Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İBADET / MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR
imanilmihali.com
amener resulü

MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR

MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR

MEZHEP NEDİR?

Sözlükte “gidilecek yol, gidilecek yer, görüş, doktrin, akım, gitmek ve takip etmek” gibi anlamlara gelen mezhep, dinî bir kavram olarak, kendi içinde tutarlı bir metot ve düşünce sistemine sahip itikâdî ve amelî doktrin manasına gelir. Mezhep kurucusu imam veya müçtehit, hüküm çıkarmada kullanılan deliller ile aslî delillerden hüküm çıkarma metotlarını belirleyen kimselerdir. Bu usül farklılıkları ile bunlara dayalı olarak ortaya çıkan hükümlerdeki farklılıklar mezhepleri oluşturmuştur. İslâm literatüründe mezhepler itikadî mezhepler ve amelî (fıkhî) mezhepler olmak üzere ikiye ayrılır. Tarih sahnesine çıkışı bakımından itikâdî mezhepler daha önce olup, oluşmasının arkasında siyasî sebepler yatmaktadır. Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp Hz. Ali’nin Cemel ve Sıffın savaşlarıyla devam eden siyasî olaylar sonucunda siyasî ağırlıklı olan Haricî ve Şiî mezhepleri ortaya çıkmıştır. Bir müddet sonra da; fikir yönünden Cebriyye ve Mutezile gibi akımlar doğmuştur.

İtikâdî mezheplerin ihtilaf noktalarını; hilâfet, büyük günah, kader, Allah’ın sıfatları ru’yetullah, insanın fiilleri, husun-kubuh, şefaat, nübüvvet, rızık, ecel gibi konular oluşturmaktadır.

İtikâdî mezhepler ehl-i sünnet mezhepleri ve ehl-i sünnet dışı olmak üzere ikiye ayrılır.

Ehl-i sünnet mezhepleri; Maturîdiyye, Eş’ariyye ve Selefiyye’dir.

Ehl-i sünnetin dışındaki itikâdî mezheplerden Hâriciyye, Mutezîle, Şîa, Mürcie, Müşebbihe, Cebriyye ise, bunların meşhurlarındandır.

Fıkhî mezheplerin ortaya çıkışı ise, dinî sebeplere dayanmaktadır. Hz. Peygamber döneminde bir ihtilaf söz konusu değildi. Zira bir problem olduğunda Hz. Peygambere sorularak çözümleniyordu. Hz. Peygamberden sonra, sahabe ve tabiûn döneminden itibaren görüş ayrılığı başlamış, asr-ı saadetten uzaklaştıkça da bu ihtilaflar çoğalmıştır.

Bu görüş ayrılıklarının sebepleri şöyle sıralanabilir;

a) Kitap ve sünnette geçen bazı kelime ve cümlelerin farklı anlaşılması ve yorumlanması,

b) sözün hakikat veya mecaz anlamlarına çekilebilmesi,

c) hadislerin bilinmemesi, sıhhat derecesi ve ölçüsü konusundaki farklı telakkiler,

d) içtihat usûl ve gücünün farklılığı,

e) sosyal ve tabiî çevrenin tesiri.

Bu sebeplerden kaynaklanan görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, müçtehit imamlar devrine kadar mezheplerden söz edilmemektedir. Her merkezde birçok âlim ve müçtehit bulunmakta, soruları cevaplandırmakta ve davaları halletmektedirler; fakat bunlara izafe edilen bir mezhep yoktur. Bu devirde, fıkhın ve fıkıh usulünün tedvin edilmesi, nazari konularda içtihat edilmeye başlanması, fıkıh mekteplerinin teşekkül ederek münazara ve münakaşaların başlaması gibi sebeplerle mezhepler oluşmuş, bir çok fıkhî mezhep ya da düşünce sistemi ortaya çıkmıştır.

Bunlardan büyük bir bölümü, taraftar bulamadığı için zamanla yok olmuştur. Ancak dört büyük amelî mezheb hala devam etmektedir. Bunlar; Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleridir.

Ehl-i sünnet akidesine mensup olanlar bu dört mezhebi benimsemişlerdir. Şiiler ise Caferîliği tercih etmişlerdir. Dördüncü asra kadar bir kimsenin, dinî-amelî hayatında bir mezhebe bağlanmasının gerekliliğini ortaya atan olmamıştır. Tatbikatta, müçtehit olmayanlar, herhangi bir müçtehitten meselesinin hükmünü sorar, aldığı fetvaya uyabilir; fakat artık bütün meselelerini aynı müçtehide sorma mecburiyetini hatırına bile getirmezdi. Âlimler de, mezhep hükümlerine, imamın görüşlerine göre değil, kitap ve sünnet delillerine göre hüküm verirlerdi. Mezheplerin teşekkülünden bir müddet sonra, içtihat terbiye ve kültürünün değişip zayıflaması, hazır hükümlerin çoğalması, siyasî baskı gibi çeşitli nedenlerle mezhep taassubu meydana gelmiştir.

Bununla birlikte bir mezhebe bağlılığın lüzumu da gündeme gelmiştir. Sonra gelen âlimlerden mezhep mukallit ve mutaassıpları, her mükellefin dört mezhepten birine bağlanmasının vacip olduğunu ve mezhebini terk edene ta’zir tatbik edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Buna mukabil, diğer bazı usulcüler ise, bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını, belki caiz olabileceğini, gerektiğinde o mezhebi bırakıp başka bir mezhebe geçilebileceğini kabul etmişlerdir.

Herhangi bir mezhebe bağımlı kalmanın gerekli olmadığını kabul edenler, bunun bir kolaylık, genişlik ve rahmet olduğunu ileri sürmüşler ve Hz. Peygambere atfedilen “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” mealindeki hadisi delil olarak göstermişlerdir (Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, I/13; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I/64).

Herhangi bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak ne kadar hatalı ve yanlış ise, “içtihat edemeyen kişinin karşılaştığı bütün meselelerde belirli bir imamı taklit etmesi vacip değildir; dilediği müçtehidi taklit edebilir, zira ümmetin ihtilafı rahmettir.” demek de o derece yanlıştır.

Öncelikle ileri sürülen bu hadis sahih olmayıp, munkatı’dır. Ayrıca bu hadis, ittifakla ilgili pekçok âyet ve hadisle de çelişmektedir. Bu hadisin Hz. Peygamber’den varit olduğunu kabul etmiş olsak bile, bu anlamda söylenmediği, belki, değişik görüşlerin tartışılmasından, gerçeğin ortaya çıkacağına, fikir ve düşünce özgürlüğüne, farklı görüşlerin tartışıldığı bir ortamda düşünürlerin ufkunun daha geniş olacağına işaret ettiği söylenebilir. Doğru sadece bir tanedir. Bütün müçtehitler bu doğruya ulaşmak, onu bulmak için gayret sarf etmişlerdir. Eğer doğruya ulaşabilmişlerse iki sevap, hata etmişlerse bir sevap kazanmışlardır.

Aynı şekilde, mukallitlerin de, doğruya ulaşmak için gayret sarf etmeleri gerekir. Dolayısıyla, delilsiz olarak, körü körüne taklit etmek yerine, delillerine bakılarak kanaat getirilmesi, yani ittiba edilmesi gerekir. “Pek çok müftü fetva verse de, kalbine danış.” (Süyûtî, Câmi’u’s-Sağîr, I/40) sözü buna işaret etmektedir. Vicdanen doğru olduğuna inanmadan bir fetvaya uymak caiz değildir.

Sonuç olarak; herkesin, hükmü asıl kaynaklarından, Kur’ân ve sünnetten alması gerekir. Buna gücü yetmeyenler ise, bir imama veya müçtehide ittiba edebilir. İttiba ise körü körüne taklit anlamına gelmeyip, müçtehidin deliline bakarak tercihte bulunmak, onun görüşünü paylaşmak anlamını taşımaktadır. Bir mezhebe bağlılığın gerekliliğini savunmak kadar, “kişi muhayyerdir, dilediği müçtehidi taklit eder” demek de doğru değildir. Verilen fetvanın, kişinin vicdanını tatmin etmesi gerekir. (Kaynak; Diyanet İşleri Başkanlığı)
(Yazının buradan sonraki bölümü sorularlaislamiyet.com sitesinden alınmıştır.)

Mezheb Nedir?

Mezheb, gidilen yol, benimsenen metod ve görüş demektir. Dinî mânada mezheb ise, müctehid bir âlimin fikir ve görüşlerini benimseyen insanların meydana getirdiği dinî ekollere denir. Mezhebler arasında esasta hiçbir ayrılık yoktur. Ayrılık, teferruatta, dînin özüne dokunmayan fer’î mes’elelerdedir. Ayrıca hiçbir müctehid kendi adına bir mezheb kurmak iddiasıyla ortaya çıkmamıştır. Kur’an ve hadîslerden çıkardıkları hükümlerin başkaları tarafından benimsenmesi neticesinde, kendiliğinden o müctehid adına bir mezheb teşekkül etmiştir.

Mezhebler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Peygamberimizin Asr-ı Saâdetinde sahâbenin bir kısmı devamlı olarak Allah Resûlünün yanında kalıyor, Kur’ân’ı ve hadîsleri ezberliyor, onların mânâlarını iyice kavramaya çalışıyorlardı. Hazret-i Peygamber’in Kur’an’ın hükümlerini nasıl uyguladığını bizzat görüyor, âyetlerin iniş sebeblerini biliyorlardı.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra, bu sahâbeler Mekke ve Medine dışına çıktılar, çeşitli İslâm memleketlerine gittiler. Bunlar, gittikleri yerlerde Hicaz’dakinden farklı örf ve âdetlere sâhip insanlarla karşılaştılar. Halk gelip dinî mes’eleleri kendilerine soruyor, onlar da o mes’ele hakkında Kur’an ve Sünnetin hükmünü bildiriyorlardı. Sorulan mes’ele hakkında Kur’an’da ve hadîste hüküm bulamazlarsa, o mes’elede ictihâd edip mes’eleyi açıklığa kavuşturuyorlardı. Sahâbe, gittikleri şehirlerde, hem hâkim, hem müftü, hem vali, hem muallim durumunda idiler. Bulundukları yerde âdeta birer ekol meydana getirmişlerdi.

Birbirlerinden çok farklı yerlere dağıldıkları ve farklı örf ve âdetlere sâhip insanlar içinde yaşadıkları; bilgi, zekâ ve kavrayış bakımından da aralarında farklar olduğu için, sorulan mes’eleler karşısında pek tabiî olarak farklı ictihadlar, ayrı görüş ve kanaatlar ortaya çıkabiliyordu. Bir sahâbînin etrafında toplanan talebeleri, o sahâbînin kendisinden sonra da onun sistemi ve metodu doğrultusunda ictihad yapmaya, kapalı olan mes’eleleri çözmeye, cem’iyette yeni ortaya çıkan durumlara hükümler bulmağa çalıştılar. Bu çalışmalar neticesinde, zamanla fıkhî mezhebler teşekkül etmeye başladı. Bâzı mezhebler kendilerine fazla taraftar bulamadığı için, zaman içinde kaybolurken; bugünkü 4 büyük mezheb umumun teveccühünü kazanarak kuvvet buldu, yaygınlaştı ve günümüze kadar geldi.

Mezhebler Arasında Görüş Ayrılıkları Olması Nereden Kaynaklanmaktadır?

Bu ayrılıklar, çeşitli sebeblerden ileri gelir. Kur’an’da hüküm ifade eden âyetleri (ki bunlara, nass denir) anlayış, herkes için başka başka olabilir. Zira nassların, usûl-i fıkıhta beyan edildiği üzere, pek çok kısımları vardır: Hafî, mücmel, sarîh, kinâye, mecaz, hakikat, mutlak – mukayyed, hâs – âmm gibi. Bu yüzden müctehidlerin aynı nassı anlayışları farklı farklı olmaktadır. Ayrıca, hadîslerin de nevileri, çeşitleri vardır. Mütevâtir, meşhûr, haber-i vâhid, mürsel, muttasıl, münkatı’ gibi. Bu hadîsleri delîl olarak kullanma konusunda da müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bunun neticesinde de farklı görüşler ortaya çıkmıştır.

Meselâ Hanefîler hadîsler konusunda titiz davranır. Haber-i vâhidi (Tek sahâbenin rivâyet ettiği hadîsi) delil olarak kabûl etmezler. Şâfiîler ise, haber-i vâhidi kabûl eder ve onu Kıyâs’a tercih ederler. Hanefîler mürsel hadîsi alır, Şâfiîler almazlar. İşte bu gibi delillerdeki ihtilâf ve kabûl edilen delilleri de farklı anlayış, müctehidlerin aynı mes’elede farklı hükümler vermelerine sebeb olmuştur. Fetva verilen beldenin örf ve âdetleri de, müctehidlerin yaptıkları ictihadlara te’sir etmiştir.

Müctehidler Arasında Görüş Ayrılıkları Olmasının Mahzuru Var mıdır?

Hayır, bil’akis bu ihtilâflar, ümmet için rahmet olmuştur. Herhangi bir mes’ele hususunda bir mezhebde zorlukla karşılaşınca, zaruret halinde, o mes’ele başka bir mezhebin kolaylık ifade eden hükmü ile halledilme yoluna gidilmiştir. Böylece mezheblerin varlığı ümmet için kolaylık ve genişliğe vesile olmuştur. “Ümmetimin ihtilâfında rahmet vardır” meâlindeki hadîs-i şerîfin ifade etmek istediği mânâ da bu olsa gerektir.

Mezheblere Ne Lüzum Var? Herkes Kendisi Kur’an’ı ve Hadîsi Okuyup Hüküm Çıkaramaz mı?

Müslüman olan her ferdin, dinî mes’eleleri ve hükümleri doğrudan doğruya Kur’an ve Sünnetlerden öğrenmesi mümkün değildir. Bunu, ancak müctehidlik pâyesine erişmiş, salâhiyetli İslâm âlimleri yapabilir. Geriye kalan Müslüman halka, o büyük din âlimlerinin îzah ve görüşlerini anlamak ve benimsemek, onların yolundan gitmek düşer. İlâçların ham maddesi bitkiler, otlar, madenler vs. olduğu halde, nasıl herkes ondan ilâç yapamıyor, bu iş için ayrıca eczacılık tahsili gerekiyorsa, dinî mes’elelerde temel kaynak Kur’an ve Sünnet olduğu halde, ondan hüküm çıkarmak işini de sıradan her Müslüman yapamaz; ancak müctehidlik seviyesine ulaşmış âlimler yapabilir. Herkesin dinî kaynaklardan hüküm çıkarmağa ilmi, bilgisi, aklı, idrâk seviyesi, basiret ve feraseti yetmez.

Mezhebler Kaça Ayrılır?

Mezhebler önce 2’ye ayrılır:

1 – Fıkhî mezhebler,

2 – İtikâdî mezhebler…

Fıkhî Mezhebler Kaça Ayrılır?

4’e ayrılır:

1 – Hanefî mezhebi,

2 – Mâlikî mezhebi,

3 – Şâfiî mezhebi,

4 – Hanbelî mezhebi.

Bu 4 mezhebin, hepsi de haktır, doğrudur. Şimdi bunları sırası ile görelim:

Hanefî Mezhebi:

Hanefî mezhebinin kurucusu İmam-ı A’zam Hazretleridir. İmam-ı A’zam, en büyük imam demektir. Asıl adı Nu’man olan İmam-ı A’zam’ın, künyesi Ebû Hanife’dir. Hicretin 80’inci yılında Kûfe’de doğmuş, Hicrî 150’de Bağdat’ta vefat etmiştir. Hanefî mezhebi, önce Irak’ta doğmuş, oradan doğuya ve batıya yayılmıştır. Abbasîler devrinde hâkimlerin çoğu Hanefî idi. Anadolu ve Balkanlardaki Türkler arasında, Hanefî mezhebi yaygındır.

Mâlikî Mezhebi:

Kurucusu İmam Mâlik bin Enes Hazretleridir. Hicrî 93 tarihinde Medine’de doğmuş, H. 179’da yine Medine’de vefat etmiştir. Mâlikî mezhebi, önce Hicaz halkı tarafından benimsenmiş ve hacca gelenler vasıtasıyla Kuzey Afrika’ya ve o zaman Endülüs denen İspanya’ya yayılmıştır.

Şâfiî Mezhebi:

Kurucusu İmam-ı Şâfiî Hazretleridir. İmam-ı Şâfiî’nin asıl ismi Muhammed’dir. H. 150 tarihinde Gazze’de doğmuş, 204 tarihinde Mısır’da vefat etmiştir. Hâşimoğulları soyundan gelmektedir. Şâfiî mezhebi önce Mısır’da yayılmış, sonra kısmen Suriye, Yemen, Irak ve Horasan taraflarına geçmiştir. Bugün Mısır’ın çoğunluğu Şâfiîdir. Anadolu’nun güney taraflarında, Suriye ve Irak’ta da Şâfiî mezhebinde olanlar mevcuttur.

Hanbelî Mezhebi:

Kurucusu Ahmed bin Hanbel Hazretleridir. H. 164 tarihinde Bağdat’ta doğmuş, 241 tarihinde yine orada vefat etmiştir. Hanbelî mezhebi daha çok Necid taraflarında tutulmuştur. Hâlen Necid’de Hanbelî mezhebi hâkimdir.

Hak Bir Olur. Halbuki 4 Mezhebin de Hak Olduğunu Kabûl Ediyoruz. Bu Nasıl Olur?

Bir su, 5 ayrı mizaçtaki hastaya göre 5 ayrı hüküm alır. Meselâ, birinin hastalığının nev’ine göre ilâçtır. Tıbben ona vaciptir. Diğer birine, hastalığı sebebiyle, zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer birine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur. Diğer birine zararsız olduğu gibi, faydası da vardır. Tıbben ona sünnettir. Bir diğerine de ne zararlı, ne de faydalıdır. Tıbben ona mübahtır. Hastanın durumuna göre, bunların 5’i de haktır. “Bu ilâç, yalnızca vaciptir” denilemez. İşte bu misaldeki gibi, İlâhî hükümler de, mezheblere tabi’ olanların durumuna göre değişir. Farklı farklı olur. Üstelik herbiri de hak olur.

Buna bir misal verelim: İlâhî hikmetin tensibiyle, İmam Şâfiî’ye ittiba’ edenlerin çoğu, köylülük ve bedevîliğe yakındırlar. Bunlar cem’iyet hayatında geri olduklarından, herbiri bizzat dergâh-ı İlâhiyeye kendi derdini söylemek, hususî dileğini bizzat arzetmek mizacındadırlar. Bu yüzden de, imam arkasında Fâtiha’yı tek tek okurlar. Bu hüküm hak ve doğrudur. İmam-ı A’zam’a ittiba’ edenlerin çoğu ise, şehirliliğe ve medeniyete daha yakın, ictimaî hayatı benimsemiş kimselerdir. Bunların nazarında bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam da umum o cemaat adına, sözcü olarak konuşur; kendileri de onun kalben tasdikcisi olurlar. Bu bakımdan Hanefî mezhebinde imam arkasında tek tek Fâtiha okunmaz. İmam, cemaat adına okur. Cemaat da âmîn diyerek onu tasdik eder. Bu hüküm de, evvelki gibi, hak ve doğrudur.

İtikadî Mezhebler Kaça Ayrılır?

İtikad hususunda başlıca iki mezheb vardır:

1. Ehl-i Sünnet mezhebi,

2. Ehl-i Bid’a mezhebi.

Ehl-i Sünnet Mezhebi:

Hz. Peygamberin yolundan gidenler, o yoldan hiç sapmayanlar demektir. Ehl-i Sünnetin dayanağı Kitab ve Sünnettir. Kitab ve Sünnette ne buyurulmuşsa, Ehl-i Sünnet öyle inanır, öyle hareket ederler. Ehl-i Sünnet de, Matüridiyye ve Eş’ariyye olmak üzere ikiye ayrılır.

Mâtüridiyye Mezhebi: Kurucusu Ebu Mansur Muhammed Hazretleri’dir. Semerkand köylerinden Mâtürid’de doğmuştur. H. 333’te vefat etmiştir. Bütün Hanefîler, genellikle Türkler, Mâtüridî mezhebindedirler.

Eş’ariyye Mezhebi: Kurucusu Ebu’l-Hasan Eş’arî Hazretleridir. Asıl adı Ali’dir. H. 200 tarihinde Basra’da doğmuş, 324’de Bağdat’da vefat etmiştir. Mâlikîler ve Şâfiîler, itikadda Eş’arî mezhebini benimsemişlerdir. Hanbelîler, fıkıh gibi îtikadda da İmam Ahmed bin Hanbel’e bağlıdırlar. Ayrı bir îtikadî mezhebleri yoktur. Eş’arî ile Mâtüridî mezhebleri arasında, bâzı küçük görüş ayrılıkları dışında, büyük bir farklılık yoktur. İkisinin de temel görüşleri aynıdır ve Sünnete uygundur.

Ehl-i Bid’a:

Hazret-i Peygamberin getirdiği hükümleri ve Kur’an’ın emirlerini kendi arzularına göre yorumlayan, az veya çok Sünnet yolundan sapan, bid’ata giren kimselerdir. Bid’at, Hz. Peygamber ve Sahâbe devrinde bulunmadığı halde, sonradan ortaya atılan ve dînin esaslarına zıd düşen, her türlü söz, düşünce ve işe denir.

Ehl-i bid’ayı Peygamberimiz şiddetle kınamışlardır: “Sözlerin en hayırlısı Allah’ın Kitabı; yolların en hayırlısı da Muhammed’in (sav) yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Ve her sonradan uydurulan şey (bid’at) de delâlettir, sapıklıktır.” İnançla ilgili olan bid’atlar, îtikadî bid’atlardır. Bunlar, îtikadî hususlarda Hz. Peygamberden sağlam bir şekilde nakledilen esaslara zıd düşen inançlardır.

Mu’tezile, Cebriye gibi bâzı fırkaların inançları, bu kısma girer. İş ve amelle ilgili bid’atlere ise, amelî bid’at denir. Bazı şiîlerin, çıplak ayağa meshetmeleri gibi… Sünnet olan mesh ise, mestler üzerine meshetmektir. Dînin îtikadî ve amelî esaslarını doğrudan doğruya ilgilendirmeyen veya bu esaslara bir zıdlık ve aykırılık taşımayan yenilikler, sonradan ortaya çıkma şeyler, bid’attan sayılmazlar.

Bid’atı ikiye ayırarak tasnif eden âlimler de vardır:

1. Bid’at-i hasene: İyi ve güzel bid’at, İslâmî esaslara zıd düşmeyen, yeni âdet ve fiiller… Meselâ, namazdan sonra tesbih kullanmak gibi.

2. Bid’at-ı seyyie: Kötü ve İslâm’a aykırı bid’at… Evliya türbelerine mum dikmek, mezarlıklardan medet ummak, vb. gibi şeyler. İtikadî bir mezheb olarak ehl-i bid’a ayrıca kendi arasında birçok kollara ayrılır ki, başlıcaları şunlardır:

1. Cebriye,

2. Mu’tezile,

3. Mürcie,

4. Haricîlik,

5. Şîa,

6. Vehhâbîlik.

Ehl-i bid’anın bu temel mezheblerinin her biri de, kendi arasında pek çok fırkalara, gruplara ayrılırlar.

MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLAR

Bu yazıyı okudunuz mu?

Gurur veya gözyaşı getiren ibadet mukayesesi

Gurur veya gözyaşı getiren ibadet mukayesesi

Gurur veya gözyaşı getiren ibadet mukayesesi İbadet ve kulluk, fıtrati gayedir ve insan sadece Allah’a ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir