Anasayfa / PEYGAMBERİMİZ / Peygamberimizin (sav) mücadelesi, yalnızlığı ve ızdırabı
imanilmihali.com
Peygamberimizin (sav) mücadelesi, yalnızlığı ve ızdırabı

Peygamberimizin (sav) mücadelesi, yalnızlığı ve ızdırabı

Peygamberimizin (sav) mücadelesi, yalnızlığı ve ızdırabı

Yer Mekke, zamanlardan küfrün egemen olduğu, batılın kol gezdiği bir zaman. Hava sıcak. Çöl hemen yakında. Su yok denecek kadar az. hayat gelecek kervanların mallarına, para kazanmak uzak mesafelere yapılacak seferlere bağlı. 

Haydutlar, çöl eşkıyaları, ahlaksızlıklar, namussuzluklar, putperestlikler, cinlere tapınmalar, Kabe’de çıplak tavaflar, doğduğunda diri diri toprağa gömülen kız çocukları, savaşlar, açlıklar, hastalıklar…

O zamanlarda Mekke’de yaşam zor. Dürüst ve ahlaklı kalmak daha zor.

Kavimlerin, kalabalık olan sülalelerin, zenginlerin egemenliği var. Haram ve helal kavramı yok.

Allah kavramı var ve herkes Allah’ı bilip sayıyor ama çoğunluk Allah’a kendisini yakınlaştırsın ve kendisine şefaat etsin diye bir takım putları ilah yapmış durumda. O putlara kurbanlar adanıyor, hediyeler veriliyor. Tahtadan, kayadan, bezden sayısız put var ve her putun arkasında da bir cin. Tüm cinlerde şeytana asker.

Şirke boğazına kadar batmış bu coğrafya da tevhide bağlı, sadece Allah’a ibadet ve kulluk etme gayretinde olanlar da var ama bunlar yok denecek kadar az. zaten sesleri ahlaksızlığı engelleyecek kadar da gür çıkmıyor.

Bir şeyler yanlış, bir şeyler değişmeli. Ama neler ve nasıl değişecek?

Köleler, cariyeler, kadınlar mal gibi pazar yerlerinde satılıyor hem de yok pahasına. Kölelere sayısız eziyetler ediliyor.

Kadının toplumda değeri yok. Sütanneler var. Hastalıklar var. Erkek çocuklarının sağlıklı büyümesi bile zor.

Çarşıda pazarda fal okları, büyücüler, sihirbazlar kol geziyor. Her yeni kervan geldiğinde halk başına doluşuyor ve kumaşlardan kölelere kadar satılık ne varsa parası ve gücü nispetinde alıyor.

Elektrik, su, doğalgaz, otobüs, uçak… yok. İnternet, telefon, ilaç, doktor yok. Beton evler, asansörler, şirketler, gazeteler yok.

Bir şehirden bir şehre gitmek çok uzun zaman alıyor. Deve ve at sırtında yapılan bu yolculuklara zaten yaşlılar dayanamıyor. Gençler ise eşkıyalardan kurtulsalar bile çölde cinlerin ve karanlıkların egemen olduğu tehlikeli yerlerden (yehnalardan) sakınmak için çöl kılavuzu denilen hadilere muhtaç.

Kavimler, kabileler arası çatışmalar an meselesi, adalet ve barış izafi kavram olmuş, güçlü olan kazanır vaziyette, zenginler yaşama sahip olmuş. Bir kısım bolluk içinde yaşarken bir kısım açlıkla boğuşuyor.

Cahiliye dünyası bu halde. Bu hal Rahmet Peygamberinin risaletle görevlendirilmesinin de ilk ve başlıca nedeni.

Bu zamanlarda yaklaşık 25 yaşında. Bu anları yaşadıkça bir şeylerin yanlış olduğunu anlayan ama çözümü bulamayan bir kul Hz. Muhammed (sav). Kalabalıktan, günlük hayatın sadelik ve çirkinliklerinden sıkılıp sık sık yanlızlığı tercih ediyor. Hatta 25 yaşında yaptığı ilk evlilikten sonra bile.

O, kendisi gibi dürüst, samimi azınlıkla muhabbetler edip yaşamın manasını bulmaya gayret ederken ve diğerleriyle çoğu zaman mesafeli dururken asla puta tapmamaya, onlara kurbanlar kesmemeye yemin ediyor. Çünkü o daha aydınlanmamış zihniyle biliyor ve görüyor ki bu putlar ve gerisindeki varlıklar asla Yaratan ve Muktedir olan değildir. Olsa olsa şakacı, alaycı mihraklardır ve güçleri hiçbir şeye yetmez.

İşte Hira mağarasında başlayan risâlet böyle bir ortamda hayat buluyor.

Yüce Rabbimizin sonsuz rahmet ve merhametinin tecellisi Alak suresinin ilk beş ayeti ile hayata geçiyor ve neredeyse ilk üç sene başkaca ayet gelmese bile İslam o andan itibaren filizlenmeye başlıyor.

Hz. Peygamberin (sav) işi zor, çok zor. Hani biz şimdilerde diyoruz ya nasıl olur da bu insanlar iman etmez diye o zamanlar eşi Hatice validemiz, Ebubekir (ra) ve yakınlarındaki birkaç kişi hariç en yakın akrabaları bile iman etmiyor, kendisinin risaletine şüphe ile bakıyor. Yemek verip en yakın akrabalarını İslama davet ettiğinde küfürlere maruz kalıyor, amcaları tarafından yalancılık ve atalara saygısızlık ile suçlanıyor, kavmi terk etmesi isteniyor… görevini anlamaya pek çoğunun gücü ve aklı yetmiyor.

Bıkmadan usanmadan hak yolda yürüdükçe, ayetler peşi sıra nuzül oldukça durum pek değişmiyor.

Zenginler mallarını, ileri gelenler şeref ve çıkarlarını, yobazlar putlarını, görevliler sahip oldukları yetkileri terk etmemek adına o rahmet Peygamberini yalanlıyor, yaralıyor, sahtekârlıkla suçluyor.

En masum olanları bile cinlerin etkisiyle, kendi uydurmasıyla bu işi yaptığını ima ediyor.

On üç yıl Mekke topraklarında ve civar yerlerde, hem de sayısız ayete rağmen iman etmeyen bir sürü insan, bir sürü akraba ve yakın arkadaş var. İman edenler gizli saklı evlerde, daha sonra alenen sokaklarda tekbirler getirerek dolaşır ve İslam’ı tebliğe gayret ederken halk onları taşlıyor, alay ediyor, eziyet ediyor, dünyevi menfaatlerini korumak adına ve mevcut sistemin değişmemesi adına öldürmeyi bile deniyorlar. Allah’ı bilip dururken bu kulun Peygamber olmasına ihtimal vermiyorlar.

Yahudiler ve Hristiyanlar da aynı kanıya sahip, onlarda gelecek Peygamberin kendi ırklarından olacağını farz ettikleri için Hz. Peygambere (sav) saygı göstermiyorlar.

Medine’ye göçten sonra da çok şey değişmiyor. İnanç safhasında Müslümanlar yeniliyor. Büyük çoğunluk inkar halindeyken iman edenler Peygamberimizin ahirete intikalinde bile ancak yüz bin kadarla sınırlı kalıyor. 23 senelik gayretin, İslam’a davetin sonucu ancak bu kadar.

İleri gelen müşrik ve kafirler sözle ve şiddetle başa çıkamayınca, tüm iman edenleri öldürme gayretine giriyor.

Kardeş kardeşle savaşıyor, baba oğulla, amca yeğenle birbirini öldürüyor.

Savaşta her iki tarafta Allah’a dua edip yalvarıyor. Peygamberimizin (sav) amcası bir yanda , Peygamberimiz (sav) bir yanda dua ediyor. Aynı Allah’a, aynı zafer temennisi için farklı niyetlerle ve farklı iki kişi.

Peygamber (sav) hüzünlü, hiç savaş olmasın, herkes iman etsin, herkes Allah yoluna şirksiz, küfürsüz, tereddütsüz girsin dileğinde. Peygamber defalarca konuşup iknaya, inandırmaya gayret ediyor. Ulaklarla uzak yerlere elçiler gönderip davetini iletiyor. Ailesini, akrabalarını, kavmini, insanlığı ateşlerden korumak için gününü gecesine katıyor. Ama sonuç sadece yüz bin kişi iman ediyor.

Eceli yaklaştığında veda hutbesini okurken alanda toplananlara kendi ahlakı ve imanından da parçalar sunarak, Kur’an’ı miras bıraktığını, Allah yolunun ve huzurun O’nda olduğunu bildiriyor. Alandakilerden ve gıyabında tüm Müslümanlardan helallik alıp, risâlet görevini layıkıyla yaptığına dair alandakilerden şahit olmasını istiyor. Rabbimize de şahit ol Ya Rab diye seslenerek alanı terk ediyor ve kısa süre sonra beşeri bedenini ecele teslim edip ahiret yurduna intikal ediyor.

Allah kendisinden de, sıddık ve şahitlerden de, onunla iman savaşına girmiş sahabelerden de, İslam’a emek ve hizmeti geçmiş herkesten de razı olsun.

Rabbim, biz Peygamberimizden razıyız, görevini layıkıyla yaptığına, Kur’an dışı, senin emrin ve dileğin dışı bir şey yapmadığına, beşer olarak elinden gelenin fazlasını yaptığına şahidiz. Bizi şahitlerin arasına yaz. Kulun Muhammed’i (sav) şefaat mertebesine eriştir ve bizlerden de razı ol.

Rahmet Peygamberinin yaşadıklarını canlandırmayı hedef almaktaki gayemiz, şimdilerde rahat koltuklarda bilgisayar karşısında, kaloriferli evlerde yaşarken o zorlukları ve has imanı tanımakta aciz olduğumuzu göstermek içindir.

Düşünün ki o sahabeler 50 derece sıcakta oruç tuttular, hem de sahura kadar belki on dört saat aç ve susuz kalarak. Üstelik gölgeliklerde serinlemek yerine ticaret yapıp, çöller aşıp, savaşarak.

Düşünün ki Peygamberimiz komşuları ve suffenin yoksulları aç diye kendi ekmeğini verdiği için üç gün aç gezdi.

Düşünün ki bilginin yayılma hızı çok düşükken iman edenler bir kişi daha kazanabilmek adına sayısız zorluklara, göçlere katlandılar.

Düşünün ki savaşlarda iman uğruna Peygamberimiz dahil pek çok insan canını dişine takıp, bedenini siper edip Allah yolunda savaştı.

Düşünün ki okuma yazmanın çok yaygın olmadığı bir zamanda bir yandan genç nesillere eğitim verildi.

Düşünün ki o adalet ve ahlak yoksunu toplumdan imanın en güzeli bu iman edenler sayesinde filizlendi.

Düşünün ki o ot bitmez topraklarda sayısız bereketler, faziletler yeşerdi.

İman uğruna düşünün ki kaç beden şehit düştü.

Kimler evlerini, mallarını, kardeş ve çocuklarını terk edip gurbete, savaşa gitti ve oralarda şehit düşüp yurduna bir daha hiç dönemedi.

Bir de şu an kendinizi düşünün…sıcacık odalarda, elde bilgisayar, türlü konfor ortamında imanı sorgular halde, imanı yok sayar haldeyiz.

Rahmet Peygamberinin savaşı cehaletle, adaletsizlikle, batılla, şer ve şeytanlayken…şimdilerde batıla, zulme, şeytana boyun eğenlerin iman savunuculuğu yapması ne kadar doğru? Bizler o Asr-ı Saadet imanının neresindeyiz? Cihada, hicrete, Allah yolunda evlerden, paralardan, candan vazgeçmeye ne kadar hazırız? Ne kadar Müslüman ve ne kadar mü’miniz?

İnsanın canı acıyor, gözleri sulanıyor.

Peygamberimize Taif’te taş atanlarla şimdilerde bir olduğumuzun, imanı dünyevi çıkarlar uğruna düşman görenlerin şimdilerde aramızda dolaştığının farkında mıyız? Peygamberin aç, bitap savaştığı ideali, imanı ne kadar savunabiliyoruz?

Yoksunuz, güçsüz, itibarsız, inançsız, kararsız, yorgun ve umutsuzuz.

İmanımız bu kadar. Rabbim bizleri affeylesin.

Rabbim imanımızı artırsın, nefislerimizi temizlesin, üzerimizdeki ölü toprağını kaldırmaya vesileler nasip etsin.

Bizler de, İslam’da acınacak halde.

Ne Kur’an’a, ne rahmet Peygamberine tabiyiz.

Ezberci, kopyalayıcı, sözde imanımızla Müslüman olma gayretindeyiz.

İman uğruna savaşmıyor, ibadetle avunuyor, ahlakı yaşar görünüyoruz.

Ne aç komşumuz umrumuzda, ne ahlaksıza başkaldırabiliyoruz? Ne vergi kaçırana diklenebiliyor, ne vatanımıza silah çekenlere haykırabiliyoruz? Ne cihada ne hicrete gönüllüyüz? Ne Kur’an’ı anlayarak okuyor, ne Peygamberimizi (sav) anlamaya çalışıyoruz? Ne Allah’a layıkıyla kul olma gayretindeyiz ve ne de imanımızla yaşamaya azmetmişiz…

Acınacak haldeyiz.

O Peygamberin (sav) yakan kumlar, delen taşlar, batan dikenlere aldırmadan bir kulu daha iman ettirebilmek umuduyla yaptığı seferlerin birine bile hazır değiliz.

O Peygamberin (sav) ahlakım Kur’an’dadır deyişinden habersiz Kur’an’ı hayata sokmamaya azmetmiş haldeyiz.

Peygamberin (sav) yakınlarına, kavmine, insanlığa verdiği mesajlardan bihaberiz…

Bilmiyorsunuz, anlamıyorsunuz, bilseniz böyle yapmazdınız diye kendisini parçalayan Peygamberin (sav) ne demek istediğini anlamaya bile çalışmıyoruz…

O hicretler neden yapıldı, o savaşlarda canlar neden feda edildi, neden orta yol bulunmadı da Allah ayetleri egemen kılınmaya çalışıldı ölmek pahasına hiç düşünmüyoruz…

Peygamberimizin (sav) emeği, teri, kanı, nefesi, gönlü bizden razı mıdır sizce?

Kur’an, kendisini hayatın dışına ittiğimiz için bizden razı olacak ve bize hesap günü şefaat edecek midir?

En önemlisi Rabbimiz Allah bizden cesur, kararlı ve inançlı olamadığımız için, O’nun sınırlarına riayette büyük kusur ve ihmaller ettiğimiz için, O’nun ayetlerine rağmen şeytana dost ve zalime arkadaş olduğumuz için bizden razı gelecek midir? O razı gelmeyeceğine göre bize şefaat edebilecek kimdir?

Bizler peygamberimize (sav) ve Kur’an’a, bilcümle Rabbimize itaat ve itikatta kusur ettiğimiz için imanın neresindeyiz?

Acınacak, kahrolacak haldeyiz.

Peygamberimizi anlamadan, O’nun risâlet görevini tanıyamadan, örnek ahlakını kendimize rehber edinmeden, Kur’an’ı hayata yansıtmadan…ne Müslüman olunur, ne iman edilir. İman edilmeden de Mü’min olunamayacağından cennetler bizlere haramdır.

Şimdi akıllar şunu çok iyi hazmetmelidir ki İslam’ın ilk adımı, Peygamberin ilk savaşı, Kur’an’ın ilk emri İMAN’dır.

İman olur, ibadet ve ahlak, hatta amel noksan kalırsa Rabbimizin affı inşallah gerçekleşir. İman olmaz ise diğer tüm ibadet, amel ve ahlaklar nafiledir.

Çünkü İman inanmaktır. İman güvenmek ve teslim olmaktır. İman tevhide baş koymak, şeytana karşı çıkmaktır.

İman, Allah dostları ile dost, Allah düşmanları ile düşman olmaktır.

İman, Peygamberimizin kanlı ayakları ile, uykusuz gecelerde sabahlara kadar kıldğı namazların gayesidir.

İman, O rahmet Peygamberinin canını ortaya koyduğu savaşlar öncesi Rabbimize ettiği dualardaki temennisidir.

İman, şeytanın baş düşmanı, yaratılışın gayesi, ahiretin anahtardır.

İman varsa hayat vardır. Allah ve Kur’an ayetleri hayata rehber ve ışık ise her şey güzel ve doğrudur.

İbadetin kendisi herkese ve her şekilde yapılabilir. Ahlak toplumdan topluma değişebilir. Amelin salih olup olmadığı zamana göre değişebilir. AMA İMAN ZAMAN VE MEKANDAN BAĞIMSIZ OLARAK TEK DEĞİŞMEZDİR.

İman olursa, kul Allah’tan başkası için secdelere kapanmaz, riyaya, gösterişe kapılarını kapatır. Kul, iman olursa rızkı ve bereketi sadece Allah’tan bekler. İman olursa kul, kanmaz, aldanmaz, yok saymaz, helalden vazgeçmez. İman varsa kul asla batıla ve şeytana teslim olmaz. İman varsa kul yalan söylemez, hile ve bozgunculuk yapmaz, zinadan, haramdan, sihirden, münafıklıktan, iftiradan uzak durur.

İman varsa insan…kuldur.

İman yoksa insan…değersiz bir varlıktır ve cehennemlere namzettir.

Rabbim, O rahmet Peygamberinin davasını anlamamıza yardım eylesin.
Rabbim, iman versin, imanımızı artırsın.
Rabbim imana savaş açanların tuzaklarını başlarına geçirsin.
Rabbim tüm mü’minleri korusun ve bağışlasın.
Amin!

Peygamberimizin (sav) mücadelesi, yalnızlığı ve ızdırabı

Bu yazıyı okudunuz mu?

Peygamberi anlamak

Peygamberi anlamak

Peygamberi anlamak Hz. Peygamber (sav) din adına tartışma üstü tek kişidir ve Allah’ın elçisidir, beşerdir ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir