Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / Resulallah’ın akrabalarını ve Mekkelileri daveti
imanilmihali.com
Peygamber ahlakı

Resulallah’ın akrabalarını ve Mekkelileri daveti

Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır. (Al-i İmran 3/144)

Peygamberimizin akrabalarını ve Mekkelileri İslama daveti

“Benim durumum, bir ateşin yanındaki kişinin durumuna benzer. Ateş yanıp etrafını aydınlattığı zaman, pervaneler ve diğer bazı böcekler kendilerini ateşe atmaya başlarlar. Adam yanmamaları için onları ateşten uzaklaştırmaya çalışır, fakat onlar buna rağmen kendilerini ateşe atarlar. Aynı şekilde ben de sizleri eteklerinizden tutup cehennem çukuruna düşmekten alıkoymaya çalışıyorum; ‘Buraya gelin, ateşten uzaklasın, buraya gelin, ateşten uzaklaşın’ diye bağırıyorum. Ama ne var ki, sizler elimden kurtulup doğruca cehennem çukuruna koşmaya devam ediyorsunuz.” (Hz. Muhammed (s))

YAKIN AKRABALARI DAVETİ

Resulullah’ın Dâru’l Erkam merkezli yürüttüğü davet faaliyetinin yüzü aşan mensubu vardı. Ancak davetin hedefi sadece Mekke halkına ulaşmak değildi. Daha ilk vahyolunan ayetlerle, İslam’ın bütün insanlara hitap eden bir kapsayıcılığa sahip olduğu Resulullah ve müminler tarafından açıkça anlaşılmıştı. Bu nedenle, daveti canları pahasına devam ettirmeye ve birbirlerine destek olmaya kararlı bu küçük kitle, asıl hedefleri tüm insanlık olmakla birlikte, öncelikle Mekke’deki herkese ulaşmaya çalışıyor, birebir görüşme ve sohbetlerinde Mekkelileri İslâm’a davet ediyorlardı. Zaman risâletin üçüncü yılının sonlarıydı, işte bu zamanda vahyolunan bazı ayetler, davetin yeni bir safhasını haber verdi. Bu ayetler, o güne kadar kısmen gizli yürütülen ve bireysel gerçekleştirilen davetin, kitlesel davete dönüştürülmesi talimatını veriyordu. Söz konusu ayetler şöyleydi:

“Yakın akrabalarını uyar [Şuara, 26:214]

‘Sen emrolunduğun gibi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma.[ Hicr, 15:94]

Bu iki ayetten hangisinin daha önce vahyolunduğu tartışmaların konusu olmuşsa da, esasen ‘yakın akrabalarını uyar’ ayetinin diğerinden daha önce vahyolunduğunu söylemek daha doğrudur. Zira, yakın akrabaları uyarmak, diğer insanları uyarmaktan daha kolaydır. Davet ise zordan kolaya doğru değil, kolaydan zora doğru ilerler.

‘Yakın akrabalarını uyar’ ayeti vahyolunduğu zaman, bu talimatın gereğini yerine getirmek Resulûllah’a ağır geldi. Bir süre ilâhî talimatın gereğini yapamadı. Emrolunduğu görevi layıkıyla yapamama düşüncesi tedirginliğini ve korkusunu büyüttü. Çoğunluğu müşriklerden hatta müşriklerin ileri gelenlerinden oluşan akrabalarını, İslâm’a davet etmekte zorlandı. Resulullah, o günlerdeki sıkıntılı durumunu şöyle anlatmıştır:

‘Akrabam olan kimselere İslâm davetini yaptığım takdirde, onlardan hoşuma gitmeyecek davranışlar göreceğimi bildiğim için sustum, davette bulunmadım. Ama Cebrail bana gelerek şöyle dedi; ‘Ya Muhammed! Eğer Rabb’inin sana emrettiği şeyleri yapmazsan, Rabbin sana azap eder.” [Ibn Ishak, Siyer, 201; Ibn Kesir, el-Bİdaye ve’n-Nihâye, 111/52.]

Resulullah için davetin bu yeni aşamasının gereklerini yerine getirmek zordu. Bu zorluk nedeniyle adeta hastalandı. Evine kapanıp kaldı. Davetin ilk günlerinde olduğu gibi, üzerine yine ‘korku ve endişe elbisesini’ aldı. Halaları, hastalandığı düşüncesiyle kendisini ziyaret ettiler. [Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf, 1/118; İbnü’l Esir, d-Kâmil fi’t-Târih, 11/61.]

Ancak yeğenlerini sağlıklı görünce, son günlerdeki sıkıntılı ve garip durumunun nedenini sordular. Onların bu sorusuna Resulullah’ın cevabı, her zaman olduğu gibi, sadece gerçeği dile getirmek oldu: ‘Benim hiçbir rahatsızlığım, yok. Hastalanmadım. Allah, akrabam olan kimseleri azabıyla uyarmamı emretti. Bunun üzerine halaları ‘Sen yakınlarını çağır, fakat Abdu’l Uzza (Ebû Leheb)’yi çağırma. Çünkü o senin davetini kabul etmez [Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf, 1/118; Ibnü’l Esir, ei-Kâmil fı’t-Târih, 11/61.] diyerek, bazı tavsiyelerde bulundular.

Resulullah, her ne olursa olsun kendisine vahyolunan emri yerine getirmekle yükümlüydü. Bunun bilgisine ve bilincine sahipti. Fazla gecikmeden verilen talimatın gereğini yerine getirmeye koyuldu. Bir yemek ziyafeti verdi. Akrabalarına İslam’ı tebliğ etmeyi ve davetini gerçekleştirmeyi bu ziyafet sırasında yapacaktı. Dostça bir ortamda gerçekleşen davetin göreceği tepkinin sert olmayacağını düşünüyordu.

Resulullah İslâm’ı tebliğ etmek için akrabalarını evine davet etti. Yaklaşık 40 kişi davete icabet etti. Ev davetlilerle dolup taştı. Davetliler hazırlanmış olan yemekleri yiyip, içeceklerini içtiler. Resulullah fırsatını bulup da İslâm davetini gerçekleştireceği bir an kollayıp durdu. Ancak göreceği tepkilerden çekiniyor, hatta biraz da korkuyordu. Zaman ilerledi. Resulullah davetini gerçekleştiremedi. Kendisine vahyolunan mutlak hakikatleri açıklayamadı. Karınları doyan davetliler bir müddet sonra kalkıp evlerine gittiler.

Resulullah ertesi gün akrabalarını tekrar davet etti. Aynı şekilde yine yiyecek ve içecek ikram etti. Fakat bu sefer görevini yerine getirdi ve davetini gerçekleştirmeyi başardı.

‘Ey Abdülmuttalib oğulları! Vallahi ben, benim size getirdiğimden daha iyisini getirmiş başka bir Arap genci bilmiyorum. Ben size dünya ve ahiretle ilgili bir şey getirdim’ diyerek, öncelikle davetinin konusuyla ilgili genel nitelikte bir açıklamada bulundu.

Sonra diğer konulara geçti. Misafirlerine Allah’ın sıfatlarından bahsetti. Allah’ın insanların yegâne rabbi ve ilâhı olduğunu söyledi. Kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi. Söyledikleri, toplantıda bulunanların ilgisini çekti. Vahyin muhtevası hakkında bir şeyler sordular. Daha çok da vahyi alış tarzını merak ediyorlardı. Resulullah, akrabalarının meraklarını gideren gerekli açıklamaları yaptı ve iman edip, şirkten ayrılmalarını istedi.

Davet edilmemiş olmasına rağmen, yüzsüzlük yaparak toplantıya katılan Ebû Leheb, yeğeni ile akrabaları arasındaki konuşmaları dinleyince, küstahça bir tavır takındı. Kendisini Abdülmuttalib oğullarının sözcüsü gören bir tavırla Resulûllah’a çıkıştı. Yaptığı iş nedeniyle yeğenini suçlayıp, aşağıladı. Öfke içerisinde;

‘Bunlar senin amcaların ve amca çocukların. Yaptıklarınla onlara zarar veriyorsun. Yanlış yapıyorsun. Bir an önce atalarının dininden sapmış kimseleri yanından uzaklaştırıp, bu yanlış işini terk et. $unu bil ki, senin kavmin, seni tüm Araplara karşı koruyacak güçte değil. Sen kavminin başına büyük bir bela açıyorsun. Bu nedenle Arap kabileleri bütün güçleriyle üzerimize çullanmadan önce bizler ellerimizi çabuk tutup seni hapsetmeliyiz. Bu seni tüm Araplara karşı korumaktan daha kolaydır. Ben, akrabalarına senin gibi şer ve kötülük olacak böylesi bir şey getirmiş başka birisini tanımıyorum’ dedi.

Ebû Leheb’in sözlerinden de açıkça anlaşılıyor ki, aralarında kendisinin de bulunduğu Mekke eşrafı, Mekke toplumunun inanç ve hayat tarzına ters düşen bir grup insanın Resulallah’ın çevresinde toplamış olduğundan haberdardı. Bu nedenle Ebû Leheb konuşmasında dikkatleri öncelikle bu noktaya çekti. Yeğenine, çevresindeki insanlardan uzaklaşması gerektiğini söyledi. Ayrıca, Mekke eşrafının, Resulallah’ın ve çevresindeki müminlerin dile getirdikleri inanç ve hayat tarzının sadece Mekke’deki insanların değil, eğer duyulursa diğer bölgelerdeki insanların da tepkisini çekecek nitelikte olduğunu düşündükleri ve bunu aralarında konuştukları Ebû Leheb’in sözlerinden anlaşılmaktadır.

Ebû Leheb, ısrarlı bir şekilde, yeğeninin durumu devam ettirmesi halinde Abdülmuttalib oğullarının büyük bir problemle karşı karşıya kalacağını söylüyordu. Amcasının bu tepkisi karşısında Resulüllah’ın tavrı görevinin gereğini yerine getirmekten başka bir şey olmadı ve şunları söyledi:

‘Hamd Allah’a mahsustur. Ben sadece O’na hamdeder, O’ndan yardım ister, O’na iman eder ve yalnız O’na tevekkül ederim. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka herhangi bir ilâh yoktur. O, birdir ve hiçbir ortağa sahip değildir. Kesinlikle bilin ki ileriye gönderilen bir gözcü, kendisini görevlendirmiş kimselere karşı asla yalan söylemez. Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki ben sadece sizlere değil, bütün insanlara gönderilmiş bir elçisiyim. Allah’a yemin ederim ki uyur gibi öleceksiniz ve uyanır gibi diriltileceksiniz. Hepiniz hesaba çekileceksiniz. Daha sonra da ebedî olarak Cennete ya da Cehenneme konacaksınız.’ [Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf, 1/118; Ibnû’l Esir, d-Kâmil fi’t-Târih, 11/61.]

Klasik siyerlerden birisinin yazarı olan İbn Kesir’in naklettiğine göre, [Ibn Kesir, d-Bidaye ve’n-Nihâye, 111/53] Resulullah risâletin bu günlerinde görevini tamamlayamadan müşrikler tarafından öldürüleceğini düşünüyordu. Davetinin yarım kalacağı kaygısına sahipti. Eğer öldürülecek olursa kendisine yardımcı olacak ve İslâm davetini devam ettirecek birisinin olmasını arzuluyordu. Bu isteğini akrabalarına açıkça ifade etti: ‘Bu işte kim kardeşim, vasim ve halifem olacak? dedi. O’nun bu sorusu karşısında akrabalarından hiç kimsenin sesi çıkmadı. Herkes şaşkın bir halde birbirine bakıştı. Resulullah sorusunu bir kez daha tekrarladı. Kimseden yine ses çıkmadı.

O sırada henüz on iki-on üç yaşlarında bir çocuk olan Ali’nin sesi duyuldu. Ali, Resulullah’ın sorusuna olumlu cevap veren tek kişiydi: ‘Ey Allah’ın elçisi! Bu işte ben senin yardımcın ve destekçinim [Ibn Sâ’d, et’Tabakata’l-Kübra, 1/187.] dedi.

Ali’nin bu tavrı babasını etkiledi. Daha sonraki dönemlerde de, iman etmediği halde, yeğenini korumayı, O’nu desteklemeyi ihmal etmeyen Ebû Talib, kardeşi Ebû Leheb’in aksine, o gün o toplantıda Resulüllah’ı koruyup destekleyeceğini bildirdi: ‘Yeğenim! Bizler senin yakınlarınız. Sana yardım etmek bizim için şereftir. Sen emrolunduğun şeyi yapmaya devam et. Seni koruyup, kolla­maktan hiçbir zaman geri kalmayacağım. Ancak atam Abdülmuttalib’in dininden ayrılmak nefsime zor geliyor. Bu nedenle davetini kabul etmeyeceğim [Belâzürî, Ensâbü’l Esrâf 1/119; tbnii’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, 11/61.] dedi.

Bu sözler Ebû Leheb’in öfkesini artırdı. Ağabeyine karşı çıkıp, ‘Bu çok büyük bir musibettir. Başkaları O’nu engellemeden, bizler O’nu engellemeliyiz. Yoksa iş çok büyüyecek [Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf 1/119; Ibnü’l Esir, d-Kâmil fi’t-Târih, 11/61.] diyerek tekrar korku ve endişelerini dile getirdi. Ancak Ebû Talib kardeşiyle aynı düşüncede değildi. ‘Hayatta kaldığım sürece O’nu korumaya devam edeceğim’ diyerek nihai kararını söyledi. Ağabeyinin karan karşısında ne yapacağını bilemeyen Ebû Leheb, İslâm’a girmiş bulunan kız kardeşi Safiyye’nin sözleriyle daha da öfkelendi. Safiyye, Resulüllah’ı korumalarının üzerlerine düşen bir akrabalık sorumluluğu olduğunu söylüyordu. Ebû Leheb bu görüşe karşı çıkıp, ‘Zaten siz kadınların sözleri erkekler için hep ayak bağı olmuş, erkekleri hep yanlışa sevk etmişsinizdir” diyerek tepkisini devam ettirdi.

Sonra, toplantının başında ifade ettiği korkusunu tekrar dile getirdi: ‘Kureyş’in diğer aileleri yanlarına bütün Arapları alarak üzerimize geldikleri zaman, onlara hangi güçle karşı koyacağız? Vallahi biz onlara ancak bir lokma oluruz’. Ebû Talib, Ebû Leheb ile Safiyye arasında devam eden tartışmayı kesti ve ‘Ey korkak adam! Vallahi biz sağ oldukça O’na kimse dokunamayacak. Gerekirse savaşacak ve O’nu koruyacağız’ dedi. Ebû Talib daha sonra sevgili yeğenine dönüp, ‘Ey Yeğenim! Rabbine davet etmek istediğin zamanları bize söyle silahlarımızla seni korumak için hazır olalım [Bdâzürî, Ensâbü’l Eşraf 1/119.] diyerek, her ne olursa olsun yeğenini korumaya devam edeceğini dile getiren bir konuşma yaptı. Tartışmalı ortamı takiben toplantı sona erdi ve davetliler kalkıp evlerine gittiler.

MEKKELİLERİ DAVET

Yakın akrabaları uyarmayı emreden ayeti takiben, açık ve kitlesel daveti emreden diğer ayet vahyolundu. Bu ‘Sen emrolunduğun gibi açıkça söyle [Hicr, 15:94] ayetiydi. Fakat bunu yapmak hiç de kolay değildi. Akrabalarını bile ikna edememiş olan Resulüllah, Kureyş’in diğer mensuplarından göreceği tepki nedeniyle daha da ağır bir sıkıntı hissetti. O’nu bu sıkıntılarından kurtarmak gerekiyordu. Bu nedenle, Resulüllah’ı görevinin gereklerini yapma konusunda cesaretlendiren; işini yapmaya teşvik eden bazı ayetler vahyolundu:

Müşriklere aldırma. O alaycılara karşı muhakkak ki biz sana yeteriz. [Hicr, 15:94]

Ey Peygamber; Rabb’ından sana indirileni tebliğ et. Eğer (böyle) yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni, insanlardan (gelecek her türlü tehlikelere karşı) korur. [Maide, 5:67]

Resulullah Hicr suresinin 94. ayeti ile verilen talimatın gereğini yerine getirmek için en uygun yer olarak şehrin hemen yanındaki Safa tepesini seçti. O zamanın Mekke’sinde herkesin bildiği bir uygulamayı daveti için araç olarak kullanmaya karar verdi. Bir gün sabahın erken bir vaktinde Safa tepesine çıktı. Düşman baskını gibi önemli bir tehlikeyi duyurmak için yapılan uygulamaya benzer şekilde olmak üzere, kelime olarak ‘Vah kötü sabahım!, Vah kara sabah!’ anlamlarına gelmekle birlikte, esasen ‘Düşman tarafından kuşatıldık, sarıldık. Hemen savaşa hazırlanın’ anlamlarında kullanılan ‘Ey sabâhâh! Ey sâbâhâh!’ sözleriyle bağırmaya ve sonra da Mekkelileri boy, soy, aile isimleriyle teker teker çağırmaya başladı.

Kendilerine seslenildiğini duyan Mekkeliler büyük bir heyecanla Safa tepesinin eteğinde toplandılar. Herkes birbirine merak ve korkuyla söz konusu çağrının nedenini soruyordu. Hiç kimse ne olduğunu bilmiyordu. Herkesin gözü Resulullah’ın üzerindeydi. Çağrının sahibi olarak O’nun bir şeyler söylemesini bekliyorlardı. Mekkelilerin önemli bir kısmının yanma geldiğini gören Resulüllah ilâhi görevinin gereği olarak davetine başladı. Ancak, davetini güven temelinde gerçekleştirmek için, öncelikle bu insanların yanındaki durumunu açığa çıkarmak ve kendisine yönelik güvenlerini hatırlatmak istedi:

‘Benimle, sizin durumunuz düşmanı görünce ailesini haberdar etmek üzere koşarak düşmandan önce ailesinin yanına gelmeye çalışan ve bu arada ‘Ey sabâhah’ diye bağıran adamın durumu gibidir. Şimdi söyleyin, ben size ‘Şu dağın arkasındaki vadiden size zarar vermek, mallarınızı yağmalamak üzere gelen bir takım düşman atlıların bulunduğunu söylesem, bana inanır mısınız?’

– Kalabalıktan birçok kişi ‘İnanırız, sen yalan söylemezsin. Sen her zaman en güvenilenimiz oldun’ dediler.

Resulüllah istediği cevabı almıştı. Sözlerine devam etti:

“O halde beni iyi dinleyin!

Sizi şiddetli bir azapla uyarıyorum. Sizleri Allah’tan başka ilâh olmadığını söylemeye ve buna göre inanıp, yaşamaya davet ediyorum. Eğer bu davetimi kabul ederseniz gideceğiniz yer cennettir. Eğer Allah’tan başka ilâh olmadığım kabul etmezseniz, uğrayacağınız azaptan sizleri kurtaramam.

Ey Kureyş halkı! Kendinizi cehennem ateşinden kurtarın.

Ey Kâ’b b. Lüeys oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden kurtarın.

Ey Mürre b. Kâ’b oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden kurtarın.

Ey Abduşems oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden kurtarın.

Ey Abdumenaf oğulları! Kendinizi cehennem ateşinden kurtarın.

Ey Abdülmuttalib oğulları!

Ey Muhammed’in kızı Fâtıma!

Ey Resulullah’ın halası Safiyye! Kendinizi Allah’tan satın alın.

Eğer durumunuzu düzeltmezseniz sizleri Allah’ın azabından kurtaramam. Malımdan isteyin, istediğinizi vereyim. Fakat kıyamet gününde akraba oluşumuza güvenirseniz yanılırsınız. Akrabalık bir tarafta, ben bir taraftayım. O gün insanlar amelleriyle gelecekler. Bütün yaptıklarınızı boyunlarınızda taşıyarak getireceksiniz. İşte o zaman ben sizden yüzümü çeviririm. Yardım etmem için bana seslenir ‘Ev Muhammedi’ dersiniz; fakat ben çağrınıza cevap vermem; şöyle yaparım (Bu sırada başını yana çevirdi). Yine ‘Ey Muhammedi’ dersiniz; ben yine böyle yaparım (Ve başını diğer tarafa çevirdi). [Buharı, Menâkıb 13; Müslim, İman 89; Tirmizî, Tefsir 27; Razî, Tefsîr-i Kebîr, XVII/385.]”

Mekkeliler duydukları şeyler karşısında şaşkına döndüler, adeta donup kaldılar. Şaşkınlığı en şiddetli yaşayanlar aile temsilcileriydi, yani Mekke ileri gelenleri. Onlar yıllardır haberdar oldukları ve çoğu zaman önemsemedikleri veya alay etmekle yetindikleri şeyle karşı karşıya gelmişlerdi. Yakından tanıdıkları ve olumlu özellikleri nedeniyle sevip, güvendikleri; her türlü takdirin üstünde gördükleri Muhammed b. Abdullah’ın artık sadece küçük bir grupla muhatap olmayıp, bizzat kendileriyle de muhatap olduğuna çarpıcı şekilde şahit olmuşlardı. Hiç kimse ne diyeceğim bilemedi.

Kalabalık arasından sadece bir kişinin sesi işitildi; konuşan Ebû Leheb’di. Çevresindeki akrabalarına ve hemşerilerine ‘endişelenmeyin!’ diyordu. ‘Eğer yeğenimin söyledikleri doğru ise ben ahiret günü mallarımı sizin için feda ederim. Sizi onun bahsettiği azaptan kurtarırım.’

Herkes bir Resulûllah’a birde onunla alay eden amcasına baktı. Bazıları Ebû Leheb’i desteklediğini belli eder tavırlarla çevresindekilere bir şeyler söylerken, diğer bazıları ise gerçekleşenlerden memnun kalmadığını gösterir bir ifade ile geri dönüp evlerine doğru yürümeye başladılar.

Kalabalık dağılmak üzereydi. Son birkaç yıldır meraklı bir şekilde kendisinden yeğenini soranlara ‘Onu ciddiye almayın. O delidir. Ne yaptığını bilmiyor.’, ‘ O sihirbazdır’ diyen Ebü Leheb eline bir taş alarak öne çıktı ve ‘Muhammed! Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın?’ diyerek bağırmaya, hakaret etmeye başladı. Elindeki taşı yeğenine fırlattı. Amca ile yeğen arasındaki bu kavga üzerine geri kalanlar da dağıldılar. Hiç kimse bir aile problemine karışmak istemiyordu.

Not; Sayın Celaleddin Vatandaş’ın “Hz. Muhammed’in (s.a.v) hayatı ve İslam daveti” adlı eserinden derlenmiştir.

Salat ve selam sevgili Peygamberimiz üzerine olsun…

Allah’a, Peygamberine ve indirdiğimiz o nura (Kur’an’a) inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.(Teğabün, 64/8)

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam

Cennet ve cehenneme götüren yollar

Cennet ve cehenneme götüren yollar Yüce Allah’ın dini İslam, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’a vahyedilen ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

24 + = 26