Anasayfa / AHİR ZAMANLAR / Önce iman, sonra Kuran ve nihayet İslam
imanilmihali.com
Önce iman, sonra Kuran ve nihayet İslam

Önce iman, sonra Kuran ve nihayet İslam

Önce iman, sonra Kuran ve nihayet İslam

“Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.” (Rahman 55/1-4)

Yüce Kur’an, insandan da önce var edilmiş, ezel ve ebedi içerecek ilahi nizam ile tanzim edilmiş, muhtemeldir ki daha ruhlar aleminde Hz. Adem (as)’a tebliğ edilerek nübüvvet ve ırsiyet yoluyla tüm insanlığa genler vasıtasıyla geçmiştir. Kur’an öylesine ilahi ve büyüktür.

İman, gayba ve Yüce Allah’a duyulan sonsuz itimat, itikad ve güvendir ki sevgiyle yoğrulmuş, kalpten fışkıran ama korkuyu da damarlarda dolaştıran bir maneviyattır.

İslam, imanla yola çıkan Allah dostlarının, Kur’an ışığında hayata aktardıklarıdır ve imanın görünen yüzü durumundaki İslam, aynı zamanda Kur’an aşığı olmanın da gereğidir.

Hz. Peygamber, müşrik cahiliye arabistanında, çirkinlikler arasında güzellikler arayan, batıl inançlar aarsında ruhu ezilen, dik durmaya gayret etse de alışkanlık ve kabullerden sıyrılamayan, putlara tabi olmasa da akrabalarının putlara secde ettiğini görerek üzülen güzel insandır.

Akıllara şu soru gelir ki putlara tapan cahiliye müşrikleri yerine neden Yahudi veya Hristiyanlık dinine geçmemiş veya tanıdığı, öğrendiği halde geçmeyi neden dilememiştir?

Cevabı açıktır. O dinler o zamanda bile o denli tahrif edilmiş, beşerileşmiş ve insanları ilahlaştıran yanlışlara bezenmiş haldedir ki hakkı savunmaktan, ilahi arayışlara cevap vermekten, kalplere huzur sunmaktan uzaktır. Peygamber o dinelre mensup din adamlarını dinlediği halde ikna olmamışsa bunun sebebi anlatılanların kalbine yeterli gelmemesi ve hala bir yerde birşeylerin yanlış olduğunu düşünmesidir.

Yüce Allah hem Nebi’yi, hem de kavmini bir zaman sonra vahyedilmeye başlanacak Kur’an istikametinde terbiye etmiş, bazı fiziksel takviyeler yapmış ve hatta hafızaları güçlendirmiştir. Bu esnada olasıdır ki tahrif edilmiş dinlere ait olası kaymaların da önüne geçilmiş, boşaltılan kalpler İslam için hazır hale getirilmiştir.

Peygamber bu duygu ve arayışlarla toplumdan uzaklaşır ve yıllar boyu sessiz ve yalnız ortamları tercih ederken nihayet vahye muhatap kılınmış ve aradığı hakikate ermiştir.

Cinlerin hüküm sürdüğü, sihir ve büyünün kol gezdiği, kahinlerin itibar gördüğü o zamanlarda ilk gelen vahyin korkuya sebep olması da normaldir ve Peygamber korku ile kaçıp evine saklanmış ve bir zaman neler olup bittiğini anlayamadan, en yakın ve güvenilir dostlarına durumu izah ederek başına gelenleri anlamaya çalışmıştır.

Sonra bir zaman arası kesilen ayet vahyi nedeniyle yeniden endişelere düşmüş, cinlere çarpılmış olmaktan korkmuş ve nihayet devamı gelen vahiylerle şeytanlara değil Rahman’a yöneldiğini anlamıştır.

Anlamıştır lakin bunu benimsemek ve olduğu gibi kabullenmek de zordur. Dahası o devasa mühim vazifeyi kabul etmek, hatasız yapacağına dair söz vermek de zordur. Nitekim Yüce Allah, yardımıyla, O’nun nefsini temizlemiş, yüreğine ferahlık vermiş ve hafızasını güçlendirerek ezberleyecek ama unutmayacak hale getirmiş, tüm sorularına cevap bulacak manevi olgunluğa erdirmiştir. Öte yandan Cebrail (as) vasıtasıyla nuzül olan vahiy, ilahi olmayan hiçbir şeyi vahye katmamayı da ikaz etmeyi unutmamıştır.

Düşünülsün ki bir yanda gaipten gelen bir ses, bedeni sıkan ve sarsan bir kudret, kalbe ve akla dolan bir takım sesler, karanlıklardan gelen heybetli ısrarlar karşısında korku duymayacak kim olabilir?

O anda, kaçmak, uzaklaşmak, görevi kabul etmemek gibi nice endişeler taıyan nebi’nin, azimle ve korkularına engel vaziyette risalete devam etmesi vahyin sahibine, elçisine, gayba, berzah ötesine saygı ve imanı iledir.

Yani Peygamber önce iman etmiş ve sonra ayetlerin nuzulü hızlanmıştır.

Kur’an, iman edişten sonra 23 senede tamamlanan Allah kelamıdır ve din adına her şey O’ndadır. İslam’ın tamam olması ise Kur’an’ın son ayetleri iledir ve bu nedenle risalet tasarrufundaki sıra önce iman, sonra Kur’an ve nihayet İslam’dır.

Nasıl ki sahabeler de önce imanı, Peygambere itikadı, Allah’ı tek ilah kabul etmeyi öğrenmiş ve sonra Kur’an’ı okumaya başlamışsa Peygamberin durumu da aynıdır ve zamane müslümanlarına da düşen aynısıdır.

Dinin ve ayetlerin tamam olması derhal veya kısa zamanda değil uzun bir süreçte ve yaşanan sosyal olaylarla bağıntılı da olarak hayata geçmiştir ki sahabelerin soru veya yaşayışlarının da ayetlerin nuzülüne etken olduğu gerçektir.

İlgili ayetin nuzülünden önce yaşanması gereken olayların hayata geçişi elbette tesadüf değildir, soru soran sahabelerin o soruyu sorması da. Çünkü Kur’an evveldir, ahirdir, herşeyi kapsayandır. Bu nedenle Kur’an sanki o anda yazılıyormuş diye düşünmek çok doğru değildir. Lakin kavmin sorularına ve düşündüklerine göre bir takım ilaveler yapılıp yapılmadığını da sadece Yüce Allah bilir. Hikmet Allah’a aittir ve bize malum değildir.

Dinin topluma egemen olması, imanın kalplere yerleşmesi ve kardeşlikler kurması, Kur’an’ın uzak diyarlara kadar erişmesi içiçe ve bir arada yürüyen şeylerdir fakat kalıcı ve erdirici İslam daima önce iman şartına bağlıdır.

Çünkü iman yoksa en derin bilgiler dahi yüzaysledir ve geçicidir. Oysa hatmeden, ezberleyen, ayetlerin inceliklerine temas etmeyi ve haramları öğrenmeyi gaye edinen sahabenin imandan yoksun olabileceği ihtimali akla da karşıdır. Çünkü öyle olsaydı cihatlar yapılamaz, Peygamber tek başına kalır, yanında çok az insan olurdu. Keza mescitler dolmaz, hutbeler üç beş kişiye okunurdu.

Öte yandan sahabenin tamamının iman, Kur’an ve İslam ile tam olarak yoğrulduğunu söyleyebilmek de zordur çünkü o sahabe içinden öyleleri, öyle yakışıksız günaha imza atmıştır ki, en muteber sahabe sayılanlara dair Peygamberin “o cehennemliktir” iddiası vardır ki dikkatli olmak lazım gelir ve imanın tüm sahabelere eşit olarak dağıldığını düşünmek gaflet olur.

Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ebubekir, Hz. Aişe ve Hz. Hatice gibi sahabeler içinde öne çıkan isimlere baktığımızda ise durumun aynen Peygamberimizde olduğu gibi iman üzerine tesis edilen Kur’an aşkı ve İslam tarzı olduğu görülür.

Demek ki Asr-ı Saadette yaşananlar ile ahir zamanda yaşanacaklar ana esaslar bakımından aynıdır ve önce iman, sonra Kur’an ve İslam gelmelidir. Bu devirde imanın elde tutulmasının zor olacağını buyuran peygamber, dini yaşamanın ve Kur’an’a kulak vermenin de zor olacağını bildirendir.

O halde, yine başa dönmek ve imanı güçlendirmekten başka yol aramamak lazım gelir.

Çünkü zayıf ve tahkike dayanmayan imanın Kur’an’ı anlamaya ve İslam’ı hazmetmeye yetmeyeceği açıktır. O halde sahabeler gibi önce Allah’a, ahirete, Peygamber ve vahyedilene, meleklere ve kadere iman etmek lazım gelir ki ayetlerle bildirilecek olanlara dair endişe yaşanmasın, İslam diye şart koşulan helal ve haramlar tartışmaya açılmasın.

Bu da demektir ki iman, vahyedilene (vehyedildiği kesin olana) kesintisiz ve koşulsuz inanmak ve güvenmektir. Sünnet bu inancın parantez içindedir lakin dikkat edilmesi gereken nokta ikidir; ilki din sadece Allah’ındır ve sünnetin muteberlik ölçüsü, Kur’an’a paralellik şartına bağlıdır.

Sünnetin sahibi Muazzez Peygamberin Kur’an hilafına söz etmeyeceği açıktır lakin O’na atfen uydurulan hadis ve sünnetleri dinden saymak/saydırmak oyunu çoktan beridir dine zarar vermektedir ve mü’minler dikkatli olmak zorundadır.

Bu nedenle sünnet ayrı bir din değildir, Kur’an’ın yaşanmış ve örnek olarak sunulmuş şeklidir. Başka bir deyişle sünnet yok sadece Kur’an vardır ve eğer kast edilen Peygambere soru sormak ve cevap almaksa cevabı veren de Peygamber değil ayettir ve Peygamberin vefatıyla sorulacak kimse de yoktur çünkü vahye muhatap ve güvenilir, imanı tam başka kimse yoktur. O halde sünnet, peygamberin vefatıyla bitmiştir ama Kur’an bakidir. Dahası halifelik diye bir makam dinde asla yoktur, devlet başkanlığı vardır. Oysa bu acı hançer toplumun ciğerlerine kadar sokulmuş vaziyettedir ve asırlar boyu İslam’ı mahvetmiştir.

Hilafet, vahye muhatap olanın vefatından sonra aynı şartları taşıyan başkası olmadığı için yoktur, olmamalıdır. Hangi halife vahye tamamıyla uygun hüküm verdiği iddiasında olabilir? Hangi halife ilahi kudret sahibince seçilmiştir? hangi halife hangi hakla Allah’ın gölgesi sıfatını kullanabilir? Bu nedenlerle risalet tasarrufu nasıl iman, Kur’an ve İslam şeklinde gerçekleşmişse, ahir zaman mü’minleri içinde sıra aynıdır.

İslam’ın tamam olmasının şartı da Kur’an’ın tamam olması, anlaşılması, anlayarak okunması ve içindekilerin farz kabul edilmesidir. Çünkü İslam’ın şartı beş değil, ayetlerde emredildiği kadardır. Çünkü İslam emredileni yapmak, emredilmeyeni yapmamak ve yasaklanandan uzak durmak ve zulüm üretenlere karşı çıkmaktır. Tüm emir ve yasakalr, tüm helal ve haramlar, tüm güzel ve çirkin olanlar ise sadece kur’an’dadır ve bu yüzden Kur’an’ı anlayark okumak imandandır, her müslümana farzdır. Anlamadan okuyanlar veya hiç okumayanlar bu nedenle imanı zayıf olanlar ve dini asla öğrenemeyecek olanlardır. 

Tamam olan İslam’dan sonra da ahlak, salih amel ve ibadet gelmektedir ki bunlar dinin meyveleri olsalar da beşeri hallerdir ve bireysel olan dinin topluma maddi yansımalarıdır. Nihayetinde ahlak ve amel dinin içindedir ama Kur’an baş öğretmen ve iman tevhid nuru olarak dinin dışında ve üstündedir.

Dinin tamam olması ancak Kur’an’a uygunluğu ve imana dayanması ile mümkündür.

Önce iman, sonra Kuran ve nihayet İslam ile kast edilen de tam olarak budur.

İman, herşeyin başıdır, Kur’an dinin temelidir, İslam baki Allah dinidir.

Kul, önce ve daima iman ile yaşaması egreken, Kur’an’ı rehber edinmek zorunda olan, kıyamete dek İslam’ı yaşamakla mükellef kılınandır.

Ötesi ve istisnası olmayan bu hal tüm insanlık ve tüm zamanlar için ilahi emir mahiyetindedir çünkü Kur’an’ın hitabı “Ey İnsanlar!” şeklindedir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir Yüce Allah, hayatın, ecelin, mülk ve kudretin, dinin, beraat ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir