Anasayfa / DAHA FAZLA / Nasihatlar / Nasihat, farz-ı kifayedir
imanilmihali.com
Nasihat, farz-ı kifayedir

Nasihat, farz-ı kifayedir

Nasihat, farz-ı kifayedir

Nasihat, iyiliği emretmek veya kötülükten vazgeçirmek maksatlı olarak akıl sahiplerine tavsiyelerde bulunmak ve onları Kur’an yoluna davet etmek, yoldan sapmış olanları yeniden doğru yola sevk etmek için gayret sarf etmektir.

Nasihat toplumun vazgeçilmezlerindendir çünkü en başta bu Allah emridir.

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran 3/104)

Sonra bu sosyal toplumun dinin arzuladığı ahlak seviyesine ulaşması için gerekli olan bir ikaz yani kontrol mekanizmasıdır ve nihayet bu helakten kurtulmak, zararı sadece küfredenlerle kalmayacak azaptan sıyrılabilmek için yapılması şart olandır ki Allah’ın rahmeti o şer toplumundan tamamen yok olup gitmesin.

Bu nedenle gemi tabanını delmeye çalışan bir kişinin zararının sadece kendisine değil tüm yolcu ve mürettebata ve en çok ta o zarardan habersiz olanlara dokunacağı düşünülürse başta mürettebatın ve sonra yakından itibaren tüm yolcuların o hasarı vermeye çalışan kişi ve kişilere nasihat etmesi gereklidir ve aklın kaçınılmaz şartıdır. Çünkü bu en başta hayat hakkını hedef alan bir gaflet ve ihanettir.

İman herkese nasip olmayan bir fazilettir. İman sahipleri bile zaman zaman gaflete ve tembelliğe düşüp hata edebiliyorken, imandan nasibini yeterince almamış olanların gaflet çukurları muhakkak daha derin ve tahribatları da o oranda fazla olacaktır.

Bu zararı azaltmak ve gaflet içindekileri ikaz etmek te iman sahipleri olarak alimlerin ve bu işe gönül verenlerin görevidir. Bu nasihat şüphesiz zorlama olamayacağı gibi “imanı veren Allah’tır” karinesine de ters düşmeyecek tarzda inançtan ziyade amel boyutunda etkili bir müdahale mahiyetindedir.

O gaflettekilerin imana gelmesi veya nefislerini terbiye ve hatta temizleme işi bizlerin değil ve fakat Rabbimizin dilemesiyledir. Bizler bir davetçi ve aracı olmaktan öte gidemeyiz lakin bu sessiz kalmak manasına da değildir. Çünkü bu yapılan gaflet, ihanet sonucunda zarar verici ve acıtıcı, yaşam hakkını yok edici olduğu için zulümdür ve zulme karşı savaş Kur’an’ın ilk emridir ki bu emrin zırhı ve kalkanı imanın ta kendisidir.

O halde iman sahibi kulların görevi başta kendi güvenliklerini ve sonra içinde bulundukları toplumun güvenini temin etmeye çalışmak, bu düzen ve seviyeye zarar vermeye çalışanları engellemek maksadıyla ikaz etmek, bu zarar verme girişimi kasten ve kuvvetlice oluyorsa da onunla gerekirse kuvvet kullanarak mücadele etmektir.

Eğer toplumun yönetici olarak belirlediği mürettebat ehliyet ve liyakat sahibi değilse veya sahip olsa bile bu iyiliği emretme ve kötülüğü menetme görevini yapmakta kusur işliyorsa o halde Allah’ın farz mahiyetindeki emri ihmal edilmiş olur ki bunun vebali tüm topluma olur.

Yani toplumun her ferdine farz-ı kifaye olan nasihat görevi, yönetici kadro için farz-ı ayndır. Yani toplumdan birilerinin bu ikaz görevini yapması toplumu vebalden uzaklaştırırken, yöneticilerin tamamı o kötülüğe kilit ve iyiliğe destek olmak zorundadır ve bunu ferdi olarak fiilen yapmakla mükelleftirler.

Toplum içindeki fertlerin ikaz görevi ise; iman çerçevesinde, batıl ve örfi yanlışlardan uzak, temiz ve masum, hak ve doğru, gerekli, yeterli ve yerinde olmalıdır. Bu ikaz yazılı, sözlü, sesli, sanal veya bir el işaretiyle bile vuku bulabilir.

Yönetici kadro ise en başta kanun koymakla, tespit ve teçhizle, kanunun tatbikini sağlamakla, toplumun beka ve güvenliğini temin için gerekirse o zarar verenleri toplumdan tecrit etmekle mükelleftir. Bu tüm adi ve yüz kızartıcı suçlar için böyleyken ihanet ve terör içeren suçlar için çok daha fazla şart ve gerektir.

Yöneticiler, toplumdan bazıları gibi kabuğuna çekilmek ve görmezden gelmek hak ve selahiyetine sahip değildir. Tedbir en başta onların görevidir ki İslam’ın taze fidanlarını ve goncalarını yemeye kast eden bu dağ keçilerinin kontrolü sağlanabilsin.

Bizlerin fert ve dini sayfa admini olarak vazifesi de en başından beri bu manadır. Rabbim gayretlerimizi kör gözlere, sağır kulaklara ve sorumluluğunu bilmeyen kullarına, Kur’an’dan habersiz sözde Müslüman kullarına ulaştırsın.

Rabbim nasihat göreviyle çıktığımız bu yolda bizlere yanlış yaptırmasın. Rabbim herşeyin başı, dinin esası olan imanı tebliğ gayretlerimizi en ücra Müslümanlara bile ulaştırmayı nasip etsin.

Rabbim ikaz edenleri, ikaza muhtaçlar üzerine hakim kılsın, etkili kılsın, alim kılsın.

Kudret, hüküm, mal ve irade Allah’ındır. Lakin tüm hastalıklar bir tek hücrenin hastalanmasıyla başlar. Sonra o hücre bir diğerini, sonra bir diğerini hasta eder ve bu hızla tüm uzva ve vücuda yayılır ve hayat son bulur veya uzuv kesilir. Teşhis ve tedbir başlarda yapılırsa fen ve tıbbın yardımıyla belki (Allah’ın izniyle) bir şeyler yapılabilirse de çok geç kalındığı takdirde hastanın yaşaması çoğu zaman mümkün değildir. Bizlerin de gayesi hasta uzvunu kaybetmeden veya ölmeden yardım edebilmektir.

Ecel ve şifa Rabbimizin emrindedir ama tevekkül sağlığı geri kazanmak için gayret göstermeyi de içerir ki yukarıdaki örneğimizde imansızların imansızlıkları Allah’ın emri olmakla birlikte onların topluma egemen olması veya olmaması Rabbimizin emri değil aksine toplumun bir imtihanıdır ve toplumların eceli bu sınavdaki başarıları nispetinde er veya geçtir. Toptan bir helak olmasa bile, zulüm ve gaflet karşısında sessiz kalan çaresiz suskunlardan teşkil bir toplumun azaplar içinde kıvranacağı, rahmet ve nimetten mahrum kalacağı da bir gerçektir. Velhasıl müşrik ve kafirlerin, münafıklarla koordineli, şeytan liderliğindeki gayeleri toplumda ne kadar yer ve taraftar buluyorsa toplumun tamamı azaba daha çok yaklaşıyor demektir.

Musa Peygamber kıssasında da olduğu gibi bu manada toplum genelde üç gruptur. İlk gurup aymaz ve utanmaz gafiller ordusudur ki bunlar haram ve günah dinlemeyen, nefislerine kul olan suçlular grubudur. İkinci grup bu kötü halleri desteklemediği halde kötülükten uzak duran ama kötülere ses çıkarma cesaretini göstermeyen gruptur ki bunlar kendi kabuklarına çekilip evlerine ve kalplerine kendilerini hapsetmiştir. Üçüncü grup ise kötülüğü yapmadığı gibi kötülüğe karşı sesini yükseltebilen gruptur ki din gereği asıl istenen toplum tipi budur.

Çünkü; vakit tamam olduğunda helak ve azap sadece kötüleri değil herkesi yutacaktır. Kötüler hem dünyada vebali ve azabı yaşayacak, sessiz kalanlar başlarını kuma gömseler de hem dünyada azabı yaşayacak hem de ahirette karşı koymadıkları için sorumlu olacaklardır. Sesini yükselten üçüncü grup ise dünyada azabı engellemeyi başaramasa bile hiç değilse ahiret yurdunda nasihat görevini yaptıkları ve mücadele ettikleri için affa maruz kalacaklardır inşallah.

O halde bu dünyada kötülüğü tamamen yeryüzünden silmeye gücümüz yetmese bile tuttuğumuz taraf belli olacağından ve gayretimiz iman ışığında salih amel muamelesi göreceğinden umulur ki imansızlığa karşı imanlılarca verilen sesli, fikri ve fiziki mücadele karşılığını mağfiret olarak bulacaktır.

Bu nedenle mü’min en başta kendisini düzeltmek, kötülüğü men ve iyiliği teşvik ile uğraşmak, imanı ispat etmek, salih amel yaparken şer amelleri ayıplamak mecburiyetindedir. Toplumdan bazılarının bunu yapması belki toplumun vebalini azaltır ama yöneticilerin bunu yapması farzdır. Yani bazı yöneticilerin sessiz kalması diye bir şey yoktur çünkü onlar oraya bu işi için gelmiş ve bu yüzden maaş almaktadır ve topluma olan borçları da bu hak ve selahiyeti doğru, yerinde ve zamanında kullanmaktır.

Özetle; mü’min kendisini düzeltmekle ve yakın çemberden başlayarak etrafını Allah yoluna davetle ve bu yoldan uzaklaşanları bu yola geri çağırmakla mükelleftir. Toplumda kötülüğe bulaşmayanlardan ziyade, bulaşmadığı gibi ilaveten bulaşanları da ikaz edenler daha kıymetlidir. Yöneticilerin ise keyfiyeti ve istisnası olmaksızın tamamının kötülüğü yok etmek için emek ve ter harcaması sadece görev değil aynı zamanda farzdır, Allah’ın ve toplumun hakkıdır.

Yönetici olmayanların bu kıssadan payına düşen de şudur ki; sadece kendinizi değil, ailenizi, yakın ve akrabalarınızı da kurtarmaya çalışmakla sorumlusunuz. Nasihat görevini sesinizin ulaştığı her yere duyurmakla mükellefsiniz. Yani sadece kendinizi kötülükten uzak tutar ve iyilik yapmaya gayret ederseniz, yarın toplumun vebali karşısında size nasihat görevini yapıp yapmadığınız sorulduğunda mahcup, şefaate muhtaç hale düşersiniz ki bunun cezası muhakkak olacaktır.

Allah, kafirler istemese de nurunu tamamlayacak olandır ve kötülük elbet ortadan kalkacak, iblis elbet cehennemi boylayacaktır. Ama o zamana kadar imanın hakkı verilmeli ve kulların tuttuğu taraf belli olmalıdır. Karıncanın İbrahim peygamberi yakmak için hazırlanan devasa ateşi söndürmek için ağzında taşıdığı bir damla su misali bu yolda tüm emekle – kişinin kabiliyeti oranında – mubahtır. Hiç değilse kulun tuttuğu taraf belli olur ve hiç değilse iman elle, dille olmasa bile kalple ispat edilmiş olur.

Son söz; imanın güzeli kalple, daha güzeli dille ama en güzeli elle kötülüğe karşı koymaktır.

Nasihat, farz-ı kifayedir

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinen mükellef olmak ne demektir

Dinen mükellef olmak ne demektir

Dinen mükellef olmak ne demektir İslam dini içerisinde olup, aklını işletebilen ve fiziken bedeni olgunluğa ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir