Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / NAMAZI HUŞU İLE KILMAK
imanilmihali.com
namaz

NAMAZI HUŞU İLE KILMAK

Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.(Nur 24/56)

NAMAZI HUŞU İLE KILMAK

Huşu; Allah’a karşı korku ve sevgi ile boyun eğme ve bu duygu ile alçak gönüllülük ve tevazu göstermedir. Nerede olunursa olunsun, Allah Teâlâ’nın her şeye muttali olduğunu azametini ve kişilerin kusurlarını bilmeyi gerekli kılar. Huşû yalnız namaza bağlı değildir. Namazda, namaz dışında, yalnızken de huşû uygulanır. Huşû, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde geçmekte ve Peygamber efendimizin hadislerinde çokça zikredilmektedir. Ahzâb Suresi 35. âyette geçen ve bu kelimeden gelen “el-hâşin ve’l-haşiât” kelimeleri “Allah’a boyun eğen erkekler ve Allah’a boyun eğen kadınlar” diye tercüme edilmiştir. Yani “Onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar; O kul olduklarının ve ibadet ve taat etmekten başka bir konumda ohnayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah’tan korkarak onun önünde secde eder. Onlar Allah’dan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar” Bu niteliklerin dizilişinden huşû ile, genelde Allah korkusunun yanında, özellikle namazın kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak hemen bunun ardında yer almaktadır (Mevdûdî, Tefhimü’l Kur’ân Terc, İstanbul 1987, IV, s. 374). Huşû ve huzur-ı kalb namazda şarttır. “Zikrim için beni hatırlamak için namaz kıl” (Tâha, 20/14) âyeti buna bir örnektir. Bilindiği üzere emrin zahiri vücuptur. Gaflet zikre münafidir (manidir).

Bütün namazı gaflet ile geçen bir insan, namazda Allah’ı nasıl hatırlamış olabilir? Allah Teâlâ “Gafillerden olma” (el-A’raf, 7/205) buyurarak gafleti yasaklıyor. Namazda huşû’un büyük bir önemi vardır. Mü’minûn sûresinin ilk âyetlerinde, mutlaka kurulacak olan kâmil mü’minlerin sıfatları sayılır. Birinci sıfatlar olarak şöyle denmektedir: “(Öyle mü’minler) ki onlar namazlarında huşûa riâyet ederler.” İslâm âlimlerinden bir kısmı huşûu korku gibi yalnız kâlb fiilinden olduğunu söylemiştir. Bazıları ise; namazda sükûn ve sağa sola bakmayı terk etmek gibi, aza ve organlarla ilgili fiillerden kabul etmişlerdir. Ashâb-kirâmdan Abdullah bin Abbas (ö. 68/687) bu âyetteki “hâşiûn'”u, “Onlar namazlarında korku ve sükûnet içindedirler” şeklinde tefsir ederken, Hz. Ali’den (ö. 40/660) “Huşû’dan maksat kalbin huşûudur.” dediği nakledilir (İbn Kesir, Muhtasar Tefsiri İbn Kesir, İhtisak ve tahk: M. Ali es-Sabûnî, Beyrut 1402-1981, II, 558, 559). Muhammed b. Şirin’den (ö. 110/728) şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasûlüllah (s.a.s)’ın ashabı, namazda gözlerini gökyüzüne kaydırıyorlardı. Mü’minûn sûresinin huşû’dan söz eden ilk âyetleri nâzil olunca, gözlerini secde edilecek yere bakacak şekilde indirdiler” (İbn Keseîr, a.g.e, II, 559).

Namazda huşû kalbin tam olarak dış ilgilerden boşaltılıp, Allah’a bağlanması ile meydana gelir. O zaman gönül huzuru duyulur. Nebi (s.a.s) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Bana güzel koku, kadın sevdirildi. Namaz da gözümün nuru kılındı” (Nesâî, İşretu’n Nisâ l; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111, 128, 199, 285, 1, 245, 255, 296). Kişinin iç dünyası ile ilgili olan huşû hali dıştaki davranışlarına yansır. Psikolojik bakımdan da bunun böyle olması gerekir. Çünkü beden, ruhi olayların aynasıdır. Meselâ; ruhunda üzüntü veya sevinç olan kişinin bu ruhi halini, yâni üzüntü veya sevincini mimiklerinden, yüz hatlarından ve davranışlarından anlarız. Bundan dolayıdır ki âlimler namazdaki huşû’u şöyle izah etmişlerdir: “Namazda huşû; bütün himmetini namaz için toplamak, namazın dışındaki her şeyden yüz çevirmek, gözlerini secde yerinden ayırmamak, sağa sola bakmamak, elbisesiyle oynamamak ve parmaklarını çıtlatmamaktır (En-Nesefî, Kadî Beydâvî ve Hak Dini Kur’ân Dili, Mü’minûn, 23/2).

Dikkat edilirse bu izahda kalb ile beden, yani kalb ile aza organlar birlikte dikkate alınmıştır. Bazı müçtehitler huşûu namazın şartlarından kabul etmişlerdir. Fakat sahih olan görüşe göre; huşû namazın şartlarından değildir, kemâlindendir. Yani makbul ve olgun bir namazın mutlaka huşû ile kılınması lâzımdır. Namaz sırasında kalb kıbleye yönelmiştir. Kalb ve zihin başka şeylerle meşgulse namaz gafletle kılınmış demektir. Böyle namaz, Hakkı hatırlatmaz. Halbuki namaz, Hakkı hatırlatmak içindir. Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurur: “Beni hatırlamak ve anmak için dosdoğru namaz kıl” (Tâhâ, 20/14). Bu da ancak namaz ile olur. Huşu: Sözlük anlamı itibariyle; korkmak, itaat etmek, tevazu göstermek, boyun eğmek demektir. “O gün insanlar, hiçbir tarafa sapmadan Hakkın davetçisine uyarlar. Gözler Rahman’ın heybetinden huşu’ içerisine girmiş, kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka bir ses işitemezsin”(Ta Ha, 20/108) mealindeki ayette, kıyamet gününde, insanların Allah’ın azameti karşısındaki korkuları, bükülüşleri, alçalışları, sessiz-sedasız duruşları “huşu” kavramıyla ifade edilmiştir. “İman edenlerin kalpleri, Allah’ı ve O’ndan gelen hakikatleri hatırlayarak huşu ile dolma zamanı gelmedi mi?” (Hadid, 57/16) mealindeki ayette huşu kavramı doğrudan kalbin bir fonksiyonu olarak ortaya konmuştur.

Terim olarak Huşu; bir yandan çekinmek, korkmak, boyun eğmek gibi kalbin bir eylemi, diğer yandan sükûnet içinde olmak, hareketsiz duruş sergilemek gibi organların bir eylemi olarak kendini gösterir. Buna göre, Huşu; aslı kalpte, tezahürü/yansıması bedende olmak üzere iki yönlü bir etkileşimin adıdır. Namazın Ruhu Huşudur İçinde huşuyu barındıran namaz, Kur’an’da, kurtuluşun anahtarı olarak gösteriliyor. “Muhakkak ki, iman edenler kurtulmuştur. Onlar öyle kimselerdir ki, namazlarını huşu ile kılarlar” (Müminun, 23/1-2) mealindeki ayette bu manayı görebiliriz. Fakat şu da bir gerçektir ki, bir çok müslüman sürekli olarak samimi bir şekilde namaz kıldığı ve kılmak istediği halde, insanî bir gaflet hali yaşayabiliyor ve her an huşu içinde olamıyor. O halde bu dermansız derdin teşhisini doğru koymak gerekir.

Huşuyu yansıtan bir hadis: Hz. Ali anlatıyor: Hz. Peygamber(a.s.m), rükûda şu duayı okuyordu: “Allah’ım! Senin için rükûa vardım, Sana iman ettim, Sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, beynim(iliğim), kemiğim ve damarım(sinirim), sana karşı huşu içerisine girmiştir.” (Müslim, Müsafirin, 201.) Namazdaki Huşuun İki Unsuru: Tahliye/boşaltma ve Tahliye/doldurma Tahliye: Arapça orijinli bu kelimenin üçüncü harfi “h”, noktalıdır. Türkçe’de “evi tahliye etme”, bu anlamdadır. Konumuzla ilgili olarak; namaz kılanın iç âlemini arındırması, temizlemesi, namazla ilgili olmayan düşünceleri kalbinden çıkartıp atması, duygu ve düşünce yuvasını -Rabbinin huzurunda- huzurunu bozan her türlü tasavvurlardan tahliye etmesi anlamına gelir. Tahliye: Yine Arapça orijinli olan bu kelimenin üçüncü harfi “h” ise, -gözlü “ha” değil- noktasız “hı”dır. Süslemek, ziynet eşyasıyla donatmak anlamına gelir. Namazda tahliye demek; Namaz kılan kimsenin kalbini, aklını, duygularını, bütün iç âlemini ilâhî huzurla canlandırması, namazın hakikatleriyle süslemesi demektir. Kelime-i tevhitte, tahliyeye/temizleme ameliyesine öncelik verildiği gibi, namazda da bu hususa öncelik vermek gerekir. Kelime-i tevhitte, önce “la” edatı, bir süpürge görevini üstlenmiş ve yoldaki tüm mevhum/batıl ilahları ortadan süpürüp silmiştir. Kalbin yuvası, “la” ile yapılan tahliye/temizleme ameliyesine tabi tutularak şirkin kirlerinden temizlendikten sonra, söz konusu kalbin sahibi, “illa” asansörüyle tevhit sarayına çıkmış ve onun hakikatiyle süslenmiş olacaktır. “Lâ ilâhe İllallah”, bu hakikati ifade etmektedir. Bu husus namazda da geçerlidir. Masivanın (Allah’ın dışındaki varlıkların) manevî kirlerinden temizlenmeden, gerçek anlamda Allah’ın manevî huzuruna çıkmak ve “huşu” mertebesine ulaşmak mümkün değildir. Çünkü insanın duyguları, birer sarmaşık otu gibi, meşgul oldukları şeylere yapışıp kalırlar. Bunların ellerini/pençesini masivadan çektirmeden, Yüce Allah’ın huzuruna çıkmak ve huşua ermek çok zordur. Ayranla dolu bir kabı sütle doldurmak için ayranı boşaltmaktan başka çare var mı? Bu fizik kuralı, meta-fizik için de geçerlidir. Kalp de bir kaptır; içindeki masiva ayranını dökmeden huzur ve huşu sütünü dolduramazsınız.

O halde, namazda iken yine de dünyevî meşgalelerle haşir ve neşir olmamızın sebebi, söz konusu ilmî ve tecrübe edilmiş kuralı uygulamayışımızdan kaynaklanmaktadır. Dünya işleri daha bütün sıcaklığıyla kalbimizde yer etmeye devam ederken, namaza durmaya ve sonra da “neden huzur ve huşua eremiyoruz” diye şikâyette bulunmaya hakkımız yoktur. Aslında, temizlik ve abdest gibi ön hazırlıkların namazdan önce öngörülmesinin bir hikmeti de budur. Abdest almakla; bir yandan maddi yönden temizlenme ameliyesini gerçekleştirdiğimiz gibi, fikir, zihin ve duygu planında da manevî bir temizlik işini icra etmiş ve bunu yaparken de, sıkı bir kontrol ile zihnimizi ve duygularımızı biraz sonra huzuruna varacağımız Yüce Yaratanımıza yönlendirmekle, önemli bir mesafeyi kat etmiş oluruz.

Huşu Namazın hem çekirdeği hem de Meyvesidir “Namaz huşu sahiplerinin dışındakilere ağır gelir”(Bakara, 2/45) mealindeki ayette huşu, namazın çekirdeği olarak gösterilmiştir. “Muhakkak ki, iman edenler kurtulmuştur. Onlar öyle kimselerdir ki, namazlarını huşu ile kılarlar” (Müminun, 23/1-2) mealindeki ayette ise huşu namazın bir meyvesi olarak gösterilmiştir. Huşunun zıddı gaflettir. Gaflet ise, üç ayaklı bir şeytan üçgenidir. Şeytan namazla ilgisi olmayan şeyleri hatırlatıp telkin eder. Nefis, daha önceki meşguliyetini namazda da devam ettirmek ister. Disipline alışmamış fikir ise, Allah’ın huzurunda olduğunu düşünmeden rast gele şeylerle eğlenmek ister. Bu sebeple, vesvese ve lüzumsuz işlerle meşgul olduğumuzu fark eder etmez, hiçbir şey olmamış gibi huzura dönüp yolumuza devam etmemiz gerekir. “Aman niye böyle oldu?” ya bile yer vermemeliyiz..

Huşu ile kılınan bir namazın huşusuz kılınan bir namazla aynı olması zaten adalet ölçüsüne de terstir. Ancak baştan sona kadar huzuru yakalamak ta güçtür. Mühim olan namazdaki gafletle geçen zaman dilimini asgariye indirmektir. Yoksa ondan bütün, bütün kurtulmak insanın yapısına aykırıdır. Bu zorluğundan ötürüdür ki, Hz. Peygamber(a.s.m) uhud savaşından dönerken, “Biz küçük savaştan döndük, artık büyük savaşa gideceğiz” diye buyurmuş ve bunun nefisle savaş olduğunu söylemiştir. Nefisle mücadele etmenin en zorlu sahnesinin de namaz olduğu ifade edilmiştir.

Nitekim, Maun Suresinin azarlamasını değerlendiren Hz. Ali, Hz. İbn Abbas ve Hz. Enes gibi bazı sahabîler, ayetteki inceliğe dikkat çekmiş ve “namazdan” ifadesinin “namazda” tabirinden çok farklı olduğunu söylemişler. Buna göre: “Fi salatihim” denilse, namazlarında gaflet gösterenlerin vay haline, anlamı çıkar ve yanlış olur. Çünkü, namazda gaflet etmemek, sehiv yapmamak insan gücünün dışında bir şeydir. Kaldı ki, Hz. Peygamber(a.s.m)’in bizzat namazda sehiv yaptığı bilinmektedir. Fıkıh kitapların hepsinde, “Namazda sehiv yapma” bölümü vardır. Onun içindir ki, ayette “an salatihim” denilmiştir. Yani onlar ki, namazlarından gaflet ediyorlar. Yani; namazın kendisinden haberleri yoktur, onu tamamen unutuyorlar, ehemmiyet vermiyorlar. İnsanlara karşı bir gösteriş kaygıları olmazsa asla kılmazlar. Bu sebepledir ki, bazı alimler bu ince farka işaret etmek üzere demişler ki; Allah’a şükürler olsun ki, Kur’an’da “Fi Salatihim (Namazlarında)” demeyip de “An salatihim (Namazlarından)” demiştir.

Namazı huşu ile kılmak, beden ve ruh bütünlüğüne ermektir. Buna ulaşmak için maddi ve manevi hazırlık yapmak gerekir. Namazın geçerli olması gereken şartlar bellidir. Bu bakımdan namaz kılarken isteksiz olmak veya sanki gösteriş gibi yaptığına hükmetek namazı bozmadığı gibi namazın geçerliliğine de mani değildir. İnsanda nefis vardır. Nefis insanı her zaman ibadetlerden soğutmaya çalışır. Bu da gösteriyor ki içinizden gelen ses nefis ve şeytanın sesidir. Ayrıca “Namazım geçerli midir?” gibi vesveseye kapılmaya gerek yoktur. Biz namaz kılmakla mükellefiz. İbadetlerimizi kabul edecek olan Allah’tır. “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (Müminun, 23/2)

Bu ayette geçen “huşu” kelimesinin manasını Elmalılı Hamdi Efendi şöyle açıklıyor:

“Ki onlar namazlarında huşû içindedirler. Huşûu, bazıları korku, çekingenlik gibi kalp fiillerinden olmak üzere tarif etmiş; bazıları da sükûnet İçinde olmak ve sallanmayı terk etmek gibi organlara ait fiillerden göstermiştir. Doğrusu huşu, aslı kalp’te, tezahürü beden de olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe ait tarafı, Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, Hakk’ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edeb ve azimden başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır.” “Dış görünüşle ilgili yönü de, vücut organlarında bu duygunun belirlenmesiyle bîr sakinlik ve sükûnet meydana gelmesi, gözlerinin önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir. Bundan dolayı, “huşû”un aslı namazın şartlarından olan niyetin samimiliği ile; tezahürleri de namazın adâb ve diğer tamamlayıcıları İle ilgilidir.”

Hasen’den ve İbnü Sîrin’den rivayet olunduğuna göre Resulullah ve ashabı namazda yüzlerini gökyüzüne kaldırırlardı, bu âyetin inmesi üzerine önlerine eğdiler ve ihtisar’ı terk ettiler.(İhtisar; Elleri böğürlere koymaktır.)

Buhari ve Müslim’de Hz. Aişe (r.anha) den de rivayet olunur ki: “Resulullah’a namazda iltifat (yüzünü çevirip bakma) hakkında sordum, buyurdu ki: “O bir çalmadır ki, şeytan onu kulun namazından çalar, kaçar.”(Buharî, Ezan, 93; Ebu Davud, Salât, 161; Tirmizî, Cuma, 59; Nesaî, Sehv, 10)

“Hakim Tirmizî’nin, Kasım b. Muhammed yoluyla Esma binli Ebî Bekir’den Hz. Aişe’nin annesi Ümmü Ruman’dan rivayet ettiği bir hadiste, muhterem Ümmü Ruman (r.anha) demiştir ki; “Namazımda sallanıyordum. Ebû Bekir (r.a) gördü, beni öyle bir azarladı ki, az daha namazdan çıkacaktım. Sonra da dedi ki: ‘Resulullah’ı dinledim, şöyle buyuruyordu: Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda azaların sükûneti namazın tamamındandır.”(Alusî, Tefsir, XVIII/3) Bu hadis Kenzu’l-Ummal (h. No: 22535)’da da geçmektedir. Müellif hadis hakkında herhangi bir tahlilde bulunmamıştır. Keza İbn Asakir (Tarihu Dimaşk, 56/236) de aynı hadise yer vermiş, o da hadis hakkında bir değerlendiremeye yer vermemiştir. Bu kaynaklarda az da olsa eleştiriye yer verildiği halde, bu hadis hakkında bir eleştiriye yer verilmemesi, ayrıca manasının fıkıh kitaplarındaki bilgilerle örtüşmesi, bu hadisin sahih olduğuna bir işaret sayılabilir.

GAFLETE DÜŞMEK

Gaflet, ahlâk ve tasavvuf terimi olarak, dünya veya âhiret hayatı için gerekli olan bir şeyin önemini kavrayamama halidir. Sözlükte “terketmek, önemsememek” anlamında masdar ve “dalgınlık, dikkatsizlik, yanılma, ihmal” mânasında isim olan gaflet kelimesi, “bir şeyin gerekliliği ortada iken bunun idrak edilememesi”, “nefsin kendi arzusuna uyması, zamanın boş geçirilmesi” “yeterince uyanık ve dikkatli davranılmadığı için insana arız olan yanılgı hali” gibi manalara gelmektedir. (bk. et-Ta’rîfât, el-Müfredât Ğ-F-L md)

Dini bir terim olarak gaflet; en mühim vazife olan Cenab-ı Hakk’a itaat ve ibadeti terk edip, önemsiz ve kıymetsiz şeylerle uğraşmak ve nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allah’ı ve ahireti unutmak anlamına geliyor. Buna göre, gerçek görevlerini unutma haline gaflet denir. Gaflet uykusuna dalanlar, ömür sermayelerini iyi değerlendiremezler. Kâinata ve onda cereyan eden olaylara gaflet ile bakanlar, gerçekleri göremezler. Suyun buhar, sıvı ve buz halleri olması gibi gafletin de dereceleri vardır. İnsan dünyaya daldıkça gaflet kalınlaşır, adeta bir buz dağına dönüşür. Dünyanın fani işlerine dalmak, gafleti artırır ve kalınlaştırır. Fikri harekete geçiren, Allah’ı, ahireti, ibadeti hatırlatan sohbetlere katılmak veya bunlardan bahseden eserleri dikkatle okumak ise gafleti dağıtır.

Kur’ân-ı Kerîm’de maddî ve manevî menfaatlerini bilen insanlara “zâkir” ve “ehl-i zikir”, bundan habersiz olanlara da “gafil” denilmiştir. Gaflet “unutma ve yanılma” manasını da taşımakla birlikte aslında bu iki kavramdan farklıdır. Bir şeyi bile bile terketmek gaflet; bilmeden terketmek ise unutmaktır. Kur’an, hayvanlardan daha aşağı seviyede bulunan ve kalpleri mühürlü olanları gafil diye niteler(A’râf 7/179) ve müminlerden gafil olmamalarını isteyerek(A’râf 7/205) Allah’ın âyetlerinden gafil olanların cehennemlik olduklarını bildirir. (A’râf 7/146; Yûnus 10/7-8) Gaflet içinde bulunanlar âhirette pişmanlık duyacaklardır. (Enbiyâ 21/97)

Gaflet kelimesi Kur’an’da “habersiz olma” mânasında da kullanılmıştır (Yûsuf 12/3; Kâf 50/22) ve Allah’ın gafil (olup bitenlerden habersiz) olmadığı hususuna sık sık dikkat çekilmiştir. (Meselâ Bakara 2/74, 85, 140, 144, 149) Hadislerde de insanların Allah’tan, onun zikrinden ve âyetlerinden gafil olmamaları istenmiş, gafil kalple yapılan duanın tam ve mükemmel bir dua olmadığı belirtilmiştir. (Müsned, 2/177; Tirmizî, Daavat, 65) Zâhid ve sufîler gaflet konusu üzerinde önemle durmuşlardır. İbn Ebü’l-Havârî gafleti “en büyük musibet ve kasvet” olarak tanımlar. Ona göre en derin uyku gaflet uykusudur. Gaflet olmasaydı insan nefsinin arzularına kul olmazdı. Cüneyd-i Bağdadî, Allah’tan gafil olmanın ateşe girmekten daha zor olduğunu söyler. Ebû Ca’fer Sinan’a göre bir insanın işlediği günahtan tövbe etmesi gerektiğinden gafil olması, o günahı işlemesinden daha kötüdür. Kalbin gaflet içinde bulunmamasını isteyen Dârânî’ye göre gafleti kalpten kovmanın tek yolu Allah korkusudur. İbn Mesrûk ise gafletle cehalet arasında bir ilgi kurarak cehaletin gaflete yol açtığını söyler. Sûfîlerin tehlikeli bulduktan gaflet, insana ibadeti ve kulluğu unutturan veya kalp huzuruyla dinî görevleri yerine getirmesine engel olan gaflettir.

Gafletin çok mertebe ve dereceleri vardır. Küfür bir gaflet-i mutlaka olduğu gibi ibadetlerdeki eksiklikler de bir gaflettir. Bu yüzden gaflet sadece küfür ve fısk ile sınırlı bir kavram değildir. Marifetin zirvesinde olan asfiyalar bile gafletten şikayet edip, o hallerine tövbe etmişler. İmanın yoğunluğunda bile gafletler bulunabilir. Hatta manevi terakki yolunda bir alt makam bir üst makama nispetle gaflet telakki edilmiştir. Küfür, gafletin en koyu ve en kesif halidir. Bütün kainat Allah’a ve ahirete güneş gibi parlak birer delil de olsalar -nitekim öyledir- küfrün kesif ve koyu girdabında sönükleşip kaybolurlar. Küfür gafletinin bu koyu ve kesif halini ancak ve ancak hidayet ve iman ışığı yırtabilir ki, burada yine iş, insanın irade ve isteğine bakıyor. Yani insan, iradesini hidayet ve imandan yana sarf etmedikçe, gaflet sarmalından kendini kurtaramaz. Gaflet öyle sinsi bir hastalıktır ki, hidayet ve iman sahasında da varlığını devam ettiriyor. İman etmiş birisi imanın yoğunluğunu ve aktifliğini her daim hissedip yaşayamıyor. İman etmiş ama imanın tadını, kokusunu alamıyor. Bunun yegane sebebi gaflettir. Evet, gaflet imanın tesirini kırıp, imanı kalbin derinliğine hapseden zehirli ve fark edilmeyen sinsi bir düşmandır. Bu düşman uzun vadeli hesaplar yapar, hedefi, imanı kalpten atmaktır.

Günahlar gafletin sivri başlarıdır. Nasıl ciğerdeki sinsi bir hastalık deride çıban şeklinde tezahür ediyor ise, gaflet de günah ve fısk şeklinde tezahür ediyor. Günahlar gafletin sinsi ve tehlikeli meyveleridir. Gaflet tövbe ve tefekkür ile imha edilmez ise, neticesi Allah korusun çok tehlikeli olabilir. Gafleti besleyip büyüten; ülfet, ünsiyet, dünyevi meşgale, iman zayıflığı gibi şeylerdir. Bunlar kökten tedavi edilmedikçe, gaflet kanseri de tedavi edilemez. Gafletin en büyük ilacı ve zıddı ise, huşu ve huzurdur. Huşu ve huzur Allah’ın huzurunda olduğunu idrak edip ona göre hareket etmek anlamındadır. Allah’ın huzurunda olduğunu sürekli akılda ve zinde tutmanın tek yolu, her şeyde ona açılan marifet pencerelerini görebilmek ve okuyabilmek ile mümkündür. Yani bir çiçeğe, bir böceğe, bir yıldıza baktığımız zaman, Allah’ın isim ve sıfatlarını o şeylerde görebiliyor isek, o zaman her şey bize onu hatırlatır ve onu gösterir. İşte bu manaya huzuru İlahide meleke kesbetme deniyor. Yani sürekli onun huzurunda olduğumuzu akılda ve zinde tutmamız demektir. Işık nasıl karanlığın düşmanı ise, huşu ve huzur da gafletin düşmanıdır. Böyle bir huzur ve meleke ancak sağlam ve tahkiki bir iman ile kazanılır. (www.sorularlaislamiyet.com)

BÜYÜK ZATLARIN NAMAZLARI

Nihat Hatipoğlu’na göre büyük zatların namazları;

“Hayata veda eder gibi namaz kıl”

Böyle buyuruyordu Hz. Peygamber (s.a.v.). Biraz sonra hayata veda edecek olanın namazı gibi namaz kılınız. Bu namaz sizin son namazınız olabilir. Öyle bir namaz kılınız ki işlemiş olduğunuz bütün günahlarınızı bu namazda affettiriniz. Büyük zatlar namaz kılarken işte böyle kılarlardı. İşte onlardan bir demet. Bunları okurken kendi namazınızla onların namazını teraziye koyalım.

Mevlana’nın namazı

Bazen bütün bir gece kıyam ederdi. Ayakta dururdu. Bazen bütün bir gece secde ederdi. Bazen de bütün bir gece rükûda bulunurdu. Secdedeyken huzurda bulunmanın endişesinden titrerdi. Konya’nın soğuk gecelerinde sabaha kadar namaz kılardı. Odası bazen soğurdu. Gözyaşları sakallarının üzerine damlardı. Gecenin ayazında gözyaşları sakalında donardı. Sabahleyin sakalı bir tutam buz haline gelirdi ama o bunun farkında bile olmazdı çünkü namazda kendinde değildi.

Fudayl bin İyaz’ın namazı

Mekke’de mualla mezarlığında gömülü Allah dostu. Abdest alır, sabaha kadar nafile namaz kılardı. Mahşer âlemini anlatan ayetleri okuyunca ağlardı. Şöyle seslenirdi. “Geceleri Yüce Rabbimiz tecelli eder. Şöyle der. Hani gündüzleri beni sevdiğini iddia edenler hani neredeler. Gece âşıklar buluşmaz mı? Sevdiği için fedakârlık yapmaz mı? Secde edenler hani neredeler? Bağdatlı Cüneyd’in namazı Geceleri karanlıkta namaz kılardı. Öldükten sonra kendisini rüyada gördüler. Kendisine rüyada sordular, Allah nasıl muamele etti. O şöyle cevap verdi: “Her şey bomboşmuş. İlim hayır, iyilik, sadaka bütün bunlar yüzüme çalındı. Çünkü bunların çoğunda gösteriş içindeymişim, hepsi elimden alındı. Sadece gece karanlığında yaptığım secdeler kaldı. Onların hatırına Allah bana merhamet etti.

Hz. Ali’nin namazı

Bir gün büyük imam sabah namazını kıldıktan sonra yüzünü cemaate çevirdi. Dalgın olduğu belliydi. Şöyle konuştu: “Ben Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ashabını gördüm. Efendimizin yanında büyüdüm. Şimdi onlar gibisini göremiyorum. Onların gözlerinde sabaha kadar namaz kılanların ışıltısı vardı. Geceleri sehere kadar namaz kılarlardı. Kuran okurlardı. Mahşer âlemini anlatan ayetleri okurken ağlarlardı. Fırtınalı günde ağacın sarsıldığı gibi sarsılırlardı. Sizlerde onların simasını göremiyorum.”

Ahmed bin Hanbel’in (Hanbeli mezhebinin kurucusu) namazı

O da namaz esnasında kendisini mana âleminde kaybedenlerdendi. Bazen bütün bir gece secde ile meşgul olurdu. Namaza çok düşkündü. Bir gün bir öğrenci talebe olmak için yanına gelir. Talebe olacaktır. İmam Ahmed öğrenci olarak yanına alacağı kişiyi denemek ister. Öğrencinin yatacağı odaya başucuna abdest alacağı su dolu testi bırakır. Sabahleyin testideki suyun kullanılmadığını görünce talebesine şöyle der: “Gece Allah için uykunu bozup namaz kılmamış, zikir yapmamışsın. Sen benden yararlanamazsın. Ben ilmi, maneviyatı olmayana vermem. Hadi yolun açık olsun. Git.”

Bişr-i Hafi’nin namazı

Kendisine soruyorlardı. Neden sabaha kadar namaz kılıyorsun. O şöyle cevap veriyordu: Allah, Yüce Peygamberimizin gelecek günahlarını bile affetmiş olmasına rağmen o, sabaha kadar namaz kılardı. Secde ederdi. Bir günahının bile affedildiğini bilmeyen ben nasıl secdeden kalkarım.

Süfyanı Sevri’nin namazı

Nasıl ibadet edelim diyene şöyle cevap veriyordu: “Uzun ve sonsuz bir âlem için namaz kıl ve çok secde et. Bil ki bir gün hesap etmediğin bütün sorularla karşılaşacaksın.”

Hz. Hüseyin’in namazı

Abdest almaya kalktığında yüzü sararırdı. Namaza durduğunda rengi atar, heyecanı artardı. Mosmor olurdu. “Neden” diye sorulduğunda şöyle derdi: Çünkü biraz sonra Yüce Rabbimin huzuruna çıkacağım. Nasıl heyecanlanmayayım.

Mısırlı Zünnun’un namazı

Şöyle diyorlar. Namaz kılmaya kalktığında tekbir alacağında ‘Allah’ diye seslendiğinde rengi atar nefesi kesilirdi. Öldüğünü sanırdın. Sanki bütün kâinat donup kalırdı. ‘Ekber’ diyemeyecek sanırdınız. Neden sonra ‘Ekber’ dediğinde tüyleriniz diken gibi olurdu. Sadece ‘Allahu Ekber’ demesi bile yüreğindeki takvayı anlatmaya yeterdi.

Son söz: Bunlar böyle namaz kılarlardı. Namazları riyadan uzaktı. Allah içindi. Sadece namaz kılmıyor, namazı yaşıyorlardı. Namaz ahlaklarına sinmişti. Gayeleri Allah’tı. Rızaları Allah içindi. Namazları da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) namazına benzerdi. Bir vakit namazı kaçırdıklarında dünyaları alt üst olurdu. “Namazını mı alalım canınızı mı” diye sorulduğunda canlarını feda ederlerdi. Kuran-ı Kerim’im övdüğü gerçek namaz kılanlar, namazda huşu duyanlar işte bunlardı. Bizim namazımız bunların namazı yanında sanki hiç kılınmamış gibi değil mi? Rabbim size ve bize hepimize merhamet etsin. Korkarım ki mahşer âleminde kıldığımız namazlar eski bir elbise gibi dürülür ve yüzümüze çarpılır… Peki ya hiç namaz kılmayanların hali ne olacak? Varın bunu siz düşünün.

Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.(Neml 27/2,3)

NAMAZI HUŞU İLE KILMAK

Bu yazıyı okudunuz mu?

Bütünleşemeyen İslam

Bütünleşemeyen İslam

Bütünleşemeyen İslam Yüce Allah ayetlerinde Müslümanları İslam’a ve imana çağırırken, parçalanıp bölünmeye ve birbirine düşman ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir