Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / Milli ahlak çökerse
imanilmihali.com
Milli ahlak çökerse

Milli ahlak çökerse

Milli ahlak çökerse

Ahlak; fazilet ve erdem gibi kişisel veya toplumsal doğru kanaatler, dürüst ve adil yargılar, hakkaniyete uygun yaklaşımlar, namus ve fazilete dair yüksek karakter duygularıdır. Bunun aksi davranışlar ise kötü ahlaka örnektir.

İstiklal harbinin ve inkılapların en temel kelimelerinden olan ahlak, milli mücadelenin kazanılmasında da, Ulus Devlet ve millet olma bilincinde de etken ve önemli rol oynamış kelimelerden birisidir. Ancak bu yüksek ruh haliyledir ki namus ve erdem koruma haysiyetindeki Türk milleti, zulme karşı direnmiş, haysiyetsiz ve ahlaksız bir yaşam yerine gerekirse ölmeyi tercih etmiştir. Bu kararlılık da imanla birleşince kendisinden çok daha kuvvetli düşmanları yenmeye muvaffak olabilmiştir.

Ahlak böyleyken elbette milli ahlak ile kast edilen de Millete ait, kültür ve geleneklerden kaynaklanan erdemler, alışkanlık ve örflerdir ki bu ahlakın dünya Milletlerinde eşi ve benzeri yoktur. Saftır, dine uygundur, Türk’ün mertlik ve haklı gururuna paraleldir, Milletin esaret bilmemiş binlerce yıllık tarihinden kaynaklanmaktadır. Nihayet Türk milli ahlakı, mutlak ahlak denilen Kur’an ahlakına en yakın beşeri ahlak nevidir.

Ulu Önder Atatürk milli ahlak bahsinde;

“Millî ahlâkımız, medenî esaslarla ve hür fikirlerle beslenmeli ve takviye olunmalıdır. Bu çok mühimdir; bilhassa dikkatinizi çekerim. Tehdit esasına dayanan ahlâk, bir fazilet olmadıktan başka itimada da lâyık değildir. 1924 (M.E.İ.S.D. I, S. 19)” tehditle, zorla tesis edilemeyecek olmasını özellikle işaret ederken, ahlakın keyfiyete dayalı bir gönül işi olduğunu vurgulaması kalcı ahlakın da temellerine vurgu yapmaktadır.

Cumhuriyet rejimi bu sevgiye ve hoşgörüye dayalı, gönülden gelen ve milli olan ahlaka en yakışır ve uygun yönetim şeklidir. Atatürk bunu şu sözleriyle ifade eder;

“Cumhuriyet ahlâki fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. 1925 (Atatürk’ün S.D. II, S.231)”

Muharebe sahasında kaznaılan zaferler ne kadar büyük olursa olsun milli ahlakla desteklenmedikçe ilerleme ve gelişme sağlanması, bu iyileşmenin huzur ve refah getirip kalıcı olması mümkün değildir.

“Hiçbir millet yoktur ki ahlâk esaslarına dayanmadan yükselebilsin. (1919, Kırşehir) (ATATÜRK’ün Söylev ve Demeçleri, ATATÜRK Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 4)”

Toplum ve milletlerin milli hislerini uyandıran ve bu uğurda ölümü dahi göze alabilir hale getiren milli ahlakın yaşlısından gencine kadar herkes için canlandırıcı ve yönlendirici bir güç olduğunu ise Ulu önder Atatürk şöyle ifade eder;

“Milletin toplumsal düzen ve sükûnu, hal ve istikbalde refahı, saadeti, selâmeti ve masumiyeti, medeniyette ilerleme ve yükselmesi için insanlardan, her hususta alâka, gayret, nefsin feragatini ve icap ettiği zaman seve seve nefsinin fedasını talep eden, millî ahlâktır. Mükemmel bir millette, millî ahlakiyet icapları, o millet fertleri tarafından âdeta muhakeme edilmeksizin vicdanî, hissî bir şevkle yapılır. En büyük millî heyecan işte budur. (Afet İnan, Atatürk Hakkında H.B. S. 302)”

yaşanılan tarihte emsali görülmemiş İstiklal Harbi’nin başarısında bu milli ve örnek ahlakın kaçınılmaz yerini her ortamda dile getiren Atatürk, orduların kahramanlıkları altında da bu değerleri sayarken, savaşların sadece orduların değil milletlerin topyekun mücadelesi olduğunu izahla, milli ahlakın kesimsel veya kısmi değil genel olmasına da dikkat çeker.

“Savaş, nihayet meydan savaşı sadece karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı milletlerin bütün varlıklarıyla, bilim ve teknik alanındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle kısacası bütün maddi ve manevi güç ve nitelikleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, milletlerin gerçek güç ve kıymetleri ölçülür. Sonuçta yalnız maddi güçlerin değil, bütün güçlerin özellikle ahlaki ve kültürel gücün üstünlüğü kesinlikle ortaya çıkar. Bu sebeple meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddi ve manevi varlığıyla yenilmiş sayılır. Böyle bir sonucun ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş sadece savaş alanındaki orduya ait olamaz. Aslında, ordunun mensup olduğu millet feci sonuçlara uğrar. Tarih, birtakım boş hayallerle, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların oyuncağı durumuna düşen istilacı orduların, istilacı milletlerin uğradığı bu çeşit feci sonuçlarla doludur.”

Ahlakın elbette en mühim kelimeleri namus ve fazilettir ki namus Milli davayı baştan sona sürdürenlerin aradığı ilk özelliktir. Düşmanlarda, muhalefetlerde dahi aranan ilk kelime namustur ki zalimlerde bulunmayan bu yüksek karakter Kurtuluş Savaşı yönetici kadrosunun en büyük meziyetlerindendir.

“Çok namuskâr olmalıdır! Şimdiye kadar işlenen hataların en büyüğü, müteşebbislerimizin, aydınlarımızın, özellikle âlimlerimizin en büyük günahı namuskâr olmamaktır. Milletin karşısında namuskâr olmak ve namuskarane hareket etmek lâzımdır. Milleti aldatmayacağız! Millete, daima ve daima gerçeği söyleyeceğiz. Belki hata ederiz, yanlış şeyleri gerçek zannederiz; fakat millet onu düzeltsin. Kendimizi kimsenin üstünde görmeye de hakkımız yoktur Efendiler! 1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi 13. 1. 1930)”

21nci yüzyılda elbette dünya iki dünya savaşı sonunda değişmiş, savaşlara bir müddet de olsa ara verilmiş ve insanlık ilerleme, gelişme ve soğuk savaş alanına yönelmiştir. Bu anlamda şimdilerde ulusların bekasını birinci derecede ilgilendiren şey bilim adına ürettikleridir ki gelişmiş ükelerin refah ve mutluluğu buna bağlıdır.

Şüphesiz para ile gelen saadet kalıcı ve tatmin edici değildir. içerisinde maneviyat, namus, fazilet ve ahlak olmayan gelişmeler suni haz vermekten ileri gidemezler ve milletçe paylaşılma hazzı veremezler. Hatta bu ahlak çökerse veya teknolojik gelişmeler ve parasal refahlamalar milli ahlaka menfi etki ederse durum çok daha vahimdir.

Ahlaklı olmak da, ahlaksızlık ta bulaşıcıdır ve gerek ikili temaslarla, gerek ortaya konan söz ve davranışlarla bir millette hasıl olan ahlak veya ahlaksızlık diğerlerine de etki eder ki bu anlamda gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman taklitçi vaziyetindedir. Bunlar hem teknolojiyi ve hem de ahlakı kopya vaziyette yaşarken asıllarını kaybetme noktasına gelirler ki Atatürk’ün dikkat çektiği husus ta budur. Yani teknolojik kazanımlar her ne surette ve ne kadar çok olsa da içerisinde ahlak yok ise değer taşımaz, yaygınlaşmaz ve kalıcı olmadığı gibi toplumun ahlak zafiyetini daha da çok artırır.

Sporcusundan, sanatçısına tüm halkın ahlaklı olmasının kaçınılmaz önemine defalarca vurgu yapan Atatürk özellikle siyasiler, yöneticiler, aydınlar ve komutanlar için ahlakı şart koşmakla aslında toplumda başı çekenlerin örnek olma halini anlatmaktadır.

Öğretmenlere, aile fertlerine, tüm alimlere düşen görev bu ahlakı tanıtmak ve öğreterek yaymak, ahlaksızlıkları göstererek, giderici tedbirler alınmasına öncülük etmektir.

Eskinin tek kişilik saltanatlarında, dini kullanarak zorla sürdürülen hakimiyetlerin milli ahlaka uygun olmadığı için yok olup gittiğini ifade eden Atatürk’ün inanışına göre Cumhuriyet’in en uygun yönetim şekli olduğunu ısrarla bildirmesi, halkın özgeçmişinde daima demokrasi, şura, akıl ve bilim rehberliğinde istişare ile yaşamış olmasını bildiğindendir.

Milli ahlak özetle toplumun askeri ve teknolojik gücü ne olursa olsun bekası ve varlığını haysiyetle, bağımsız olarak sürdürebilmesi için lazım gelen en mühim hususlardandır.

Bunun aksi olursa yani milli ahlak zayıflar veya çökerse evvela bozulacak şey kişilerin birbirine sevgi, saygı ve güveni, sonra birlik ve beraberlik duygusudur ki millet ve Ulus devlet olmanın kaçınılmazı durumundaki bu hallerde yaşanacak zafiyet milleti diğer milletlere yem olmaya hazır hale getirir.

Ahlakın yerle bir olması hastalığı evvela kişilerde başlarsa devlete kadar yavaşça sirayet eder, devlette yani yöneticilerde olursa halka en aşağıya kadar hem de çok daha hızlı olarak yayılır. Bu yüzden hem halkın ve hem de yönetici durumundakilerin ahlaka riayet etmesi, ama en çok da yöneticilerin ahlaklı olması lazım gelir.

Ahlakın çökmesi para ile satın alınan şeyler dahil, tüm maneviyata aksi tesir eder ve ahlaksızlıklar gelenekler şeklinde tüm devlet kademelerine yayılır, eğitimden iş hayatına kadar her alanda asırlardır tesis edilmiş doğru ve dürüst mekanizmaları yerle bir eder. Rüşvet, hırsızlık, hortum, karaborsacılık, tefecilik, yalan, makam hırsı gibi şeyler toplumu bir veba gibi sarar ve ortada ne namus kalır ve ne de dini duygular.

Devlet veya toplumdaki ahlaka veya ahlaksızlığa bakmak o milletin o anki dilimi olan Ulus’un geldiği ahlak noktası hakkında gayet açık bilgi verir.

Şayet sünnetlerde de defaten vurgulanan ahlak çökmüş ise toplum haset ve bölüştürmeye, fitne ve fesada, kayırma ve iltimasa, ehliyetsiz ve liyakatsizlere tabi olacak, gerçekler yalanlarla, sahteler gerçeklerle yer değiştirecek, özü sözü bir insanlar yönetim ve kürsülerden uzaklaştırılarak, basılı ve görsel yayın organları ahlaksız demeç ve reklam/dizilerle dolacak, rant ve makam kavgaları sıklıkla yaşanacak, toplum içi sürtüşmeler hiç bitmeyecek, terör türü en şiddetli dinsizlikler, ateizm ve feminizm gibi yanlış akımlar toplumda baş gösterecek, çoğunluk istek ve hakları, azınlıklarca manipüle edilecek, ahlak seviyeleri para ile kıyaslanacak hale gelecektir. Yani parası olanlar saygı görecek, bilgi ve erdem yüklü insanlar ikinci sınıf muamelesi görecektir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında işte asıl bu sistem yıkılmış, zengin, güçlü, makam sahibi, sözü geçen kimselerden ziyade hak ve adalet prensibiyle doğru ve güzel söyleyenler tercih edilmiş, para için değil vatan için çalışanlar yüceltilerek, kişilerin değil toplumun tüm kesimlerinin gelişmesi hedef alınmıştır. Yani refah ve mutluluk kişilere değil tüm topluma yayılmaya çalışılmıştır.

Namusunu korumak adına, fazilet, haysiyet, erdem ve şerefinden taviz vermemek adına ölümü göze alan Türk Ulusu bu sayede yedi cihanı dize getirmiştir ki bunda en büyük avantaj düşman durumundaki diğer devletlerin bu ahlak ve maneviyattan yoksun olmasıdır. Yani Kurtuluş savaşı milletlerin ahlak savaşıdır ve kazanan ahlakı en yüksek olan Türk Ulusu’dur.

Özetle; Milli ahlak, toplumların kabullerine göre değişen, o millete has ahlaktır. Türk milli ahlakı ise hem İslamiyet nimetinden hem Türklüğün şanlı ve mert tarihinden feyz almış asırlar boyu muhafaza edilerek gelmiş en güzel ahlaktır.

Milli ahlakımızın bu yüksek seciye ve karakteridir ki olmaz denen Kurtuluş Savaşını kazandırmış, olmaz denen inkılapları hayata geçirmiş, olmaz denen bir Cumhuriyet mucizesini cihana ispat etmiştir.

Yazık ki şimdilerde bu milli ahlakın zayıfladığını söylemek kehanet olmayacaktır.

Bilerek, maksatlı olarak iç ve dış güçler marifetiyle, en çok da din ve para kullanılarak sürekli zayıflatılmaya mahkum bırakılan Milli ahlakımızın geldiği nokta hiç iç açıcı değildir.

Hırsızların baş tacı edildiği, yalancıların aşırı toleransa tabi tutulduğu, sahte Bakara’cıların (!) affedildiği, hortumcuların, soyguncuların affedildiği, açık seçik kadınların ekranları et pazarına çevirdiği, din adına sayısız yalanın söylendiği, Türklüğe düşman sayısız akım ve inancın sokaklarda kol gezdiği, milli olmayan yaklaşımların toplumca kopyalandığı, batının teknolojisi yerine ahlaksızlığını örnek alan gençliğin fütursuz ve sorumsuz halleri, komşu esnafın ekmeğini çalmaya çalışan ticaret sahipleri, dinen haram ve günah olan hallerin dört yanda korkusuzca işlendiği bir toplum… milli ahlaktan da yoksunlaşmaya başlamış demektir.

Dikkat edilmelidir ki toplumların çöküşü öyle bir günde olmaz. Arsenik zehiri gibi toplumun can damarlarına her gün öldürmeyecek oranda birer damla vaziyetinde işleyen bu ahlaksızlık zehirleri toplumu yavaş yavaş öldürür ve ancak milli ahlakın birlik ve beraberliğine en çok ihtiyaç duyulacak günde zafiyeti anlaşılır. O zaman ise vakit çok geçtir.

Ahlak bahsinde elbette yönetenlere düşen görev çok büyüktür. Hele ki dindar olmakla övünenlerin, adil ve hakkaniyetli olmakla hava atanların milli ahlak bahsinde de lider olması gerekir. Lakin halen esmekte olan Milli irade aksine akımların her alanda olduğu gibi ahlak bahsinde de tesiri büyüktür. Bu ise yöneticilerin muvaffakiyetsizliklerine delil teşkil ederken toplumca ahlaka sahip çıkamadığımızın da resmidir.

Bir yanda kutuplaşmalar, diğer yanda mesneti bilinmeyen dini veya Avrupai akımlar özellikle genç nesli rüzgar gibi oradan oraya savurmaktadır. Oysa Tük Milleti milli ve ahlaklı olmak zorundadır.

Akıl ve bilim önderliği ahlak bahsinde de en büyük etkendir ve ahlak konusunda yaşanan zafiyetler evvela akıl ile tespit ve teşhis edilmelidir. Bu teşhisi yapabilmek için zaten falcı olmaya da gerek yoktur.

Tedbir nedir o halde;

Tedbir evvela Türk ve Müslüman olabilmek yani hem Kur’an’ı anlayıp öğrenerek has ve örnek Müslüman olmaya çalışmak ve bu surette mutlak ahlakı da Kur’an’dan öğrenmek, hem de Atatürk önderliğindeki Türk Aydınlanma hareketinin felsefesini anlamak ve yaşamaktır.

O zaman görülecektir ki toplumda bugün yaşanan haksızlık ve eşitsizliklere aykırı olarak olması gereken; kardeşlik, yardımlaşma, doğruluk, hakkaniyet, adalet, namus, sevgi ve hoşgörüdür. yabancıların demode, sahte ve yanlış ahlaklarından etkilenmeden, arabizim ve İsrailiyat altında inleyen sahte Ortadoğu İslam’ının sokağından bile geçmeden yapılması gereken Anadolu İslam’ını Türk’ün mertlik ve şan dolu tarihi ile kaynaştırmaktır.

Yani ahlak sadece anayasal bir kuram olmakla tarif edilemeyeceğinden ve dinden ayrı düşünülemeyeceğinden toplum şunu çok iyi anlamalıdır; ahlakı zayıf toplumların kaçınılmaz olarak hem dini maneviyatları ve hem de Türklük bilinçleri kesinlikle zayıftır.

Maneviyatı ve Türklüğü zayıf, dolayısıyla ahlakı yerlerde sürünen bir toplumun da beşeri meselelerde ileri çıkabilmesi, refah ve mutluluğu yakalayabilmesi de mümkün değildir.

Ve derman bulunamaz ise yok edici olan bu hal devam ederse ne banka hesaplarındaki milyonlar ve ne de mevki ve makamlar, tahsil ve diplomalar, emekle kurulmuş ticarethaneler ne kişileri ve ne de toplumları kurtaramayacaktır. Millet ise ahlakını düzeltemediği müddetçe evvela bağımsızlığını ve sonra mevcudiyetini kaybedecektir.

Kısaca ahlak ve özellikle milli ahlak toplum, kişi ve milletin, doğal olarak devletin varlığı için ilk sırada lazım gelendir. Ahlaki faziletler ne kadar yüksek ise toplumun huzur, refah ve güveni o denli yüksek olacak, ahlak ne kadar düşük seviyede ise toplum o denli acı ve şerefsiz bir hayata mahkum olacaktır.

Bu yüzden Cumhuriyet rejimi; doğru insanların, namuslu yöneticilerin, dürüst prensiplerin, insani ve dini vicdanların rejimidir, çoğulcudur, temiz ve saftır.

Ahlak yüceltilmeden hiçbir ilerleme sağlanamayacağı ve tarihten silinme kaçınılmaz olduğu için de milletlerin evvela ahlaklarını düzeltmesi farzdır.

Yoksa gemi toptan batacak, içindeki herkes boğulacaktır.

Namusunu korumak için Yunan mezaliminde kendisini ve kız çocuklarını diri diri yakan Türk kadınları İslam Tarihine de, Türklük tarihine de unutulmaz birer örnektir.

“Âyetlerimiz konusunda (yalanlama amacıyla) doğruluktan sapanlar bize gizli kalmaz. O hâlde kıyamet gününde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi daha iyidir? Dilediğinizi yapın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” (Fussilet 41/40)

***

Ahlakın, İslam dinindeki yerine dair teferruatlı bilgi için diğer ilgili sayfalarımıza göz atınız.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Mutlak iyilik ve kötülük

Mutlak iyilik ve kötülük

Mutlak iyilik ve kötülük “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir