Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / SADAKA VE MAHİYETİ
imanilmihali.com
sadaka

SADAKA VE MAHİYETİ

Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.(Hadid 57/18)

SADAKA

“SADAKA”: İnsanın malından sırf Allah’ın hakkı olarak ayırdığı vergidir. Allah’a sadakatla bağlı olmak anlamından alınmış olan bir kavramdır. Sadaka vermek demek olan “tasadduk” kelimesi aynı köktendir ve “sadakatle bağlılığı aramak” anlamına gelir, Sadaka kavramında üç ana unsur vardır:

1. Fakirlik, yani sadakaya muhtaç durumda olmak,

2. Temlik, yani yapılan yardımın, sadaka diye verilen şeyin mutlaka alanın eline geçmesi ve onda tasarruf edebilmesi,

3. Allah için verilmiş olmak.

Sadaka, herşeyden önce vacip veya nafile olmak üzere iki kısımdır ki, vacip olan kısmına “Zekât” denilir.

Her iki kısmın da birçok çeşitleri vardır. Mesela tarım ürünlerinden alınacak zekâta “öşür” denilir. Ayrıca sevaim (hayvanlar), ağnam (koyunlar), ticaret, nukud (nakit paralar), rikaz (defineler), meadin (madenler) adı verilen başka bölümleri vardır. Nefsin zekâtı olan “Sadaka-i fıtır” vardır. Görülen ve görülmeyen mallardan alınan bu zekâtların hepsi vacip olan sadakalar cinsindendir. Ve çoğul olarak “Sadakat” kelimesi bunların hepsini kapsamı içine alır.

Bilinen bütün çeşitleri ile sadakalar adı altında toplanan zekât cinsinin hepsi münhasıran şunlar içindir: Fakirler ve yoksullar içindir. Şöyle ki, “Onların mallarında dilenen ve dilenmeyen yoksullara ait belli bir hak vardır.” ( Me’âric, 70/25) âyetinin de öngördüğü şekilde vacip sadaka demek olan zekât bunların belli ve bilinen haklarıdır.

Sadaka kavramı herşeyden önce fakirlik kavramı ile birlikte ele alınmaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadisi şeriflerinde bunu şöyle ifade buyurmuşlardır: “Ben sadakayı zenginlerinizden alıp fakirlerinize vermekle emrolundum”. Bununla sadakanın fakirlere ait olduğu ve vacip olan sadakanın, zenginin bir lütfu değil, fakir kesimin zenginlerin zimmetine geçmiş bir hakkı demek olduğu, yani bir borcun sahibine geri ödenmesi demek olduğu anlatılmıştır.

Şu kadar ki, bu hak, doğrudan doğruya her fakir kişinin kendi öz hakkı değil, fakir fukara kesiminin bütününün genel bir hakkıdır. Ayrıca bizzat kendilerinden bir sözleşmeyle veya gasp yoluyla alınmış bir kazanılmış hak değil, Allah Teâlâ’nın emri ile sabit olan hibe cinsinden bir haktır, yani Allah hakkıdır. Bundan dolayı sadaka ancak Allah için sıdk u sadakatle verilir. Ne zenginin fakire minnet ve eza yüklemeye hakkı vardır, ne de bir fakirin bir zenginden istekte bulunmaya hakkı ve yetkisi vardır. Hatta her fakirin her sadakayı almaya hakkı ve yetkisi yoktur.

Nitekim Hz. Peygamber soyundan, yani, seyyid olan bir fakirin zekât alması haramdır. Ancak tatavvu olan sadakadan alabilirler, bir de hediye kabul edebilirler. Yine bunun gibi soyundan geldiği kimselere ve kendi soyundan gelenlere zekât ve vacip olan diğer sadakalar verilmez. Çünkü nafaka hakları vardır. Ayrıca fakirlerin ellerinden alınmış borç, emanet veya gasp veya benzeri herhangi bir haklarının geri verilmesinde sadaka mânâsı bulunmaz.

Bunun içindir ki, haram maldan verilen şeyler hakikatte sadaka olamaz, ya bir başka hakkın kısmen iadesi veya bir haksızlıktan başka bir haksızlığa geçiş anlamı taşır. Fakir, aslında muhtaç olan, yani kendi geliri asli ihtiyaçlarına yetmeyen kimse demek olmakla beraber, az bir gelire sahip olabilir, böylece fakir ve muhtaç durumda olduğunu gizleyebilir, hatta bu yüzden “İffetli ve çekingen olduklarından, hallerini bilmeyenler onları zengin sanırlar.” (Bakara, 2/273) âyetinin tarifi ile cahiller onları zengin bile sanabilirler.

Miskin ise düşkün demektir. “Yersiz yurtsuz, evsiz barksız yoksul ve kimsesizler” (Beled, 90/16) âyetinin de işaretiyle yoksulluğu dışarıdan bakıldığı zaman da belli olan kişi demektir. Miskinlik fakirlikten daha aşağı bir durumda olmak anlamına gelir, üstelik acizlik ve zillet mânâsını da ifade eder. Bununla beraber aksine tefsir edenler de olmuştur.

Hasılı bütün sadakalar herşeyden önce fakirler ve yoksullar içindir; “fukara ve mesakin” hakkıdır, bunların menfaatına tahsis edilmiştir. Aşağıda geleceği şekilde diğerlerine de yine onların menfaati sebebiyle veya fakirlik ve ihtiyaçları dolayısıyla verilecektir. Şöyle ki: Ve sadakalar üzerindeki amillere. Yani toplanıp biriktirilmesinde çalışan tahsildarlar, katipler, koruyucular, bekçiler, mesela davar ve sığır cinsinden toplanan zekâtların çobanlığını yapanlar, hasılı bütün bu işlerde görevli olarak çalışanların hizmetleri karşılığı olarak bu zekâtlardan ücretleri verilir. Ve bu sebeple bunlar için sadaka verilmiş olmaz, yaptıkları hizmete karşılık ücret olmuş olur. Ancak onların yaptıkları bu gibi hizmetler, sonucu itibariyle fakirlerin ihtiyaçları yönünde yapılmış hizmetler olur, onların menfaatine ait bulunur.

İmam Serahsi’nin “Mebsut” adlı eserinde zikredilmiştir ki Hz. Peygamber, gerek görünen mallardan ve gerek görünmeyen gizli kapaklı mallardan alınacak zekâtların tahsili için amiller tayin buyurdu. Hz. Osman’ın hilafeti zamanında görünmeyen mallardan alınacak zekâtın tahsilindeki zorluk sebebiyle bunlar zengin müminlerin kendi vicdanlarına terk edildi ve yalnızca görülen malların zekâtları üzerine amiller görevlendirmekle yetinildi, ki, o zamandan beri davar, öşür, madenler ve gümrük memurları tayin e dilmekle beraber, görünmeyen mallardan alınacak zekât mükelleflere bırakılmış bulunmaktadır.

Müellefe-i kulub: Yani kalbleri İslâm dinine ısındırılacak olanlar. Çeşitli rivayetlerden çıkan sonuca göre, bunlar başlıca üç kısım idiler.

Bir kısmı bazı azılı kâfirler idi ki Resulullah, bunların şerlerini defetmek ve müslümanlara eziyetlerini önlemek, diğer kâfirlerle müşriklere ve zekât vermek istemeyenlere karşı çıkmalarını sağlamak ve İslâm tarafını tutmaları için böyle ihsan ve yardımlarla kendilerini İslâm’a meyilli kişiler yapardı.

Diğer bir kısmı ise kabile reisi ve ileri gelen kimseler durumunda idi ki Hz. Peygamber, bunlara bol bol ikram ve ihsanda bulunur, kendi kabilelerinden İslâm’a girenlere eza ve cefa etmelerini önlemeye çalışırdı. Kendilerinin ve emrindekilerin İslâm’a girmeleri ve İslâm’da sebat etmeleri gibi bir takım İslâmî amaçlar ve maslahatlar gözetilirdi.

Üçüncü bir kısım da İslâm’a yeni girmiş, niyetleri ve iradeleri henüz iyice pekişmemiş olan zayıf karakterli kişiler idi ki, fakir ve muhtaç olmasalar da kalbleri iyice İslâm’a ısınsın, imanları pekişsin ve İslâm’ı iyice benimsesinler diye özellikle fazla fazla ikram ve ihsan görüyorlardı. Ki Uyeyne b. Hısn, Akra’ b. Hâbis ve Abbas b. Mirdas bunlar arasındaydı.

İşte “müellefetü’l-ku l ub” sıfatı her üç kısma da verilir. Üçünde de durumun gereğine göre, İslâm’a hizmet ile cihadın mânâsı ve fakir fukaranın çıkarlarının gözetilmesi ve korunması gibi hikmetler söz konusudur. Bununla beraber Hz. Peygamber tarafından birinci kısma verilen ihsan ve yardımların resmi sadakalardan verildiği hakkında sarih ve kesin bir rivayet yoktur. Rivayetler bunun ganimetlerden verildiğini gösteriyor.

Büyük bir ihtimalle bunun “Biliniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz bir şeyin beşte biri muhakkak ki, Allah ve Resulü’ne aittir…” (Enfâl, 8/41) âyetinin hükmünce, bilhassa Hz. Peygamber’in hissesi olan beşte birden verilmiş olmasıdır ki, bu da onun öz malıdır. Bundan dolayıdır ki, İmam Şafii gibi diğer bazı imamlar buradaki “müellefetü’l-kulub” vasfının, gayr-i müslimlere değil, müslümanlara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır.

Bundan başka Hz. Ebu Bekir’in hilafeti sırasında yukarıda adı geçenlerden Uyeyne b. Hısn ile Ekra’ b. Habis, ki ikisi de Necid’li idiler, gelmişler “Ey Allah’ın Resulü’nün halifesi, bizim tarafta otsuz, işe yaramaz bir kıraç arazi var, onu bize ver, tahsis et.” demişler. Hz. Ebu Bekir de o araziyi onlara ikta’ (bağışlama) yoluyla tahsis eylemiş ve buna dair bir de yazılı belge düzenleyip, şahitlere imzalatmış. Fakat o anda orada hazır olanlar arasında Hz. Ömer yoktu. Bu ikisi şahit olsun diye Ömer’e vardılar, durumu anlattılar. Hz. Ömer bunu işitince yazılmış olan yazıyı ellerinden aldı ve yırttı attı. Dedi ki; “Resulullah sizi İslâm’a ısındırıyordu ve o gün müslümanların sayısı azdı. Şimdi ise Allah Teâlâ müslümanların sayısını çoğalttı. Gidiniz gücünüz yettiği kadar çalışıp çabalayınız, siz size düşeni yaparsanız Allah da sizi gözetir.” Bunun üzerine öfkelenerek Hz. Ebu Bekir’e müracaat ettiler. Halife sen misin, Ömer mi?” dediler. Ebu Bekir de “isterse odur” dedi, bu konuda Ömer’e muvafakat ettiğini göstermiş oldu. Onun yaptığını yanlış bulmadı, ashabtan karşı çıkan ve yanlış bulan kimse de olmadı.

Bundan şu hukuki sonuç çıkar ki; Hz. Ebu Bekir iktaı (bağışı) yapmış ve hatta imzalamışken sonradan Hz. Ömer’in bunu engelleme işini yanlış bulmayarak, kendi kararından rücu eylemiştir. Bu şuna delalet eder: Demek ki, bu meselede Hz. Ömer’in hatırlattığı mânâ ve maksadı derhal anlayıp tasdik etmiştir. Yani “müellefü’l-kulub”a yapılan özel bağışlar ehl-i İslâm’ın azınlıkta olduğu zamanlara mahsus bir uygulamadır. Ve bunda ictihada mesağ yoktur. Zira Ebu Bekir ictihada yol görse idi imza ettiği bir hükmün feshini caiz görmezdi. Ashaptan bunu inkâr eden kimse çıkmayınca da mesele sosyal bir mahiyet almış olur. Bundan dolayı, seleften birçokları “müellefetü’l-kulub” hissesinin bu sebeple ortadan kalkmış olduğu görüşünü savunmuşlardır ki, Hanefî mezhebi ile Malikî mezhebinin meşhur görüşü budur. Hanefî fıkıhçıları icma ile bunun artık düşmüş olduğu görüşünde olduklarından, bu olaya ashabın bütününün icmaı şeklinde bakarlar ve derler ki: Müellefetü’l-kulub hissesi, İslâm’ın başlangıcında ve Hz. Peygamber devrinde düşmanın çok, müslümanların az oldukları zamana ait bir uygulamaydı. Daha sonra Hz. Ömer’in de dikkat çektiği şekilde Allah Teâlâ müslümanları, böyle “müellefetü’l-kulub”un desteğine muhtaç olmayacak şekilde güçlü kılmıştır. Şayed bundan böyle müslümanlar öyle bir şeye muhtaç olurlarsa ancak mücahedeyi terk ettiklerinden dolayı muhtaç olurlar. Ne zaman birlik ve dayanışma içinde olurlarsa, müslümanlara ait olan mallardan bağışta bulunmak suretiyle yabancıların desteğini elde etmeye ihtiyaçları kalmaz. Ve böyle bir durumda, her şeyden önce müslümanların arasındaki birlik ve kardeşliğin güçlenmesi tedbirleri ile meşgul olmaları gerekir.

Binaenaleyh müslüman fakirlerin hakkı olan sadakalardan, kâfirlerin zenginleri şöyle dursun, isterse yeni müslüman adı altında bazı mühtedilere, eğer fakir değillerse sırf te’lifi kulub (kalblerini ısındırmak) için hisse verilmesi kesinlikle ve evleviyetle caiz olmaz. Ayrıca hisse verilemez.

Malikilerden Ebu Hayyan tefsirinde bu mesele ile ilgili görüşler şöylece özetlenmiştir: “Ömer b. Hattab, Hasen, Şâ’bî ve İslâm fukahasından bir grup, müellefetü’l-kulub sınıfının, İslâm’ın güçlenmesi ve yayılmasıyla artık ortadan kalktığına kani olmuşlardır. Hanefî ve Malikî mezhebinin meşhur olan görüşü budur. Hanefi bilginlerinden bazıları demişlerdir ki, Ebu Bekir’in hilafeti zamanında İslâm’ın güç ve kuvvet kazanması sebebiyle ashab-ı kiram müellefe hissesinin artık ortadan kalkmış olduğu üzerinde icma ettiler. Kadı Abdulvehhab demiştir ki; bazı durumlarda ihtiyaç hasıl olursa sadakattan hisse verilir. Bilginlerden birçokları demiştir ki, müellefetü’l-kulub kıyamete kadar mevcuttur. İbnü Atıyye demiştir ki, meselenin boyutları üzerinde düşünürsek, oralarda ihtilafa ihtiyaç olduğunu görürüz.

Yunus demiştir ki, Zühri’ye sordum, bu konuda nesih bilmiyorum, dedi. Ebu Ca’fer-i Nuhas demiştir ki, bunlar hakkında bu hüküm sabittir: Bir kimse telif’ten hisse almaya muhtaç olur ve onlardan müslümanlara bir zarar gelmesinden endişe edilir veya daha sonra onların müslüman olmaları umulursa verilir. Kadı Ebubekr İbnü’l-Arabi de demiştir ki, bana göre hüküm şöyledir: İslâm kuvvetli olursa zail olurlar ve eğer ihtiyaç bulunursa Resulullah’ın yaptığı gibi payları verilir. Kitabu’t-Tahrir’de zikrolunduğu üzere, İmam Şafii demiştir ki, âmil ve müellefetü’l-kulub şu zamanda ortadan kalkmıştır, sekiz kesimden altısı kalmıştır. En faziletli olan bu altısına sarfolunmasıdır…

Bununla beraber yeniden ortaya çıkarsa, Şafii mezhebinin görüşü, her sınıfın kendi hissesinin geçerli olmasıdır. Ancak şunu da unutmamak lazımdır ki, İmam Şafii gibi, birçoklarına göre, “müellefetü’l-kulub” adının, İslâm’a girmemiş olanlarla bir ilişkisi yoktur. Nitekim zekât konusunda söz konusu sekiz sınıfın tamamında da İslâm şartı genellikle bulunması istenen şarttır. Gayr-i müslim fakirlere zekât değil, tatavvu sadakası verilebilir. İkinci olarak “fî sebilillâh” (Allahyolunda) kaydı, en geniş bir mânâ ile ele alındığı zaman sadakaların hepsinde vardır. Yukarıda da işaret edildiği üzere Allah rızası gözetilmek sadakaların özünde bulunması gereken bir kavramdır ve mahiyetine dahildir.

Fakirlere, yoksullara, kölelerin azadına ve borç yükü altında ezilenlere verilen sadakalarda da aslında “fî sebîlillâh” mânâsı vardır, yoksa onlara verilemezdi. Bunun böyle olduğu biliniyor iken bütün bunlar arasından bir de ayrıca “Fî sebîlillah” diye buyurulması bunun genel anlamda “fî sebîlillâh” kavramı içinde özellikle başka bir “fî sebîlillâh” demek olduğunu, yani genel anlamıyla ele alınamıyacağını derhal ifade eder. Burada sayılanlardan başka olarak diğer böyle bir fî sebîlillâh demek gibi bir genelleme mânâsına da olamıyacaktır. Çünkü bundan sonra “yolda kalmış” tahsisi böyle bir mânâya engeldir.

Şu halde bunun mânâsı, “herhangi bir şekilde fî sebîlillâh sarf için” demek de olamaz. Buradaki “fî sebîlillâh” zarfı esas itibariyle ne doğrudan doğruya sadakanın, ne de sarf şeklinin zarfı değildir. Bundaki mânâ, “sadakalar ve fî sebîlillâh’dır” demekten ibaret olmadığı gibi, “köleler hakkında” ifadesinde olduğu üzere “ve fî sebîlillâh sarf için” demekten ibaret de değildir. Sadakanın öbürlerinden başka özellikle verilmesi gereken bir harcama yerine ait bir zarftır: “Allah yolundakiler için” demektir ki, Allah için olan bir ibadete kendini adamış olanların özel vasıflarını anlatır. Sadaka kavramı ilişkisiyle de bunların muhtaçları ve ihtiyaçlarının karşılanması söz konusu olduğu açıkça ortaya çıkar.

Bu şekilde burada “O fakirlere ki, onlar kendilerini Allah yoluna adamışlardır.” (Bakara, 2/273) âyetini özetleyen bir mânâ gizlidir. Fakirler ile yoksullar, âmiller (zekâtta görevliler)le müellefetü’l-kulub, rikab (köleler) ile garimin (borçlular) nasıl yakın ilişki içinde iseler bunlar da öyle demek olur. Yani, bunlarda bir yolculuk, sürekli yol tepme, bir sefer ve gurbet mânâsı bulunduktan başka bu yolun Allah yolu olması ve bunların o yolda bir ihtisas, uzmanlık ve mecburiyetleri bulunması, bir özel yolculuk ile bir özel ibadeti birleştiren bir durumda bulunmuş olmaları mânâsı vardır. Demek ki, diğer harcama yerlerine verilen sadakalar dahi fî sebîlillâh (Allah yolunda) olduğu halde, bu harcama yerine verilen sadaka “iki kere fî sebîlillâh” demektir. Ve bu mânâ, evvela cihad, ikinci olarak hac ve üçüncü olarak da ilim tahsili için yolculuk etmek şeklinde ele alınabilir.

Bu yüzden “fî sebîlillâh” deyimi şeriat geleneğinde cihada ait bir kavram olmuştur. Çünkü Allah için sefer ve kendini vakfetmek anlamında en başta gelen ibadet budur. Bundan dolayıdır ki, bütün tefsir ve fıkıh bilginleri bu mânâ üzerinde görüş birliği içindeler. Bununla beraber hacda da bu mânâ bulunmaktadır. Yine tefsir ve fıkıh açısından bu mânâ da âyetin kapsamı içinde kabul olunmuştur. Ayrıca Suffe Ashabı gibi din ilimlerinin tahsiline kendini adamış olanları da kapsamı içine aldığı “Kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirler için” (Bakara 2/273) âyetinin tefsirinde nakledilmiştir.

Hasılı, “fî sebîlillâh” deyiminin sadece bir zarf veya sıfat olarak kullanılması ile burada olduğu gibi bir lakap ve ünvan olarak kullanılmış olması arasında çok önemli fark vardır. Önceki genel bir anlam, ikincisi özel bir anlam ifade eder. Önceki mânâ ile her ibadet, her hayır, her sadaka fî sebîlillâhdır, yani Allah’ın rızası yolundadır. İkinci mânâ ile her sadaka fî sebîlillâh değildir, fî sebîlillâh sadaka, bir özel harcama şeklidir ki, bilhassa îlâ-yı kelimetullah (Allah’ın kelimesini yükseltme) yolunda olanlara verilen sadakadır. Bu farkın belli olmasından dolayıdır ki, bütün tefsir bilginleri ve önde gelen fıkıh âlimleri bu “fî sebîlillâh” harcama yerinden asıl murad olunanların mücahidler olduğunda görüş birliği içindeler.

Şu halde zekatta, yani vacip olan sadakalarda söz konusu sekiz harcama yerinde birinin de fî sebîlillâh kaydıyla mücahidlere yapılacak harcama olduğu kesindir. Abdullah İbnü Ömer (r.a.)’den “Hac da fî sebîlillâhdır.” diye rivayet edilmiştir. Fahruddin Razî, tefsirinde “Müfessirler, fî sebîlillâh’a gaza edenler dediler.” diyerek bir tesbit yapmış ve müctehid imamların g örüşlerinin de bu mânâ üzerine olduğunu topluca bir ifadeyle anlattıktan sonra şunu ilave ederek, “fî sebîlillâh görüşünde lafzın dış görünüşü her çeşit gaza ehline mahsus olduğunu gerektirmez. Bu mânâdan dolayı Kaffal, tefsirinde bazı fıkıh âlimlerinin, ölülerin kefenlenip defnedilmesi, kaleler ve kışlalar yapılması, camilerin yapımı ve onarımı gibi hayır çeşitlerinin hepsine sadakaların harcanmasını caiz gördüklerini, çünkü fî sebîlillâh ifadesinin hepsini kapsamı içine aldığını nakletmişlerdir.” demiş, Kadî Beydavî de “Köprü ve fabrika yapmak da denildi.” diyerek, bu görüşü zayıf bir ifadeyle kaydetmiştir.

Gerçekten de Razî’nin bunu ifadenin zahirine bağlayarak, bir çeşit te’yid suretinde nakleylemesi doğru değildir. Bunda hem isim siyakındaki fî sebîlillâh lâfzının meşhur olan özel mânâsından, hem de yukarıdan beri açıklayageldiğimiz şekilde beyanın siyakından bir zühûl vardır. Sahih senetle gelen bir Hadisi Şerifte de dile geldiği gibi, Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki, “Zengine sadaka helâl olmaz, ancak fî sebîlillâh veya ibni sebîl (yolcu) veyahut o kimse bunun dışındadır ki, yoksul bir komşusu vardır, kendisine verilen sadakayı o yoksul komşusuna iletmiştir”.

Görülüyor ki, bu hadisi şerifteki fî sebîlillâh ifadesi her çeşit hayratı içine alacak şekilde genel bir ifade değildir. Öyle bir anlama ihtimali bulunmadığı gayet açıktır. O halde âyetin tefsirinde bunu gözardı ederek, her çeşit hayır için geçerli bir ifadeymiş şeklinde anlamak nasıl doğru olabilir? Şüphesiz açık ve ortada olan mânâ mücahidlerdir. Bunda diğer hayır çeşitleri olsa olsa bir ihtimal olur ki, bununla nafile olan sadakalarda amel caiz olsa bile zekât gibi vacip sadakalarda caiz olmaz.

Mesela, zekâta mahsuben cami veya misafirhane yapmakla zekât borcu eda edilmiş olmaz. Onlar vacip olan sadaka cinsinin dışında doğrudan doğruya kendine mahsus başka bir hayır ve ibadet olur. Lâkin o hayır, vacip olan sadakanın yerine geçmez, zekat sayılmaz. Ancak mücahidlerin cihatta muhtaç oldukları her türlü levazım ve mühimmat, yani “Onlara karşı kuvvet hazırlayın.” (Enfal, 8/60) âyetinin kapsamı içinde olup da yalnızca kendi imkânları ile tedarik edilmesi mümkün “cihad ihtiyaçları”nın hepsi bu fî sebîlillâh harcama yerine girer. Asıl maksat ihtiyaçların karşılanması olduğundan, ihtiyacın cinsine göre, bunları mücahidlerin teker teker bizzat kendilerine değil de cihad konusuna, yani mücahidlerin şahıslarına değil de komutanın emrine veya başkomutanlığa verilmek suretiyle ihtiyacın karşılanabileceği, bunu böyle ödemenin yeterli ol a bileceği meselesi ayrıca üzerinde durulabilecek ictihada bağlı bir konudur. Çünkü bu husus ödemenin şekli ile ilgili olan ve ayrıntı sayılabilecek bir meseledir.

Sadaka sahibi, sadakasını fî sebîlillah olmak üzere muhtaç olan mücahidlere temlik veya komutana teslim etmekle vacibi eda etmiş olur. Kumandan da onu velayet yoluyla alıp mücahidlerin cihattaki ihtiyacına yerli yerinde ve en uygun şekilde harcamakla velayet görevini ifa etmiş ve emaneti yerine ulaştırmış olur. Ve ihtiyacın özelliğine göre, mücahidlerin doğrudan doğruya şahısları söz konusu olmayıp teker teker temlik gerekli olmayabilir.

Mesela, yiyecek ve giyecek şahsa tahsis edilebilir de ağır silahlar birliğin emrine tahsis edilir. Daha doğrusu kumandanın emrine verilir. Ve bu sadaka öbürlerinden daha ziyade Allah hakkı olarak eda edilmiş olur. Ve o halde “İbn-i Sebîl”(yolcu) meselesi de aynı hükmün kapsamı içinde ele alınabilir. Hasılı sadakaların hepsi, işte bu sekiz harcama yeri içindir ve bu sınıflara mahsustur. Ve hepsinde sadakanın verilmesi ve alınması fakirlik ve ihtiyaç yönündendir. Yalnızca sadaka üzerindeki amillerle müellefetü’l-kulubun almaları sadaka olarak değildir.

Sadaka devlet başkanı adına toplandığı zaman da yine fakir fukaraya dağıtılmak üzere tahsil olunur. Sonra da başkan, ondan müellefetü’l-kuluba, fakir müslümanlara gelebilecek eza ve cefayı defetmek için, yine İslâm’a yardım olmak ve bir çeşit mâli cihadı yerine getirmek üzere verir. Amillere (vergi toplayan görevlilere) de sadaka değil, çalışmalarının karşılığı olarak ücret şeklinde ödeme yapmış olur. Şu halde sadaka alanların hepsi fakirlik ve ihtiyaç anlamı içinde sadaka alabilir: “Ben sizin fakirlerinize ödemek için zenginlerinizden sadaka almakla emrolundum.” hadisi şerifinin içeriği de gösterir ki, yukarıda sözü edilen hadisteki üç müstesna dahi dahil olmak üzere sadaka alması helâl olanların hepsi gerek asaleten, gerek vekaleten olsun kesinlikle ancak fakirlik sebebiyle alabilirler.

Bu sekiz sınıf, bu sekiz harcama yerinin sahipleri aslında fakirlik ve ihtiyacın sebeplerini ve çeşitlerini açıklamak için tek tek söz konusu edilmişlerdir ki, fakirliğin mutlak kısmı da vardır, izafi olan kısmı da vardır. Şu halde “fakirler ve yoksullar” adı altında ele alınamayacak hiçbir sadaka çeşidi yoktur. Allah’dan fariza olarak bu böyledir.

Yani sadakalar, Allah tarafından ancak bunlar için bir fariza olmak üzere farz kılınmıştır. Allah alimdir, hakimdir. Herşeyi ve herkesin durumunu, derecesini, neye hakkı olup, neye olmadığını bilir ve herşeyi yerli yerine koyar ki, hakları hak sahiplerine iletmek, haklara ve görevlere riayet edenlerle etmeyenlere de ona göre hak ettiklerini vermek dahi O’nun hikmeti cümlesindendir. Bundan dolayı Allah’ın farz kıldığı sadakaların bu sekiz sınıfın dışına harcanması caiz olmaz.

Tatavvu: Üzerine farz ve vacip olmadığı halde fazladan bir ibadet yapmak ve taatta bulunmaktır ki, “nafile” ile eş anlamlıdır. Mesela sadakalarda tatavvu, vacip olan zekâttan başka fazladan sadaka vermektir, yahut kendisine zekât düşmediği halde sadaka vermektir ki, diğer ibadetlerde de bu böyledir.

Şöyle rivayet olunmuştur ki, Hz. Peygamber, insanları sadaka vermeye teşvik buyurmuştur. Bundan dolayı Abdurrahmân b. Avf, kırk okka kadar altın, bir okka kırk dirhem para ve bir rivayette dört bin dirhem getirmiş ve “Sekiz bin dirhem param vardı, yarısını Rabb’ime ayırdım, yarısını da evdekilere bıraktım.” demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Allah, verdiğini de senin için mübarek kılsın, evde alıkoyduğunu da.” duasında bulunmuştu. Gerçekten de Abdurrahmân, daha sonra o kadar bolluğa ve berekete erişmişti ki, vefat ettiği zaman, mirasının sekizde biri dört hanımına taksim edilince yalnızca dördüncü hanımı olan Nadir, Seksen bin dirheme sulh olmuştu. Yine ashaptan Asım b. Adiy de yüz vesek hurma getirmiş, “Bu gece bir zatın hurmalığını sulamak için sabaha kadar gündelikçi olarak çalıştım, karşılığında iki sâ’ hurma kazandım, birini evime alıkoydum, birini de Rabb’im için getirdim.” demişti. Resulullah da zekât olarak toplanan öteki hurmaların üstüne dökmesini emreylemişti. (EHY)

SADAKA VE MAHİYETİ

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. (Bakara 2/264)

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam’da namus kavramı

İslam’da namus kavramı

İslam’da namus kavramı İslam, namus ve iffeti emreder.  Namus; sözlük anlamı olarak şeref ve haysiyetli ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir