Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Peygamberimizin mirası ve terekesi
imanilmihali.com
Peygamberimizin mirası ve terekesi

Peygamberimizin mirası ve terekesi

Peygamberimizin mirası ve terekesi

Hz. Peygamberin hayatı risalet öncesi ve sonrası iki bölüme ayrılsa da cihana her ikisinde de var olan ortak güzelliklerin kokusu yayılır. Cehalet dünyasının karanlık ve pis kokulu müşriklik zamanlarında dahi paraya ve mala tamah etmeyen, zenginleşmek gibi bir muradı olmayan ama daima yardım etmekten, adil olmaktan ve yanlışlarla mücadele etmekten yana olan tavrı nedeniyle H. Peygamber örnek bir kul ve beşerdir.

Akrabalarının kavimsel üstünlüklerine, amcalarının servetlerine, hatta ilk eşinin muazzam mal varlığına rağmen değişmeyen karakteri, yardıma ve paylaşmaya dair azmi O’nu güzel bir insan yapar ki risalet sonrası bu durum katlanarak devam etmiştir.

Şimdilerde zenginleşmekte sakınca yoktur safsatasını dillendirenlerin yanlış ve küfür kokulu iddialarının aksine O daima harcamayı, hak sahiplerine ulaştırmayı, infakı (zekatı) esas almış, vefatına yakın zamanda şahsına ait olan zorunlu mallar hariç diğerlerini infak yoluyla dağıtmıştır.

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran 3/92)

Allah yolunda malını, canını, akıl ve bedenini harcamaktan asla imtina etmeyen muazzez peygamber zekat konusunda da örnek olan ve yol gösterendir ki zekat için o zamana ait belirlenen asgari rakam olan kırkta bir kuralı insanlar zorlanmasın ve zekat nedeniyle dine soğumasınlar diyedir. Nitekim Hz. Peygamberin vefatından sonra dinden çıkanların tek itirazı bu zekat üzerinedir ve maalesef İslam’a girenlerin yarısından da çoğu irtidat etmiş, dinden küfre geri dönmüştür ve bunun başlıca sebebi para ve dünya malına düşkünlüktür.

Oysa ki Hz. Peygamber ecel yatağında dahi infakı esas alan ve peşinde koşmadığı servetlere ilave olarak elindeki servetleri de muhtaçlara dağıtma gayesinde olandır.

Tereke; ölen bir kimseden kalan her şey demektir ve günümüz Türkçesinde bunun adı mirastır.

Hz. Peygamber (sav) dünya malına iltifat etmeyerek, elde edilen ganimetlerden kendisine geçinebilecek kadarını alıkoyarak, diğerlerini dağıtırdı. Yemede ve giymede zaruret kadarıyla yetinir, bazen borçlandığı dahi olurdu. Peygamberimizin mevcut mallarının gelirleri yolculara, misafirlere, ülkeye gelen yabancı ülkelerin elçilerine, fakirlere, muhacirlere, mahiyetinde din eğitimi görenlere, dine ısındırılanlara tahsis edilmişti. Vefat ettiklerinde, o zamanın zenginlik sembolü sayılan altın ve gümüşü kalmamıştı. Ancak üzerinde “Muhammedün Resulullah” yazısı bulunan bir gümüş mührü kalmıştı.

Peygamberimiz (sav) vefat ettiği zaman geriye bıraktığı malı

Zaruri olarak kullandığı elbisesi, birkaç su kabı, içinde yıkandıkları tekne, iki adet kilim, bir çarşaf, makas, tarak, misvak gibi eşyaları, kılıç, ok, zırh, mızrak, miğfer’den oluşan silahları, “Düldül” adındaki bir devesi, savaş ganimeti olarak payına düşen ve devlet reisi olarak bundan ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermekle yükümlü olduğu; “Fedek” arazinin yarısı, Ümmü’l-Kura’nın üçte biri, Hayber’den kendisine düşen beşte biri olan payı ve Ben-i Nadir’den bir kaleden ibaret olan arazî ki bunların tamamını Müslümanlara tasadduk etmiştir. (Tirmizî, Şemail, s.149)

Hz. Peygamber (a.s.m)’in arazi olarak aldıkları payları Enfal Suresi’nin 41. ayeti ile, Haşir Suresi’nin 6, 7. ayetlerinde Allah’ın ortaya koyduğu hükmü çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Hz. Muhammed (sav), ganimet ve fey´ hukuku gereğince kendisine düşen veya bağış suretiyle eline geçen yerleri de devletin idaresinde Müslümanlara sadaka bırakmış, manevi ve maddi iktidarını şahsına ve ailesine servet yığmada değil, sadece ve sadece tüm Müslümanlara, her iki dünyayı kuşatan bir mutluluk getirmede kullanmıştır.

Hz. Peygamber vefatına yakın bir zamanda halka kendi üzerinde hakkı olanların bulunup bulunmadığını sormuş, ısrarlı soruları karşısında birisi kalkıp 3 dirhem kadar bir alacak talebinde bulunmuş ve bu hemen kendisine ödenmiştir.

Yine bu dönemde Rasûlullah, hanımı Hz. Aişe’ye; O’nun nezdinde bıraktığı 7 (bazı hadislerde 6 veya 9) dirhem kadar paraya ne olduğunu sormuş, hanımı bu parayı getirip vermiş ve Hz. Peygamber onun 5 dirhemini, Ensar’dan beş fakir aileye dağıttırmış ve geri kalanı da hanımlarına harcamaları için vermiştir.

Her ne kadar Hz. Peygamber dünyadan borç bırakmadan ayrıldıysa da O’ndan sonra idareyi ele alan Hz. Ebû Bekir ilk iş olarak, Rasûlullah’ın borçlarını ödeme ve vaadlerini yerine getirme yoluna gitmiştir.

Hz. Peygamberin risalet öncesinde sahip olduğu develer muhtaçlara dağıtılmış ve savaşlarda kullanılmış, köle ve cariyelerin ise tamamı azad edilmiştir.

Hz. Peygamber’in hayvanları ile bazı aletleri, ayakkabıları miras olarak Hz. Ali ailesine verilmiş, hırkası, kılıç ve yüzüğü ise devlete kalmıştır.

Hz. Peygamber vefat ettiğinde başta kızı Hz. Fatıma olmak üzere mirasçıları, O’nun her çeşit malını ve bu arada arazilerini bölüşmek üzere halife Ebû Bekir’e (ra) müracaat etmişler, kendilerine Rasûlullah’ın; “Bize mirasçı olunamaz, bıraktıklarımız sadakadır.” sözleri hatırlatılınca O’nun sahip olduğu tüm araziler devlete maledilmiştir.

Hz. Peygamber’in mirası hakkındaki diğer bir sözleri de şöyledir:

“Mirasçılarım hiçbir dinarı bölüşmesinler. Hanımlarımın nafakasından ve âmilimin masrafından başkası sadakadır.” (Buharî, Vesaya, 33, Cihad, 202)

Buna göre Peygamber hanımları yaşadıkları müddetçe Rasûlullah devrinde O’nun tarafından tayin edilen nafaka gelirlerini alma hakları devam edecektir. Burada O’nun âmilinden maksat, şüphesiz ki, O’nun kendi yerlerine bakan, gelirleriyle ilgilenen ve işletilmek üzere başkalarına verilmemiş olan arazilerinde bizzat çalışan görevlileri ve işçileridir.

Hz. Peygamber’in hanımlarının oturmakta olduğu odalara gelince, bunları Rasûlullah vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Onlar bu yerlerde oturacaklar ve dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibi Rasûlullah’ın sadakaları arasına katılacaktır.

Böylece Müslümanlardan tahsil edilen her türlü gelirlerden faydalanmayı kendisine ve akrabalarına yasaklayan Hz. Muhammed (sav), ganimet ve fey´ hukuku gereğince kendisine düşen veya bağış suretiyle eline geçen yerleri de devletin idaresinde Müslümanlara sadaka bırakmış, manevi ve maddi iktidarını şahsına ve ailesine servet yığmada değil, sadece ve sadece tüm Müslümanlara, her iki dünyayı kuşatan bir mutluluk getirmede kullanmış bulunmaktadır.

Son Peygamber’in artık ebediyen peygamberlikte bir mirasçısı olmayacaktır. Bu bakımdan peygamber olarak sahip olduğu haklarının bir başkasına devri ve miras kalması düşünülemez. O’ndan sonra devlet başkanlığına ise halkın biat ettikleri veya seçtikleri kimseler geçecektir.

Hz. Peygamber’in Sahip Olduğu Hakların Mirası konusunda ise Hz. Peygamber’in pek çok sıfatı bulunmaktadır ki, bunların en başında şüphesiz Peygamber olması ve devlet başkanlığı gelir. Son Peygamber’in artık ebediyen peygamberlikte bir mirasçısı olmayacaktır. Bu bakımdan peygamber olarak sahip olduğu haklarının bir başkasına devri ve miras kalması düşünülemez. O’ndan sonra devlet başkanlığına ise halkın biat ettikleri veya seçtikleri kimseler geçecektir. Hz. Peygamber’in devlet başkanı sıfatıyla sahip olduğu haklara gelince, bunların kendinden sonra gelen başkanlara intikali söz konusu olacaktır.

Peygamberin mirası iman, Kur’an ve sünnettir

Görüldüğü üzere Hz. Peygamberin gençliğinde, risalet öncesinde ve risalet esnasında sahip olduğu kati olarak bilinen mal ve servetlerin tamamı, O’nun eceli esnasında (zorunlu olanlar hariç) ortada yoktur. Bunun nedeni ayetler ile emredilen infakın gereği ve paylaşma – yardımlaşmaya dayalı örnek Kur’an ahlakıdır. Dünya süslerine tamah etmenin her türlü kötülüğün başı olduğunu duyuran Peygamber, tehlikeden uzaklaşmak, İslam’ı yüceltmek, hak sahiplerine haklarını iade etmek adına tüm ömür, para ve mal servetlerini iman uğruna harcamış, miras olarak dinarlar, altın külçeler değil sadece iman, Kur’an ve sünnet bırakmıştır.

Zenginleşmeyi (!), hediyeleşmeyi (!), akrabaya yardımı (!) savunan din tacirleri ise bu konuya asla değinmemekle, devlet başkanı, kamu hakkı gibi kılıflarla ganimetleri kendi banka hesaplarına uygun olarak meşrulaştırıp sahiplenme hevesleriyle O’nun aziz hatırasına da saygısızlık etmişlerdir.

Peygambere göz göre göre yalan söyleten, paraya tapıcılığı dinleştiren bu kesimler muhtaç ve yetimleri yok sayarak, zengin ve nüfusluları toplumun önüne çıkararak dinin nihai gayesine de zarar vermişlerdir.

Ayetlerde nüfuslu insanları imana davet için uğraşan ama bu arada kör ve fakirleri görmezden gelen peygamberin azarlanması hakikat iken modern zaman müslümanları servet yığmakta ve servetsizleri yok saymaktadır.

Kur’an’da zekat (infak) övülüp cimrilik yerildiği halde, servet yığmak ve servetle şımaranlar lanetlendiği halde İslam alemi hala servet sahiplerine biat etmekte sakınca görmemektedir. Servetin haram ve helalliği asla tartışılmayan bu zeminde maalesef hak yiyenler, zulmedenler, alın teri ve emeğin hakkını vermeyenler baş tacı edilmekte ve İslam bu nedenle hak dengelerini bir türlü kuramamaktadır.

Peygamberin örnek Kur’an ahlakı bize gösterir ki dünya süslerinden hiçbiri berzah ötesine geçemez ve para babalarının tüm gayretlerine rağmen asıl biriktirilecek olan amel ve imandır. Buna rağmen ahir zaman İslam modeli yazık ki servet avcılığı ve bu yolda her şeyi mübah gören bir acımasız dinsizliğe dönüşmüştür.

Kafirlerle işbirliğini dahi makul ve mübah gören bu kirli zihniyetin ucu paraya tapmaktır ki modern zaman putları artık reçelden değil dolar ve tahvillerden teşkildir.

Peygamberimizin asıl mirası

Oysa Peygamberin asıl mirası imandır, tevhiddir, ibadet, ahlak, salih ameldir, güvenmek ve güvenilmektir, doğru ve gerçektir, hak ve adalettir, sevgi ve hoşgörü, affetmek ve bağışlamaktır. Peygamberin asıl mirası sakal, tesbih, takke değil, kendisine has olmak üzere dokuz hanım almak değil, örnek Kur’an ahlakıdır.

Peygamberin gerçek mirası, Allah’ı tanımak, sevmek, teslim olmak, günahtan korkmak, sadece Allah diyebilmektir.

Peygamberin gerçek mirası tevhid eri olarak güzellik ve hayra hizmet kadar şer ve şirkle de, şeytan ve kafirlerle de mücadele etmektir.

Peygamberin mirası dünya malı değil ahiret malı biriktirmektir.

Peygamberimizin mirası Kur’an ve Kur’an’a uygun sahih sünnet ve hadislerdir.

Din tacirleri ise Kur’an ayetlerini ve sünnetleri dahi kirli amaçlarına alet eden münafıklar güruhudur ve bunlar servetler yığıp şımararak, kibirle büyüklenerek ezenler, zulmedenlerdir. Oysa Kur’an ezilenlerin dinidir ve ezilenleri ezenlerin üzerine çıkartmayı dileyendir.

Hz. Peygamberin ahlakı da, mirası da, terekesi de, hayatı ve eceli de Kur’an’dır, Kur’andadır.

Ötesi yalan ve batıldır, şeytani tuzaklardır.

Mesele para veya mal ile övünmek değil, selim kalp ve akıl ile ruhu teslim etmeye gayret etmektir.

Mesele kulun kendisini Kur’an ile hesaba çekebilmesi ve mal ve amelden hangisine kıymet vermesi gerektiğini idrak edebilmesidir.

Çünkü kefenin cebine sadece iman ve amel girecek başkaca her şey bu dünyada kalacaktır.

Peygamberimizin mirası ve terekesi mal ve servetleri, cariye ve köleleri, sakal ve kıyafetleri değil, Kur’an, Kur’an’a uygun sünnet ve örnek Kur’an ahlakıdır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir