Anasayfa / ALLAH (cc) / Misakın hakkını vermek
imanilmihali.com

Misakın hakkını vermek

“Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”(Al-i İmran 3/77)

Evvela Yüce Allah’ın vaadini hatırlayalım;

Yüce Allah;

İman edip salih amel işleyen, misakına sadık kalan, kulluk ve ibadette Allah’a ortak tanımayan, ihsan ile özünü Allah’a teslim eden, Allah’a ve Peygamberine itaat eden, Allah’a ve dinine yardım eden, sabır ve şükürle doğru yoldan ayrılmayan, imanın tüm esaslarına (kendisine, kitap ve peygamberlerine, ahiretine (gaybına), meleklerine ve kadere) kalpten ve samimi inanıp güvenenleri, gayba ve ahirete kesin olarak inananları, zulmetmeyenleri, hak yemeyenleri, adaletsizlik yapmayanları, Allah yolunda hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar cihad eden, emanetine sahip çıkan, emanetleri ehline veren, adaletle hükmeden, namazı dosdoğru kılan, rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayan (infak eden) kullarını korku ve endişelerden arındırıp cennetleriyle müjdeleyeceğine,

İçten tövbe (nasuh tövbe) edip durumlarını düzelten, sadece Allah’ın davetine uyan, O’nun emrini gözeten, görmediği gayba iman eden, Allah’a karşı gelmekten sakınan, Rahmân’ın cemalini seven ve celalinden korkan, Allah’tan ve hesap gününden şüphe etmeyen, harama ve namahreme uzanmayan, Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılan, Allah için seven ve Allah için buğzeden (sevmeyen), karamsarlığa düşmeden sadece O’na yönelmiş bir kalp ile ecele teslim olan, şefaati ancak Allah’tan uman, takvaya sarılan, aracılar üretmeyen, sevapları günahlarından fazla olan, Müslüman olarak ölen salih kullarını cennetlerle müjdeleyip, kurtuluşa erdireceğine,

İman edip salih amel işleyenleri dünyaya egemen kılacağına, kendi katından mağfiret ve bol nimet vereceğine, herkesin mal ve canla imtihan edileceğine, iyilikleri zayi etmeyeceğine, mükafatlarını tastamam vereceğine, iman eden ve sadece Allah’a güvenen kullar üzerinde şeytanın sultası olmayacağına, kalpten iman eden mü’minlere iki cihanda da dost olacağına, Allah yolunda hicret eden, yurtlarından çıkarılan, eziyet gören, savaşan ve öldürülenlerin günahlarını örteceğine,

Tevhidi-fıtratı yeryüzüne yerleştireceğine, inkarcıları yenilgiye uğratacağına, inkarcılara dünya ve ahirette şiddetli azap edeceğine, zalim toplumları doğru yola iletmeyeceğine, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin ebediyen bu zalimler üzerine olacağına, Kur’an’ın nüzulünden itibaren başka din kabul etmeyeceğine,

Her nefsin, tüm yaratılanların öleceğine, kaçınılmaz kıyametin geleceğine, yeniden dirilmenin, hesap ve mizanın (müjde ve cezanın) hak olduğuna, sınavın ve hesabın zerrece haksızlık yapılmadan tamamlanacağına, Allah yolunda öldürülenleri (şehitleri) lütfundan verdiği nimetlerle rızıklandıracağına, hiçbir korku yaşatmayacağına ve üzülmeyeceklerine, İşlenen hayırları karşılıksız bırakmayacağına, hesap sorucu olarak Allah’ın ve nefislerin yeteceğine, günahların büyüklerinden kaçınanların küçük günahlarını örteceğine,

Yerde ve gökte olan hiçbir şeyin kendisinden gizli kalamayacağına, nefsini arındıranların kurtuluşa ereceğine, iman edip de salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler hariç diğer insanların ziyanda olduğuna, Hristiyanları, Hz. İsa’yı katleden Yahudilerden kıyamete dek üstün kılacağına,

Şeytana kıyamete yakın zamanlara dek süre, imkan ve ruhsat vereceğine, şeytana uyup, kötülüğü benimseyen, şirk koşup küfre dalan inkar ve isyancıları, kötü çığır açanları, bozgunculuk dileyenleri topluca cehenneme koyacağına, cehennemi dolduracağına, mü’minleri yakmak için hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanların (mü’minlere tuzak kuranların) lânetleneceğine,

Allah’a verdikleri söz ve yeminlerini az bir karşılığa değişenlerle ahirette konuşmayacağına, onlara bakmayacağına ve onları temizlemeyeceğine, mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay edenlerin dehşetli cehennemlere atılacağına, haddi aşarak ve zulmederek haksız yere malları gasp edenleri cehenneme atacağına,

İman ettikten sonra inkar eden ve inkarda aşırı gidenlerin tövbelerini kabul etmeyeceğine, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenlere büyük azap edeceğine, Kur’an’ın kafirlerin taşkınlık ve hırslarını artıracağına,

İman etmeyen, şeytanların davetine uyan, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmayı verip azabı satın alan, haksızlık ve adaletsizlik yapan, Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, dinden dönen, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan, zulmeden, cehaletle kalan, fesat ve fitne üreten, peygamberleri ve günahsız kız çocuklarını öldüren, tâğûtları kendisine veli kılan, ekin ve nesli yok etmeğe çalışan, apaçık deliller geldikten sonra, tevhidden yan çizen, dünya süslerine aşırı meyleden, haram yiyen, cimrilik eden, günahın vebalinden çekinmeyen, Teslis’e inanan, farzları inkar eden, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan, nankörlük eden, inkarcıları dost edinen, kâfir olarak ölen, meşru sebep olmadan cana kıyan, doğal yaşamı ve çevreyi (tabiatı) talan eden, Allah’ın dininden başkasını arayan, eziyet veren, inkar eden ve ayetleri yalanlayan, bozan, saklayan şeytanlara cehennem çukurlarında azap edeceğine,

İnsan ve cinlerden dilediğini bağışlayıp, dilediğine azap edeceğine vadetmiştir.

Ve insan daha dünyaya gelmeden misakını bu vaade uygun olarak vermiştir.

“Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.” (A’raf 7/172)

İblisin ahdi adlı eserimizden alıntılayalım;

Fıtrat kelime olarak yaratmak, yaratış demektir. Misak ise insandan alındığı bildirilen yeminin adıdır ki emanet insana aldığı ruhtan, verdiği sözden sonra yüklenmiştir. Misakın mahiyeti imandan sapmamak, gelecek kitap ve peygamberlere uymak, şeytana kanmamak üzerinedir.

Fıtri misak (ezeli mukavele) insanın Yüce Allah’a yaratılışta “Allah’tan başka bir ilah tanımayacağına” dair verdiği sözdür. Bu sözün mahiyeti, zaman ve şekli belli değildir. Lakin ayet ve hadislerden anlaşıldığı kadarıyla insan, ilk kez ruhlar Hz. Âdem (as)’in sulbündeyken (belindeyken) genel ve sözsüz bir idrakle, ikinci olarak anne karnındayken doğma hakkı ve kararı verilmeden hemen önce ve nihayet üçüncü olarak ergenliğe erdiği anda, ya da bunların karması şeklinde Allah’tan başka bir ilah tanımayacağına dair sözlü veya düşünsel söz vermiştir, vermektedir. Bu misakı terk ise ahde vefa etmemek anlamınadır ve en basit karşılığı ile küfürdür.

Farsça’da “sohbet meclisi” anlamına gelen bezm kelimesiyle Arapça’da “ben değil miyim” manasında çekimli bir fiil olan elestü’den oluşan bezm-i elest terkibi, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” hitabının yapıldığı ve ruhların da “evet” diye cevap verdikleri meclis anlamını ifade eder. Bu ahiret hesabından insanların ‘ilahi hakikatten habersizdik’ diyememesi içindir. Misakın mecazi olduğuna dair fikir birliği vardır ve sözün alınış şeklinden ziyade yarattığı mana önemlidir.

Neticede misak cennetlerde alınmıştır, anne karnında tekrar ettirilmektedir ve kulun reşit olmasını temin eden “idrak kabiliyetine sahip olma” anında kalıcı hale gelmektedir. Her rekatta okunan Fatiha’nın namazın temel şartı olması da bu sebepledir. Çünkü Fatiha, Allah’a verdiğimiz sözdür, tüm mü’minler adına yemin etmektir, şeytana kanmama ahdinin adı, misakın tekrar edilmesidir. Bu yüzden de her rekatta tekrar edilmesi farzdır ve dünya genelinde 360 derecelik boylamlarda kılınan namazlar düşünülürse, insanlık her dakika Arş’a bu kutsal yemini tıpkı ezan gibi haykırmaktadır.

“Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih 48/10)

Ruhumuzla, bedenimizle, nefsimizle ve irademizle verdiğimiz bu misak inancımıza göre Yüce Allah’a üç kez verdiğimiz, her rekatta Fatiha ile tekrar ettiğimiz sözdür ve doğuşumuz bu sözümüzden sonra gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bu sözü yerine getirmekten başka çıkar yolumuz yoktur. Allahü Teala’nın “Rabbiniz değil miyim?” sorusuna verdiğimiz cevap, ahiret hesabında karşımıza adalet terazisi olarak çıkacağından hafife alınır bir şey de değildir. Çünkü tüm sınav bu misak ile ölçeklendirilecektir.

Ruhun verdiği misak ecelden önce sahibine döneceğine, bedenin misakı yaratılış gayesine, kabiliyetine ve kulluk/ibadete has ömür tüketeceğine, nefsin verdiği misak ruha boyun eğeceğine, iradenin verdiği misak Allah’tan başka doğru cevap aramayacağına dairdir.

Peki sadece Allah’ı ‘Yaratan’ olarak bilmek yeterli midir? Bu sözleşme ne manaya gelmektedir? Olan ve olacağı bilen Allah, sonu da, hesabı da elbette bilendir. O, iblisin secde etmeyeceğini de, yemin vereceğini de, insanların yasak elmayı yedikten sonra sınava tabi olacağını da, yeryüzünde tüm ihtarlara rağmen iblise düşman olamayıp kanacağını da, zulüm üretip şirke batacağını da, kendisini unutacağını da … bilmektedir. İnsanların çoğunun cehenneme konuk olacağını da. Lakin yine o bilmekte ve ayetleriyle övmektedir ki sayıları az da olsa iman ve salih amelle kendisine bağlı kalacak olanlar vardır. Zaten dünya sınavı bu az sayıdaki halis kulları acısız bir şekilde cennetlere koymak için eleme işleminden ibarettir, şeytanın görevi de bu ayrıma yardımdan öte değildir.

“Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve “işittik, itaat ettik” dediğinizde ona verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığı sağlam sözü hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.” (Maide 5/7)

Bu misakımızı ve ayetlerle bildirilenleri bir araya getirince karşımıza ezeli bir süreç çıkar ki tamamı Allah’a malumdur ve O tüm bunları gören olarak yeminle ve adaletle bir takım vaadlerde bulunmuştur. Bu vaadin insanın misakı ve iblisin ahdi ile alakası da kaçınılmazdır. O halde hem iblisin küfrünü hem insanın zalimliğini bilerek ve fakat dininin gereği olarak yaptığı vaad, boş söz değildir, haktır, gerçekleşecektir. Çünkü O dilediğini yapandır. O halde bu vaad ve satır aralarında yer alan maddeler kaçınılmaz olarak hayata geçecek şeylerdir. O zaman doğru olan bunlarla boğuşmak değil (haşa) aksine o vaad edilenler kesin olduğuna göre uymak ve yardım etmektir.

Allah’ın vaadine yardımın esası ‘gücün yettiği kadar’ olmasıdır. Bu kaide zulme direnmek, imanı sergilemek noktasında da aynıdır. Yani makbul olanı elle, sonra dille, hiç olmazsa kalple iştirak veya itirazdır. Bunu zulüm için tarif edersek kılıçla cihadı elle, fikir, söz ve değer üretmeyi dille, kalpten nefret duymayı kalple karşı koymak diye tanımlamak uygundur. İmanın ispatı da amel, ibadet ve kulluk/cihatla yani elle, nasihat edip Hakk’ı tavsiye etmekle yani dille, kalple yönelip göz yaşı dökmekle yani kalple olur. Kısaca; elle demek değiştirmek, göstermek, etkilemek, ispat, dille demek söz ile bildirmek, kalple demek Allah’a sessiz yakarışı ifade eder.

Yüce Allah yardıma muhtaç olmayandır. Lakin rızası ve muradı insanın kendisine (Peygamberler dahil) yardım etmesidir ki dini manada yardım daima karşılıklıdır. Hatta kulun yardımının çok daha fazlası Allah tarafından insana ve insanlığa nimet ve rahmet olarak dönmektedir. Vaad içinde yer alan hususlardan elbette ilk sıradaki misakımıza sadık kalarak Allah’a ve ahiretine sarsılmaz şekilde iman etmektir ki bu kadere, meleklere, kitap ve peygamberlere imanı da içeren ana ilkedir. Fıtratta kalplere konan bu saf imanı, Kur’an’la, salih amelle, ibadetle, dürüst yaşama ve İslam ahlakı ile onurlandırmakla muhafaza edip ecele dek yüceltmek sadakatin en temel göstergesi, Allah’ın dinine en büyük yardım olacaktır. Bu yardım aynı zamanda başkaca ilahlar tanımamak yani Yüce Allah’a ortaklar koşmamayı da kapsamaktadır.

Salih amel kapsamına giren şeyler dinen değer taşıyan, niyetle beslenmiş, imana hizmet eden, faydalı, değerli ve güzel şeylerdir ki bunun kıstası yoktur. Sıcakta bir köpek yavrusuna serin su vermek de, ağaç dikmek de, ilim üretmek de, nasihat etmek de… salih ameldir.

Allah’a yapacağımız yardım aslında dinine yardımdır. O halde İslam nimetini kaynağından öğrenmek, anlamak, doğru yaşayıp yaşatmak, gereklerini huşu ve merhametle yerine getirirken, tüm emir ve yasaklarını bünyemize düstur edinmek, örnek olmak, Müslüman olmak ve küfre sapmadan ecele dek kulluk ve ibadette sadece Allah’a yönelmek dine ve Allah’a yapacağımız yardımdır.

Sabır ve şükürle doğru yoldan ayrılmamak, tevazuyu ve hoş görüyü kaybetmemek, servetle ve kibirle büyüklenip muhtaçları ezmeden, Sırat-ı Müstakim denilen o dosdoğru yol üzerinde durmaya çalışmak, Allah’a yardım listemizde kaçınılmaz olarak yer alacaktır. Yoklukta sabır, bollukta şükür ve her daim doğrulukta sebat ile hem imanlar kabaracak, hem şeytanlar çaresizleşecek hem de ümmet ve bilhassa genç nesiller bir şeyler öğrenecektir. Zaten bunun aksi isyandır.

Bu yardımlar ise bir lütuf değil emirdir, şarttır, yerine getirilmediği durumda ceremesi olandır. Dolayısıyla İslam’a giren Bedevi’lerin bunu kurtuluş için zorunluluk görmeyip, sanki lütfediyorlarmış gibi davranması gibi bir yanılgıya düşmemek gerekir. Bunlar borcumuzdur, şerefimizdir.

Huşuyu yakalayabilmek herkese nasip olmasa da Allah emridir. Riya ve gösterişi, dinciliği engelleyen ve Allah’a yakınlaşmayı temin eden huşu öz, sade, samimi ve içten gelen muhabbettir, samimiyettir, dinin emridir. Bu sayede iman, ibadet ve ahlak üçgenindeki uyumsuzluklar sona erecek, şekilcilikten kurtulunacak ve yaşamın manası daha iyi anlaşılacaktır. Bu noktadan sonraysa Allah’ın dinine daha fazla yardım hevesi doğacak, eller ve kalpler daha uzaklara uzanacaktır.

Hak ve adalete sarılmak, hak yememeye özen gösterirken kendi hakkını savunmak, zulme bulaşmaz iken zulmedenlere karşı Allah adına durabilmek Allah’ın vaadine büyük yardımdır. Çünkü hak ve adalet dünyanın da ahiretin de temel unsurudur, Kur’an dahi adaleti tamamlamak üzere bahşedilmiştir, zulüm Kur’an’ın cehaletle birlikte savaş açtığı tek kurumdur. Yeryüzüne sulh ve güzelliğin, tevhidin ve insanca yaşamın egemen olmasını murad eden Allah, bozguncularla, kan ve göz yaşına sebepsiz yere acı yaratanlara karşı imanlı kullarının rüştünü gücü nispetinde ispat etmesini ister. İster elle, ister dille hiç olmazsa kalple yapılacak bu Rahmani isyan hem zulmü azaltacak hem zulmün yeryüzüne egemen olmasına engel olacaktır. Çünkü mazlumların sessiz kaldığı durumlarda zulüm sadece olmaz, egemen olur.

Allah yolunda hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar cihad etmek iman ve salih amel kadar değerli, bu uğurda canı ortaya koyanlar için çok daha müjdelidir. İnsan cehalet ve zulmün her türüyle, kötülük ve bozgunculukla, her türlü haksızlık ve haksız saldırıyla mücadele etmek, tekamülünü geliştirmek adına bahşedilen akıl nimetini hayata yansıtarak ilim, fayda, değer üretmek zorunda olandır. Bu gayrete uzanan tüm yollar ise çabadır ve zaten cihad geniş manada Allah uğrunda yürütülen her türlü mücadele demektir. Bu mücadelenin en yücesi ise elbette canı ortaya koyarak kılıçla mücadeledir ki şehitler ölü değil, müjdelenmiş kullardır.

Namaz ve zekat öncelikle sayılmış olsa da dinin tüm gerekleri ve ibadetin tüm fasılları kulluk ve ibadet üzere Fatiha’da verdiğimiz sözün gereğidir. Buna göre hem bireysel din ve imanı yüceltmek ve hem de İslam’ın kalplere yerleşmesine yardım etmek adına yeryüzüne doğru ve güzel tanıtılacak İslam’ın göstergesi durumundaki ibadetleri yerine getirmek, bunu yaparken huşuyu esas almak Allah’a yapacağımız büyük yardımdır. Ezanlar, salavatlar sürdüğü sürece kalpler yumuşayacak, cihad için mana ve güç depolanacak, yaşam daha yumuşak ve merhametli yaşanır olacaktır. Bu durumda da muhtaçlar ve gayrimüslimler dahil İslam’ın şefkatli yüzüyle daha yakından tanışacak ve İslam ahlakı ufku saracaktır.

Tevhid ve fıtrat yeryüzüne yerleşeceğine göre, Kur’an’ın nüzulünden itibaren başka din kabul edilmeyeceğine göre kula düşen kavim, cins, ten, dil ayrımı yapmaksızın İslam’a hicret etmek, Müslüman olarak yaşamak ve ölmektir. Çünkü Allah’ın dini İslam’dır, tüm diğer dinler İslam ile hükmünü yitirmiştir, kalpler İslam’a göç ettikçe dünyaya esenlik, barış ve huzur egemen olacaktır. Bu aynı zamanda kulun kurtuluş umudu ve tek çaresidir. Çünkü başka bir hal tarzı yoktur.

Her nefis öleceğine ve hesap hak olarak yaşanacağına göre de bu dünyanın süslerine fazlaca kıymet vermeden ve ahireti unutmadan, her an Allah’ı görüyormuşçasına hareket ederek, en büyük şefaatçi Kur’an’ı hayata rehber ederek yaşamak Allah’a ve kendimize yardımdır, doğru olan Allah vaadi bunu emrettiği için Kur’an ile bildirilen Allah’ın sınırlarına uymak ve severek yönelmektir.

Tövbe ve dua ile Yüce Allah’a yönelmek, haramlardan sakınıp helaller üzerine az ama güzel nafaka kazanmak, mal ve evlatlara haramla ortak olmak isteyen şeytana pabuç bırakmamak, hayırlı evlatlar yetiştirip sadece Allah rızasını göz etmek yapacağımız bir diğer yardımdır.

Allah’ın ipi Kur’an’a dört elle sarılmak, parçalanıp bölünmemek, mezhep, tarikat savaşlarına kanmamak, yem olmamak, hür irademizi kimseye kaptırmamak, Allah için sevmek, Allah için buğzetmek sayesinde İslam ailesini bir bütün vaziyette tutarken güçlendirmeye, yüceltmeye de yardım etmek bir diğer borcumuzdur.

Allah mutlak galip geleceğine göre inancı yitirmemek, zorluklardan yılmamak, zalime teslim olmamak, şeytana uymamak, en acıtan anlarda bile Allah’ın rahmetini ummak yapacağımız yüce yardımlardan olacaktır. Çünkü yeis kafirin huyudur, mü’min karamsar anlarda bile umudunu yitirmeyen, karanlık gecelerden sonra sabahın geleceğini bilendir.

Allah’a yapacağımız büyük yardımlardan ve kendimizi ateşlerden kurtaracak hallerden birisi de elbette aracı ve şefaatçi arayışıyla uçurumlara yuvarlanmamaktır. Şefaat tümden ve sadece Allah’a aittir. Allah insana aracısız da yakındır, her şeyi gören ve bilen, akıl ile beyin arasındadır, şahdamarından da yakındır. Fani dünya sonunda yaşanacak hesabın kaçınılmazlığını ve dehşetini bilerek, her an ziyanda olduğumuz bilinciyle sevap biriktirmeye çalışmak, nafile servetlerle oyalanacağımıza ahiret için çalışmak hem dine hem Allah’a hem de kendimize yardımdır.
Tüm bunlara ilaveten çıktığımız bu mübarek yolda ecele kadar doğrudan ayrılmadan kalabilmek ve ecel anında Allah nasip ederse Kelime-i Şehadet getirerek ruhumuzu teslim etmek gayemiz olmalıdır. Çünkü şeytanlar ecele yakın zamanlarda daha fazla musallat olur.

Tüm fani kullar Peygamberimizin hadisindeki gibi altmış yaştan sonra küfre hiçbir mazeretin kalmayacağını bilmeli, kendisini hesaba çekmeli, yaşamın gayesini zikrederek, kalbi muhasebeyle hak’ka dönmelidir. Çünkü yanlışlardan dönülen her bir adım, Allah’a yaklaştıran bir adımdır. Ve Allah’ın bize verdiği kıymet, bizim O’na ve emirlerine verdiğimiz değer kadardır.

“… Kim sözünü yerine getirir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever.” (Al-i İmran 3/76)

Şems Tebrizi şöyle der;

“Yaradan’ı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Allah dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, Allah dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.”

Peki Allah rızasına ve cennete götüren bu yardımlar kafi midir? Sakınmamız gereken başka şeyler yok mudur? dersek de karşımıza şu çıkar; din, iyiliğe yönelmek ve kötülüğü men etmektir. Başka bir deyişle emredilenleri yapmak, sakınılacaklardan uzak durmak ve o kötülüklerle mücadele etmektir. O halde Allah’a yardım etmek adına attığımız adımlara ilaveten, bir de şer güçlere karşı bir şeyler yapmamız ve sakınmamız gerekir ki bunlar iblisin ahdinde yemin ettiklerinden ibarettir.

Öncelikle şeytandan haberdar olup, onu en büyük düşman bilmek Allah’a yapacağımız en büyük yardımlardandır, borcumuz, andımızdır. Çünkü şeytan ve soyu, tevhidi, yaratılanı tersine çevirmeye, bozmaya yeminlidir, görevi budur. Şirki yani Allah’a ortaklar koşmayı özendiren şeytanlara düşman olabilmek bizleri aynı zamanda sayısız tehlikelerden de uzak tutacaktır. Bozgunculuğun ferdi veya toplu, kısa ömürlü veya uzun soluklu, dar veya geniş olanının tümünden sıyrılmak ve bozgunculuk edenlerle mücadele etmek boynumuzun borcudur.

Zulüm ve cehaleti yaşam tarzı olarak benimseyenlere, İslam ve Kur’an ile isyan etmek, fesat ve fitne üretip, dedikodu ve gıybetlerle, yalan ve iftiralarla dini ve yaşamı kahredenlerle bir olmamak da Allah’a borcumuzdur. Cana kıymamak, kimselere yalan isnat etmemek, hurafe ve yalanların ardı sıra gitmemek, tevhid nurundan vazgeçmemek Allah’a sözümüz ve ahdimizdir.

Aldatıcı şeytanın en kıymetli silahı olan ve sınav için verilmiş olan dünya süslerine haddinden fazla kıymet vermemek, haram ve günahtan, zulüm ve çirkinlikten çekinmek, kötülüğe esir almamak vicdan ve kalbimizin emridir.

İnkarcı kafirlerle oturup kalkmamak, müşrik, mürai ve münafıklarla bir olmamak Allah’a olan borcumuz, imandan sapmamak için mecburiyetimizdir. Bu din düşmanlarını tanımak için de lazım olan Kur’an ayetlerini anlamak, söz ve davranışlar ardındaki manaları akıl süzgecinden geçirip gerçek gayeyi anlamaktır.

İslam’dan başka din aramamak, ibadet ve kulluk da noksanlarımız olsa da şefaat ummak lazım gelendir. Ayetleri saklayıp değiştiren, yeni bidatlar çıkartan, dini mihverinden kaydıranlara fırsat vermemek lazım ve güzel olandır.

Nihayet dünya ve ahirette azaba mazhar olmamak için küfre sapmamak, isyan edip öfkelenmemek, hayrı ve şerri her zaman doğru kestiremeyeceğimizi unutmadan başa gelenlere rıza göstermek, şeytanla aynı kaderi yaşamamak için tevbe ve dua ile af dilemek, en karanlık hayatları dahi yaşamış olsak affedilmeyi ummak, rızkı, medeti, nimet ve şifayı sadece Allah’tan beklemek yapmamız gereken kulluk vazifelerindendir. Nitekim birey olarak yapacağımız ve aslen kendi kurtuluşumuzu da işaret eden bu gayretlerden çok daha güzeli elbette ümmetin, insanlığın selameti için çalışmak, tevhidin yeryüzüne egemenliğine dair ter dökmektir. Çünkü iyilik aslen kendimize yaptığımız değil, etrafa ve Yüce Allah’a yaptığımız iyiliktir. Din bir bütündür ve burada kast edilen ibadet faslı değildir. Kast edilen etrafımızdaki şeytanlıkları fark etmek ve direnmek en azından kanmamak, hesabın çetin olacağını bilerek haramzade bozguncularla aynı safta olmaktan kaçınmak, tabiatı ve mahlukatı da kucaklar vaziyette etrafa ilim, sevgi, şefkat ve dostluk saçmaktır.

Bunlar için de sözden ziyade hareket gerekir ki salih söz yerine salih amelin övülmesi bu nedenledir. Elbette en temel şart niyetlerin has olması, kalplerde şüphe ve endişeye varan karanlık noktaların bertaraf edilmesidir.

İslam belki hiçbir zaman tüm coğrafyaları aynı sancak altında toplamaya muvaffak olamayacak, Asr-ı Saadet’teki başarıyı belki hiçbir zaman yakalayamayacaktır ama bu yaşanmış örnek bizler için umut ve güvencedir ki tekrar etmesine mani bir hal yoktur. Ve bu cihan imparatorluğu öyle sınırları büyütmek şeklinde değil, kalpleri fethetmek şeklinde olacaktır. Bu Allah’ın cihan emelidir, ahiret emeli ise bu gaye uğruna cihad eden has kullarını cennetlerine almak üzerinedir.

Burada hemen evrensel boyutta bir ihbarı da bildirmekte fayda vardır. Şöyle ki; Yüce Allah “Ey iman edenler” hitabıyla 87 ayetiyle, “Ey insanlar” hitabıyla da Müslümanlar dahil tüm diğer insanlığa 27 ayetiyle seslenmiştir. İslam’ın evrenselliğine dair bu 27 sesleniş gerek yarınlar ve gerekse Allah’ın vaadinde yer alan tevhidin egemenliği bahsine ışık tutacak mahiyettedir.

Surelerin iniş sırası dikkate alındığında insanlığa ilk sesleniş 39ncu sıradaki A’raf suresiyle ve sonuncusu 109ncu sıradaki Fetih suresiyledir. Son seslenişin Fetih suresiyle olması ise ayrıca manidardır. Buradan da anlaşılmaktadır ki tevhid evvela cahiliye dünyasında iman köprüleri ve iman kardeşliği tesisine yakın coğrafyalarda başlamış, sonrasında tüm cihana seslenmiştir. ‘İnsanlar’ seslenişi hem henüz İslam’a girmemiş kafirlere hem de evrensel boyutta tüm insanlığadır.

Şimdi bu seslenişte yer alan manalara (iniş sırasıyla) birlikte göz atalım;

“…Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf 7/158)

“ … Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz?…” (Furkan 25/20)

“ … Allah’tan başka size göklerden ve yerden rızık veren bir yaratıcı var mı? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?” (Fatır 35/3)

“ … Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın.” (Fatır 35/5)

“ … Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.” (Fatır 35/15)

“ … Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir.” (Meryem 19/71)

“ … Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.” (Ta’ha 20/55)

“ … İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.” (Yunus 10/57)

“ … (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz…” (Yunus 10/61)

“… Bana mü’minlerden olmam emrolundu.” (Yunus 10/104)

“… Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.” (Yunus 10/108)

“ … Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir…” (Lokman 31/28)

“Sonra (ey insanlar) siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz. Sonra yine muhakkak siz, kıyamet gününde (tekrar) diriltileceksiniz.” (Mü’minun 23/15,16)

“ … Rabbinize karşı gelmekten sakının…” (Hac 22/1)

“ … Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan , sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.” (Hac 22/5)

“ … Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (Hac 22/49)

“ … Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de.” (Hac 22/73)

“… Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” Bakara 2/168)

“ Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının…”(Nisa 4/1)

“… Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir…” (Nisa 4/133)

“ … Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde, kendi iyiliğiniz için iman edin…” (Nisa 4/170)

“ … Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik.” (Nisa 4/174)

“ … Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat 49/13)

“ … Allah’a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah’ı tespih edesiniz diye (Peygamber’i gönderdik.)” (Fetih 48/9)

Ayetlere bakıldığında da insanlığa ilk hitabın, Allah’tan başka ilah olmadığı ve Hz. Peygamberin O’nun elçisi olduğu, inancın emredildiği görülür. Devamında; imtihan, sabır, Allah’ın vaadi ve aldatıcı şeytanın en büyük düşman olduğu, yeniden diriliş ve Kur’an nimeti, Allah’ın herkesin her yaptığını bildiği, iman, Kıyamet, şirk, helal ve temize riayet, inkar ve isyanın yanlışlığı, helak edilen toplumlar, takva ve nihayet Allah ve peygambere yardımdan bahsedilerek itimat ve itikad buyrulur.

Görüldüğü üzere insanlığa seslenişin ana çerçevesi; tevhidin izahı, hayatın sınav oluşu ve Kur’an’ın tek muteber kutsal, Hz. Peygamberin kıyamete dek baki Nebi olduğunun duyurulmasına, kıyamet ve ahiretin hak olarak yaşanacağına, isyanın bahtsızlığına, takva ile Allah’a yardımın erdiriciliğine, öte yandan şeytanın en büyük düşman ve şirkin en büyük bela olduğuna dairdir. Tamamıyla da bir tebliğ ve davet manası taşımaktadır.

Kur’an İslam’daki ahlaki vazifenin temelinde ezeli mukaveleyi görmektedir. Kur’an’ın misak dediği bu mukavele insan ruhuyla Allah arasında ezelde yapılmıştır ve dünya hayatı icra yeridir. Kur’an insanı bu mukaveleyi unutmamaya ve şartlarını yerine getirmeye çağırır. İman bu ezeli mukavelenin bir kere daha hatırlanması ve itirafı, onurlu ve insana yakışan hayatsa mukavele şartlarına uygun bir yaşantı sürülmesidir. (A’raf 7/172,173)

Misak gösterir ki insan hakları, insanın insana bir lütfu değildir. İnsanın yapısında var olan ve bizzat Yaratıcı tarafından verilen haklardır. Yaratıcı bile bunları lütuf diye vermemiştir. Mukavele sonucu insanın bu hakları elde ettiğini bildirir. Kur’an hem adalet ve demokrasinin hem de insan hakları ve hukuk devletinin temellerini insanın varlık yapısına oturan vazgeçilmez doğal temel nitelikler olarak hayatın omurgasına yerleştirmektedir.

İslam bireyin yaşadığı toplumda diğer fertlerin şu haklarına saygılı olmasını ister; hayat hakkına, hürriyet hakkına, duygusal hayatına, bilimsel kanaatlere, namus ve haysiyete, mülkiyet hakkına saygı. İslam bu temel hakların yitirildiği veya layıkıyla hakkının verilmediği bir toplumu zulme bulaşmış ve çöküşün eşiğine gelmiş toplum olarak görür. Bu hakların ihlali ister bireyler arasında, isterse devlet ve birey arsında olsun sonuç aynıdır. Toplum bu hale gelirse kulun görevi ‘haksızlıkla mücadele’ ilkesini işletmek, didinmek, direnmektir. Bu sonuç vermezse ‘hicret’ ilkesi işletilecektir. Zulme seyirci kalmak ise ona katılmaktır.

Dine girişte ettiğimiz şehadet, misakımızın tekrarıdır. Her rekatta okuduğumuz Fatiha da zikrimiz. Misakımızı unutmadığımıza göre yaptığımız… nankörlük ve vefasızlıktır.

İnsan, Allah’tan ayrıldığı anda gurbete düşmüştür. Bu temel veya asli ayrılık, ezelde, elest bezmi’nde veya misakta doğmuştur. (A’raf 7/172,173) Demek oluyor ki misak esprisine göre insan ruhu itibarıyla Allah’tan ayrılmıştır. Bu ayrılık başlangıcı ne olursa olsun bizim bilmediğimiz bir zamanda olmuştur. Yaşadığımız tüm sıkıntılar da bu ayrılık neticesidir. Misak bahsinde şu iki noktaya mutlaka temas edilmelidir; Ahd yani Allah’a verilen söz ve Nisyan yani bu sözün dünya aleminde unutulması.

“Onlar (küfre sapanlar), Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Bakara 2/27)

Dipnot: Sadece omuz başlarınızdaki melekler veya ruhunuz değildir size şahitlik eden. Yanınızdan sürtünerek geçen biri, sizden yardım isteyen bir kadın, bir tas su verdiğiniz kedi, geçitten karşıya geçirmeye üşendiğiniz yaşlı amca da şahittir. Kaderiniz sadece başınıza gelenler değildir. Yardım etmediğiniz o muhtaç el de kaderinizdir, bursunu karşıladığınız fakir ama namuslu köy kızının yetiştirdiği nice talebeler de.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Sabır ve şükür

Yüce Allah vaadinde, sabır ve şükürle doğru yoldan ayrılmayan kullarını cennetleriyle müjdeleyeceğine vaad vermiştir. Bu ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

14 + = 22