Anasayfa / BAŞ YAZILAR / Peygamberi anlamak
imanilmihali.com
Peygamberi anlamak

Peygamberi anlamak

Peygamberi anlamak

Hz. Peygamber (sav) din adına tartışma üstü tek kişidir ve Allah’ın elçisidir, beşerdir lakin örnek Kur’an ahlakıyla en değerli mü’mindir. O, risalete kadarki yaşamında dahi ahlak ve namus çizgisinden ayrılmamış, güvenilir olmayı başarmış, merhametli, akıllı, sağduyulu ve hissi bir yaşamış insandır.

Risalet ile ise beşeri bu güzelliklerinin üzerine sayısız güzellik eklenmiş, varsa eski nefis yanılmaları ve günahları temizlenmiş, yüreği ve zekası İslam için hazır hale getirilmiş ve yepyeni bir ruh ve kalp ile Kur’an’a elçilik görevi O’na nasip olmuştur.

Peygamberin davasını (mücadelesini) risalet öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak elzemdir çünkü ilk dönem beşeri diğer dönem ilahidir ve davayı sahiplenen bir kul olduğu için ikinci döneme ait yani risalet sonrasına dair dava kişilere mal edilemez. Olsa olsa buna mücadele veya gayret denebilir ki bu dönemdeki tüm niyet, söz ve ameller vahiy istikametindedir.

Risalet öncesi Hz. Peygamber, cahiliye arabistanının tüm yanlışlarını görüyor, Tevrat’ın ve İncil’in hayata nasıl hitap edemediğine şahit oluyor, sıkça tefekküre dalarak sorunu bulmaya ve çare üretmeye çalışıyordu ki bu Kur’an’sız mümkün değildi, olmadı da. İç huzurunu bir türlü yakalayamayan Hz. Peygamber buna rağmen merhametli, sağduyulu, sakin, emin ve sevgi dolu halleri ile etrafında sevilen, hürmet edilen bir kişiydi ve İslam’sız o dönemde tüm insanları da hoşgörüye, doğruluğa ve konuşarak anlaşmaya davet ediyor, yanlışları ikaz ediyor, adaleti sağlamaya gayret ederek hakkı ait olduğu kimselere iade etmeye çalışıyordu.

Bu hal ve huy ise O’nu sevilen, dürüst, çalışkan yapmaya o dönem için yeterliydi lakin pek çok zorluk ve sıkıntıya da maruz kaldığı gerçekti. Buna rağmen O doğruluktan sapmamış, halkın biçare putlara olan inanç ve ibadetini asla anlamamış ve karşı çıktığı gibi kendisi asla o putlara kurban dahi kesmemişti.

Daha gençken sarf ettiği sözler, O’nun putlar ve putların şahsiyetinde tapılmakta olan sahte ilahlar için neler düşündüğünün de ispatıdır ki bu sözler kendisine dahi faydası olmayan putlardan medet umulamayacağı şeklindedir.

Risalet ile gelen değişim ise O’nu örnek bir mü’min yapmış, hakikati görür kılmış, zaten mevcut güzelliklerinin üzerine yenilerini ekleyerek, o ana dek itibar ile yaşamış bir kimse olan Peygamberi vahiy ile destekleyerek sözü daha çok dinlenir hale getirmiştir.

Risalet sonrası Peygamberin ilk mücadelesi elbette tevhiddir, imandır. Nitekim risaletin Mekke’de geçen ilk on senesi daha ziyade iman kardeşliğinin tesisine yöneliktir. İşkence ve zulümlere rağmen hak yolu ısrarla gösteren, vahyi tebliğ ve davette kusur işlemeyen Hz. Peygamber Mekke yıllarında akrabalarını küstürmek, ölmek ve işkencelere maruz kalmak adına elçilik görevinden asla vazgeçmemiştir.

İman mücadelesi, tevhidin kaçınılmaz sonucu olarak risaletin ilk emirlerindendir ki bunun için amel olarak emredilen “Kur’an’ı anlayarak okumak” O’nun ve etrafındaki ilk mü’minlerin şiarı olmuştur. Bu okumak fiili hem öğrenmek ve anlamak hem de ezberlemek içeriklidir ki bu sayede yayılması ve unutulmaması da temin edilmiş olacaktır.

Ahlak, adalet ve merhamet toplumsal barışın tesisi, yanlışların bertaraf edilmesi için şart olandı ve Hz. Peygamber tevhid ve iman mücadelesinin hemen sonrasında beşeri hayata yönelerek salih amelin hayata egemen olmasına gayret etti. Ayetlerle yönlendirilen Nebi bu sayede, iman kardeşleri arasında sarsılmaz bir bağ kurmuş ve inkar cephesine karşı iman saflarını sıklaştırmıştır.

İnsanların açlığını duyduğu hak ve adalet hissini canlandıran, İslam ile korunacak kıymetleri gösteren Nebi bu davranışlarıyla hem örnek olmuş, hem yanlışları göstermiş hem de kendisine itaat edenelri bu emre davet etmiştir.

Akrabalarından dahi bolca itiraz ve hatta küstahlık gören Peygamber, mücadelesinden asla taviz vermemiş ve inatla ve korkusuzca tebliğe devamla, şirki ve şeytanı tanıtmaya gayret etmiştir. Yanlışların ve hurafelerin temelinde yatan bu gaflet, cahiliye müşriklerinin en kahredici gafletidir ve küfür değil ama şirk bataklığındaki cahiliye kavimleri O’nun risaletine kadar şeytanlara yatıp kalkmaya alışmış haldeydiler.

Cahiliye dünyası Allah’ı asla inkar etmiyor ama O’nun yanına, aracı ve şefaatçiler koyuyor, ayete rağmen ata kabullerini savunuyor ve gafletelrini sözde iyi niyetlere dayandırıyorlardı. Ama sihir ve büyü gibi karanlıklar, putlarla dolu ibadethaneler onları esir alıyor ve Tek Yaratan fikrinden uzaklaştırıyordu.

Fıtratı tanıtan, sınavı anlaşılır kılan Peygamber ise fanilik ve bakiliği anlatıyor, hesap ve mizanı kaçınılmaz göstererek sorumluluk bilincini yerleştirmeye gayret ediyordu.

O ana dek şeytanlardan ve cinlerden, atalardan medet uman cahil müşrikler ise elbette statü, menfaat ve alışkanlıklarını terk etmeye istekli değildi ve işi Peygamberi kendi ilahlarına dokunmamaya davet edecek kadar ileri götürmüşlerdi.

İblisin ahdinden habersiz, fatiha’nın mesajını anlamaktan aciz o cahil dünya ikna olmayarak daha fazla azmış ve hicret kaçınılmaz olmuştu.

Medine yılları zulüm ve işkence dolu Mekke yıllarından sonra geçici bir rahatlama getirdiyse de burada karşılaşılan iki temel zorluk; münafıklık ve cihattı.

Cihat yılları aslen Medine’de hayat bulmuş, dinin kalıcılığı aslen bu sayede temin edilmiştir ki bu cihatlar aynı zamanda gerçek ve sahte mü’minleri de ayırt etmek için kurulan ilahi bir tuzaktı.

Münafıklık ise Mekke’de rastlanılmayan ama Medine’de ve yine müşrikler ve yahudiler tarafından sergilenen bir zulümdü. Muhacir ve ensarın arasına karışmak, ganimetlerden pay almak, ticari kayba uğramamak adına bazıalrı inanmadığı halde inanmış görünerek iman cephesine bu dönemde katılmış ve hatta cihatlara iştirak dahi etmiştir.

Lakin, münafıkların imana aykırı gerçek halleri hem ayetlerle gösterildiği hem de o münafıkların hayata bakış açıları aslen değişmediği için münafıklar kolayca tanınır olmuştur. Nihayet münafıklık müessesi de henüz yenidir, acemidir, modern zamanlar gibi organize ve tecrübeli değildir.

Medine’de yapılan cihatların tek gayesi ise zulümle mücadeledir ve hiçbirinde toprak elde etme kaygısı yoktur. Çünkü İslam gönülleri fethetmek kaygısındadır, toprakalrı değil!

Ama bu gayret canı ve malı ortaya koymakladır ki münafıklar işte tam burada çark etmektedir. Keza zulüm bu cihatlarla bastırıldıysa da yok edilememiş ve yaşam sınavının eksi kutbu olarak kalmaya devam etmiştir.

Hz. Peygamber mücadelesinde korkmadan, sonuca götüren cesur hamleleri emrederek iman eleğini kullanmış, etrafındaki gerçek cihat erlerini seçebilmiş ve mücadelesine o yakın olanlarla devam etmiştir.

Ayetle kendisine mecbur kılınan şura ve biata özel önem veren ve hem erkek hem de kadınlardan ayrı ayrıbiat alan Peygamber, bu sayede inanç birliği kurabilmiş ve iman ordusunu teşkil edebilmiştir.

Kesin otorite ve disiplin sayesinde Medine’de geçen on yılın ardından İslam meyvelerini vermeye başlamış ve Mekke’ye dönüş Allah’ın izniyle nasip olmuştur. İslam’ın doğduğu topraklara ve özellikle Kabe’nin bulunduğu şehre geri dönemsi ise hicretten beklenen neticeyi baki kılmış, İslam’ın kudretini tanıtmış ve inanan gönüllere su serperken, Kabe’yi dolduran putların da def edilmesine imkan sağlamıştır.

Burada geçen üç kısa yıl sonrası tamamlanan Kur’an ayetlerine paralel olarak Hz. Peygamberin risaleti de tamamlanmış ve Veda hutbesi ile son kez insanlığa seslenen Nebi 63 yaşında hayata veda etmiştir.

O’ndan geriye kalan Kur’an ve Kur’an’a dayalı sahih sünnetlerdir ki kendisi hadis ve sünnetin yazılı hale getirilmesine zinhar karşı çıkarak din kaynağı anlamında ikileme asla müsaade etmemiştir.

Hz. Aİşe(ra)’nin Peygamberimizin ahlakını, Kur’an ahlakı şeklinde tarif etmesi bizlere gösterir ki O’nun tüm karakter ve mizacı risalet sonrası tamamen Kur’an ile şekillenmiştir.

Kendisine taşa atan kavme dahi beddua etmeyen Peygamberin bilinen üç laneti sadece ‘paraya tapanlara, yeryüzüne zarar verenlere ve işleri zorlaştıranlara’dır. Diğer tüm hallerde sevgi ve anlayışı esas almış, sürekli ve kati olarak melek değil insan olduğunu, ‘efendi’ değil ayette belirtildiği gibi ‘arkadaş’ olduğunu izaha çalışmış, kendisini ilahlaştırmak isteyenlere asla müsaade etmemiştir.

Adak ağacı gibi putlar isteyen mü’minlere (hem de risaletin on beşinci yılı) şiddetle karşı çıkmış, batıl inanç ve alışkanlıkları akıllardan çıkarmaya gayret etmiştir.

Eşlerine ve tüm insanlara saygı ve sevgiyle yaklaşan, aklı vahyi alanlar dışında komutan kılan, örflere kıymet veren ancak vahye aykırı olanları reddeden, kamu yararını hak olmak şartıyla esas alan peygamber, zekat (vergi) mefhumunda da kendisi tüm servetini muhtaçlara harcarken, ayet ihtiyaçtan fazlasının infak edilmesini emrederken o asgari olarak kırkta bir rakamını benimsemiş, aşırı cimriliği de aşırı cömertliği de yasaklamıştır.

Tevekkülü (güveni) sadece Allah’a has kılan, secdelerinde huşuyu yakalayan ve yakalanmasını emreden Peygamber, tüm söz, davranış ve susuşlarını Kur’an’a yaslamış, adeta yaşayan Kur’an olmuştur.

Kalbi ve zihni Kur’an için temizlenen, hazırlanan Nebi bu sayede Kur’an’ı ezberlemiş, unutmamış, bir tek nokta ilave etmeden ve sırasını Cebrail (as) ile mukabele ederek Kur’an’ı musaf haline getirmiştir. Kendi hadislerini ise imha ettirmiş, kayda geçirilmemesini emretmiştir.

O’nun bu çabası elbette karşılık bulmuş, İslam nuru O’nun vefatında yaklaşık yüzbin müslümana ulaşmıştır.

Yumuşak ve itidalli davranmaya önem veren, düşmanlarına dahi zulmetmeyen, dille sarf edilen iman kelimelerini (yalan dahi olsa hesabını Allah’a bırakarak) doğru ve yeterli kılan Nebi, lüks ve israfa, şeytan işi pisliklere düşman olmuş, ibadette dahi aşırılığı yasaklamış, beşeri şehvet ve ihtiyaçların meşruluğunu ama ilahi gerekelrin de zorunluluğunu öğretmeye çalışmıştır.

Dua, istiğfar, tevbe, şükür gibi nimetlere sıkça müracat eden, rızkı ve nimeti sadece Allah’a kılavuzlayan peygamber, diğer din mensuplarına asla baskıdan yana olmamış, tebliğ ve davetle yetinmiş, zorlamamış, hesabı ise Yüce Allah’ın hakkına teslim etmiştir.

Kur’an’ın sadece ezberlenmesini değil aksine anlaşılıp hayata yansıtılmasına çalışan Nebi, kamu malına azami önem vermiş, en kahraman mücahitlerin kamu malından sırf bir yelek çaldığı için şehitlikten mahrum olduğunu söylemiştir.

Keza kızı Fatma(ra)’ya kendisine güvenmemesini, şefaat beklememesini, Allah’ın emirlerine uymasını nasihat eden de O’dur. Yine ‘hırsızlık yapan kızım Fatma’da olsa elini keserim’ diyen de O’dur.

Vefatında tek dinarı ve borcu bulunmayan Resul’ün hakka itibarı doğal olarak sonsuzdur. Zenginleşmeyi asla düşünmeyen aksine tüm varlığını ve yemeğini dahi yoksullar için sarf eden, mütevazi yaşam süren Nebi, harama asla bulaşmamış, bulaşanları şiddetle kınamıştır.

İfk olayında veya Tume Bin Ubeyrık hadisesinde olduğu gibi yalan ve iftiranın toplumda yarattığı acı sonuçları bilen Resul, gıybet, yalan, dedikodu ve iftirayı kesinlikle yasak ederek, hatta hanımlarını ikaz ederek toplumsal barışın sağlanmasını arzulamıştır.

Namus ve iffeti en değerli kıymetlerden sayan Nebi, sadece cinsel manada değil, ahde vefa, ticaret ahlakı gibi meselelerde de namusu esas almıştır.

Zannın aşırısından da kötüsünden de sakınan Nebi, güzel söz ve zanna riayet etmiş, en bariz düşmanlıklar arkasında bile sevgi tomurcukları ihtimalini yok saymamıştır. Nitekim O’nun sevgi dolu yaklaşımı karşılık bulmuş, en azılı düşmanları dahi itaat etmiştir.

Öte yandan azılı ve kalpleri mühürlü bazılarının, Peygamberin en yakınları dahil, ıslahı mümkün olmamış, kendisine yardım ve himayede bulunan bazı akrabaları da iman etmemeyi tercih etmiştir.

Çocuklara özel bir sevgi besleyen, kadınlara adil ve sevgi ile yanaşan, komşuluk ilişkilerine önem veren, kabir ziyaretlerinde aşırılığı, ecel halinde kalanların aşırı feryadını yasak eden Peygamber, her daim sınavı ve dünya hayatının faniliğini anlatmış, mü’minleri ahiret azığı hazırlamaya çağırmıştır.

Elbette tüm bu sayılanlar Allah’ın izni, yardımı ve rahmeti iledir. Kur’an nurunu O’nun kalbine koyan, söz ve davranışlarında idrak ve iman gücü veren, nefsini temizleyen, güçlü ve güvenilir kılan Yüce Allah’tır.

Kur’an ahlakıyla ahlaklanan Nebi’yi ve mücadelesini örnek almak ise bizlere görevdir.

Mesele, O’nun o zaman giydiği fistanı, takkeyi, sakalı, şalı, deveyi değil, O’nun inanç ve ahlakını almaktır.

Mesele, O’nun beşeri ve örfi hallerini değil, din adına sarf ve eda ettiği hareket ve sözleri kabul etmektir.

Mesele, O’nun sözlerinden ziyade, elçilik ettiği kutsal mesajın manasına itibar etmektir.

Mesele, arapçayı değil kutsal mesajı dinleştirmektir.

Mesele, Hz. Peygamberi efendi, sahip değil, arkadaş görebilmek, beşer olduğunu unutmamak, O’na ilahlık yakıştırıp din adına hüküm verebilen bir şirk aracı yapmamaktır.

Mesele, O’nun inanç ve ahlakını alabileyi dilemek, bu uğurda Allah’tan yardım dilemek, ahirette Nebiile birlikte haşredilmeyi ummaktır.

Mesele, O’nun mücadelesini ve yanlızlığını anlamak, bir ömür tükettiği hak ve adalet yolunda zulme sapmamaktır.

Nihayet mesele iman edebilmek, tevhid eri olabilmek, şirke bulaşmamaktır.

Mesele, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a yakışır mü’min olabilmektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur'an öğrenmek istiyorum

Kur’an öğrenmek istiyorum

Kur’an öğrenmek istiyorum Kur’an’ı öğrenmek tüm Müslümanların en büyük heves ve arzuları arasındadır ki doğrusu ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir