Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Mübahale ayeti ve olayı
imanilmihali.com
Mübahale ayeti ve olayı

Mübahale ayeti ve olayı

Mübahale ayeti ve olayı

“Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lânetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.” (Al-i İmran 3/61)

Bu âyete, mubâhele (lanetleşme) âyeti denir ki, “Hangi taraf yalancı ise ona Allah lanet etsin.” diye karşılıklı olarak lanetleşmek, bir konuda haklı olanın ortaya çıkması için usulünce lânetleşmek demektir. Ayete konu olan Necran (Hristiyan) delegeleri Peygamberimizle müzakere esnasında “Kur’an, Hz.İsa’nın babasız doğduğunu kabul ettiğine göre, onun Allah olması gerekir” iddiasında bulundular. Bunun üzerine Hz. Peygamber, hakkın ortaya çıkması için onları mubâhaleye davet etti. Ancak heyetin reylerinin sahibi olan reisleri Âkıb Abdu’l-Mesih’in reyi ile bu lanetleşme teklifini kabul edemedi. Onlar üzerinde en kuvvetli hüküm bu oldu, bir anlaşma ile İslâm devletinin uyruğuna girmeyi kabul edip gittiler.

Resulullah (s.a.a) Medine’de olduğu yıllarda dünyanın dört bir yanındaki devlet başkanlarına ve dini merkezlere adamlar gönderip, mektuplar yazarak insanları İslam’a davet ediyordu. Hicaz ve Yemen sınırlarında yer alan Necran’a da elçi göndererek onları İslam’a davet etti. Necran, Arap yarımadasında bulunan tek hıristiyan bölgeydi, bazı sebeplerden dolayı putperestliği bırakarak hıristiyan olmuşlardı. Resulullah (s.a.a) onların piskoposu “Ebu Haris”e şu anlamda bir mektup yazarak onları İslam’a davet etti:

“İbrahim, İshak ve Yakub’un Rablerinin adıyla. Allah’ın resulü Muhammed’den Necran piskoposuna. İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un Rabbine hamd ediyor ve sizleri kullara tapmaktan Allah’a tapmaya davet ediyorum. Sizi Allah’ın kullarının velayetinden çıkarak Allah’ın velayetine girmeye davet ediyorum. Benim davetimi kabul etmezseniz, İslam hükumetine cizye (vergi) vermek zorundasınız, aksi takdirde sizi tehdid eden tehlikeyle uyarıyorum.”

Bazı kaynaklarda Resulullah’ın (s.a.a) mektubuna kitap ehlini tek Allah’a tapmaya davet eden ayeti de eklediği kaydedilmiştir.

Necran piskoposu Resulullah’ın (s.a.a) mektubunu alınca onu dikkatle okudu ve bu konuda bir karara varmak için Necran’ın ileri gelenleri ve dini şahsiyetleriyle bir toplantı düzenledi. Bunun üzerine Necran’ın ileri gelenleri, ve bilginlerinden altmış kişilik bir heyet Medine’ye giderek Hz. Muhammed’le (s.a.a) yakından görüşüp peygamberliğini ispatlamak için ortaya koyduğu delilleri incelemek üzere seçildi. Bu heyetin başında üç din adamı vardı:

1- Piskopos “Ebu Haris b. Alkama”: Rum kilisesinin Hicaz’daki resmi temsilcisiydi.
2- “Abdulmesih”: Heyetin başkanıydı, akıl, tedbir ve işbilirliğiyle meşhurdu.
3- “Eyhem” Necran halkının saygı duyduğu yaşlı bir adamdı.

Necran heyeti ikindi vakitlerinde mescide girerek Resulullah’a selam verdiler. Necranlılar ipek elbiseler giymiş, parmaklarında altın yüzükler ve boyunlarında da haç vardı. Onların bu durumları; -o da Resulullah’ın (s.a.a) mescidinde- Resulullah’ı rahatsız etti ve Resulullah (s.a.a) onların kendisiyle konuşmalarını kabul etmedi. Onlar Resulullah’ın niçin rahatsız olduğunu bilmediklerinden meseleyi daha önceden tanıdıkları Osman b. Affan ve Abdurrahman b. Afv’dan sordular. Onlar, bunun cevabını ancak Ali b. Ebi Talib bilebilir dediler. Hz. Ali’ye müracaat ettiklerinde buyurdu ki, siz ilk önce elbiselerinizi değiştirmeli ve sade elbiselerle Resulullah’ın huzuruna çıkmalısınız, bu durumda Resulullah tarafından kabul edilirsiniz.

Necran heyeti sade elbiseler giyip parmaklarındaki altın yüzükleri çıkardılar ve Resulullah’ın huzuruna çıkarak selam verdiler. Resulullah saygıyla onların selamına cevap verdi ve onların getirmiş oldukları bazı hediyeleri de kabul etti. Hıristiyanlar müzakereye girmeden önce namaz vakti olduğunu söyleyerek Resulullah’tan (s.a.a) izin istediler, Resul-i Ekrem (s.a.a) namazlarını Medine mescidinde ve doğuya doğru durarak kılmalarına müsade etti.

Resulullah: “Ben sizi tevhid dinine, bir ve tek Allah’a tapmaya ve O’nun emirlerine teslim olmaya davet ediyorum.” (Daha sonra onlar için Kur’an-ı Kerim’den bir kaç ayet okudu.)

Necran heyeti: “İslam’dan maksadın, alemlerin yegane Rabbine imansa biz daha önceden iman etmiş ve onun hükümlerine amel ediyoruz.”

Resulullah: “İslam’ın alametleri var ve sizin bazı hareketleriniz gerçek İslam’ı kabul etmediğinizi gösteriyor. Haç’a taptığınız, domuz etinden sakınmadığınız ve Allah’ın oğlu olduğunu söylediğiniz halde yegane Allah’a taptığınızı nasıl söyleyebilirsiniz?”

Necran heyeti: “Biz onu (Hz. İsa’yı) ilah biliyoruz; çünkü o ölüleri diriltiyor, hastalara şifa veriyor, çamurdan kuş yapıp onu uçuruyordu ve bütün bu işler onun bir ilah olduğunu gösteriyor!”

Resulullah: “Hayır! O, Allah’ın yarattığı bir kuldur, onu Meryem’in rahminde kılan O’dur ve bu gücü de Allah ona vermişti.”

Necranlı heyetten biri: “O, Allah’ın oğludur; çünkü annesi Meryem hiç kimseyle evlenmeden onu doğurdu; dolayısıyla babası Allah’tır.”

O sırada vahiy inerek Resulullah’a (s.a.a) dedi ki: “Onlara de ki; Hz. İsa’nın durumu bu açıdan Hz. Adem’in durumu gibidir; (Allah Teala) onu sonsuz gücüyle anne ve babası olmaksızın topraktan yarattı. Babasının olmaması onun Allah’ın oğlu olduğuna delilse o halde Hz. Adem buna daha layıktır; çünkü Adem’in ne annesi vardı ve ne de babası!”

Necran heyeti: “Sizin sözleriniz bizi ikna etmiyor.”

O sırada mübahele ayetin nazil oldu ve Resulullah’a (s.a.a) kendisiyle tartışan, cedelleşen ve hakkı kabul etmeyen kimseleri mübaheleye davet etmesi emredildi; bunun üzerine Resulullah (s.a.v); “Gelin Allah’a yalvaralım ve lanetini yalancıların üzerine kılalım” buyurdu.

Bunun üzerine her iki taraf meseleyi mübaheleyle halletmeye karar verdiler ve bir gün sonra her iki tarafın mübaheleye hazır olması kararlaştırıldı.

Hadislerden anlaşıldığına göre mübaheleden bahsedilince Necran hıristiyanlarının temsilcileri bu konuda etraflıca düşünmek için Resulullah’tan (s.a.a) kendilerine zaman tanımasını istediler, kendi ileri gelenleriyle görüşüp danıştılar ve sonuçta psikolojik bir noktadan kaynaklanan bir karara vardılar ve kendi adamlarına dediler ki, Muhammed’in gürültü çıkararak, bir kalabalıkla mübaheleye geldiğini görürseniz korkmayın onunla mübahele edin; çünkü bu onun gerçekçi olmadığını göstermektedir; ancak kendi yakınlarından sadece özel birkaç kişiyle ve küçük çocuklarıyla mübaheleye geldiğini görürseniz bilin ki o Allah’ın peygamberidir, onunla mübahele etmek tehlikelidir; bu durumda mübaheleden sakının!

Hıristiyanlar önceden belirtilmiş şehrin dışındaki yere gittiler ve Resulullah (s.a.v) da torunu Hüseyin kucağında, Hasan’ın elini tutmuş, Fatıma arkasında ve Ali de Fatıma’nın arkasında hareket ettiği halde mübahele yerine geliyorlardı. Resulullah (s.a.a) onlara, “Ben dua ettiğim zaman siz de amin deyin” diye tenbih ediyordu.

Necran piskoposu Resul-i Ekrem’in (s.a.a) yanında gelenlerin kim olduğunu sorduğunda dediler ki: “Bu amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın kocası ve kendi yanında herkesten daha sevimli olan (Ali)dir, bu ikisi kızı Fatıma’nın Ali’den olan çocuklarıdır ve bu kadın ise, insanlar arasında en çok sevdiği kızı Fatıma’dır.”

Fahr-i Razi Tefsir-i Kebir’inde diyor ki: O gün Resulullah yünden dokunmuş olan siyah bir elbise giymişti..

Necran hıristiyanları bu etkileyici manevi sahneyi görünce dehşete kapıldılar; Resulullah ciğer parelerini, en aziz kimselerini getirmişti mübahele için; masum yavrucuklarını getirmişti. Bambaşka bir heybet ve haşmet vardı gelenlerde; bu hareketiyle sadece kendisini tehlikeye atmayı göz önüne almakla kalmayıp biricik kızını ve torunlarını da getirmişti. Hak olduğunda en küçük bir şüphesi olsaydı azizleri ve en çok sevdiği kimseler için Allah’ın azabına razı olmazdı; Hz. Peygamber’in sadece kendisi şahsen hıristiyanların başlarıyla lanetleşmesi gerekirken Ehl-i Beyt’inden en yakınları da mübaheleye getirmesi davasının hak olduğu içindi. Allah Teala herkesin kalbinde karısının ve çocuklarının sevgisini yerleştirmiştir; öyle ki herkes kendi canını tehlikeye atarak onları korumaya çalışır, ancak kendisini korumak için onları tehlikeye atmaya razı olmaz; dolayısıyla ayette de ilk önce çocukları, ikinci sırada kadınları ve en sonda da nefisleri zikredilmiştir; güya Resulullah (s.a.a) onları mübaheleye davet ederek, gelin ey hıristiyanlar! Tüm varlığımızla birbirimizle lanetleşelim ve Allah’ın lanetini tüm yalancıların üzerine kılalım; öyle ki bu lanet çoluk-çocuğumuzun da üzerine olsun da sonuçta yalancının soyu yeryüzünden kesilsin ve batıldan bir eser bile kalmasın.

Bu manzarayı gören Necran piskoposu dedi ki: “Ben öyle çehreler görüyorum ki, Allah’tan en büyük dağları yerinden koparmasını, dağılmasını isteseler duaları hemen kabul olur ve dağlar dağılıverir. Bu nurlu çehrelerle mübahele edecek olursak hepimizin yok oluruz ve Allah’ın azabı yeryüzündeki bütün hıristiyanları kapsamına alabilir ve kıyamet gününe kadar dünyada bir hıristiyan bile kalmaz!” Necran hıristiyanları mübaheleden sakınarak anlaşmaya karar verdiler ve her yıl bir miktar cizye vererek İslam’ın meziyetlerinden yararlanmaları kararlaştırıldı.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu ki: “Canım elinde olan Allah’a andolsun ki eğer benimle mübahele edecek olsalardı masholup maymun ve domuzlara dönüşürlerdi ve -bu- çölde tutuşan ateşte yanıverirlerdi ve ateşin eteği Necran’a kadar uzanırdı.”

Ayyaşi’den nakledilmiştir ki: Resulullah (s.a.a) mübahele günü -mübahele için getirdiği-yanındaki dört kişiyi siyah renkteki abasının altına alarak şu ayeti okudu: “Ey Ehl-i Beyt, doğrusu Allah pisliği sizden gidermeyi ve sizi tertemiz kılmayı diler.”

Görülen ve anlaşılan odur ki küfür cephesinin en derin iddia sahipleri bile hak karşısında yenilmeye mahkum ve en derin inkarcılar bile azaptan korkar haldedir. Riya ve münafıklık anımsatan bu korku ile lanetleşmeye yanaşmamak iddialarında yeterince ısrarcı olamamaları ve şüphelerle dolu oldukları manasınadır.

Ayet müslüman olmayan bir heyete karşı lanetleşmeyi anlattığı için bazı din adamlarınca bu uygulamanın sadece müslüman olmayanlara uygulanabileceği iddia edilmiştir. Doğrudur yalnız unutulmaması gereken başka bir husus ta şudur ki inkarcı, riyakar ve batıl taraf savunucularının kimliklerinde yazan “müslüman” ibaresi onları mübahaleden kurtaramaz ve onlarla lanetleşme yapılabilir ve yapılmalıdır.

Çünkü bahsolunan inatlaşma, Allah’ın kudret ve yardımıyla haksız ve batıl olan tarafın mübahalede ortaya konan yakınları ve akrabaları ile birlikte yerle bir edilmesidir ki karşı tarafın Allah’ı inkar suçu sabittir. O halde bu inkar suçunu işleyenler müslüman olamaz ve mübahaleyi hak eder.

Bir diğer ayrıntı da şudur ki inancı zayıf, mesnetsiz, batıl olanlar asla bu mübahaleyi göze alamazlar. Bu kesime inkarcı münafık, müşrik, mürai ve kafirler dahildir. Nitekim beşeri heves ve arzuları ile ilerledikleri inkar yollarında lanetleşmeyi göze almadan yürümek onlar için daha emindir.

Allah’ı inkar suçu işlemeyecek müslümanlar içinse mübahale zaten söz konusu olamaz. Çünkü mübahaleye esas bir lanetleşme ihtiyacı yoktur.

Ayet bize “Mülâane” ve “Lian” kelimelerini de anımsatır lakin daha ziyade boşanma ve zina hakkındaki iddialara ait karşılıklı yeminleşme ve lanet dilemeyi esas alan bu terimler ile dini inkara ait mübahaleyi karıştırmamak lazım gelir.

Dahası bazı maksatlı kesimlerin iddia ettikleri gibi mübahale Allah’a yalvarmak ve hakkı göstermesini istemek değil aksine ve çok daha kesin olarak inkarda haddi aşanların (kim haksızsa) lanete ve cezaya mazhar olmasını dilemektir. Bu cesaret isteyen bir iştir. Boşanma ve zina hukukundaki yeminleşme ise eşlerin diğeri hakkında iddiasında haklı olduğuna dair verdiği yeminli ifadedir ve yalancının ateşlere mahkum olmasının dilenmesidir.

Özetle; mübahale bizzat Peygamberimizce uygulanmış, hakkında ayet nuzül olmuş, ciddi, sabit, iddialaşma, yeminleşme, lanetleşmedir. Hadisin ifadesiyle bunun akabinde haksız olan tarafı kısa vadede büyük cezalar beklemektedir. Yani mübahale hafife alınacak bir şey değildir.

Boşanma hukukundaki yemin ve iddialar ise eşleri bağlayan aile içi hukukla ilgili şeylerdir ve bu konuyla karıştırılmamalıdır.

Modern zamanda mübahaleyi “müslüman olmayanlara uygulanır” şartıyla devre dışı bırakan zihniyet bizzat bundan kaçanlardır ki inkarlarını çeşitli münafıklık ve riyalarla süsleyerek payelenmeye devam etmektedirler. Küfür kokulu tüm meselelerde, her an uygulanabilecek bu konudan ısrarla kaçmalarının sebebi; cezadan kurtularak cahilleri kandırmaya devam edebilmeleri, sözde cezayı ölüm sonrasına ertelemek istemeleri ve asla hak ile savaşa girememeleridir.

Yani mübahale ile çoğu kalbi mesele süratle cevap bulabilecekken, bundan kaçınmakla meseleler riyaya müsait olarak kan emmeye devam etmektedir.

Rabbim kullarını inkar batağından kurtarsın.

Rabbim bizleri imanla yaşatıp imanla öldürsün. Amin.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir