdunda muhakkak hak ettiği karşılığı bulur. Bu dünyada hapis veya para ile alınabilecek o helallik ahiret yurdunda yazık ki sevap ve günah takası şeklinde temin olur ki bu çok daha vahimdir. Çok insanı, çok süre, çok acı verecek şekilde etkileyen suçların vebalini artık siz düşünün!

Kaldı ki kamu veya millet malına, öksüz ve yetim hakkına uzanan eller, yasal olarak korunsa ve affedilse dahi ilahi adalet gereği en geç ahirette misliyle cezalandırılacaktır ve bunda şüphe duymak zaten imansızlık demektir.

Dünya genelinde meşruluk toplumların kendi dinlerine, örf ve kültürlerine, içtihadlarına, kabul ve onaylarına bağlıdır ve bu sebeple bir devlet için meşru olan diğer bir devlet için meşru olmayabilir.

Bu caiz olma hali için şöyledir; aynı dine tabi tüm devlet ve ulusların tümü aynı Kutsal Kitaba tabi olduğundan o kitabın hükümleri caizliği belirler. İslam alemi için konuşursak tüm Müslüman dünya Kur’an hükümlerine tabidir. Meşruluk ise bu Müslüman ülkeler arasında dahi farklılık gösterir ki sözgelimi içki içmenin yasal cezası hemen tüm İslam ülkelerinde farklıdır. Bu meşruluk halleri zaman içerisinde hatta aynı ülkenin değişik eyaletlerinde bile farklılık gösterebilir.

Geleceğimiz nokta ise şudur; meşruluk kavramı değişken, beşeri, hukuki bir kabuldür. Topluma ve zamana bağlıdır. Bir zaman sonra şu an için yasal olan bir şey yasaya aykırı olabilir ve tüm bu meşruiyet sağlayan yasalar nihayetinde üç beş yüz vekilin el kaldırması ile şekillenen zamansal kaideler, tedbirlerdir. Hatta hatta bu yasalar vatandaş ile yabancılara dahi ayrı ayrı uygulanabilir.

Ama … dinen caiz olma hali öyle değildir.

  1. Kur’an’ı tanımayan, Kur’an’ı inkâr edip hakaret dahi edenlerin tümü için, bu dünya yaşamı ve ahiret hesabı Kur’an iledir. Yani Hristiyan ve Yahudi olduğu iddiasındakiler ve putlara tapan ilkel kavimler bile, ateistler dahi Kur’an ile hesaba çekilecektir.
  2. Kur’an ile emredilen hususlar değişken değildir, kula, servete, cinsiyete, zamana, coğrafyaya göre değişmez. Günah günahtır, sevap sevaptır.
  3. Kulun suçunun karşılığını yasal olarak çekmesi bile eğer Kur’an’daki cezayı karşılamıyorsa hala çekilmiş demek değildir.
  4. Hak ve adalet Kur’an’ın ilk sıradaki emirlerindendir ve temin edilene kadar helalleşme esastır. Bu iş dünyada olursa ne ala ama ahirete kalırsa fenadır.
  5. Suç ve günah durumunda (haşa) zarar görenlerden birisi de Allah hakkıdır ki bizler Yüce Allah’ın sonsuz merhameti ile kendi hakkından vazgeçeceğini ama kul ve kamu haklarının karşılığının ödenmesini mutlaka sağlayacağını düşünürüz.
  6. Kamu gibi toplumun tümüne karşı işlenen suçların yasal olarak korunması veya affedilmesi söz konusu olsa bile bu Allah nezdinde büyük günahtır ve helalleşme süreci de o kadar sancılı olacaktır.
  7. İspatlanamayan suçlar ile yasal olarak hapse konulamayanlar, ahiret hesabında müdafa hakkından dahi yoksundur, azapları katlanarak artacaktır.
  8. Çok insan, çevreye, tabiata, gelecek nesillere işlenen suçlarla verilen zararın bedeli de yüksek olacaktır.
  9. Kendisini savunma hakkından yoksunların, karanlıkta işlenen cinayetlerin, sinsi ihanetlerin, kötülük üzere işbirliklerin, yalan ve iftiranın, kötü ve aşırı zan gibi açık ve ayıp aramaların tamamı yasal olarak vebal getiremese de dinen cezadan kurtulamaz haldedir.
  10. Allah her şeyi duyan ve bilendir, zerrece haksızlık yapmayacak olandır, hakkın sahibine dönmesine ahdetmiş olandır.

Tüm bunlar ışığında yasalara sığınıp kötülük üreten, akılları karıştıran, itham eden, karalayan, menfaat elde edenler yasal olarak suçlanamasalar bile bu masum oldukları anlamına gelmez. Yaptıkları meşru olabilir veya toplumca benimsenebilirse de bu o işin caiz olduğu anlamına hiç gelmez.

Hukuk adaleti teminden uzaksa hiçbir anlam ifade etmez, kulu kurtaramaz.

Gerçek hak ve adalet, Kur’an’dadır, kalptedir, vicdanlardadır. Nihai fetva makamı olan kalp asla yalan söylemez ve vicdanlar rahat değilse o iş yanlıştır. Suçun ve suç olmayanın tarif edildiği asli yer Kur’an’dır.

Bunu saptırmak, değiştirmek, yumuşatmak insan yetkisinde değildir ve yapılırsa bu dini değiştirmek, ayetleri değiştirmektir ki küfürdür.

Suç ve cezaya ait bu hususların aynısı salih amel ve ödül için de geçerlidir. yani yasal mevzuat çoğu zaman başarı veya güzeli ödüllendirmese de o müjdeler dinen vardır ve verilecektir, verilmektedir.

Yani meşru olan kabuller ve yasalar gerçek sınır ve kuralların sadece minik bir kısmıdır ve caizlikle birebir uyuşsa dahi meşruluğun sorgulanması din iledir, Kur’an iledir.

Burada klasik beyanımızı tekrar edersek; Kur’an’ı anlayarak okumak her Müslümana farzdır. Çünkü din, hayat, doğru ve yanlış sadece Kur’an’dadır, peygamber dahi dini Kur’an ile öğrenmiştir. Sıradan insan olarak bizlerin Kur’an’ı okumamak veya anlamadan okumak gibi bir gaflete düşmemiz evvela kelam sahibi Allah’a ve o vahye muhatap olan Peygambere ihanettir, haksızlık ve saygısızlıktır.

Dinen caiz ve güzel olanı yapanların bazen meşruiyet anlamında zarar edeceği ve hatta suçlanacağı açıktır ama bu dinden vazgeçmeyi gerektirmez. Keza dinen doğru olanı yapanlar maddi kayıplara da, hak kaybına da uğrasa gerçek değişmez. Bilakis sevapları artmaya devam eder. Bunun tersi o şeyler dine ters ise ne kadar meşru olsalar da neticede cezaya müstehaktır ve bedeli bu dünyada olmasa da ahirette muhakkak ödenecektir.

Yasa boşluklarından yararlanıp kamu malını talan edenler, haksızlık edenler, nifak tohumu ekenler, iftira atanlar, ayıp arayanlar, kanunsuzluk yaptığı halde yırtanlar, karanlık ilişkiler içinde olanlar meşru olarak beraat etseler de dinen beraatten uzaktırlar.

Hele ki bu meşruluktan istifade ile dine, kamuya, geleceğe, inanç dünyasına zarar verenlerin, hele ki  bozgunculuğun yeryüzüne egemen olmasını dileyerek fesat üretenlerin, hele ki pek çok mağdur yaratarak adaletin tecellisini geciktiren veya engelleyenlerin … yatacak yeri yoktur.

Masum ve saf bir insani güdüyle meşruluktan istifade düşünülebilir ve ardından tevbe ile dini vebalden de inşallah kurtulunabilir ama bunda niyet iyi, tevbe içten olmalıdır. Alışkanlık haline gelmiş, vebalinden korkmadan günah işlemeye devam edenlerin durumu her ne kadar meşru olabilirse de dinen caiz değildir.

Allah, kalplerin, göğüslerin özünü bilendir.

Allah, kullarına şah damarından yakın olandır.

Allah, zalimlere süre verendir.

Allah, tek malikimiz ve tek sahibimizdir.

Kötülük adına yasa çıkaranlar, o biliçli çıkarılan yasalarla servet yığanlar, yasa boşluklarından istifade ile suç işleyip yırtanlar, çokça fesat üretenler, iftira ile karalayanlar bilmelidir ki halleri yasal suça uygun değilse de, ispatlanamıyor ise de… Allah’ın ispata ihtiyacı yoktur, şahide ihtiyacı yoktur.

Ve o gün Allah günahkârlarla, zalimlerle konuşmayacaktır bile!

Bu cihetle kula düşen yasalar cevaz verse dahi hak ve adalet yolundan ayrılmamak, Allah yolundan dönmemek, Kur’an’ı terk etmemek, Peygamber’in örnek ahlakından vazgeçmemek, doğruluktan vazgeçmemektir.

Eğer dinen cazilik aranmıyorsa bile veya o şeyin dinde birebir karşılığı yok ise de yapılacak şey Peygamberimizin örnek Kur’an ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Hep dediğimiz gibi Hz. Peygamberin şekli, maddi ve insani yönü değil mühim olan dini yönüdür, ahlaki yönüdür, maneviyatı ve yaşamda özendiği veya kaçındığı şeylerdir.

Sırf O’nun Kur’an ahlakını taklit etmeye çalışmak dahi sıradan kulları günahlardan uzaklaştıracaktır.

Soru şudur; Aramızdan kaç kişi yolda bulduğu para dolu çantayı polise götürüp teslim eder? Kaç kişi kimsenin görmediği bir suçu işlediğinde polise gidip itirafla ve pişmanlıkla teslim olur? Kaç kişi ana babası aleyhine, kendi aleyhine dahi olsa Allah adına şahitlik ederken adaleti dimdik ayakta tutar? Yalancı şahitlik için teklif edilen paraları kaç kişi reddeder? Aramızda kaç kişi iftira olduğunu sonradan anladığı yanlışlarından dönme erdemini gösterir? Kaç kişi kamu ve yetim malı yemekten korkar? Kaç kişi mazlumlardan yana olup feryat eder?  Bu kadar cami varken … bu kadar suç işlenen bir toplumun dindeki yeri neresidir?

Bu ve benzer sorulara verilecek cevaplar toplum olarak İslam’ın ve imanın neresinde olduğumuzu da ortaya koyacaktır.

Unutulmasın ki doğruluk ve Allah’ın sınırlarına riayet imandandır.

Tevekkül imandandır.

İman edenler dışında kimse cennetlere giremeyecektir.

Allah sadece iman edenlerin dostudur ve Allah meşru şeyleri değil, mutlak ahlak, mutlak hak ve mutlak adaleti emredendir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur'an

Kur’an hükümlerini tersten okumak

Kur’an hükümlerini tersten okumak Konu başlığı sıradan okuyucular için çok bir anlam ifade etmeyen, Kur’an ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir