Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / Seçimler ve İslamiyet
imanilmihali.com
Allah

Seçimler ve İslamiyet

Seçimler ve İslamiyet

SEÇİM SİSTEMİNE İMAN PENCERESİNDEN GENEL BAKIŞ

İslamiyet’te toplum, ümmet veya halkın yönetimi belirlenmiş önderler vasıtasıyla olur ki ilk ve en büyük önder zaten Hz. Muhammed (s.a.v) Peygamberimizdir. Yüce Allah’ın bizlere bizi yönetsin ve aydınlığa çıkarsın diye teveccüh ettiği Peygamberimizin sünnetlerine bakıldığında bir önderde bulunması gereken niteliklerin neler olduğu ve nasıl bir yönetim izlediği alenen anlaşılır.

Önderin yani Peygamberimizin gönderilmesinde de, O’nun yönetiminde de temel dayanak Kur’an-ı Kerim’in kendisidir. Bu sayede adalet, yardımlaşma, dürüstlük toplumda egemen olmuş, cahiliye döneminden çıkan Arap yarımadası halkı kısa sürede dünyanın en modern ve insan haklarına en çok değer veren toplumu olmuştur.

Haksızlıkların olmadığı, olduğu zaman adil yargılandığı bu dönemde ana prensip eşitlik ve hak’tır. Meselelerin Kur’an’da yer almadığı istisnai durumlarda müracat noktası Peygamber efendimizin kendisidir ki zaten O dürüstlük ve adalet timsalidir. Bu nedenle yönetimin her parçasında eşit, adil, hakkı koruyan, zalime geçit vermeyen bir yönetim vardır.

Peygamberimizin vefatından sonra gelen halifelerin görevlendirilmesi veya seçimi aynı şekilde genel bir uzlaşma ve istişare ile olmuş, halife belirlenene kadar az da olsa ortaya konan karşı görüşler, seçimi müteakip, seçilene kayıtsız şartsız itaat edecek şekilde sonlandırılmıştır.

Bu dönemde hırs, kin, çıkar gibi ahlaksızlıklar asla olmamış, ahlaksız, densiz, layık olmayanlar asla yönetime gelmemiş, seçilebilmek adına başkaca düşünenlere sataşılmamış, mü’minlerin kardeş oldukları unutulmamıştır. Seçim şekil ve esaslarına adalet, Kur’an ve sünnetler ışık tutmuştur.

Hak eden, layık olan, dürüst ve ahlaklı olanların yönetime gelmesiyle İslam bayrağı hep yükseklerde dalgalanmış, yüreklerde ve coğrafyalarda genişleyerek cihanı fethetmiştir. İslamiyet’in yaklaşık ilk 300 yılı bu kardeşçe, adil, merhametli ve dürüst yöneticilerle geçmiştir.

Batıdan etkilenen toplumlar, unutulan ayet ve hadisler, kaybedilen ahlaki değerler nedeniyle zamanla bu mükemmel kurgu bozulmuş ve hak etmeyen önderler yönetimlere gelerek İslam’ı geriletmiş ve toplumun müstesna ahlaki lezzetleri yerini maalesef ahlaksızlığa ve çıkar kavgalarına bırakmıştır.

Gelişen zaman içinde bu çıkar kavgaları o denli bir hal almıştır ki toplumu bastırmak için önderler şiddet kullanmaya, kendisini seçen halka eziyet etmeye başlamış ve makamını korumak adına zulme çanak tutmuşlardır. Tüm bunların sonucunda İslamiyet 21. yüzyılda gariban, ezik, sessiz bir kimlik kazanmıştır.

Oysa Yüce Allah Bakara suresinde Hz. İbrahim’i insanlara örnek yapacağını bildirirken, İbrahim Peygamberin soyumdan gelenleri de dileğine “zalimler hariç” diye karşılık vermesiyle yönetimde zalimlere yer olmadığını, zalimlerin hiçbir topluma önder olamayacağını bildirmiştir. Ama İslami toplumlar bunu göz ardı etmiş, seçilen önderler başlangıçta her ne kadar iyi niyetli olsalar da sonraları değişmiş ve Hak’tan ayrılmıştır.

“Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.” (Bakara 2/124)

Halkın büyük kısmı Kur’an ve Peygamberimizin hadisleri peşi sıra gitme iradesindeyken maalesef önderlerin ve daha da kötüsü ileri gelenlerin ki, buna yönetici durumundakilerin tamamı dahildir, kötülük yapacağı, aşırı gideceği korkusuyla itiraz edememiş ve kabuğuna çekilip kaderine razı olmuştur.

Bu sessiz çığlık sayesinde kaderci bir toplum oluşmuş, önderler yönetimlerinde adaletten her gün daha fazla uzaklaşmış, kan ve gözyaşları sel olup akmıştır. Önderlerin bu durumları ne yazık ki bir süre sonra topluma da sirayet etmiş ve toplum baskıcı, ayrışmacı, bazen sahtekâr hatta iftiracı, inkârcı olmuş, İslamiyet’in en temel kuralı olan hak ve adalet kavramı silinip gitmiştir. Tıpkı helak edilen kavimler kıssalarında olduğu gibi toplumlar kötülük karanlığına battıkça da helak edilmeyi hak eder hale gelmiştir.

“İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.” (En’am 6/123)

Demokrasi devrimlerini takiben yöneticilerin belirlenmesi maksadıyla yapılan seçimlerde bugüne kadar insanlar hür iradeleriyle düşüncesini belirtmek adına oy kullanmış ve çoğunluğun istediği yönetici önder koltuğuna oturmuştur. Dolayısıyla toplumun kaderine tüm bireyler ortak olmuş, ortak akıbet şemsiyesi altına girmiştir. Ancak kötü yönetim ve haksızlıklar durumunda vebal daha ziyade o öndere oy verenlere ait olmuştur.

Bireyler ne yazık ki oy kullanırken; iman, ibadet ve ahlak üçgeni yerine, dünyevi hırs, istek ve heveslerine uymuş, kanmış ve kandırmış, değişik ideolojilerle aklı karıştırılmış, İslamiyet’in ilk yıllarındaki hak eden kavramı, adalet ve eşitlik ilkesi göz ardı edilmiş, sistem bozulmuş, yönetimler çıkmaza sürüklenmiştir.

Bu nedenle defalarca sisteme iç ve dıştan müdahale edilmiş ama seçmenin ana mantığı değişmediği için milleti savunanlarla dini savununlar değişik akım ve faktörlerin etkisiyle birbirine düşman olmuş, orta yol bulanlar ise kimliksiz bir siyaset yaratmıştır. Bu durumda halkın önüne de seçenek olarak konulanlar birbirinin aynı ama adı farklı hale gelmiştir.

Yönetici ve ileri gelenlerin sorumluluğu ülkeyi adalet ve hak ile dürüstçe yönetmek, oy veren halkın görevi ise Kur’an ve hadisler ışığında, ahlak ve adaletten ayrılmayan layık liderleri yönetime görevlendirmektir. Bunun dışındaki hiçbir şey mübah değildir. Bilerek ve isteyerek beğenmediği yöneticiye ısrarla ve alışkanlıkla, atasından gördüğü için oy vermek o bireyi sorumluluktan kurtarmadığı gibi tam aksine müteakip işlenecek günah ve haksızlıklara da ortak eder. Çünkü o yönetici kadro bu sistemde gücünü halkın oylarından alır. Birey oy vererek destek oluyorsa o kötülüğün yaşaması için gerekli oksijeni, gücü sağlamış olur ki bu suça ortak olmaktır.

Yapılması gereken şey vicdana müracaat etmek, aklı kullanmak, Kur’an ilkelerindeki ahlaki lezzetlerden ayrılamamaktır.

Bir diğer yaklaşım tarzı da işi ehline vermektir ki işin ehlinin ilk vasfı güzel ahlak ve temiz iman olmalıdır. Bu durumda olmadığı ispatlanmışlara o işi vermek ehline vermemektir ki Kur’an’a aykırıdır.

Yüce Allah yöneticilere adaletle hükmetmesini emrederken bunun dışına taşanlar Allah’ın ayetlerine karşı gelenlerdir ve seçilmeyi hak etmezler. Bu durumu bile bile o bireyi seçenler de o suça ortak olur.

Bunun için Kur’an’ı anlayarak en az bir kere okumak her Müslümana farzdır. 1400 yıldır gözümüzün önünde, duvarda asılı duran Kur’an hükmünü bilmemek, buna göre yaşamamak mazeret olamaz. 23 yılda yavaş yavaş hazmedilmesi kolay olsun diye indirilen Kur’an ayetlerini anlayarak okumamak Allah’a yapılan en büyük haksızlıktır.

Kur’an okunur ve anlaşılırsa ki en az bir kere Türkçe meal okumak elzemdir, kafalardaki örümcekler temizlenecek, yanlışlar daha iyi görülecek, oy tercihlerinde daha isabetli kararlar alınacaktır.

Dünyevi arzu ve isteklerin, nefsin ve şeytanın etkisinden bu sayede kurtulmak, hak ve adaleti görebilmek mümkün olacaktır.

“Onlara va’dettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir.” (Ra’d 13/40)

Ancak dinde zorlama olmadığı gibi oy vermede de zorlama olmaz. Dileyen sonuçlarını göze alarak istediğini yapabilir. Çünkü Kur’an bile öğüt verir, zorlamaz. Hesap sormak ne Kur’an’a ne de Peygamberimize aittir. Hesap sormak Yüce Allah’ın takdirindedir ki o her şeyi bilen, duyan, görendir. O’nun adaleti ise şaşmaz.

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58)

Buradan anlaşılır ki önderler; adil, hakka riayet eden, dürüst, doğru, samimi, imanlı, ibadetli ve ahlaklı, merhametli, yardımsever, bilgili, dünyevi çıkarlara tamah etmeyen, ideallerinde Asr-ı Saadet dönemini yaşatan insanlar olmalıdır.

Oylarla gelen sistemde toplum rahatsız, huzursuz oluyorsa günahı ve vebali oy verenlerin tamamınadır. Adalet ve haktan uzaklaşılıp bazılarının hakkı yeniyorsa ahirette helalleşme esnasında sadece yöneticilerin değil oy verenlerin de sevaplarından bir kısmı alınacak ve mazlumlara verilecektir.

Burada kul ve kamu hakkından da bahsetmek yerinde olacaktır. Bir kulun hakkını yerseniz vefatınızdan önce belki fırsat bulur onunla hesaplaşır, helalleşirsiniz. Ama yediğiniz kamu hakkı ise vatandaşların hepsiyle bu dünyada helalleşmeniz mümkün değildir. Ahirette ise vebalini taşıdığınız o günah için her bir mazluma sevaplarınızdan birini verseniz, yetmiş yıl başınızı secdeden kaldırmasanız da sevaplarınız yetmez, bu durumda mazlumların günahlarını üzerinize alır ve cehenneme gidersiniz.

Nitekim mümine düşen şu veya bu parti demekten ziyade layık olanı vicdanen seçmek ve mümkün olursa onu tercih etmektir. Layık olanı bulmanın yolu dünyevi çıkarlar değil İslami prensiplerdir. Başkaları sizi zalime meylettirmeye zorlasa da yanlışı seçmek yerine hiç seçmemek daha iyidir. Bu sayede hiç olmazsa günaha ortak olmazsınız. Oy vermek hakkınızdır, göreviniz değildir. Ya doğruyu seçin, ya hiç oy kullanmayın!

Mü’minin zindanı, kafirin cenneti olan bu dünyada yaşanan ve yaşanacak her şeyin bir imtihan, o liderlerin bizim için sınav aracı olduğunu anlayın. Fani dünyada elde edilecek hiçbir haksız kazanım ahiretteki baki hayatın zerresi kadar olamaz. Sonsuz hayatınızdan sizi koparacak dünyevi çıkarlara alet olmayın. Hak ve imandan ayrılmayın.

İman konunun burasında ve aslında tam ortasında durmaktadır. Allah’a ve ahirete iman eden kişinin yapması gereken neyse onu yapın. Bu doğru cevabı bulacağınız yer ise Kur’an ve vicdanınızdır! Afişlere, kalabalıklara, reklamlara, gösterişli açılışlara, el altından gönderilen paralara değil Allah ve Kur’an yolunda size kazandırdıklarına veya kaybettirdiklerine bakarak oy verin.

Mü’mine düşen dünyayı düşünerek değil ahireti düşünerek oy vermektir! Çünkü bu dünya fani, ahiret bakidir.

Sonsöz; mümine düşen oy verirken önüne konan kişilerden ehliyetli, dürüst, imanlı ve liyakatlı olanları seçmek, etki ve tesir altında kalmamak, menfaat beklentisi ile yanlışı doğru göstermemektir. Hakkaniyet ilkesinin yaşatılmasına, Allah adına dosdoğru şahitlik yapılmasına yardım edenler Allah’a yardım etmiş olur ve mükafatını mutlaka görür. Ama eğer yanlış yapılır ve üç kuruşluk fani dünya çıkarları için  hak etmeyenlere oy verilirse hakkaniyet çiğnenirse – ki Allah bu dünyada da karşılığını mutlaka verecektir- ahiret hayatı elem dolu hale gelir. O halde yanlış aday kimdir? Yanlış olan Allah’a, kitaba ve dine göre davranmayan, tebası ile eşit olduğunu kabul etmeyen, hak-hukuk tanımayan ve ahiret için azık hazırlamayandır. Hele ki müslümanlar arasında ayrım yapan, oy çalan, karalama ve iftira politiksı güdenlere verilecek destek karşılığında ateş olan ameldir.

Seçimler ve İslamiyet

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir