Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İslam büyükleri / Mevlana Celaleddin-i Rumi hayatı ve eserleri
imanilmihali.com
güzel ahlak

Mevlana Celaleddin-i Rumi hayatı ve eserleri

Mevlana Celaleddin-i Rumi hayatı ve eserleri

MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ

Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Semseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlana’yı sevenler kullanmış, adeta adi yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-i Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna’nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur. Sultânü’l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’ten ayrıldı.

Sultân’ül-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebriz’i ile karşılaştı. Mevlâna Şems’te “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi.

Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebriz’inin yerini doldurmaya çalıştılar. Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Mevlâna’nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadreddin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir”

Hz. Mevlana’nın doğum yılıNIN 30 Eylül 1207 olması nedeniyle, Türkiye, Afganistan ve Mısır’ın teklifi üzerine, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), 800’üncü doğum yılı olan 2007 yılının “Mevlana Yılı” olarak anılmasını kararlaştırdı.

Hz. Mevlana’nın Yedi Öğüdü:

1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

5. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

6. Hoşgörülülükte deniz gibi ol.

7. YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.

Hz. Mevlana’dan birkaç söz:

Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim Ben Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum Biri benden bundan başkasını naklederse Ondan da bizarım, o sözden de bizarım, şikâyetçiyim…

Güneş olmak ve altın ışıklar halinde Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim Gece esen ve suçsuzların ahına karışan Yüz rüzgarı olmak isterdim…

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz…

Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır…

Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…

Bir katre olma, kendini deniz haline getir Mademki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin…

Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk? Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…

Sorularla Hz. Mevlana’nın Hayatı

Mevlana’nın Asıl Adı Nedir? Asıl adı, Muhammed olan Celaleddin’in daha yaygın unvanı Mevlana Celaleddin-i Rumi’dir. Ona Rumi denilişi, sanat ve düşünce hayatının o asırlarda diyarı Rum diye anılan Anadolu’da geçmiş ve bu yurtta ebedileşmiş olmasındandır. Horasan’ın (Afganistan Türkistan’ı) Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlana’nın Ana ve Babası Kimdir? Babası Sultanu’l ulama (Bilginlerin sultanı) diye tanınan Bahattin Velet’tir. Annesi ise Mümine Hatun’dur. Babası, çağının en büyük bilginlerindendi. Annesi Mümine Hatun ise Harzemşahlar İmp. hanedanından gelme bir prensestir.

Mevlana’nın Eş ve Çocukları Kimlerdir? Mevlana, daha 18 yaşında iken Karaman’da babası tarafından Semerkandlı Hace Şerafettin’in kızı Gevher Hatun’la evlendirilmiş ve bu evlilikten iki erkek evladı olmuştu. Bunlardan ilk oğlu Sultan Veled, ikinci oğlu ise Alaeddin’dir. Ancak Alaeddin, daha Mevlana hayatta iken 1262 yılında vefat etti. Mevlana birinci karısının vefatından sonra Konya’da Kerra Hatun’la evlendi. Bu evlilikten ise Muzafferüddin Alim Çelebi ile Melike Hatun dünyaya geldi. Mevlana Kimlerden Ders Aldı? Mevlana, ilk eğitimini babasından aldı. Babası, çağının en büyük bilginlerindendi. 12 Ocak 1231’de babasının ölümü üzerine, eğitimini Seyyit Burhanettin Tirmizi’nin yanında sürdürdü. Mevlana babasından Fen ve Din ilimleri, Tirmizi’den de Tasavvuf ilmini öğrendi. Onun hayatında dönüm noktası olan diğer bir âlimse Şemsi Tebziri’dir.

Mevlana’nın Babası, Horasan’dan Anadolu’ya Niçin Göç Etmiştir? Harzemşahlar, Bahattin Velet’in manevi nüfuzundan çekinirlerdi. Bir süre sonra bu yüzden araları açıldı. Bunun üzerine Bahattin Velet, Belh’ten ayrılmak zorunda kaldı. O sıralarda Mevlana, daha küçük bir çocuktu. Babası ile birlikte, İran’dan, Bağdat’tan geçerek Hicaz’a geldi. Hac ibadetinden sonra da, Şam yoluyla, Anadolu’ya geçtiler. Anadolu’daki Selçuklu İmparatorluğunun ihtişamlı bir çağıydı. Bahattin Velet, Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’da çok büyük bir saygıyla karşılandı. Mevlana yirmi dört yaşlarındaydı.

Mevlanna’nın Ana ve Babası Nerede Öldü? Mevlana’nın annesi Mümine Hatun Karaman(Larende) şehrinde, babası Bahattin Velet ise 1231 tarihinde Konya’da vefat etti.

Mevlana’nın Hayatındaki En Önemli Kişi Kimdi? 1244 yılında Konya’ya Tebrizli Mehmet Şemsettin adında bir derviş geldi. Bu esrarlı kişinin Pek yüksek duyguları ve görüşleri vardı. Tebrizli Şems’in Konya’ya gelişi Mevlana’nın hayatını büsbütün değişik bir yöne yöneltti. Mevlana o sıralarda 37 yaşlarındaydı. O güne kadar Mevlana; ciddi, ağır başlı büyük bir bilgin olarak tanınmıştı. Büyük bir fikir adamıydı. Tebrizli Şems’in gelişi ise Mevlana’nın duygu dünyasını alt üst etti ve onu bir gönül adamı haline getirdi.

Şems-i Tebriz’i, Konya’dan Neden Kaçtı? Şems-i Tebriz’i, Mevlana’nın duygu dünyasını alt üst etmiş ve onu bir gönül adamı yapmıştır. Şems, Mevlana’daki deha ateşini büsbütün tutuşturdu. Mevlana, Şems’ten başka herkesi ihmal etmeye başlamıştı. Bu durum, kendisini sevenleri de, çömezlerini de son derece üzüyordu. hatta Şems’i ölümle bile tehdit etmekten geri kalmadılar. Bu durumdan sıkılan Şems de, 1246 yılında, Konya’dan gizlice Şam’a kaçtı.

Şems-i Tebriz’i Konya’ya Geri Döndü mü? Mevlana, Şems-i 15 ay süren sohbetine dayanamamıştı. Onun gitmesiyle perişan oldu. Bu sonucu beklemeyen çömezleri ise, yaptıklarına pişman oldular. Şems’in Şam’da olduğunu biliyorlardı. Mevlana, dönmesi için ona birçok mektup yazdı. Sonra da, oğlu Sultan Velet’i 20 kişilik bir kafileyle Şam’a gönderdi. Mevlana’nın mektuplarıyla Şems, yumuşayarak, ayrılmasından 9 ay sonra 1246 yılında Konya’ya dönmeye razı oldu.

Daha Sonra Şems Nereye Gitti? Mevlana, Konya’nın en yüksek, en aydın tabakası ile birlikte Şems’in meclisine devama başladı. Mevlana artık ne ders ne de vaaz veriyordu. Kendi iç dünyasına dalmıştı. Öğrencileriyle çömezleri bu durumdan da hoşnut olmadılar. Bu kuvvetli hoşnutsuzluk karşısında Şems, 1247 yılında ansızın ortadan kayboldu. Bu esrarengiz gidiş, hiçbir zaman aydınlanamadı.

Mevlana Nerede ve Ne Zaman Öldü? Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde 66 yaşındayken Konya’da öldü. Hastalığı, yüksek ateş yapan bir karaciğer rahatsızlığıydı. Cenazesinde, bütün Konyalılarla birlikte Hıristiyanlar ve Yahudiler de vardı. Türbesini Selçuklu veziri Alemettin Kaysar yaptırdı. Mevlana’nın ölüm anına, Şeb-i arus (Düğün gecesi) denir. Bu gece, aşığın maşuğa (Allah’a) kavuştuğu gecedir.

Mevlana Nasıl Bir Kişiliğe Sahipti? Mevlana, islam ve gayri islam bütün insanlıkça beğenilmiş bir sanat adamıdır. Fikir ve kişi özgürlüğüne olağanüstü değer vermiş, insanı adeta kutsal bir varlık derecesine yükseltmiştir. Sonsuz derecede hoşgörülüdür. Büyük bir Türk şairi ve mutasavvıfı, bilgin ve fikir adamıdır. En kötü insanı bile, bağışlanmaya, sevilmeye laik görür. Pakistan’ın dev şairi Muhammed İkbal’e ilham kaynağı olmuştur. Alman şairi Goethe’yi ve ünlü ressam Rembrant’ı derinden etkilemiştir.

Mevlana Şiirlerini Niçin Farsça Yazmıştır? Mevlana’da Türklük sevgisi çok güçlüdür. O yüzyılda Türkçe, Anadolu’da ileri bir şiir dili olarak daha gelişmemiş bulunuyordu. Mevlana da bu yüzden şiirlerini Farsça yazıyordu. Hatta buna üzülerek söylediği şu mısra pek ünlüdür: “Aslem Türk-est egerci hinduguyem” (Her ne kadar Farsça söylüyorsam da, aslım Türk’tür.)

Mevlevi Tarikatı Nedir? Mevlana Celaleddin Rumi tarafından kurulan, oğlu Sultan Velet tarafından tanzim edilen bir tarikattır. Şems-i Tebrizi Mevlana’nın hayatında bir dönüm noktasıdır. Şems, Mevlana’yı kitapların dışında ki sırlara ermek yolunda, ileri bir iman ve heyecan âlemine götürür, Ona sema zevkini tattırır, onu Ney’in büyülü dünyasına sokar. Çelebi: Tarikatın başına denir. Mevlana’nın torunlarından seçilir. Konya’da Mevlana’nın türbesi olan dergâhta otururdu. Şeyh: Mevlevi hanenin başına şeyh denirdi. Şeyh, dedeler arasından seçilirdi; yalnız şeyhliği Çelebinin tasdik etmesi gerekirdi.

Dede: 1001 günlük çileyi tamamlayan dervişe denirdi.

Sema: Mevlevi dervişlerinin ney, nısfiye gibi çalgılar eşliğinde, kollarını iki yana açıp, sağ avucunu gökyüzüne, sol avucunu yeryüzüne döndürerek Hak’tan alıp halka dağıtarak yaptıkları ayin.

Ayin: Mevlevi dervişlerinin katıldığı müzikli raks töreni. Aynı zamanda tören esnasında okunan şiirlere de ayin denirdi. Ayinde, “Mutrip” denilen saz heyetiyle “Ayinhan” denilen okuyucular bir “Ayin-i Şerif” çalıp okurlar. Dervişler de bu nağmeye uyarak, “Sema” raksı yaparlar, kendilerinden geçercesine dönerler.

Ney: Türk müziğinde ve özellikle tasavvuf müziğinde yer alan kaval biçiminde, yanık sesli, kamıştan bir üfleme çalgısıdır.

Nısfiye: Bir çeşit kısa ney.

HZ. MEVLANA’NIN ESERLERİ:

1- MESNEVİ: Mesnevi, klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Bu tarzla yazılan şiirlerde, her beyitin iki mısrası kendi arasında da kafiyelidir. Bir beyitin kafiyesinin kendisinden önce gelen beyitlerle de kendisinden sonra gelen beyitlerle de uyumu gerekmez bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi tarzı seçilirdi. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp giderdi. Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir şiir tarzı ise de Mesnevi denildiği zaman akla Mevlana’nın Mesnevi’si gelir. Mevlana Mesnevi’yi Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Çelebi Hüsameddin’in yazdığına göre, Mevlana Mesnevi beyitlerini Meram’da gezerken, otururken yürürken hatta sema ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin’de yazarmış. Mesnevi’nin dili Farsça’dır. Halen Mevlana Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elimizdeki en eski Mesnevi nüshasıdır. Bu nüshaya göre, beyit sayısı 25618 dir. Bu Nesnevi nüshası Mevlana’dan sonra bu konuda en yetkili iki isim olan oğlu Sultan Veled’in ve kâtibi Çelebi Hüsameddin’in tashihinden geçmiş olması nedeniyle aynı zamanda en sağlam nüshadır. Mesnevi’nin vezni; Fa i la tün – Fa i la tün – Fa i lün’ dür. Mevlana altı büyük cilt olan mesnevisin de, tasavvufi fikir ve düşüncelerini, bir birine ulanmış hikâyeler halinde anlatmaktadır.

2- DİVAN-I KEBİR: Divan, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Divan-ı Kebir “Büyük Defter” veya “Büyük Divan” manasına gelir. Mevlana’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divan-ı Kebir’in dili de Farsça olmakla beraber, Mevlana Divanın içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer vermiştir. Divan-ı Kebir 21 küçük divan (Bahir) ile Rubai Divanı’nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Divan-ı Kebir’in beyit adeti 40.000 i aşmaktadır. Mevlana, Divan-ı Kebir’deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divana, Divan-ı Şems de denilmektedir. Divanda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.

3- MEKTUBAT: Mevlana’nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve hali istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlana bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında “kulunuz, bendeniz” gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflarla hitap etmiştir.

4- FİHİ MA FİH: Fihi Ma Fih “Onun içindeki içindedir” manasına gelmektedir. Bu eser Mevlana’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret, mürşit ve mürid, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir.

5- MECALİS-İ SEBA’A: Mecali-i Seb’a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlana’nın yedi meclisinin yedi vaazının not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlana’nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra Mevlana’nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlana, yedi meclisinde şerh ettiği Hadislerin konuları bakımından tasnifi şöyledir:

a. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.

b. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.

c. İnanç’taki kudret.

d. Tövbe edip doğru yolu bulanlar, Allah’ın sevgili kulları olurlar.

e. Bilginin değeri.

f. Gaflete dalış.

g. Aklın önemi. Bu yedi mecliste, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 hadis daha geçmektedir. Mevlana tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlana yedi mecliste her bölüme “Hamd ü sena” ve “Münacaat” ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikâye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi’nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

HZ. MEVLANA’NIN HAYATINDAN DERSLER:

Bir gün Kâdı Sirâceddîn ismindeki bir hoca talebelerine; “Bugün Mevlânâ’ya gidip onu soru yağmuruna tutalım. Öyle sorular hazırlayalım ki hiç birisine cevap veremesin.” dedi. Talebeler soru hazırlamaya koyuldular. Kendisi de çalışmaya başladı. Bir ara Kâdı Sirâceddîn’in yanında Mevlânâ tecessüm etti. Kâdı Sirâceddîn’in yüzüne dikkatlice bakıp oradan kayboldu. Kâdı talebelerine; “Mevlânâ buraya geldi.” deyince talebeler; “Biz görmedik efendim.” dediler. Bu hâl Kâdı Sirâceddîn’in zihnine takıldı düşüncelere daldı.

Bir saat kadar sonra Mevlânâ tekrar orada göründü. Bunu kâdı ve talebeleri gördüler. Hepsine selâm verdi ve oradan ayrıldı. Biraz sonra kâdı talebeleri ile namaz kılmak için büyük odaya geldiklerinde duvarlarda bir takım yazılar gördüler. İncelediklerinde Mevlânâ’ya soracağı sorular ve bu soruların cevapları geniş olarak yazılmış idi. Kâdı Sirâceddîn ve talebeleri hayretlerinden dona kaldılar. Böyle büyük bir âlim ve velinin hakkında besledikleri kötü düşüncelerine pişman oldular. Hep birlikte gidip Mevlânâ’nın talebesi olmakla şereflendiler.

Malatyalı Selâhaddîn Efendi anlatır: “Gençliğimde İskenderiye’ye ticaret için gitmiştim. Gemimiz bir girdaba yakalandı kurtulmamız imkânsızdı. Korku içinde idik. Herkes adaklar adamaya başladılar. Tövbeler ettiler. Helalleşmeye başladılar. Bu arada bana kurtulmak için dua etmemi ricâ ettiler. Konyalı olmam hasebiyle aklıma bir anda Allahü teâlânın evliya kullarından Mevlânâ geldi. Hemen; “Yâ hazret-i Mevlânâ! İmdadımıza yetişmen için yalvarıyorum.” diye seslendim. O anda herkesin gözü önünde gelip gemimizin yanı başında göründü. Gemiye yapışıp girdaptan kurtardı ve kayboldu. İskenderiye’den sonra Konya’ya gittik. Mevlânâ’nın huzuruna çıktığımızda bize; “Elhamdülillah. Allahü teâlânın sevdiği kullarından birine tâbi olanlar dünyada da ahirette de halâs olup kurtulurlar.” buyurdu. Bunun üzerine hepimiz Mevlânâ’ya talebe olmakla saadete kavuştuk.”

Tebrizli bir tüccar ticaret için Konya’ya gelmişti. Konyalı tüccarlara; “Burada evliyadan bir kimse var mıdır? Bir müşkülüm var onu soracağım.” dedi. Orada bulunanlar Mevlânâ’nın kerametlerinden bahsettiler. Seni ona götürelim dediler. Tebrizli Mevlânâ’nın namını önceden duymuştu. Kabul edip hemen Mevlânâ’nın dergâhına gittiler. Tüccar huzura çıktığında; “Efendim namazımı kılıyor Allahü teâlânın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenatımı yapıyor kimseye zararım olmuyor. Ancak kalbimde ibadetlere karşı bir soğukluk var. Huzurum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirham ediyorum.” dedi. Mevlânâ şöyle bir murakabeden sonra: “Ey Tacir! Sen Magrib’de bir yol üzerinde Allahü teâlânın veli kullarından biriyle karşılaştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin hatta hakaret gözüyle baktın. Sendeki huzursuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın.” diyerek karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccar duvara baktığında bir anda duvardan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o veli kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlânâ sözüne devam ederek; “Bu huzursuzluğunuzun çaresi de o kimseye gidip ondan özür dileyip affına kavuşmaktır.” buyurdu. Mevlânâ tacire daha birçok nasihatler yaptıktan sonra; “Muhakkak onu bul hakkını helâl ettirip duasını al. Bizim de selâmımızı söyle.” dedi. Tacir; “Peki efendim!” deyip yol hazırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübarek zâtı buldu. Çok özür dileyip Mevlânâ’nın selâmını söyledi. Affetmesini hakkını helâl etmesini istirham eyledi. Bunun üzerine o mübarek zât; “Öyle bir kapıya sığınmışsın öyle bir kimseden yardım talep etmişsin ki reddetmek mümkün değil. Seni Mevlânâ hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak.” deyince tacir işaret edilen yerde Mevlânâ’yı gördü. Bu hâle gözleriyle şahit olan tacir o kimseyle vedalaşıp Konya’ya geldi ve Mevlânâ’nın talebesi oldu.

Mevlânâ her halleriyle insanları doğru yola teşvik eder vaaz ve nasihatleriyle hasta kalplere şifa olan sözler söylerdi. Bir gün talebelerine; “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp bu yolu ihya etmelidir. Allahü teâlânın sevdiği ameller ibadetler ile helâl yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyaçlarını kazanarak razı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helâli istemeli helâlinden yiyip helâlinden içmeli ve helâlinden giymelidir. Söylediklerimiz dinlediklerimiz düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes bir sanata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu hususen istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara kıyamet günü yardımcı olur yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak edebe riayet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler kıyamet günü bizi göremeyeceklerdir.” buyurdu.

Bir gün huzuruna birbirlerine dargın iki kişi getirdiler. Onlara barışmalarını söyledi sonra da; “Allahü Teâlâ bazı insanları su gibi latif mütevazı daima aşağıya akıcı ve yumuşak huylu bazılarını da toprak taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su toprağa karışır meyvelerin büyümesini canlıların içerek hayatlarının devam etmesini sağlar. O sulardan ruhlara ve bedenlere gıda temin edilip menfaat sağlanır. Su toprağa gitmezse topraktan ve sudan lâyıkıyla istifade edilmez. Ey Nureddin! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup yerinden kalkmaz ve barışmaz ise sen su gibi tevazu üzere olup anlaş. Herkes bilir ki iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa Cennet’e ötekinden önce girecektir. Daha çok sevap kazanacaktır. Dolayısıyla bu barıştan her ikiniz de istifade etmiş olacaksınız.” buyurdu. Bunu dinleyen iki küs kimse daha çok sevap kazanmak gayretiyle hemen barıştılar.

Bir kimse geçim darlığından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ o kimseye; “Eğer sana azalarından birini kesip yerine bin altın verelim deseler razı olur musun?” diye sordu. O da; “Hayır razı olmam.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri; “Ey kardeşim! Mademki razı olmazsın niçin geçim sıkıntısından şikâyette bulunursun? Fakirim diyorsun bu kadar altından daha kıymetli azaların var iken vücudun sıhhatte ve âfiyette iken niçin bunları sana bedavadan ihsan eden Allahü Teâlâ’ya şükretmiyorsun? Allahü Teâlâ; mealen “Nimetlerimin kıymetini bilir emrettiğim gibi kullanırsanız onları arttırırım.” (İbrahim suresi: 7) buyurdu.

Mevlânâ bütün işleri ihlâs ile Allahü teâlânın rızası için yapmak lâzım olduğunu bir misal ile şöyle izah ettiler: “Nişâburlu bir ilim talebesi ile bir tüccar yol arkadaşı oldular. Çok fakir olduğundan talebenin ayakkabısı yoktu. Yalın ayak yürürken tüccar bir çift ayakkabı verdi. Sonra tüccar talebeye ikide bir; “Ey talebe! Yolun düzgün yerinden yürü… Sivri taşlara basma… Ayaklarını sürüme… Dikenli yerlerden gitme.. Ayakkabıyı eskitme…” diye tembih ediyordu. Bu tembihler talebeyi usandırdı. Sonunda talebe dayanamayıp ayakkabıları çıkardı tüccarın önüne bıraktı ve; “Ben senelerce yalın ayak seyahat ederim. Kimse bana bunun için bir şart koşmuyordu. Şimdi verdiğin bu ayakkabılar için sana mahkûm olamam.” dedi. İşte burada olduğu gibi yapılan hayır-hasenat karşılıksız olmalı Allahü teâlânın rızası için yapılmalıdır. Ancak böyle olursa makbul olur.

Bir gün birkaç kişi gelip Mevlânâ hazretlerine; “Efendim! Allahü teâlânın veli kulları vefat edince tasarruf hakkına sahip olurlar mı? Hayatta oldukları gibi insanlara yardım edip sıkıntılarını giderirler mi?” diye sordular. Mevlânâ de; “Cenab-ı Hakk’ın evliya kulları ahirete intikal ettiklerinde dünyadakine oranla daha çok tasarrufa sahip olurlar. Dünyadaki tasarruf hudutlu ahiretteki ise hudutsuzdur.” buyurdu. Oradakiler; “Dostlarınıza ve talebelerinize dünyadaki gibi ahirette de ihsan ve merhamet eder misiniz?” deyince Mevlânâ; “Ey dostlarım! Kılıç kınında iken kesmez. Kınından çıktığı zaman keser. Bize şefaat hakkı verilirse elbette biz de sizlere şefaat ederiz.” buyurdu.

Mevlânâ kendisine vedalaşmak üzere gelmiş bulunan ve nasihat isteyen sevdiklerine; “Kardeşlerim! Aklınız bir servet ve bir makama bağlı kalmasın. Yalnız kalp gözlerinizin açılmasını düşünün. Birbirilerinizi çok seviniz. Çünkü düşmanlar pusudadır.” buyurdular.

Talebelerinden biri Mevlânâ hazretlerine incir getirmişti. Mevlânâ inciri aldı ve; “Hayli güzel incir fakat kemiği var.” buyurdu ve yere bıraktı. Talebe; “İncirin nasıl kemiği olur?” diye hayret etti ve yavaşça incirleri alıp gitti. Bir zaman sonra tekrar bir sepet incirle dönüp geldi ve sepeti Mevlânâ hazretlerinin önüne koydu. Mevlânâ bir tane alıp yedi ve; “Bu incirin kemiği hiç yoktur.” buyurdular ve incirleri orada bulunanlara dağıtmasını emrettiler.

Herkes bu duruma şaşakaldı. O talebe dışarı çıktığında oradakiler ona gidip inciri nereden topladığını sordular. O da; “Vallahi bir dostum vardı. Onun bahçesine uğradım. Bahçıvanı bağda bulamadım. İzni olmaksızın bir sepet toplayıp Mevlânâ hazretlerine getirdim. Fakat niyetim bahçıvanı gördüğümde topladığım incirlerin bedelini ödemekti. Mevlânâ velilik nuru ile bunu anladı ve yemedi. İşte incirin kemiği buydu. Bu defa doğruca o dostun bağına vardım. Ondan iyi incir satın alıp bedelini ödedim ve helalleştim. O da kabul etti. İşte Mevlânâ bunu kabul edip iltifatlarda bulundu.

Bir gün Mevlânâ hazretlerine kötü huylu ve kötü tabiatlı kimselerden soruldu. Bunun üzerine şu ibretli hâdiseyi anlattı: “Bir gün bir akrep bir ırmağın kenarında dolaşıyordu. Birdenbire bir kaplumbağa akrebin yanına gelip ona; “Burada ne yapıyorsun?” dedi. Akrep; “Ben ırmağın öte yanına geçmek için bir çare arıyorum. Çünkü benim bütün yavrularım ırmağın öte yanındadır.” diye söyledi. Kaplumbağa da şefkati ve yabancıya iyi davranması sebebiyle onu en yakın bir akrabasıymış gibi sırtına alıp su üzerinde yüzmeye başladı. Irmağın ortasına gelince akrebin sokmak arzusu uyandı. Kaplumbağanın sırtında iğnesini dokundurdu. Kaplumbağa; “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Akrep; “Hünerimi gösteriyorum. Sen bana iyilik edip yarama merhem koydun. Ben de sana iğnemi sokuyorum. Benim göstereceğim şefkat de ancak budur.” dedi. Bunun üzerine kaplumbağa hemen suya daldı. Akrep de boğulup gitti.” Mevlânâ bundan sonra şu beyitleri okudu: “Cahil yakınlık gösterse de sonunda cahilliğinden ötürü seni incitir.” Sonra da; “Ahmağın sevgisi ayının sevgisine benzer. Onun kini sevgi sevgisi kindir. Haydi, kötü nefsi öldürün. Bu hususta ihmal göstermeyin. Onu diri bırakmayın. Çünkü o akreptir.” buyurdular.

Bir kısım insanlar Mevlânâ hazretlerine gelip; “Bazı kimseler mescitte dünya lafı ediyor.” diye şikâyette bulundular. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri; “Her kim altı yerde dünya sözü ile meşgul olursa otuz yıllık temiz ve kabul olmuş ibadeti reddedilir ve boşa gider. Bu altı yerin birincisi mescit ikincisi ilim meclisi üçüncüsü cenaze dördüncüsü mezarlık beşincisi ezan vakti altıncısı Kur’an-ı Kerim okunurkendir. Bunların her birisinin geniş açıklamaları vardır.” buyurdu.

Bir gün Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus Mevlânâ hazretlerini ziyarete gelmişti. Mevlânâ ona gerektiği gibi iltifat etmedi. Sultan bu hâle şaştı ve tevazu gösterip; “Mevlânâ bana nasihatte bulunsun.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri; “Sana ne nasihat vereyim? Sana çobanlık emretmişler sen kurtluk ediyorsun. Sana bekçilik emretmişler sen hırsızlık yapıyorsun. Allah seni sultan yaptı sen şeytanın sözü ile hareket ediyorsun.” buyurdu. Bu ağır nasihat üzerine Sultan ağlayarak dışarı çıktı. Medresenin kapısında başını açıp tövbe etti ve “Ya Rabbi! Mevlânâ bana sert sözler söyledi ise de senin için söyledi. Ben zavallı kul da bu alçak gönüllülüğü ve yakarışı gösteriyor ve sana yalvarıyorum. Bana merhamet et.” dedi ve pişmanlıkla oradan ayrıldı.

HZ. MEVLANA’DAN GÜZEL SÖZLER:

Mevlana’nın söylediği ve günümüze kadar insanlığa ışık tutan sözlerinden bazıları:

• Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

• Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır.

• Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazeretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş..

• Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşık’ın bütün sırları meydandadır..

• Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir..

• Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.

• Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki..

• Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?

• İsa’nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.

• Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.

• Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.

• Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.

• Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?

• Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.

• Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.

• Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner?

• Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar

• Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.

• O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile. İçindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.

• Genişlik, sabırdan doğar.

• Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.

• Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. Kıskançlık ateşten meydana gelir.

• Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklarından kaçının.

• Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok.

• Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.

• Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.

• Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.

• Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.

• Oruç tutmak güçtür, çetindir ama Allah’ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, bir derde uğratmasından daha iyidir.

• Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder. Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir. Arsalanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.

• Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah’tır. Tamahkârın kıblesi ise altın torbası.

• Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur..

• Sarhoş, cinayeti yapar da sonra “özrüm vardı, kendimde değildim der. Kendinde olmayış, kendiliğinden gelmedi sana, onu sen çağırdın.

• İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.

• Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.

• Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış, oysa önünde yüzlerce dağ var

• Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.

• Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak.

• Hiçbir kâfire hor gözle bakmayın. Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.

• Şu deredeki su, kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde.

• Yol kesenler olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça, sabırlılar, gerçek erler, yoksulları doyuranlar nasıl belirir, anlaşılır?

• Oyun, görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır.

• Anlayış, edep şehirlilerdedir. Ziyafet, garip konaklamak da köylülerde.

• Resimler ister haberleri olsun, ister olmasın, hepsi de ressamın elindedir elden çıkar.

• Alışsan güvercin sallanan kamıştan kaçar mı hiç kamıştan göklere uçan yere alışmamış olan güvercin ürker, kaçar.

• Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak, malı yitmekten korur.

• Çalınmış kumaş, devamlı kalmaz insanda. Hırsızı da darağacına götürür.

• Ağlayışın, feryat edişin bir sesi, sureti vardır. Zararınsa sureti yoktur. Zararda insan elini dişler ama zararın eli yoktur.

• Her korkuda binlerce eminlik vardır, göz karasında onca aydınlık mevcut.

• Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki. Ağzını, şarabı verene aç.

• Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür. Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür, karşılığını bulma günüdür.

• Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.

• Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?

• Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?

• Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler

• Çayırlıktan, çimenlikten esip gelen yel, külhandan gelen yelden ayırt edilir.

• Dünya malı, bedene tapanlara helaldir.

• Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır.

• Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.

• Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli yiğitlerin naraları, tilkiyle aslanın sesi gibi meydandadır.

• Kötü nefis, yırtıcı kuştur.

• Hırsın yemdir, cehennemse tuzak.

• Doğan, avdan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da avlanır. Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla besler.

• Dil, tencerenin kapağına benzer. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.

• Yemekle dolu karın, şeytanın pazarıdır.

• Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu, gerçek olduğunu da haber verir, yalan olduğunu da.

• Canım bedenimde oldukça, kulum, köleyim, seçilmiş Muhammet’in yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de.

• Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir. Sevgiden, dertler şifa bulur. Sevgiden, ölüler dirilir. Sevgiden, padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir.

• Mumundur karanlık veren sana. Anlatırdım bunu ama gönlünün beli kırılıverir. Gönül şişesini kırarsan artık, yaşamak fayda vermez.

• Rüşvet alan para pul padişahı değiliz. Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.

• Âşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.

• İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir. Görememek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte.

• İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir. Göz ise ancak dostu görene denir.

• A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın, tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme.

• Bir gömlek derdine düşeceksin ama belki o gömlek kefen olacaktır sana.

• Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti. Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.

• Saman çöpü gibi her yelden titrersin. Dağ bile olsan, bir saman çöpüne değmezsin.

• O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti. Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.

• Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra

• Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor, gama binlerce defa aferin.

• Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?

• Ağzını kapa ve altın dolu avucunu aç. Ceset cimriliğini bırak da cömertliği seç.

• İnanmışsan, tatlı bir hale gelmişsen, ölüm de inanmıştır, tatlılaşmıştır. Kafirsen, acılaşmışsan, ölüm de kafirleşir, acılaşır sana.

• Doğruluk, Musa’nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, bütün eğrilikleri yutar.

• Bir kötülük yaptıktan sonra pişmanlık hissetmek Allah’ın inayet ve muhabbetine mazhar olmanın delilidir.

• Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıdır.

• Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyveler aşağı doğru çeker. Meyvesiz bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur.

• Topluluk bizim yanımıza geliyor. Susacak olsak, incinirler. Bir şey söyleyecek olsak, onlara göre söylemek lazım geldiğinden o zaman da biz inciniriz

• Ümit, güvenlik yolunun başıdır.

• Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır.

• Dert, insana yol gösterir.

• İman, namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır.

• İki canlı kuşu birbirine bağlasan, dört kanatlı oldukları halde uçamazlar, çünkü ikilik mevcuttur.

• Sokak köpeğine ister altın, ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz.

• Cübbe ve sarık ile âlimlik olmaz. Âlimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir.

• Değil mi ki gönül mutfağında yemekler tabak tabak, peki ne diye aşağılık kişilerin mutfağına kâse tutacakmışım?

• Hangi tohum yere ekildi de bitmedi, ne diye insan tohumunda böyle bir şüpheye düşüyorsun?

• Testi taştan korkar ama o taş çeşme oldu mu, testiler her an ona gelmeye can atar.

• Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak, sırları örtmek yaraşır.

• Altın aramıyorum, altın olmaya yeteneği olan bakır nerede?

• Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren mum ve petek değildir. Arı biziz. Şekil sadece bizim imal ettiğimiz mumdur

• Dünya köpüktür. Tanrı sıfatlarıysa denize benzer. Fakat şu cihan köpüğü, denizin arılığına, duruluğuna perdedir.

• Sözün içini elde etmek için harf kabuğunu yar. Saçlar da sevgilinin yüzünü, gözünü örter.

• Burnuna sarımsak tıkamışsın, gül kokusu arıyorsun.

• Biz, tulumla, küple, testilerle tatmin olmayız. Bizi çekip ırmağınıza götürün.

• Dünyaya demir atmış Karun’u, yer çekti, yuttu. Ulular ulusu İsa’yı gökyüzü çekti, yüceltti.

• Ekmek, beden hapishanesinin mimarıdır.

• Gübre olup bostanın gönlüne giren pislik, yok olur gider de pislikten kurtulur, kavunun, karpuzun lezzetini arttırır.

• Avlanmak istedik mi uçup gittiğimiz yer Kafdağı’dır. Akbaba gibi leş avlamayız biz.

• Bir köpeğin önüne bir çuval şeker koysan bile, onun gönlü yine leş peşindedir. Şekerden ne anlar o?

• Allah ile birleşmek demek, senin varlığının Onunla birleşmesi demek değildir. Senin yok olmandır.

• Küfürle iman, yumurtanın akıyla sarısına benzer. Onları ayıran bir berzah var, birbirine karışmazlar.

• Köpekler gibi kızmayı bırak, aslanların gazabına bak. Arslanların gazabını görünce de var, bir yaşına girmiş koyun gibi yavaş ol.

• Din evinde haset faresi bir delik açar ama kedinin bir miyavlaması ile ürker kaçar.

• Kadınlar, aklı olanlara, gönül sahiplerine pek üstün olurlar. Cahillere gelince, onlar, kadına üstündür. Çünkü tabiatlarında hayvanlık vardır. Sevgi ve acımak, insanlık vasıflarıdır. Hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasıfları.

• Mümin bir kopuza benzer. Mademki inanan kişi feryat edip ağlamada kopuzdur, kopuz kendisine mızrap vuran olmadıkça feryat etmez.

• Madem ki, akıl babandır beden de anan, oğulsan babanın yüzüne bak.

• Yeryüzü ile dağda aşk olsaydı, gönüllerinde bir ot bile bitmezdi.

• Kuş, kafeste kaldıkça başkasının buyruğu altındadır. Kafes kırıldı da kuş uçtu mu, nerede ona geçecek buyruklar?

• Bal çanağının ağzı kapalı. Sen ise, üstünü, yanını yalayıp duruyorsun. Çanağı yere çal,

• İnsana bütün korku içinden gelir fakat insanın aklı daima dışarıdadır.

• Dil, anlamlara bir oluktur adeta, fakat nereden sığacak oluğa deniz?

• O kadar çok koşmayın, o kadar yorulmayın, şu yerin altında çırak ne olmuşsa usta da o olmuştur.

• Bir lağımın pis kokusunu koklamak, ruhu kokuşmuş zenginlerle sohbetten yüz misli iyidir.

• Sen, yeni bir çocuk doğurmadıkça, kan tatlı süt haline gelmez.

• Hırsızlara, kötülere, alçaklara acımak, zayıfları kırıp geçirmektir.

• Aşk, davaya benzer. Cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.

• Tohum yerde gizlenir de, o gizlenmesi bağın, bahçenin yeşermesine sebep olur.

• Yazı yazılırken eli görmeyen kişi, yazı kalemin oynamasıyla yazılıyor sanır.

• Gül solup, gül bahçesi harap olduktan sonra gülün kokusunu nereden duyabiliriz? Gülsuyundan!

• Firavun, yüzbinlerce çocuk öldürttü, aradığıysa evinin içindeydi.

• Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki suysa, gemiye arka olur.

• Aynanın berraklığını yüzüne karşı söylersen, ayna hemen buğulanır, seni göstermez olur.

• Eşek, suyun kadrini bilseydi, ayak yerine baş koyardı ırmağa.

• Aklın deveciye benzer, sense devesin. Aklın seni ram eder, ister istemez dilediği yere çeker götürür.

• Eğer parça buçukta bütünle beraberdir, ondan ayrılmaz diyorsan, diken ye, diken de gülle beraberdir.

• Gümüşün dışı aktır, berraktır ama onun yüzünden el de kararır, elbise de.

• Ateşin kıvılcımlarıyla al al bir yüzü vardır. Ama yaptığı kötü işe bak, karanlığı seyret.

• Yoksul, cömertliğin aynasıdır.

• Peygamberler insanları Allah’a ulaştırmak için gelmişlerdir. İnsanların hepsi bir bedense, kulla Allah birleşmişse kimi kime ulaştıracaklar?

• Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçekten de asıl mumu görmüştür. Düşünenlerin düşündürdükleri…

• Sabır, genişliğin anahtarıdır.

• Gündüz gibi ışıyıp durmayı istiyorsan, geceye benzeyen varlığını yaka dur.

• Ana karnındaki çocuğa doğmak, dünyadan göçmektir

• Somuna benzer bir şey düzsen, emdin mi, şeker gelir ondan, ekmek tadı değil.

• Terazide arpa altınla yoldaş olur ama bu, arpanın da altın gibi değerli olmasından değildir.

• Koruktaki su ekşidir ama koruk üzüm olunca tatlılaşır, güzelleşir. Derken küpte yine acır, haram olur fakat sirke olunca ne güzel katıktır.

• Ay, yıldızlardan utanır ama yine de cömertliği yüzünden yıldızların arasında bulunur.

• İnanan, inananın aynasıdır.

• Sen şekillerde kalırsan puta tapıyorsun demektir. Her şeyin şeklini bırak, manasına bak

• Rengi kara bile olsa, bir kişi seninle aynı maksadı güdüyorsa, ona ak de, senin rengindedir.

• Hacca gideceksen, bir hac yoldaşı ara. İster Hint’li olsun, ister Türk, ister Arap. Şekline, rengine bakma, maksadı ne, ona bak.

• Yokluk, varlığın aynasıdır.

• Arsalanın boynunda zincir bile olsa, bütün zincir yapanlara beydir aslan.

• Zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir. Bal, sirkeyle belirir.

• Kasırga pek çok ağaçlar yıkar fakat yeşermiş bir ota ihsanlarda bulunur.

• Dostların ziyaretine eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmektir.

• Herkes güneşi görebilseydi, güneşin ışıklarına delalet eden yıldızlara ne ihtiyaç vardı?

• Hiç köpeğin havlaması, ayın kulağına değer mi?

• Huzurunda bulunmayanlara bile böyle elbiseler, böyle yiyecekler verirse, kim bilir konuğun önüne ne nimetler koyar.

• Hıristiyanların bilgisizliğine bak ki, asılmış Tanrı’dan medet umuyorlar.

Resim, ressama, beni kusurlu yaptın diye söz mü söyleyebilir?

• İnsanoğlu, dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısının perdesidir. Yel, perdeyi kaldırdı mı ne var, belirir bize.

• Sen de sağ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede

• Akıllı birisinden gelen cefa, bilgisizlerin vefasından iyidir.

• Kara odun ateşe eş oldu mu, karalığı gider, tümden ışık kesilir.

• Bağış, kine merhemdir.

• Tahta içinde yaşayan kurt, o tahtanın fidan olduğu vakit ki halini bilir mi hiç?

• Mademki hırsızsın, bari o güzelim inciyi çal, madem ki gebe kalıyorsun, bari yüce bir çocuğa gebe kal.

• Korukla üzüm birbirine zıttır ama, koruk olgunlaştı mı güzel bir dost olur.

• Tanrı yüzünü çirkin yaratmışsa, kendine gel de, hem çirkin yüzlü hem çirkin huylu olma bari.

• Aynada bir şekil görürsün hani, senin şeklindir o, aynanın değil.

• Satrançta piyon yola çıkar da, sonunda yüce vezir olur.

• Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.

• Sonsuzun iki yanı da yoktur, ortası nasıl olabilir?

• Dosttan, yakınlardan gelen bir cefa, düşmanın üçyüzbin cefasına bedeldir.

• Bal yiyen arısından gocunmaz.

• Güneşin ışığı pisliğe vursa bile pislenmez, ışıktır o.

• Başın ırmağın suyuna daldı mı, suyun rengini nasıl görebilirsin?

• Davud’un elinde mum oluyor, senin elindeyse mum, demire dönüyor.

• Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur.

• Yılan yumurtası da serçe yumurtasına benzer ama aralarında ne kadar fark var.

• Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin tek.

• İki yüz batman bala, bir okka sirke döksen, balın içinde erir, gider. Balı tattın mı sirkenin tadını bulamazsın fakat tartarsan bir okka fazla gelir. Demek ki sirke, hem yok olmuştur, hem vardır.

• Bir kuyudan her gün toprak çeker, her gün orayı kazar, eşersen, sonunda arı duru suya ulaşırsın.

• Denizden bile yerine su koymadan devamlı su alsan, bu işin denizleri çöle çevirir.

• Sen, yerdeki yeşillik gibisin, ayağın bağlı. Bir yel esti mi, tam inanca ulaşmadan başını sallarsın.

• Oltandaki et lokması, balık avlamak içindir. Öyle lokma ne bağıştır ne cömertlik.

• Sözün eğri olsa da, anlamı doğru bulunsa, sözdeki o eğrilik, Tanrı’ya makbuldür.

• İçen akıllıysa, aklının parlaklığı daha da artar, fakat kötü huyluysa daha beter olur. Ama halkın çoğu kötü olduğundan, beğenilmez huylara sahip bulunduğundan, içki herkese haram edilmiştir.

• Eşeğin ardını öpmekte bir tat, tuz yoktur. Faydasız yere, sakalını, bıyığını kokutur.

• Pirlik, saçın sakalın ağarması ile elde edilmez. İblisten daha ihtiyar kim var?

• Tavus kuşu gibi sadece kanadını görme, ayağını da gör.

• Pirenin ısırışından meydana gelen yanış, seni yılan soktu mu yok olur gider.

• Öküz, ansızın Bağdat’a gelir, şehri bir baştan öte gezip, dolaşır. Bütün o zevki, hoşluğu, tadı, tuzu görmez de göre göre karpuz kabuğunu görür.

• Hani bir hayvan vardır, porsuktur adı. Dayak yedikçe semirir, büyür, köteği yedikçe daha iyileşir, sopa vuruldukça semirir, insan da gerçekte porsuktur, çünkü o da dert, mihnet sopasıyla büyür, semizleşir.

• Uçan kuş, yeryüzünde kalsa tasalanır, derde düşse ağlayıp inlemeye koyulur. Fakat ev kuşu, kümes hayvanı, yeryüzünde sevinçle yürür, yem toplar, neşeyle koşar durur.

• Ölülerle savaşıp gazilik elde edilmez.

• Hoş, güzel ömür, yakınlık âleminde can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise fışkı yemeye yarar.

• Kin, sapıklığın da aslıdır, kâfirliğin de.

• Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker.

• İnciyi sedefin içinde ara, hüneri de sanat ehlinden iste.

• İnsan bir ağaca benzer, kökü, ahdinde durmaktır.

• Susmakla canın özü, yüzlerce gelişmeye ulaşır. Ama söz, dile geldi mi, öz harcanır.

• Hiç ay, yeryüzünde ev sahibi olur mu?

• Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir.

• Padişahın adamlarından biri, zindanın burcunu yıksa, zindancının gönlü bu yüzden kırılır mı hiç?

• Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra güzelim akıl, fikir, ayırt ediş varlığına geldin.

• Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.

• Demirciliği bilmiyorsan, demirci ocağından geçerken sakalın da yanar, saçın da.

• Taş, taşlıktan çıkıp yok olmadıkça, mücevher olup yüzüğe takılır mı hiç?

• Padişah, töhmet altına alınanı Karun’a çevirir. Artık suçsuzu ne hale kor, onu sen düşün.

• Eğri ayağın gölgesi de eğridir.

• Tam inanç aynası kesilen kişi, kendini görse bile, Tanrı’yı görmüş olur.

• Bilgiye ulaştı mı ayak, kanat olur.

• Göz olgunlaştı mı, temeli, özü görür. Ama kişi şaşı oldu mu parça buçuğu görür ancak.

• Sınama, deneme yolunda bilgi, tam inançtan aşağıdır, zindansa yukarı.

• Can, doğan kuşuna benzer, beden ona bir tuzak

HZ. MEVLANA’NIN VASİYETİ:

Yüce Mevlânâ son demlerindeyken bile nasihat vermeyi sürdürmüş insanları hidayet yoluna davet etmiştir. Dostlarına vasiyeti şu olmuştur: “Ben size; gizlice ve açıkça Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, günahlardan çekinmeyi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmeyi, daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyet ve cefasına dayanmayı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerem sahibi sâlih kişilerle beraber olmayı vasiyet ederim. Çünkü onların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır” Bir diğer vasiyeti de oğlu Sultan Veled’e dir: “Bahaeddin; senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır. Allah’ın sevgisini de O’nun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: ‘ Ey kullar, kalbinizde safa ( gönül temizliği) hâsıl olması için daima beni çok anmaktan geri durmayın.’ Safa ne kadar olursa Allah’ın nurunun parlaklığı da kalpte o nispette fazla olur. Tıpkı ekmekçinin fırını gibidir. Tandır ne kadar sıcak olursa o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz”

VASİYETİ

“Ben size, gizli ve aleni, Allah’tan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhit ehline selam olsun.”

OĞLU SULTAN VELED’E

“Ey oğlum! Sana vasiyet ediyorum ki: Her halde ilim, edep ve takvâ üzerine bulun. Her zaman geçmiş din büyüklerinin eserlerini inceleyerek, Ehl-i sünnet vel-cemâat yolundan ayrılmamayı vazife edin. Fıkıh (İslâm hukuku) ve Hadis-i şerif öğren, cahil sofulardan olma. Namazı her zaman cemaatle kıl, fakat imam ve müezzin olma. Şöhret isteme, zira şöhret afettir. Makama bağlı olma. Yazdığın şeylerde adını yazma. Mahkemede hâkim huzuruna çıkma. Kimseye kefil olma. Halkın işlediği işlere karışma. Devlet büyüklerinin çocuklarıyla arkadaşlık etme. Uzlete çekilme, yalnız kalma. Çok söz söyleme. Çok söz işitmek kalbe nifak verir. Sözü inkâr etme. Onun söyleyenleri ve sâhipleri çoktur. Az söyle ve halkın kötülük ve eğrilerinden Arslandan kaçar gibi kaç, bir kenarda dur.

Kadınlardan ve dinde eğri yollara girenlerden sakın. Herkesle ve zenginlerle sohbet etme (oturup kalkma). Helal ye ve şüphelilerden kaçın. Dünya malına kapılma. Dünyâ arzusu dînin zâyi olmasına sebeb olur. Çok gülme ve kahkaha atma. Zîrâ fazla gülmek kalbin ölümüdür. Herkese şefkatle bak. Hâinlikle bakma. Dışını süsleme. Zîrâ dışın süsü; için, kalbin, rûhun harâb olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücâdele etme ve hiç kimseden bir şey isteme. Kimseye hizmet buyurma. Âlimlere, evliyâya, mal, can ve tenle hizmet et. Din büyüklerinin hâllerini inkâr etme. Zîrâ inkâr edenler rahat ve kurtuluş yüzünü göremezler.” buyurdu. Yine ölmesine yakın dostu Sirâceddin’e hem iyi, hem de sıkıntılı zamanlarında okuması için şu duayı okumasını tavsiye etmiştir: “Ya Rabbî! Sana vesile olan sağlığı, seni bol bol tesbih etmek için istiyorum.Ya Rabbî! Bana, ne Senin zikrini unutturacak, Sana olan şevkimi söndürecek, Seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü artıracak bir sıhhat ver.Ey merhamet edenlerin En Merhametlisi! merhametinle bu duamı kabul et.”

alıntı:http://konyakutuphanesi.gov.tr

 

Mevlana Celaleddin-i Rumi hayatı ve eserleri

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah (cc)

HAZRETİ FÂTIMA-TÜZ ZEHRÂ hayatı ve hizmetleri

HAZRETİ FÂTIMA-TÜZ ZEHRÂ hayatı ve hizmetleri HAZRETİ FÂTIMA-TÜZ ZEHRÂ Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) Hazreti Hadîce-tül ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir