Anasayfa / ŞİRK VE KÜFÜR / ŞEYTAN VE SOYUNDAN KURTULABİLMEK
imanilmihali.com
ŞEYTAN VE SOYUNDAN KURTULABİLMEK

ŞEYTAN VE SOYUNDAN KURTULABİLMEK

ŞEYTAN VE SOYUNDAN KURTULABİLMEK

“… Çünkü o (şeytan), sizin için apaçık bir düşmandır.” (En’am 6/142)

Yüce Allah, pek çok Ayet-i Kerime’de insanoğlunu şeytan ve soyunun açık ve amansız bir düşman olduğuna dair uyarmış, onun imanlı kalpler üzerine sultasının olamayacağını ve tüm insanlığın sadece kendisine sığınmalarını buyurmuştur.

“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Fussilet 41/36)

Şeytanın varlığı da, maksadı da belli ve planları haindir. Sığınacak tek liman ise Rabbimiz Allah’tır.

“De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.” (Mü’minun 23/97,98)

“Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl 16/98)

Haindir çünkü gerek cinleri ve gerek insanları Allah hakkında yalan söyleyerek sinsice kandırır ve Allah aleyhine kışkırtır.

“(Ey Muhammed!) De ki: “Bana cinlerden bir topluluğun (Kur’an’ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: “Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kur’an dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız. Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk. Demek bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında doğruluktan uzak sözler söylüyormuş. Şüphesiz biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanıyorduk. Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı.” (Cin 72/1-6)

lakin herşeye rağmen şeytanın gücü ve hilesi, kalplerindeki imanı zayıf olanlar ve imanının kuvvetlendirmeye gayret etmeyenler üzerinedir. Kanmanın ve aldanmanın değişik vesile ve misalleri vardır. Akibet ise karanlık ve çetindir. O halde kurtulmak en azından sakınmak ve imanlı yaşayıp imanla ölebilmek için çare ve çözüm yine Kur’an’da aranmalıdır.

Allah’a, Kur’an’a, gayba, ahirete ve kadere inanmak

Yüce Allah’ın varlığına kani olmak, en iman nuru zayıf biri için bile kaçınılmazdır. Zira cahiliye Arapları dahi, şeytan dahi Allah’ın var, tek ve muktedir olduğunu bilir. Ama mesele bu tek’liğin hemen yanına birilerini veya bir şeyleri oturtmaktadır ki şirk zaten budur. Şeytana karşı koymanın ilk şartı olan bu madde aslında Allah’ı “sadece” diye bilmek suretiyle toptan koruyucudur. Tüm bela ve müsibetler işte bu sadece kelimesinin kaldırılmasından, sulandırılmasından, bilerek veya bilmeden, isteyerek veya istemeden araya, tana, beriye bir aracı, şefaatçi koymaktan kaynaklanır.

Kul şunu bilmelidir ki Yüce Allah’tan başka herşey yaratılmıştır ve tek Yaratan O’dur. Hal böyleyken, tek ilah, tek malik, tek sahip, tek veli O’dur. Gerisi birer varlıktır ve din adına hiçbirinin hükmetme, kural koyma ve haram-helal belirleme hakkı yoktur.

Gaybı bilen de, Yüce Kur’an’ı bahşeden de, ezeli ve ebediyeti bilen de O’dur. Arşın da, kainatın da, dünya ve yaşamın da sahibi, kudreti, bahşedeni O’dur. Sadece O’dur cennetleri ve cehennemleri yaratan ve sadece O’dur hayatı ve ölümü bahşedip dünyayı bir sınav alanı olarak yaratan.

Bunun bilinmesi çok önemlidir ve imanın nirengi noktasıdır. Keza ahiret denilen şey işte bu görünmeyen alemde sonradan yaşanacak hayatın, toplanmanın, sorgulanmanın, hesaba çekilmenin adıdır ve ahirete iman, Yüce Allah’a imanın öteki adıdır. Keza imanın diğer madde başlıkları bile hep bu ahiret bilinciyle alakalıdır. O halde bizleri şeytandan koruyacak ilk şey bu fikirde sabit olmak, zikri buna göre tesis etmek ve dirayetle sahip çıkmaktır.

Allah’ı bilmek, O’nun rızasını tek gaye edinmek

Tüm kainatın tek sahibi, yaratıcısı, idare edeni, nimet vereni Allah olduğu için de alınan nefeslerin tek gayesi O’nun rızasına mazhar olabilmektir ki sevap ve hayırların bize kazandıracağı en yüksek kazanç işte budur. Bu saf niyete bulaştırılan en küçük bir farklı beklenti sevabı azaltır, boşa çıkartır veya Allah korusun bizi günaha sevk eder. Bunun en basit örneği şudur ki kesilen kurban sadece Allah rızası içindir. Abdest, namaz, tüm ibadet, hayır ve salih ameller hepsi bu rızaya bir adım daha yanaşabilmek adınadır. Komşular görsün diye kesilen kurbanın, dostlar görsün diye yapılan infakın, cemaat görsün diye kılınan namazın kimseye faydası yok, zararı vardır ve kulun alacağı nasip o yaranmak istediklerinin vereceği kadardır. Onların Yüce Allah’tan bu sapık beklentileri için alacağı kısmet yoktur, olamaz da.

Allah’ı sevmek ve Allah’tan korkmak

Tüm bilinen ve bilinmeyen alem ve varlıkları var eden Yüce Allah’ın kudreti sonsuzdur. O halde kul bu yüce kudretin tek sahibi Yüce Allah’ı sevmeli, O’na yönelmeli, O’nun azametinden ürpererek rahmet ve merhametinden nasiplenmeye çalışmalı, gazabından korkmalıdır. O’ndan başkaca korkacak veya O’ndan çok sevilecek bir şey yoktur. O’nun kitapları, peygamberleri, varlıkları ve tüm yaratılmışlar, O’na duyulan sevgi ve minnetten dolayı sevilmelidir.

Keza O tuzak kuranların da, azap edenlerin de, helak edenlerin de en yücesidir. Dolayısıyla bu azap akıllara sığmayacak büyüklükteyken korkmak lazım gelir. Lakin bu korku yüreklerde tutulmalı fakat daha çok sevgi yüceltilmelidir. Sevgi ve korku aynı anda yüreklerde yer etmelidir ki birinin noksanlığı bizi felakete götürür. Korku olmazsa başıbozukluk, sevgi olmazsa samimiyetsizlik yaşanır ve Allah korusun bu sonumuz olur. Yüce Allah’ın merhameti ve rahmeti yücedir ama bu her şeyi bağışlayacağı veya korkmamak lazım geldiği manasına asla değildir. Aksine bu muazzam Yaratıcı’nın dilerse verebileceği azabı çok iyi hesap etmek gerekir ki buna zaten insan aklı yetemez.

Allah’ın sınırlarını (Hududullah) bilmek

Yüce Allah’ın bu muazzam kudret ve ilminden çekinmek, yanlış yapmamak, hata yapmaktan korkmak lazım gelir ki doğru ve dürüst olan, yapılması veya yapılmaması gereken herşey bizlere Kur’an aracılığı ile bildirilmiştir. Bu yasaklar ve emirlerin tamamını içine alan küme ise Allah’ın sınırlarıdır ve bunun dışına çıkmamak lazım gelir.

Kul bir yandan emredilen hususlarda iyilik ve güzellik için yarışacak, öte yandan kötülükten sakındığı gibi kötülerle Allah adına mücadele edecektir. Bu halde de hem iyi işlerden hem sakındığı kötülüklerden, hem de kötülüğe karşı verdiği savaştan dolayı kat kat sevap kazanacaktır. Hatta Yüce Allah kötülüklere aynısıyla ceza verirken, iyiliklere misliyle sevap vereceğini buyurduğundan mü’min defaten karlı çıkacaktır.

O halde bu sınırlar iyi bilinmeli, kul küçük hata ve gafletlerde bulunsa bile hemen toparlanmalı ve sınırların dışına çıkmamalıdır. İblis ve ordusunun görevi de işte burada başlar ve insanı bu çemberin dışına çıkarmaya, hatta bu çembere hiç sokmamaya çalışır. İlk hedefi yasaksızlık ve sorumsuzluk olan iblis, hesabı unutturarak, sınırları yok etme gayretindedir ki kulu esir alsın ve bedeni arzuların peşine sürüklesin.

Kur’an’ı anlayarak okumak ve hayata yansıtmak

Yüce Allah’ın tüm bu sınırlarının da yazılı olduğu tek kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Ve O, kıyamete kadar, değişmeden, tüm insanlık için geçerli olacak yegane yaşam kılavuzudur. İnsanoğlu ayetleri hem Kur’an’da görmek, anlamak hem de bedenin de ve kainatta o ayetlerin izlerini bularak imanını pekiştirmek mecburiyetindedir. Kur’an tek doğru yol olan İslam’ın, tek kurtarıcı olan tevhidin merkezindedir ve tahrif edilen diğer kaynakların aksine Yüce Allah’ın himayesinde korunmaktadır.

Akla ve bilime uygun, doğru ve tezatsız, geçmişi ve geleceği aydınlatan, rahmet ve hikmet dolu Yüce Kur’an, Rabbimizin kelamı olarak tüm yaşamın merkezidir ve her şey O’na göre teşkil edilmelidir. İblisin görevi de işte değiştiremediği ve değiştiremeyeceği bu kaynağı yaşamın merkezinden kenara atmak, itibarını tartışılır veya eski moda haline getirmektir.

Tek harfi, tek kelimesi bile boş olmayan ayetler ise Yüce Allah’ın kullarına gösterdiği doğru yolun şaşmaz kandilleridir.

Bu Kur’an’ın tamamı, okunmalı, anlaşılmalı, yani anlayarak okunmalı, hayata yansıtılmalı, verilecek tüm karar ve yapılacak tercihlerde bir ayraç vazifesi görmelidir. Yani O’na uygun olmayan hiçbr şey yapılmamalı, O’nun ayetleri ile yasaklanmış bela ve kötülüklerden uzak durulmalı, O’nun emrettiği şeylerin edası için canla başla çalışılmalıdır. Anlama seviyeleri farklı olsa da, eğitim ve tahsil durumları değişse de Yüce Allah dini, Kur’an’ı kolaylaştırmış, en acemi ve cahil insan için bile anlaşılır ve tatbik edilebilir kılmıştır. Yine Allah sorumlulukları her kulun gücüne ve yapısına göre dağıtmış, sınavını buna göre teşkil etmiştir. Çünkü sınav adil ve şeffaftır ve kul sınavın tüm kurallarını bu kaynaktan öğrenecek ve en büyük nimet olan Kur’an’dan ahirette ilk ve en önce hesaba çekilecektir.

Ama maalesef rahmet Peygamberimiz bile ahirette ümmetinden Kur’an’ı hayatın dışına ittikleri için şikayetçi olacaktır. İşte bu şikayetçi olunanlar; okumayanlar, anlamadan okuyanlar, anlayıp gereğini yapmayanlardır ki en büyük şefaatçi Kur’an bu grup kullardan da şefaatçi olmayacaktır.

Kutsal olan Kur’an’dır, Arapça değil

Kur’an’ın anlaşılarak okunması ilk başta Yüce Allah’ın hakkıdır. O ki, yarattığı kullarına beslediği sevgi ve güven ile, rahmet ve merhamet ile kuralları göstermiş, beklentilerini buyurmuştur, acizane kulların bırakın okumayı, bunun gereğini yapmaktan başka bir şansı var mıdır?

Kur’an’ın okunmaması ama dinlenmesi, anlaşılmadan okunması şeytanın en büyük zaferidir. zaferidir çünkü daha ıyunun, sınavın şart ve sorularından habersiz bir ümmetin sınavı geçebilmesi zaten mümkün değildir. İşte şeytan değiştiremediği, yok edemediği Kur’an’ı okunmaz ve anlaşılmaz kılarak imana en büyük darbeyi vurmuş ve vurmaktadır. Bunda da en büyük suç doğru yolu bilerek örten din adamlarınındır.

Yüce Allah ayetlerini sadece bir kavme değil tüm insanlığa emretmiş, daha kolay anlaşılsın ve hazmedilsin diye Peygamberimizin yaşadığı coğrafyanın lisanını kullanmıştır. Burada maksat ta vahiy zamanında yaşayan insanların anlaması içindir. Sanıldığının aksine Arapça kutsal olacak olsa diğer semavi kitaplar neden latince veya ibranice vahyedilmiştir?

Ama kirli oyun buradadır ve Kur’an’ın hayata rehber değil de duvara süs olmasını isteyenlerce oynanmaktadır. Mü’min anladığı hangi dil ise onunla okumalı ve anlamalıdır. Aksi ihanetin, cehaletin, isyanın daniskasıdır ve şeytan duvar arkasından pis pis gülmektedir.

Farzları bırakıp sünnetlere sarılmamak

Kur’an anlaşıldığı takdir de emirlerin tamamı da anlaşılır olacaktır ki dinen bilmemek mazeret değildir. Çünkü ilk emir olan “Oku!” herkes ve tüm zamanlar içindir. Orada yazılanlar ise bir rica değil emirdir. Kul, elinden geldiğince, nefsi müsaade ettiğince, imanını güçlendirebildiği ölçüde bunlara uyacaktır. Şeytan ise bu yapılması zorunlu emirlerin yerine yapılmasa da olur amelleri ön plana çıkartarak oyun oynamaktadır. Adı üstünde farzlar yerine tatbike çalışılan sünnetlerin yapılmasa da günahı yoktur.

Maalesef yine şeytan burada da hakimdir ve çoğu insan farzlardan habersiz veya umursamayarak, beyhude yere sevap kazanmak adına sünnet ve hadislerin peşinden gider. Ayetler de herşey açık ve anlaşılır değilmiş gibi hurafe, rivayet, örflerle bezenmiş çoğu Emevi saçması hadisleri dinin temeline oturtur ve şeytanı memnun eder.

Söz gelimi çalmamak, zina etmemek, kalp kırmamak, yalan söylememek farz iken, sakal bırakmayla Müslüman olunacağını farz eden insanların sayısı azımsanamayacak kadar fazladır.

Aklı kullanmak, dini ve Allah’ı bulabilmek

Kul kendisine şu soruları sormalıdır ki hakikati bulabilsin; ben kimim, bu eller kimin, bu kelimeleri sarf eden kim, yürüyen bu gölge kimin? Bu ben isem ben kimim? Beni yaratan Yüce Allah, bu kainatı boşuna yaratmadığına göre neden yarattı? Herşey bir tesadüf olabilir mi? Bu kainatın, bedenin muazzam dizgisi ve ahengi bir tesadüf olamayacağına göre, beni bu aleme egemen varlık olarak yaratan Yüce Allah’ın kul olarak benden beklentileri neler? Tabiat tek başına bu yaşam döngüsünü döndürebilir mi? Döndüremezse o halde bunca rızkı ve nimeti, ölçüsünce veren Yüce Allah kimine az kimine çok neden veriyor? Ben bunları nasıl akıl ediyorum? Bu akıl mı beni diğer varlıklardan üstün kılan? O halde bu akıl bana neden verildi? Bu bedende can, ruh, şuur, akıl nasıl bir arada ve kusursuzca işliyor? Biri olmadan diğerleri olabilir mi? Bu bilinç başkaca varlıklarda olmadığına göre bunun hakkını vermek ve layık olmak için ne yapmam gerekir?

Görüldüğü gibi tüm soruların tek cevabı vardır ve o dünya sınavı yani fıtrata ve tevhide sadakattir. Tüm bu sınavın sahibi, yaratanı, hesaba çekecek olanı da Yüce Allah’tır. Verilen tüm nimetlerin sahibi Allah kullanrına önce aklın, ruhun, şuurun, canın, hayatın ve sonra Kur’an ve İslam’ın hesabını soracak, bu nimetleri nasıl kullanıp kullanamadığımıza bakarak akibetimizi belirleyecektir.

Şeytan ise bu bilinci en baştan yok ederek doğru soruların sorulmasını imkansız hale getirmek niyetindedir ki doğru yaşam tarzları teşkil edilemesin. Şeytan işi pislikler de bunun aleti ve vasıtasıdır. Ama ilk hedef aklı yani bilinci engellemek ve insanları düşünemeyen hayvanlar normuna geri döndürmektir.

“Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?” (Maide 5/91)

Oysa akıl insana Allah’ı ve dini bulabilsin diye verilmiştir … O’nu ufacık aklıyla sorgulasın diye değil!

İmana sahip çıkmak ve Yüce Allah’tan iman dilemek

İşte iman denilen inanç külliyesi bu dirayetli ve hazmedilmiş teslimiyettir ve kısmen değil bütün olmak zorundadır. Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kadere iman başlıklarında değerlendirdiğimiz imanın dil ile söylenmesi İslam’a girmek için yeterliyken, mü’min olabilmek için kalben tasdik edilmesi ve yaşatılması şarttır. İman teslimiyetin, kabulün, söz vermenin adıdır. gerçek, samimi ve kalıcı olmak zorundadır. Çünkü iman, şeytanın dokunamayacağı kalplerin ilk ve tek kalesidir. Yüce Allah’ın ahdi budur ve şeytan imanlı kullar hakkında çaresizdir. Dolayısıyla şeytandan korunmanın ilk büyük silahı bu imana dört elle sarılmaktır.

“(Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah’ın yolundan saptırabilirsiniz.” (Saffat 37/161-163)

Şeytanın yıkmak istediği bu inanç kolayca ve tüm hakikate rağmen yıkılamayacağı için de iblis akserlerince sulandırılmaya, kalbe sokulmamaya, dille geçiştirilmeye çalışılmaktadır. Unutulan, zayıflatılan, pazarlık konusu yapılan, ecele kadar muhafaza edilemeyen, vazgeçilen, satılan, zayıflatılan iman sahibine fayda sağlamaz. Cennetlere sadece mü’minler yani imanı kalbinde yaşatanlar gireceği için de iman yoksunlarının cennetlerinden bahsedilemez.

Şeytan işte bu nuru söndürme, anlaşılmaz hale getirme, tatbikini zamanın şartları ile uygulanamaz hale getirme gayretindedir. Kışkırtığı tüm bedeni ve maddi hatta manevi açlıkların tek gayesi bu iman kalkanlarını yok etmek veya zayıflatmaktır ki o kullara erişebilsin.

O halde kulun ilk vazifesi iman kandillerini hiç söndürmemek ve daima hem de alev alev yanar vaziyette bulundurmaktır.

Hak’kın tek, batılın çok olduğunu bilmek, fıtratı, sınavı, hayatı, nefsi tanımaya çalışmak

Doğru yol tek ve malum iken akılları karıştırmak, kalpleri ve düşünceleri bulandırmak gayretindeki şeytanın emeli birden çok doğru yaratabilmek veya gerçeği tartışılır hale getirebilmektir. Dahası fitne ile neden olduğu batıl fikir ve saplantıları din diye lanse ederek alternatifleri çoğaltmaya gayret etmekte ve kulları tereddüte düşürmeye çalışmaktadır.

“Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin… Şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar ve inkâr etmenizi arzu ederler.” (Mümtehine 60/1,2)

İnkar edecek insanlar şeytanın en sevdikleridir. Ama inkar yani küfür kolay değildir. Çünkü bilinen, görünen o denli hakikat vardır ki bunun yerine iblis ve soyu inkara varmasa da sulandırılmış, merkezinden saptırılmış düşünceleri sokar kalplere.

Fıtratta verilen sözlerin mahiyeti, hayatın manası ve nefsin gayretleri bu nedenle iyi anlaşılmalı ve kul hakikate dört elle sarılmalıdır. Bu da Yüce Allah’ın bahşedeceği iman nuru ve bilgiyle kalıcı hale gelir. Nefsin terbiyesi ise kulun gayretine bağlıysa da aslolan Yüce Allah’ın müdahale ve hikmetidir.

Ama iblis ve soyu en büyük düşmanlarından gördüğü hakikati değiştiremese de tartışılır hale getirmeye gayret edecektir.

Taraf tutmak, Allah dostlarının yanında yer almak

Kul, tek başına değildir bu mücadelesinde. Dik durmak ve ilerlemek için yanına Allah dostlarını alacak, Allah düşmanlarından fersah fersah kaçacaktır. Allah dostları tabiri ise Kur’an istikametnde kanmadan, yılmadan yürümeye gayretli İslam alemidir ki bu durumda düşmanlar da hakikate düşman olanlardır.

“İyi bilin ki onlar, O’ndan gizlenmek için kalplerindeki düşmanlığı gizliyorlar. Yine iyi bilin ki, elbiselerine büründükleri zaman bile, Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.” (Hud 11/5)

Allah dostlarının kolayca seçilmesi mümkün olabilirse de Allah düşmanlarının tespiti o kadar kolay değildir. Çünkü münafık sıfatının hakkını veren bazı dönekler inanmadıkları halde inanır görünerek şeytanın himayesinde iman kalelerini içten fethetme gayretindedir. Bu yüzden dost görünen nice düşman vardır ki bunlar Yüce Allah atarafından zaten malumdur. Bunların vereceği kötü etkiler de kafirlerden çok olacağı için cehennemde bunların yeri kafirlerden de aşağıdadır.

Ancak ilk baştan anlayamasa da Allah dostlarını tanımak, Allah’ın yardımıyla, imanlı kullar için elbet mümkün olacaktır.

Allah ile aldatılmamak, aldatmamak

Bu münafıkların ve kafirlerin en büyük oyunu Allah ile aldatmak ve Allah’a iftira atmak, yani yalanlamaktır. Akıllara sokulan fitnelerle, sayısız yalanla, kalplere sokulan fesatlarla bu müşrikler imanı zedeleme gayretindedir. Allah’ın yokluğunu değil de, rahmetinin sınırsız olacağını ve nasılsa şefaat edecek biri bulunur safsatasını zihinlere sokmaya gayret eden şeytanın gayesi muhakkak hesaba çekilmeyi unutturabilmektir. Öyle ya hesaba çekileceğini bilen biri kolayca affedilmeyeceğini ve mutlaka cezalandırılacağını bilirse bu dünyada günah işleyebilir ve zulmedebilir mi?

İşte şeytanlar bağışlanma beklentisini bir peri masalı gibi hem de herkese sağlanacak şekilde bir his yaratarak sorgudan korkmayan bir insan sürüsü yaratmak emelindedir. Oysa ahiret nasıl hak ise zerrece hak yenmeden hesaba çekilmekte haktır, olması gereken ve olacak olandır. Dahası bu hesap ta kimse kimsenin günahını da üstlenemeyecek, kimse kimseyi kurtaramayacaktır. Öyle olsaydı Peygamber’imiz kızına “Seni ben bile kurtaramam” sözünü eder miydi?

“Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır.” (Fatır 35/6)

Şefaat konusunun en can alıcı noktası ise şudur ki; lşefaat sadece Yüce Allah’ın razı olduğu kullar içindir. Kim, nasıl şefaat dilenecektir bilmeyiz ama beklentimiz Rahmet Peygamberinin tüm ümmetin günahlarının affı için şefaat dileneceği şeklindedir. Ama Peygamberimiz Yüce Allah’ın razı olmadığı kullarına şefaat asla dilenmeyecektir. Aynı şekilde Kur’an da bu dünyada fütursuzca yaşayanlar ve Kur’an’ı hayat dışına itenler için asla şefaatçi olmayacaktır. Evet Müslüman olarak doğmak, ümmet olmak büyük bir nimettir ama bu nimetin hakkını vermemek de çok ama çok büyük suçtur.

O halde şu kaçınılmaz bir gerçektir ki ahiret yurdunda herkes kendi bacağından asılacak, şefaate mazhar olunabilse bile amel defterinin kabarık ve karanlık yüzü ile huzurda beklemenin sancısı bile cehennem alevlerini ratacak kudrettedir.

Her işe ve adıma Allah’ın adıyla başlamak ve bitirmek

Ahiretin bir yanı da muhakkak helalleşmedir ki bu dünyada yenen haklar, edilen eziyet ve zulümler orada zerre şaşmadan karşımıza çıkacak, helalleşmeler tüm sevaplarımızı alıp götüreceği gibi yetmez ise mazlumların günahları da üzerimize yüklenecektir. Bu durumda da amel defteri kaç kere tartılırsa tartılsın sonuç hüsran olacaktır.

Dolayısıyla şimdiden işi sıkı tutmak, dünya yaşamı dışında sevap kazanma ihtimali olmadığını anlamak, şefaate muhtaç olmayacak kadar az günahla mahşere erişmeye gayret etmek olması gerekendir. Kimse günahsız değildir, kimse huzura günahsız çıkamayacaktır. Ama iman nuru ile beslenen kalpler inşallah küçük günahlardan sıyrılack, büyük günahlardan kaçındığı için de affa uğratılacaktır. Yeter ki şirke bulaşılmasın. Çünkü şirk affedilmeyecek tek suçtur.

İşte bu mana da hayatın her söz, iş ve nefesi sadece Allah ile ve Allah’ın rızası gözetilerek başlamalı ve bitirilmelidir.

Peygamberimiz dışındaki insanları hatasız, Kur’an dışındaki kitapları tartışmasız kabul etmemek

Hatasız kul ve yanlışsız beşeri bir kitap yoktur. Yüce Allah’ın kelamı Kur’an tartışma üstü tek kitap ve tebliğ ve risalet görevini layıkıyla yapan Rahmet Peygamberi tartışılmaz tek beşerdir, günahsız, daha doğrusu inşallah beşeri zaafları için affedilecek tek kuldur. Bu ikisi dışındaki tüm kişi ve kitaplar, daha önce vahyedilmiş ama tahrif edilmiş kutsal kitaplar dahil, daha önceki Peygamberlerin şahısları ve Allah katından gönderildikleri asla değil ama onlara atfedilen tahrif edilmiş söz ve davranışlar tartışmalıdır.

Kaldı ki insan eliyle yapılmış tüm yazı, yorum, eser ve sözler, sahte peygamber ve şarlatanların din adına ortaya koydukları herşey tartışılırdır ve doğruluğu asla kesin değildir. Bunların vahiyle akalası olmadığı için de muteberliği sadece kendilerini bağlar. Sonuçta bu bir insan kaleminden veya ağzından çıkmadır ve ilahi değildir. Oysa din ilahidir ve dinin sahibi sadece Allah’tır. Bu manada rahmet peygamberi bile din adına kural koyamaz, haram-helal belirleyemez. Bu çizgi önemlidir çünkü aşıldığı anda o kişi ilah durumuna yükseltilmiş olur ki bu şirktir, uyanı da uyulanı da şirke batırır.

Allah’ın ipine (İslam’a) sarılmak, dini böldürmemek

Yüce Allah’ın dini İslam, O’nun tek ipidir ve tüm insanlık için tutulması gereken iptir. Bu din tektir, bütündür, tevhidin ta kendisidir. Şeytanlar bunu parçalamak, farklılaştırmak, değişik kılıflara sokmak, kafa karıştırmak niyetindedir. Bunun için mevcut semavi dinleri tahrif etmek, insan yapımı dinler icat etmek, mevcut dinlerin tahrifatından istifade ile değişik mezhep ve tarikatlar oluşturmak gayretindedir ki özellikle hristiyanlığın bugünkü noktası budur. Dahası maddeciliğe dayanan sözüm ona bilimsel dinler yaratarak genç nesilleri yeni dünya düzenine hazırlamak gayretindedir.

Himaye edilmekte olan ve kıyamete kadar sürecek İslam dini üzerindeki oyunlar ise ortadan kaldırmak gayesini öteleyerek sulandırmak ve mezheplere, tarikatlere, hiziplere, cematlere bölerek sanki aralarında fark varmış izlenimi yaratmak gayretidir. Bunda da hedef İslam’a gönül veren kulları diğerlerini ötekileştirir hale getirmek ve hatta savaştırmaktır. Şeytan bu kadar acımasız ve İslam’a gönül vermiş kullar bu kadar cahildir.

Tarikatleşme, hizipleşme noktasındaki en çok dikkat edilmesi gereken husus bunların tümünde de başta bir insan olmasıdır ve bu insanın sözleri farz gibi işlem görür. Mensuplarının liderin sözlerini tartışılmaz kabul etmesi orta vadede bu insanların şeyhe haram ve helal belirleme yetkisini vermesine kadar gider ki bu yukarıda bahsedildiği gibi şirke müsaittir.

Oysa Yüce Allah kuluna şah damarından daha yakın, akıl ile beyin arasında, her şeyi bilen ve görendir. Kulunun duasına da, yapıp ettiklerine de anında vakıftır ve affedecek olan da, cezalandıracak olan da, mükafat verecek olan da sadece O’dur. Kulların yaklaştırıcıya, aracıya, şefaatçiye ihtiyacı yoktur. Bu ihtiyacın şeytanlarca körüklenmesindeki gaye cahiliye araplarında olduğu gibi kulların Yüce Allah ile arasına bir kul veya varlık sokmak ihtiyacını hissettirmektir ki bu aracılar çoğu zaman iblisin askerleridir.

Yüce Allah ise kullarını korumak adına bunu çok önceden ikaz etmiş, tüm iman cephesinin kardeş olduğunu ve aynı Kur’an, Peygamber ve Allah’a tabi olanların diğerlerine karşı birlik olmasını emrederken, şeytanın aramızı açmaya çalışacağını da haber vermiştir. Nitekim bugün Ortadoğu’da yaşanan mezhepler arası savaşların tamamı yahudi oyunudur ve Kur’an’dan habersiz İslam alemi kardeş kanı dökerken, şeytan yeni dünya düzeninin altyapısını hem de İslam’a tabi ve şeytana düşman olanların kendi elleriyle hazırlamasına neden olmaktadır.

Hak din olarak sadece İslam’ı (Kur’an’ı) bilmek

Kim ne kafa karıştırmaya çalışırsa çalışsın tüm eski semavi dinler, tüm maddeci insan yapımı dinler, tüm üretilmiş, kılıfı değiştirilmiş dinler, tüm din dışı olanlar, tüm süslü püslü servis edilen dinler batıldır, beyhudedir, yanlıştır. Bir tek din vardır ve o İslam’dır. Allah’ın dini İslam tüm dinleri de, tevhidi de, fıtratı da içine alan devasa bir bütündür ve diğerleri artık muteber değildir.

İnsanların sebep olduğu tahrifatlarla tanınmaz hal gelen din mensupları dahil tüm insanlık İslam etrafında birleşmelidir. Bunu söyleyen Yüce Allah kelamı Kur’an-ı Kerim’dir.

Modern zamanlar adına, medeni toplumlara bakarak, ulvi kişilikler, filozoflar, alimler, yazarlar, yöneticiler tarafından servis edilerek savunulan diğer herşey belli bir maksat için üretilmiş sanal dinlerdir. BAşını şeytanın çektiği bu gayretin tek hedefi de doğal olarak İslam’ı çoklu alternatifin arasında boğmak ve taraftar kaybetmesine neden olmaktır.

Kul, şeytanın bu oyununa gelmeden dinini Kur’an’dan öğrenmek ve sıkıca sarılmak suretiyle korunabilir ki iman diri tutulduğu sürece zaten bu sahte dinlerin hiçbiri kula temas edemeyecektir.

Ahiret ve ölümü sürekli hatırlamak

Ahiret ve ölüm haktır, her can ölümü tadacaktır. Mesele bu dünya sınavını layıkıyla vermek, hesap gününün azametinden titremektir. Yaşarken günlük telaşlar ve beşeri meşguliyetler nedeniyle bazen unutulsa da kullar sık sık ahireti, eceli, kıyameti hatırlamalı ve böylece bu süs ve eğlence aleminin kazanımları için verdikleri gayretin boşuna olduğunu anlarken, aynı zamanda ahiret için ve hesapta mahçup olmamak için hayır, salih amel, ibadet ve sevaplara yönelmelidir.

Tevhid ve şirki tanımak, mücadelenin mahiyetini bilmek

Tevhidin sadece ve tamamen Yüce Allah’a teslimiyet olduğunu anlamak lazım gelir ki kıyamete kadar sürecek ahir zaman da bu inanç manzumesinin adı İslam’dır. İslam kelime anlamı olarak; sadece Allah’a teslimiyet, esenlik, barış ve huzur demektir. Kulu inşallah cennetlere götürecek bu inancın tek doğru yol olduğu açıktır.

Kur’an’da iki çeşit insan ve iki çeşit din den bahsedilir. İnsanlar aslen imanlı ve imansız, dinler de yine imanla bağıntılı olmak üzere tevhid dini yani İslam ve şeytan dini yani şirk.

Şirk, Yüce Allah’ı inkar değildir. İnkarın adı küfürdür. İnanmadığı halde inanıyor görünmek ise münafıklıktır. Şirk iseAllah’ı inkar etmeden, yanına berisine eş, ortak, evlat ve şefaatçi koymaktır yani ilahi kudreti şirket gibi parçalara bölmektir. Affedilmeyecek suç olan inkar yani küfür ve hatta münafıklık değil sadece bu şirktir.

Çünkü cehaletle Allah’ı inkar eden birisi, para ve makam için mü’minlerin kanını döneklik ve riya yaparak emen birisi, yani kafir ve münafıklar elbet birgün Yüce Allah’ı anlayacak ve inşallah tabi olacaktır. En azından küfrün içinde de kalsalar Allah’ın rahmetine daima adaydırlar. Ama şirk mensupları yani müşrikler Allah’ı bildikleri halde isyan ve yanlışlarını sürdürdükleri için işin rengi farklıdır ve affedilmeyecek olanlardır. Bunalrın rahmetten de nasipleri olmayacaktır.

İşte insanlık tarihinin özeti, dinler tarihinin tüm savaşları bu iki tarafın savaşıdır. Kısaca bir tarafta iman cephesi ve diğer yanda şeytan askerleri. Hak ve batılın bu savaşının bundan sonra da süreceği muhakkaktır.

Şeytanın tüm gayreti; işte bu imansızlık cephesini tevhidin üzerine çıkarabilmek, kendi şirk dinini dünyaya egemen kılmak ve Yüce Allah’ın insanlık ve dünya için olan dilek ve temennilerini, insana duyduğu güven ve sevgiyi boşa çıkarmaktır.

Kul, şeytanın hamlelerinden kurtulmak, kanmamak, yanlış tarafta yer almamak için dünyevi kazanımlara aldanmadan, hak tarafta olmalı, kendisini, Yaratan’ını ve düşmanını tanımalıdır.

Şekli değil kalbi İslam 

Şeytanın bir diğer oyunu da İslam’ı şekli bir dine çevirmek ve esastan uzaklaştırmaktır. Yani kalbi İslam değil fakat şekli İslam onu en çok memnun eden şeydir. Sakal ve tesbihle, arapça bir iki dua ile Müslüman olacağını sanan insanları kolayca emrine alan şeytanın en sevmediği kullar kalben Yüce Allah’a bağlı, aklıyla Yüce Allah’a boyun eğmiş kullardır.

Bu kulların tüm diğerlerinden farkı kalplerindeki iman nurundan aldıkları feyz ve cesarettir. Çünkü bu kullar bilirler ki ve şeytan bunu öylesine manipüle eder yani kötüye kullanır ki iman olmadan tüm diğer amel ve ibadetler sportif bir beden hareketinden öteye geçemez.

Dahası şekli İslam’ı kışkırtır ki kullar riya ve gösterişe batsın ve şirke tabi olsun.

Şeytanın en büyük düşman olduğunu bilmek

Buraya kadar yazılanlardan anlaşıldığı ve Rabbimizin defalarca tekrar ettiği şekilde insanın, insanlığın, hakkın, adaletin, dünyanın, tevhid ve fıtratın tek ve en büyük düşmanı şeytandır. Apaçık düşmandır, gizlisi saklısı yoktur, çünkü yemin etmiştir. Bu yemini de sadece Kur’an’ı anlayarak okuyanlar bilir.

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara 2/168)

“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (Bakara 2/208)

Allah ayetlerinin anlaşılarak okunması işte tam bu yüzden gereklidir. Bu ahid bilinmez ise yapılmaya çalışılanlarla ilgili her an gaflete düşülebilir. Şeytandan korunmanın ilk adımı da budur yani ne yapmak istediğini anlamaktır. O isyancı alenen insana düşman olduğunu bildirmiş, kıyamete kadar kötülük için savaşacağına yemin etiş, imanlı kullar müstesna tüm kulları Allah aleyhine kışkırtacağına dair and içmiştir.

Kur’an’ın müteakip ayetlerinden anlıyoruz ki bu yeminin de büyük oranda da başarılı olacaktır.

Şeytandan kaçarken başkaca küfür ve şirklere bulaşmamak

Kul, şirkten ve şeytandan kaçarken küfrün ve münafıklığın kucağına da düşmemelidir. Yani acemice, doğrusunu bilmeden, korunmak adına Allah’tan başkalarının himayesine girmeye çalışmamalı, büyü, sihir gibi yollara tenezzül etmemeli, diğer sözde modern dinlere veya kollarına tabi olma yanlışına düşmemeli, dine tamamen soğumamalı, dinden korkmamalı, hurafe ve rivayetlere kanmamalı, aracı, şefaatçi, himayeci belirlememeli, dine yalan söyletenlere kanmamalı, şirkin tanımını küfürle aynı tabağa koyanların oyununa gelmemelidir.

Şeytanın en çok sevdikleri

Şeytan en çok kibir, hırs ve aldatmayı sever. Çünkü insanı zorlamadan kandırmak için onun nefsindeki en yaramaz duygu olan hırs ve kibir, intikamın da, şehvetin de, merhametsizliğin de kaynağıdır ve şeytan bunu çok iyi kullanır.

Aldatmak ise şeytanın yöntemidir. Yalnız burada dikkat edilecek en önemli husus şudur; şeytan doğrudan yalanla kandırmaz. Yalanı ima eder, süslü gösterir veya öyle düşünülmesini ister. Yoksa verdiği vesveselerde doğrudan yalan konuşmaz. Ne inkar eder, ne tabi olur ama insanların inkar etmesine zemin hazırlar.

En büyük silahı da yukarıda yazıldığı gibi Allah ile aldatmaktır ki bunu hem Allah affeder diyerek, hem dine başkaca yalanlar söyleterek yapar.

Acelecilik, sabırsızlık, merhametsizlik, kıskançlık, açık aramak, tahammülsüzlük, korku, haset, günahtan sakınmamak, haramdan korkmamak, yasaklara uymamak, bilinci muhafaza etmemek, aklı kullanmamak, samimiyetsizlik … şeytanın en çok sevdiği ve kullandığı hallerdir.

Kibir ve hırstan kurtulmak

Şeytanın ilk büyük uzun menzilli silahı olan bu ikili tüm açlıkların temelini oluşturduğu için mevki ve makam tutkusu, zenginlik, şöhret, lüks ve israf olarak değişik başlıklarda karşımıza çıkar ve son derece tehlikelidir.

Bunlardan kurtulmak ise nefsin terbiyesi ile, dini anlamak ile, imanı yüceltmek ile, merhametli davranmak ile, sevgiyi yüceltmek ile mümkündür.

Şeytanın (iblisin) ahdinden, usul, silah ve oyunlarından haberdar olmak (Ademoğulları ve İblisoğulları, İsrailiyata karşı uyanık olmak, Siyonist, masonik faaliyetleri hissetmek, sakınmak, Yaratılmak istenen algılara aldanmamak)

Kur’an anlaşılarak, yavaş yavaş, hazmedilerek okunmalıdır. Bu yapılırsa her bir harf ve kelamın manası olduğu anlaşılacaktır. Kur’an’da çoğu mesele kısas halinde anlatılmış, helak kıssaları ile insanlığın yanlışları anlaması hedeflenmiştir.

Şeytanın ahdi ve askerleri bahsi de bunlardan birisidir. Yüce Allah cehennemi insan ve cinlerden dolduracağına yemin etmiştir. Şeytanın insan ve cinlerden orduları vardır. İsrailoğulları (iblisoğulları ) ve kanmış siyonist yahudiler insanlığın baş düşmanlarıdır. Şirk, en büyük insanlık günahıdır.

“(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da “Biz hıristiyanlarız” diyenler olduğunu mutlaka görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar.” (Maide 5/82)

İsrailiyat, tüm zamanlarda devrededir ve gayesi İslam dini içine Yahudi dininden daha doğrusu insan yapımı şirk dininden kelime, yorum ve ifadeler sokmaktır. İsrailiyat’ın hedefi; İslam’ı tanınmaz hale getirmek, hak yoldan uzaklaştırmak ve bir süre sonra püritenlik gibi yahudileştirmektir.

Kabala ve Talmud, siyonist yahudilerin Tevrat’a ek ve tefsir şeklinde dahil ettiği ve hatta Tevrat’ın üzerine çıkardığı kitaplardır. Kabala’nın kara büyü kitabı olduğu, binlerce yıldan beri bu maksatla kullanıldığı, el yapımı yani insan üretimi olduğu hatırlanırsa İsrailiyatın gücü ve sinsiliği de anlaşılacaktır.

Siyonizm işte bu kabala mantığını önce yahudiliğe,sonra tüm dünya dinlerine egemen kılmak girişim ve gayretidir ve baştan sona şeytanidir. Ama bu mekanizma o denli güçlüdür ki isminden bahsetmek bile insanları korkutur. Bilinmediği için de büyüyerek mevcudiyetini her zaman korur.

İnsanın zalim, cahil ve nankör olduğunu bilmek

İnsan zalim, cahil ve nankördür ve bu tabirler Yüce Allah’ın ayetlerinden çıkarılmıştır. Bilmeyen, anlamayan, okumayan, cehalette ve kibirde ısrar eden insan hak yolda duramayacak kadar da basiretsiz ve acelecidir. Canı tehlikeye düştüğü an Allah’ı hatırlayan, karaya çıkınca verdiği söz ve yemini unutan insan nankördür, aç gözlüdür.

Bu b,ilinmelidir ki din adına işlenen zulüm, şirk adına yapılanların kimlerce, nasıl yapıldığı da anlaşılsın. Şu açık ve nettir ki şeytan kimseyi zorlamaz, kolundan tutup sürüklemez ama süslü gösterir. Tüm işi, eziyeti, inkarı, zulmü, iftirayı yapan insan denen mahluktur. Çünkü o cahil ve nankördür.

Riya ve gösterişin de şirk olduğunu bilmek

Peygamberimiz dahil bilinen ve bilinmeyen şirkten Yüce Allah’a sığındığına göre şirkin sayısız şekli ve tehlikesi vardır. Bildiğimiz kadarıyla ve alimlerce; açık ve gizli, küçük ve büyük olarak tanımlanmıştır. Ebadı, şekli ne olursa olsun şirk …şirktir.

Ve şirk Peygamberimizin tarifiyle; gece karanlığında, siyah kaftan üzerinde yürüyen siyah karınca gibidir.

Bu denli sinsi bir tehlikenin farkında olmak ve dikkatli davranmak gereği de açıktır. Tamamen ayrı bir çalışmaya konu olacak kadar geniş bir konu olan şirk bahsinde ikiyüzlülük ve gösterişin de birer şirk vesilesi olduğunu bilmek şeytandan korunmak gayretindeki kullara bir fikir verecektir. Buradan çıkan sonuç şüdür ki aldatmak ve aldanmakla alakalı pek çok şey, yani hak ve adil olan dışındaki, başkalarının emel ve arzularıyla yapılan pek çok şey şirk riski altındadır. Bu yüzden niyetler salih tutulmalı, ameller buna göre üretilmelidir.

Ameller niyetlere göredir

Yaptığımız her şey ve sarf ettiğimiz her söz bir düşünme ve irade neticesidir. Maksadımızın dindeki adı niyettir ve niyetler salih yani güzel olmak zorundadır. Güzel niyetle başlanan iş kötü sonuçlansa da günahı yoktur. Ama kötü niyetle başlanan iş iyi sonuçlanınca da sevabı yoktur. Sorgulanacak olan ameller kadar niyetlerdir.

Abdest, namaz gibi ibadetlere başlarken niyetin dil ile ifade edilemesindeki maksat ise kalbi bilen Allah’ın dil ile söylemesek te bunu bileceği ama meleklerin şahitlik edebilmesi için niyetimizin hareket veya sözle ifade edilmesi gerektiğidir. Namazlarda ilk Fatiha suresinin dudaklar oynayarak okunması gayesi de bununla alakalıdır.

Özetle niyetler salih ve doğru olamlı, şeytanın niyetlerimizi bozmasına imkan verilmemelidir.

Dünya kafirin cennetidir

Münafıkların, müşriklerin, kafirlerin bu dünyadaki yaşamları paralı, zevkli, gösterişlidir. İman sahiplerinin yaşamı ise mütevazi, sade, yokluklarla dolu, basittir. bunun böyle olması kafirin dünya nimeti, mü’minin ahiret sevabı istemesidir. Başka bir deyişle mü’min imanı, kafir parayı ister ve Yüce Allah herkese dilediğini verir. Ama dünyalık isteyenlerin ahiretten beklentisi yoktur ve olmayacaktır da.
Kafir ve müşriklerin görecekleri tüm lüks, saltanat ve güzellik bu dünyada görecekelri bu muamele kadardır ve ahiret onlar için acıyla dolu olacaktır. O yüzden bu dünya ahiret yaşamı düşünülünce onlar için adeta bir cennettir.

Mü’minler için ise cennetler düşünüldüğünde bu dünya adeta bir cehennemdir. Çünkü parayı, lüks ve israfı, gösterişi elinin tersiyle iten mü’minin tüm gayreti Allah’ın rızasına mazhar olabilmek ve cennetlere aday olabilmektir. Bu yüzden mü’min paraya değil imana sarılır ve başkalarının haklarına el koymaktan korkar. Çünkü unutulmamalıdır ki zenginlerin parasında muhtaç ve fakirlerin hakkı vardır. Bu hakkı vermeyip ellerinde tutanlar ahirette para değil ama sevaplarını bu hak sahiplerine mutlak iade edeceklerdir ve işte o zaman cehennem onların mekanı olacaktır.

İslamiyet hak ve helal yoldan zenginliği yasaklamaz, doğrudur. Lakin zenginlik mesuliyettir ve ihtiyaç fazlası olan herşey başkalarının hakkını gasp etmektedir. Zekat öyle sanıldığı gibi mal ve servetin kırkta biri değil, ihtiyaç fazlasının tamamıdır.

Nefsi terbiye etmesi için Yüce Allah’a yalvarmak

Yusuf (as) Peygamberin ayette ifade ettiği gibi nefsin temizlenmesi sadece Yüce Allah’ın lutfuyladır. Kul altı – yedi mertebede tasnif edilmiş nefsini terbiye edebilir lakin tamamen temiz bir nefis insan eliyle mümkün değildir. Böyleyken kulun gayreti inşallah ödüllendirilecek ve mükafatlandırılacak olandır.

Günahların küçüğünden de büyüğünden de sakınmak

Şeytanın en büyük aldatmacalarından birisi de küçük günahlardan sakınmaya gerek olmadığı yönündedir. Mekruhları önemsememek, mübahları sevap göstermek gibi değişik kandırmacalar şeklindeki bu gayret ile harama bulaşmasa bile küçük günahların affedileceği dolayısıyla işlenmesinde sakınca olmadığı teması şeytanın elini güçlendirirken, büyük günahlara zemin hazırlar ve küçük günah işleme alışkanlığı kulu büyük günahları fütursuzca işleme noktasına getirir.

Lüks ve israftan kaçınmamak, iyilikler peşinde koşarken kötülüklerden sakınmamak veya kötülerle mücadele etmemek gibi işler hafife alınmamalı, büyük günahlar işlenmemse bile küçüç günahların da zerrece haksızlık yapılmayacak din gününde bizleri mahçup edeceği unutulmamalıdır.

Dünya sınavını hafife almamak

Bu dünyadan başka sevap veya günah kazanılacak bir yer yoktur çünkü ahiretin tarlası sadece burasıdır. Bu sınav hafife alınacak bir şey değil, aksine yaratılışın gayesidir. Neticelerinden korkmamak ise şeytanın büyük oyunlarındandır ve ahirete inanmamaya götürür insanı.

Sınavın hafife alınmasına uğraşan şeytanın gayesi ahiretteki hesabı unutturmak, korku ve sevinçleri bu dünyaya yönlendirmektir. Medyanın korku filmlerindeki yüksek bedelli gayretlerinin gayesi de budur. Keza mutluluk ve başarıların abartılması da ahiretteki mutluluk ve mükafatların unutturulması maksatlıdır.

Halbuki beşeri ve fani olarak bu dünyada yaşanan her şey istisnasız sadece bir süs, eğlence ve sınavdır. Aslolan ahiret yurdudur. Ahiretin hafife alınması ise en çok şeytanı mutlu eder.

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!” (Münafikun 63/4)

Şeffaf ve dürüst olmak, gizli ve bilinmeyenden uzaklaşmak

Kul şöyle düşünmelidir; bir şey doğru ve faydalı ise açık ve şeffaftır. Kapalı, gizli, sinsi olan şey ise haksız, pis, tehlikeli ve yanlıştır.

Hak din İslam ve Kur’an şeffaf, açık, basit ve sadedir. Şeytanın tüm kirli oyun ve teşkilatlanmaları ise kendi mensuplarına bile kapalı ve gizlidir. Şeffaflık söz konusu değildir. Bu da şu demektir ki şeytanın en üst derecedeki insanlardan bile gizlediği gizli ve çirkin bir planı vardır. O halde kul kapalı muammalar yerine şeffaf güzellikler peşinde koşmalıdır.

Yeni Dünya Düzeni illeti

Şeytanın en gizli ve sinsi planı adı sıkça duyulan bu düzendir. Bu projenin açık ve gizli iki hedefi vardır.

Açık hedef sözde tüm insanlığı kardeşlik, özgürlük ve eşitlik ilkesiyle birleştirmek ve din dahil tüm kural ve sınırları yeniden belirleyerek insan temelli bir düzen kurmaktır. (Bu düzende yahudilerin başı çekeceği, efendi olacağı, diğer tüm insanlığın köle ve esir olacağı ise hala kapalıdır.)

Kapalı hedef ise; şeytanı yeryüzüne ilah yapmak yani tevhide şirk karşısında boyun eğdirmektir.

Bu hayale giden yollar binlerce yıldır açıktır. Adına siyonizm denilen bu gayretin toplumsal izdüşümü masonik faaliyetlerdir. Para, siyaset, spor, askerlik, sanat gibi tüm alanlarda sinsice kendi emellerini gerçekleştirme gayretli bu projenin nihai hedefi maddi bir krallık kurmak ama aynı zamanda manevi alanda da dinlerin yok etmek, firavun dini gibi beşeri ve tek insan kaynaklı bir inancı topluma egemen kılmak, dayatmak, uymayanları yok etmektir.

Bu devasa tabloda İslam’ın ve Türklüğün yer almayacağı da muhakkaktır. O halde bu hayale giden yoldaki pisliklerin İslam ve Türklük üzerine oyunlarına da şaşamamak gerekir.

Lakin bu para ve güç sembollerinin unuttuğu çok önemli bir husus vardır ki Yüce Allah doğrunun ve haklının yanındadır ve mutlaka galip gelecektir. hayalden öte gitmeyecek bu proje de bir sınav olmaktan öte gidemeyecektir.

İnşallah Türklük ve İlsmaiyet’te kıyamete kadar baki kalacaktır.

Ehliyet ve liyakat yerine sadakate yönelmemek, hak yememek

Kişisel ve toplumsal bazda işin ehline verilmesi farzdır. Aksi herkes için yani işe alan ve talep eden için de haramdır. Bu işten kazanılacak paraların devamı da haramdır ve başkasının hakkını yemeye devam etmektedir. Giriş sınavlarında hile yaparak, soruları çalarak işe hak kazanmalarda böyledir.

Burada sadakatin öne çıkması şeytanın ilk emirlerindedndir ki haksızlığın resmiyet kazanmış halidir. Günah ve haramdan korkmayan Allah düşmanlarınca işlenen bu zulüm bilgiyi, aklı, adaleti zedelemekle kalmaz, toplumsal dengeleri ve insanlık gelişimini de menfi etkiler.

Kul, hak etmediği birşeyi talep etmemeli , layık olmayan birisine o işi birilerine yaranmak adına, hak yemek bahasına vermemelidir. Daha ziyade siyasi baskılarla ve cemaat anlayışı içinde görülen bu haller şirkin nirengi taşlarıdır. Yani hem haksızlık ve isyan, hem riya ve gösteriş, hem kullara ilahlık seviyesi vermekle alakalıdır.

Dünya malını ve kulları ilahlaştırmak

şeytanın en büyük şirk oyunlarından birisi de dünya mallarının ve bizzat kişi ve varlıkların ilahlaştırılmasını sağlamaktır. Bu manada başı para ve dini-siyasi üst düzey yöneticiler çeker.

İnsanlar paranın en büyük güç olduğuna inandırılıp sonra ona kul ettirilirler. Paraya, lükse alıştırılmış insanlar da onu kaybetmemek, refah adına üst seviyelere çıkmak için o paraya sahip olmak ve sahip olmaya devam etmek adına her türlü çirkinliğe imza atarlar. Dolyısıyla onlara şifyı da, rızkı da, nimeti de sağlayan paradır ve bu durumda (haşa) para Allah yerine geçer, en azından Allah’ı anmayı ve şükretmeyi unutturur.

Kişilere tapmanın da örneği firavundur. Kur’an’da 74 yerde anlatılan bu bahis şirk konusunun iblisin ahdinden sonra en bariz örneğidir. Mali, askeri yetkilerle donatılmış bir insanın nasıl dine düşman olup, kendi el yapımı dinini topluma zorla kabul ettirdiğinin örneği bu kıssadır. Dahası yanlışını bildirmek için gelen Peygamberle restleşmesi ve inkarını sürdürmesi de şirkin anlaşılması adına güzel örneklerdir. Dahası din işlerinden sorumlu hamanın, mali işlerden sorumlu Karun’un , yanlışta firavunu desteklemeye devam etmeleri akıllara bugünleri getirmektedir.

Kısaca anlatılırsa, madde veya insan olsun sağlayabildikleri Yüce Allah’ın izin verdiği kadardır. Tüm nimet ve hikmeti veren sadece Allah’tır. Şeytan bunu dejenere ederek kazanımları herkesin bileğinin hakkı veya birilerinin lütfu durumuna sokarak asıl nimet vereni unutturmaya çalışır.

Sabretmek, Tevazu ile yaşamak, dünya hayatına düşkün olmamak

“Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran 3/142)

Dünyanın sınav olduğu hakikti tartışılmasız bir gerçek iken sabretmek ve nefesi faydalı işlerde tüketmeye gayret etmek, dünayayı sadece geçici bir süs olark görmek esastır. Oysa şeytan ggözlerin tamamen dünyaya çevrilmesine çalışır.

Bu sınav sabır, tahammül ve zalimlerle mücadele sınavıdır.

İbadet etmek

İbadet ruhları kirden kurtaran en büyük rüzgarlardandır. Kul, halis niyetle, temiz duygularla Yaratan’ına yöneldiğinde, O’nun ismini andığında, her iş ve sözüne O’nun adıyla başladığında tehlike ve olumsuz etkilerden kurtulacak, imanı her geçen gün daha da kuvvetlenecektir.

İbadet ve zikirler neticesi kalbi dolduran ferahlık hiis bunun müjdesidir.

Dua, şükür ve nasuh tövbe etmek

Dua, şükür ve tövbe ise Allah’ın en büyük rahmetlerindendir ve şirke ve şeytana karşı koruyucu kalkanlardır. Bunlar aynı zamanda kulun hangi tarafta olduğunun da ispatıdır ki Yüce Allah dualara karşılık veren ve duyan tek kudrettir.

Tövbe etmek samimi ve kalıcı olmak şartıyla Allah’ın lütfuyla kirleri ve günahları temizleyen en büyük nimet vesilesidir. Yalnız nasuh olması önemlidir. Yoksa tevbe edip yeniden o işe yönelmek, sonra yine tevbe etmek arzulanan değildir.

Samimiyet ve kurtulmayı dilemek

İnsan gerçekten kurtulmayı dilediği müddetçe Yüce Allah yardım edecektir. Dil ucuyla değil ama inanarak, kalpten, hayata yansıtarak kurtulmayı dilemek başarı ve güzelliklerin de anahtarıdır. Muhabbet ve sevgi, tatlı dil ise iman kardeşleri arası bağları kuvvetlendiren, kalpleri yumuşatan en kuvvetli bağlardandır. Bunun aksi kötü söz ise Allah’ın söylenmemesini istediği şeydir ki bunun tek istisnası zulme uğrayanın feryadıdır.

“Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsra 17/53)

Boş iş ve ilimlerle uğraşmamak

Şeytan kulların boş iş ve faydasız ilimlerle uğraşmasını, bilim ve teknolojiyi din aleyhine ve insanlık zararına kullanmaya pek heveslidir. Genler, uzay derinlikleri, film sektörleri, kopyalama ve organ nakilleri askeri üretim ve gelişmeler, insanlığın refahını yükseltmek değil dini ve ayetleri boşa çıkarmak, insanları tesadüflere ve rastlantılara inandırmak maksatlıdır.

Şöyle düşünmek gerekir; bu konulara harcanan paralar insanlığın doyması, sağlık bulması, eğitilmesi için harcansaydı dünyada bunca savaş, katliam ve göz yaşı olur muydu?

Dünyanın bugünkü hali göstermektedir ki niyet üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir ve bu şeytanın işidir.

Fitne ve fesattan uzak durmak

Allah yolunda yürümeye gayretli kulları kışkırtan ve akılları karıştıranlar elbet olacaktır. Başını şeytanın çektiği bu grup yalanla, vesvese ile, iftira ve gıybet ile kulları tereddüte düşürmek, dini sorgulanır hale getirmek gayretindedir. Böyle yaparak ta insanları doğru yoldan çevirip bataklıklara sürüklemek maksadındadır.

“Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (Zuhruf 43/62)

İnsanlara ve Allah’a iftira atmamak

Yalan ve inkarla alakalı iftiranın en büyüğü Allah’a iftira atmak, Allah hakkında ayalan söylemek yani Allah ile aldatmaktır. Dine yalan söyletmek olarak ta telaffuz edilebilecek bu konu ayetlerde sayısız kere tekrarlanmıştır. Bunu ifade eden tabi ki şeytan değil ona kulluk eden insan şeytanlardır ve maalesef başını da din adamları çeker.

İtibarı yüksek, din konusunda bilirkişi durumundaki din adamlarının aydınlatma veya karanlığa mahkum etme anlamında veballeri çok büyüktür. Bu yüzden aydın ve hak yolcusu din adamlarının ilk gayesi cemaattleri öncelikle tevhid ve şirk konusunda aydınlatmak, Kur’an hakikatlerini öğretmektir. Ama bunun yerine arapça kurslar açılırsa İslam alemi çok yakında bu günlerini de arar hale gelecektir.

Haram ve helal belirleme yetkisinin sadece Yüce Allah’ta olduğunu bilmek

Tarikat şeyhinin durumunun şirk olmasıyla bağlantılı bu mesele mühimdir çünkü kendisi için bile insan bir nimeti haram kılma yetkisine sahip değildir. hal böyleyken din adına haram ve helal belirlemek konusu şirkin yani ilahlık iddiasının tipik bir örneğidir. Bu yetki Peygamberimizde bile yok iken kimsenin böyle bir hakkı ve yetkisi yoktur.

Ayette Hristiyanların rahiplerini ilah edinmelerine örnek olarak verilen haram ve helal belirleme ve teba tarafından bunlara riayet edilemsi olayının tarikatleerde yaygın olduğunu bilmek şirke karşı korunmanın ilk adımlarındandır.

Cennet ahlakını kişi ve toplum ahlakı edinmek

Şekli İslam’ın toplumu getirdiği nokta batılı devletler gibi Hak’tan değil hukuktan korkar bir toplum yaratma gayretidir. Oysa hukuk bile dinden kaynaklanmalı, hak ve adalet buna göre şekillenmeli, Allah’ın emirlerini yaşama yansıtmak mecburiyetindeki insanlık hiç olmazsa suç ve kabahatler bahsinde ayetlere sessiz kalmamalıdır.

İnsanlığın bu dünyada gelmesi gereken ve gelebileceği en üst nokta cennet yaşamı ve cennetvari ahlaka sahip olmaktır. Bu ahlaak sahiplenilirse kavga ve sürtüşmeler, ayıp ve haksızlıklar vb… ortadan kalkacak dünya cennet olacaktır. Şeytan yaşadığı sürece bu tüm dünya için mümkün değildir elbet. Ama bunun böyle olması gönül krallıklarında insanların cennet ahlakı ile yaşamasına mani de değildir.

Yani insan namusu, başörtüsünde değil, o örtü olmasa da namahreme bakmayacak erkek tiplerinde aramalıdır. Keza kadınlar başkalarının kendisine bakmasına fırsat vermeyecek hal ve vaziyette olmalıdır. Yoksa mesele bakmak, şikayetçi olmak, mahkeme edilmek ve hapse atılmak değildir. Mesele namusu Allah emri olarak algılamak, iffete halel getirmemek, iftira atmamak, namahreme yan gözle bakmamaktır. Namus örneğinde misal yaşamın tüm alanlarına yansıtılırsa helal kazanç, paylaşmak ve yardımlaşmak, eğitim ve siyaset vb. tüm toplumsal alanlarda yaşam çok daha güzel olacaktır. Şeytanın gayesi de işte bu cennet ahlakının topluma yerleşmesine mani olmaktır.

Bunu hem insanları şehveti kışkırtıcı hale sokarak, hem de yasalarda gerekli oynamalarla adaletsizliği kışkırtarak yapar. Kısaca, cennetlerde olacak şeyler bu dünyada olması gerekenlerdir. Cennetlerde olmayan şeyler ise batıl, pis ve çirkindir.

Sadece Allah’tan ve azabından korkmak

Şeytandan ve cinlerden korkanlar için ilahi ikaz onlardan değil sadece Allah’tan korkulması gerektiğine dairdir. Çünkü güç ve kudretin tek sahibi Yüce Allah’tır. Kaldı ki onların tuzak ve hilelerinin, acı ve zulümlerinin hayata geçmesi de Rabbin bilgisi ve izniyledir.

Dolayısıyla Yüce Allah’ın izni olmadan tek bir yaprak yere düşemeyeceğine göre korkulması gereken güç sadece Allah’tır.

Hayırlı iş, salih amel ve niyet üretmek, yardımlarda yarışmak

Şeytandan korunmak için beden ve zihinlerin hayır işleriyle meşgul edilmesi fayda sağlayacak, kalpleri yumuşatacak, kirli fikirleri zehirli bir toksin gibi vücuttan atılmasına imkan sağlayacaktır.

Kişi boş oturur, faydasız iş ve ilimlerle uğraşırsa aklına şeytani ve zararlı şeyler gelir. Oysa aklı ve bedeni birşeyle meşgul olursa en azından o zararlı şeyleri düşünmekten kurtulur. Dahası ürettiği insanlık değerleri ve faydalar da yanına kar kalır.

Şeytan hem zulmeder yani hakkın hakedene ulaşmasına engel olur, hem akılları karıştırarak olmayacak fikirlere yol açar.

Mahiyetimize ve etrafımıza Allah nurunu yaymaya çalışmak, örnek olmak

İnsan sadece kendisini kurtarabilir ama bu mahiyetine, ailesine, akraba ve dostlarına nasihat ve öğüt vermesine engel değildir. Eş, çocuk ve akrabalardan şirke batmış, küfre sapmışlarda olacaktır. Bunların düzelmesi için gayret sarf etmek günah ve faydasız değildir. Ama bunlar iflah olmuyorlarsa onlar için Allah’tan af dilemek te yersizdir ve kardeşimiz bile olsa bu yanlış yoldakiler için adaletten taviz vermek yanlışların en büyüklerindendir.

“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olabilecekler vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoş görüp vazgeçer ve bağışlarsanız şüphe yok ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Tegabun 64/14)

Kimsenin günahsız olmadığını anlamak, Allah’ın rahmet ve merhametinden ümit kesmemek

Herkes büyük günahlar işlediğini, affedilmeyeceğini ve toplumdaki insanların çoğunun sütten çıkmış ak kaşık olduğunu düşünür. Şeytanlar da bunu körükleyerek kulların Allah’tan ümit kesmesini sağlamaya çalışır ki o zavallılar kendi ağlarına düşsün.

Oysa Allah’ın rahmeti büyüktür ve sadece kafirler Allah’tan ümit keser.

Moral bozmamak, teslim olmamak, yenilmemek için günahlar ne kadar çok ve büyük olsa da kalpler Allah’a yönelince , Yüce Allah mutlaka bir çıkış kapısı nasip eder. yeise ve karamsarlığa gerek yoktur.

“Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (Maide 5/62)

Ahir zamanın sonu

Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Rabbimiz Allah bilir ama acizane aklımızla bu sürenin çok uzun olmadığını, öte yandan herkesin ecelinin kendi kıyameti olduğunu biliriz. hal böyleyken yarına çıkacağımızın bile garantisi yoktur.

Ecel bu kadar yakınken, dünyadan başka bir yerde sevap kazanmak mümkün değil iken zamanı boşa harcamamak, faydasız işlerden sıyrılıp hayra yönelmek doğru olandır.

İnsanlık hiç olmadığı kadar küfre ve şirke batmış haldedir. İslam’ın gözyaşları ve feryatları devasa gökdelenler arasına sıkışmışken kurtuluş umudu ancak Allah’ın yardımı iledir.

Lakin insanlığın son zamanlarına doğru bizlere ulaşan hadislerde dikkate alınırsa kötülüğün artacağı ve daha fazla insanı esir alacağı muhakkaktır. Bu anlamda çok daha dikkatli olmak gerekir.

“Allah’ın düşmanlarının, toplanıp yığın yığın cehenneme sevk edilecekleri günü hatırla!” (Fussilet 41/19)

“İşte böyle, Allah düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi inkâr etmelerinin cezası olarak orada onlar için ebedîlik yurdu vardır.” (Fussilet 41/28)

Fatiha Allah’a verdiğimiz sözdür 

Her namazda okuduğumuz Fatiha, Kur’an’ın anahtarı, imanın delili, Allah’a verdiğimiz sözdür. Ahiretin ve dinin tek sahibi olarak Yüce Allah’ı bildiğimizin ve sadece O’ndan yardım ve medet beklediğimizin ahdidir Fatiha.

Hal böyleyken kul, verdiği sözün, ettiği yeminin arkasında durmalı ve tüm yaşamınca dirayet sergilemelidir.

şeytanın heves ve arzusu işte bu ahdi bozmaktır. Ama daha surenin mealinden habersiz milyonlarca Müslümanın ahdine sahip çıkması da çok ama çok zordur.

Bilin ki Allah yolunda, şirke ve küfre karşı verdiğiniz mücadele de kaybettikleriniz, ahiret yurdunda kazanacaklarınızın teminatıdır.

Cennetlere sadece iman edenler yani mü’minler girecektir.

“Ey Âdemoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?” (Yasin 36/60,61)

Şirk bahsini madalyona benzetirsek aksi yüzde de muhakkak tevhid olacaktır. Şirk yolcularının gideceği yer cehennemin aksi de cennetlerdir.

Şirk mensuplarının doğrudan ve afsız olarak cehenneme gideceği muhakkak iken cennetelre kimlerin, nasıl ve ne zaman gireceğin,i de ancak Rabbimiz bilir. Lakin cennetlere girmenin ilk şartı imanı kalpte muhafaza etmek ve bunu hayata yansıtmaktır.

Şirkten korunmanın yeterlli olmayacağı cennet hayatları için tüm kullar imanı kalbe yerleştirmek ve buna göre dini yaşamak zorundadır.

Sadece Allah’a sığınmak ve Tevekkül

Her zaman ve her şekilde olduğu gibi kul her türlü gayretine rağmen Yüce Allah’ın rahmet ve korumasına muhtaçtır. Bu Peygamberimiz için de tüm insanlar için de böyledir. Sığınılacak tek liman O’dur.

Tevekkül elden geldiğince tedbir alıp, akledip, sonrasında Allah’a sığınmak ve O’nun vereceği hükme razı olmaktır. Kul, şirk belasını tanıyıp, tevhde dost olmak ve sonrasında Allah’a sığınmaktan başka bir şeye sahip değildir.

Hikmet, irade, kudret ve takdir Yüce Allah’ındır.

“ De ki: “Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.” (Felak 113/1-5)

“ De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.” (Nas 114/1-6)

Rabbim bizleri şirkten uzak eylesin.

Yüce Allah bizi tevhid erleri ile, salih kulları ile aynı eylesin.

Yüce Allah bizleri her türlü şirk ve küfürden uzak eylesin. Amin!

Bu yazıyı okudunuz mu?

şirk

Dine yalan söyletmek – En büyük şirk

Dine yalan söyletmek – En büyük şirk Dine yalan söyletmek, küfür ve şirk cephesinin en ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir