Anasayfa / ŞİRK VE KÜFÜR / Şeytanın sistemi nasıl çalışır
imanilmihali.com
iman düşmanları

Şeytanın sistemi nasıl çalışır

Şeytanın sistemi nasıl çalışır

Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İnananlardan bir grup dışında hepsi ona uydular. Oysa şeytanın onlar üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktu. Ancak ahirete inananları, onun hakkında şüphe içinde bulunanlardan ayırt edelim diye (ona bu fırsatı verdik). Senin Rabbin her şey üzerinde hakiki bir koruyucudur. (Sebe 34/20,21)

ŞEYTAN NASIL YANAŞIR VE KANDIRIR?

AZABA YÖNELTEN EN SİNSİ VARLIK

Kim olursa olsun, her insanın sonsuz bir azap çekmesini isteyen, bütün varlığını buna adamış olan, son derece tehlikeli bir varlık var… Bu varlık tarihin her aşamasında insanın düşmanı oldu. Yaşamış ve ölmüş milyarlarca insanı ateşin içine çekti ve halen çekmeyi amaçlıyor. Onun için genç, yaşlı, kadın, erkek, devlet başkanı veya dilenci fark etmiyor. Her insan onun hedefi… Bu sinsi varlık, insanın apaçık düşmanı olan “şeytan”dır. Siz bu yazıyı okurken sizi gözleyen, sizinle ilgili planlar yapan ve sizi Allah’ın dosdoğru yolundan alıkoymak isteyen önemli bir düşmanınız var. Bu düşmanın tek arzusu, olabildiği kadar çok insanı kendisiyle beraber cehenneme sürüklemek… Hangi sebeple olursa olsun, onu takip edenlerin sonu hiç değişmiyor. Bu son Kuran’da şöyle haber verilir:

“Ona yazılmıştır: “Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.” (Hac Suresi, 4)

Şeytan var gücüyle insanları Allah’ın yolundan saptırmak için çalışır. Bu nedenle, kullandığı taktiklerin iyi bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Böylelikle müminler, Allah’ın izniyle kendileri üzerinde etkisi olmayan şeytanın hilelerini daha çabuk fark edip, onun zayıf düzenini daha etkili bir şekilde bozabilirler.

ŞEYTAN İNSANA NASIL YAKLAŞIR?

Şeytan, Allah’ın emrine uymayarak (Allah’ı tenzih ederiz) Hz. Adem’e secde etmediği için Allah’ın huzurundan kovulmuştur. Allah’ın huzurundan ayrılmadan önce, insanları da kendisi gibi saptırmak için Allah’tan süre istemiş ve Allah da ona kıyamet gününe kadar süre tanımıştır. (Araf Suresi, 11-18).

Şeytanın uygulayacağı yaklaşma taktiği her insana göre değişir. Her insanı en zayıf noktasından yakalamayı amaçlar. Allah’ın kendisine verdiği süreli izin ile şeytanın insanlara nasıl yaklaşacağı bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

“Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (Araf Suresi, 16-17)

ŞEYTAN İNSANLARA NE TÜR TUZAKLAR KURAR?

• Temiz Kalplisin Diyerek Kandırır: Şeytan müminlere ve Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlara birbirinden farklı tuzaklar kurar. Örneğin, din ahlakından uzak yaşayan bir kimseye, temiz kalpli biri olduğu telkini vererek, güzel ahlakı yaşamamasını ve daha da uzaklaşmasını sağlar. Onu tamamen dünya hayatına yönelterek ona Allah’a hesap vereceği günü unutturur ve bunun gibi vesilelerle onu ömür boyu din ahlakından uzak tutmayı amaçlar. Allah bu aldatmacalara inanan insanların ahirette düşecekleri durumu Kuran’da şöyle bildirir: “Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 19)

• Kötü Ahlaka Kılıf Buldurarak: Şeytan, Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlayan müminlere karşı da farklı tuzaklar hazırlamaya çalışır. Örneğin, müminlerin ihlasla ibadet etmelerini engellemek için, samimiyetle yaptıkları her işe engel olmayı amaçlar. Tüm gücüyle, inananların din ahlakının gereklerinden küçük küçük de olsa tavizler vermesi için çaba harcar. Kibir, bencillik, unutkanlık, dikkatsizlik, kendini yeterli görme, öfke ve gurur gibi nefsin yatkın olduğu konuları çeşitli kılıflara sokarak mümine uygulatmaya çabalar.

• Sapkın Davranışları Süslü ve Çekici Gösterir: Geleneklerle bozulan, gerçek Kuran ahlakından tamamen kopuk olan ve Kuran’da “ataların dini” olarak adlandırılan batıl inançlar; Budizm, Karma felsefesi gibi insanların kendi kurallarıyla oluşturduğu sözde inanç sistemleri ve Kuran’da haram kılınan (eşcinsellik, zina, faiz vb) her türlü sosyal ve toplumsal olayın meşru kabul edilmesi sapkın davranışlar arasındadır. Şeytan bu sapkınlıkları, “modernlik, çağın gerekleri veya gelenekler” gibi bahanelerle süsler. Şeytanın bu hilesi bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:

“…Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar.” (Neml Suresi, 24)

ŞEYTANIN SİNSİ OYUNLARI

• Büyüklük Telkini Vermeye Çalışır: Şeytan, kendisi gibi tüm insanların da Allah’a karşı itaatsiz ve kibirli olmasını ister (Allah’ı tenzih ederiz). İnsana sürekli olarak kötü ahlak göstermesini, Allah’ın hoşnut olmayacağı her türlü tavrı uygulamasını emreder; O’nun gücünün ve büyüklüğünün gereği gibi takdir edilmesini engellemeye çalışır. Allah Kuran’da bu tehlikeyi şöyle haber vermiştir: “Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara Suresi, 168-169)

Şeytanın uyguladığı en sinsi oyun, insanları Allah’ın adını kullanarak kandırmasıdır. Bu yöntemle, Allah’ın razı olmadığı hareketlerin din adına yapılmasını telkin eder. Konu ile ilgili bir Kuran ayeti şöyledir:

“Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)

• Allah Affeder Diye Aldatmaya Çalışır: Şeytanın insanı Allah’ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah’ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Bir insan, “nasıl olsa Allah affeder” diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, Allah korkusunu yitirebilir. Kuran’da, “yakında bağışlanacağız” diyerek bile bile günah işleyen insanlar (Araf Suresi, 169) bildirilirken, şeytanın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneği haber verilir.

• İnsanların Arasına Kin ve Düşmanlık Sokar: Dünya var olduğundan beri süregelen tüm savaşlardan, kavgalardan en sıradan gibi görünen tartışmalara kadar her türlü düşmanlığın arkasında “şeytanın kışkırtmaları” vardır. Kuran ahlakının getirdiği merhamet, adalet, barış ve hoşgörü gibi yüksek değerlerden uzak yaşayan inkarcıların, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık beslemeleri son derece doğaldır. Ancak şeytan başka taktikler uygulayarak müminlerin arasına da kin ve nefret sokmaya çalışır. Bu şekilde onları zayıflatabileceğini ve bozulmaya uğratabileceğini zanneder. Allah bu tehlikeye karşı müminleri uyarmış ve çözüm yollarını göstermiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53)

Şeytan başka bir yöntem olarak, insanlara uzun vadeli planlar yaptırıp, bunlarla kafalarını meşgul ettirmeye çalışır. Veya insanları günlük işlere boğarak ve çeşitli bahaneler öne sürdürterek Allah’ı anmalarına engel olur. Ancak tabi ki, Allah’a teslim olmuş, sabah akşam O’nu zikreden, yeryüzündeki her olayın Yüce Rabbimiz’in kontrolünde olduğunu bilen ve ihlasla Rabbimiz’e yönelen müminlerin karşısında şeytanın bu zayıf hilelerinin bir etkisi olmaz. Bu durum Kuran’da şöyle bildirilir: “(Şeytan) Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”” (Hicr Suresi, 39-40)

İnsanlar, içinde bulundukları bu sistemin farkında bile olmadan, sürekli kayıp içinde yaşamaktadırlar. Umarız bu bilgiler, gaflet halindeki bu insanların uyarılmalarına ve şeytanın yolunu terk ederek Rabbimiz’in dosdoğru yolunu seçmelerine vesile olacaktır.

CAHİLİYE TOPLUMUNDAKİ ŞEYTANİ SİSTEM

Kuran ahlakından uzak olan insanlar hayatlarını cahiliye toplumunun kurallarına göre yaşarlar. Hatta bu yaşam şeklinin içerisine öylesine dahil olurlar ki, bu gizli şeytani sistemin onlara nasıl zararlar getirdiğinin farkına bile varmazlar. Müminler ise hayatlarını Kuran ahlakının gereklerine göre yaşarlar. Hayatlarını Allah’a adamışlardır ve yaptıkları her işte Rabbimiz’in rızasını gözetirler. Cahiliye toplumunda, müminlerin bu hayat tarzından çok farklı bir sistem hakimdir. İnsanlar genellikle çocukluklarından itibaren kendilerine öğretilen ortak bir karakter ve ahlak anlayışına tabi olmuşlardır. Kuran ahlakında kesinlikle yeri olmayan ve cahiliyeye ait binlerce kirli detaydan oluşan bir tavır bozukluğunu hayat şekli olarak benimsemişlerdir. Bakış açıları, olayları yorumlayış şekilleri, konuşma tarzları, mimikleri ya da umursamazlık, alaycılık, dedikodu gibi tavır bozuklukları hep birbirlerinin aynısıdır. Yaşadıkları bu sistemden sağladıkları geçici menfaatler, gerçekte onları hiçbir şekilde mutlu etmez.

Sevgiden, saygıdan, dostluktan, gerçek neşe ve mutluluktan uzak, sürekli huzursuzluk, sıkıntı, kargaşa ve çekişmenin hakim olduğu kötü bir dünyada yaşamalarına neden olur. Fakat Kuran ahlakından uzak olan insanlar, şeytanın bu kandırmacasına körü körüne bağlıdırlar. Bu nedenle de samimiyetsiz tavırlarından, üstünlük sağlama çabalarından, çıkarcılıklarından asla vazgeçmezler. Müminin aksine herşeye hayır gözüyle bakmadıkları için içlerinde sürekli bir sıkıntı hisseder, hiçbir şeyden gerçek anlamda derin bir zevk alamazlar. Gün içinde sık sık kullandıkları, “içim sıkılıyor”, “çok bunaldım” gibi sözleri onların bu ruh halini çok açık bir şekilde ortaya koyar. Halbuki mümin her an Allah’a tevekkül ettiği, Allah’ın her şeyi pek çok hayır ve hikmetle yarattığını bildiği için hayatının her anında, yaşadığı her olayda vicdanen çok rahattır. Müslümanlar cahiliye hayatındaki bu şeytani yaşam biçiminden tamamen kopmuş, saf bir imanla sadece Allah için yaşarlar. Kuran’da müminlerin imandan kaynaklanan bu ahlakları şöyle bildirilmektedir:

“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O’nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal Suresi, 2)

Müminler cahiliyenin şeytani ve sinsi yaşam şeklinden uzaktırlar. Dünyaya sadece imtihan olmak için geldiklerinin şuurunda olup her anlarını Allah’a yakınlıklarını artırarak, daha derin düşünerek, hoşlanmadıkları bir durumla karşılaştıklarında en güzel tavrı göstererek Allah’ın cennetine kavuşmayı ve Allah’ı razı etmeyi ümit ederek yaşarlar. Allah’ın Kuran’da vaadettiği gerçek “kurtuluş”a, yalnızca güzel ahlakla ve katıksız imanla ulaşılacağını bildikleri için, Kuran ahlakını en mükemmel şekliyle yaşamaya ve cahiliye ahlakının tüm kirlerinden arınmaya çalışırlar. Yüce Rabbimiz Kuran’da bu ahlakı yaşayan kullarını kurtuluşa ulaştıracağını şöyle bildirmiştir:

“Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” (Tevbe Suresi, 72)

Unutmamak gerekir ki, insan her an cahiliye toplumunda öğrendiği tüm yanlış özellikleri terk edip, tek doğru yol olan Allah’ın yoluna dönüp, hayatının geri kalanını Kuran ahlakına göre yaşayabilir. Kuran’ın, “Ve Allah’tan bağışlanma dile. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nisa Suresi, 106) ayetiyle Allah, tevbe edip salih amellerde bulunanların günahlarını bağışlayacağını vaadetmiştir. Tüm insanlar kendilerine sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk ve kayıptan başka hiçbir şey getirmeyen cahiliyenin yaşam biçiminden tamamıyla sıyrılıp, mümin ahlakını yaşamalıdırlar. İnsanın vakit varken, Allah’ın razı olmayacağı her türlü tavır bozukluğundan tam olarak kurtulup Allah’a sığınması, kişiye hem Allah’ın rızasını hem de sonsuz kurtuluşu kazandıracaktır. Kuran’da Rabbimiz’in bu müjdesi şöyle bildirilmektedir:

“Allah onlar için, süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Tevbe Suresi, 89)

ŞEYTANIN FARKINA VARMAYAN CAHİLİYE TOPLUMU

Cahiliye toplumu, şeytanın gücünün ve kendileri üzerindeki etkisinin farkında değildir. Bu insanlara göre şeytan, günlük hayatta etkisi olmayan bir kötülük sembolüdür. Yalnızca büyük suçlara teşvik eder. Büyük günahlar işleyen caniler ve katiller şeytanın etkisinde olan “cehennemliklerdir”. Onlara göre diğer insanlar, örneğin kendi halinde bir ev kadını veya bir öğrenci şeytandan uzaktır. Cinnet geçirip çocuklarını kesen bir anne şeytana uymuştur da, binbir güçlükle çocuklarını okutan bir annenin şeytanla ilgisi yoktur. İbadetlerini tam olarak yapmasalar da bu kişilerin “kalpleri temiz”dir. Kimsenin parasında pulunda gözleri olmayan, kimseye “kötülükleri”, “zararları” dokunmayan insanlardır. Cinayet işlemedikleri, haram para yemedikleri için de eninde sonunda cennete gireceklerdir.

Aynı yanlış mantığa göre şeytanın ordusu da, kan içen, insanları kurban eden, ancak korku filmlerinde rastlanacak olan sapık ruhlu kimselerdir. “Cehennemlik” olan bu kimseler ruhlarını tamamen şeytana satmış, yeryüzünün gerçek “kötüleridir”. Bu yanlış mantık ile düşündükleri için cehennemin de yalnızca bu kadar “kötü” insanlar için var olduğuna inanırlar. Cahiliye toplumuna hakim olan bu aldatıcı mantık şeytanın işini kolaylaştırır. Çünkü kimseye zararları olmadığı için, kendilerini cennetlik gören bu kimseler, şeytanın kolayca hükmettiği, onun kontrolündeki en büyük kitleyi oluştururlar. Ölecekleri ve cehenneme gidecekleri güne kadar,(en doğrusunu Allah bilir) şeytanın telkinleri altında kendi kendilerini kandırırlar. Ayetlerde bildirildiğine göre bu insanlar, gerçek konumlarını ancak ahiret günü görürler ve buna kendileri bile inanamazlar: (Bundan) Sonra onların: “Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik” demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı). (En’am Suresi, 23)

Şeytanın esas amacı insanları Allah’ın istediği şekilde yaşamaktan alıkoymak, Kuran’ın emirlerinden uzak tutmak ve Allah’ın sınırlarını çiğnetmektir. İnsanın şeytana uyması için ille de cinayetler işlemesi, katliamlar yapması, kan içmesi, şeytana tapılan ayinlere katılması gerekmez. Allah’ın kesin olarak emrettiği namaz, zekat, oruç gibi ibadetlerini yapmayan ama kendisini “temiz kalpli” gören veya “mesleğiyle insanlara hizmet ettiğini, dolayısıyla ibadet etmiş olduğunu” düşünen kimse, zaten şeytanın istediği konuma düşmüştür.

Kuran’da bildirildiğine göre, şeytanın istediği gibi yaşayan bu kişiler oldukça büyük bir kitleyi oluştururlar. Sayıları çok az olan bir grup iman ehli ise şeytanın etkisinden uzaktır: Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular. (Sebe Suresi, 20) Eğer insan biraz dikkat ederse, kendi çevresinin şeytanın bu sessiz ordusuyla kuşatılmış olduğunu görür. Bu sessiz ama itaatli askerler, çok farklı karakterlerde ortaya çıkabilirler. Bunlardan biri insanın annesi, babası, karısı, kocası, arkadaşı -hatta kendisi- olabilir. Bunu öğrenmenin tek yolu, insanı da, şeytanı da yaratan Allah’ın indirdiği Kuran’a başvurmaktır. Bu konuda yapılacak “bence”, “bana göre”, “kanaatimce” gibi sözlerle başlayan felsefi yorumların hiçbir önemi yoktur. Tek kıstas Kuran’dır.

Bir insan Kuran’da bildirildiği şekilde, yani Allah’ın istediği gibi yaşamıyorsa, o zaman şeytanın istediği gibi yaşıyordur. Bu gerçeğin farkında olmasa da, bunu kabullenmek istemese de sonuç değişmez Allah’ın emrettiği gibi yaşamayan kimse, şeytanla beraber cehennem ateşinin içine atılır. Mahşer günü cehenneme atılanlar Kuran’da şöyle anlatılır: Artık onlar ve azgınlar onun içine dökülüverilmiştir. Ve iblis’in bütün orduları da. (Şuara Suresi, 94-95)

Bu kimseler şeytanın esiri olduklarının farkında olmadıkları için, kolaylıkla onun tarafından yönlendirilebilirler. Şeytanın kendilerine benimsettiği hayat tarzını hiç sorgulamadan kabullenerek, 60-70 senelik ömürlerini bir hiç uğruna harcarlar. Bu hayat tarzının detayları kişilerin sosyal statülerine göre farklılık gösterse de, genel olarak ana ilke aynıdır; ahireti, Allah’ı düşünmeden, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hayatı için çalışmak. Birçok insan yıllarca akademik veya mesleki eğitim görür, daha iyi bir hayat, daha yüksek bir mevki için her gün çalışır, sonra sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi bir gün gelir ölürler. Kısa bir süre sonra unutulurlar, yerleri başkaları tarafından doldurulur. Ölüm anından sonra ne kazanılan paraların, ne sosyal statünün, ne elde edilen yaşam standartının, ne de geride bırakılan ailenin bir değeri kalmaz. Dünyada onlara verilen hayatın süresi bitmiştir.

Ne var ki bazı insanlar karşılaşmaları kesin olan tek gerçeği, ölümü düşünmeden yaşarlar. Ahiret hayatları için bir çaba harcamadan kendilerine tanınan bu süreyi pervasızca harcarlar. Bu kimseler, adeta şeytana kulluk ederler ve şeytan onların bedenleriyle kendi “dinini” (yani felsefe ve sistemini) yayar. Bu insanların dilleri, gözleri, derileri şeytana hizmet eder. Bu sayede şeytan bir değil milyarlarca gözden bakar ve milyarlarca kulaktan duyar. Konuşmalarda, Kuran’a uygun mantık ve akıl gider, yerini şeytanın konuşmaları alır. Şeytan, dil, ırk, milliyet fark etmeden bütün dünyadaki insanları kendi dininin tebliği için kullanabilir. Kısacası şeytan bu insanların bütün benliklerini kendisi için kullanır. Bunu yaparken de halkın zannettiği gibi korkunç bir görüntüyle rüyalarına girerek veya filmlerdeki gibi kişinin yapamayacağı uç bir hareketi ona yaptırmayı başararak değil, sadece onu adeta “kabuk gibi sararak” yani “o kişinin kendi olarak” bunu yapar. İşte, şeytanla bu insanlar arasındaki müthiş benzerliğin nedeni de budur. Kuran’da bu kimselerle şeytan arasındaki yakın bağ “kardeşlik” olarak bildirilmiştir: (Şeytan’ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (A’raf Suresi, 202)

Şeytan o kişinin bilinçaltına girer ve onun bedenindeki her noktaya hükmeder. Örneğin hak olan bir düşünceyi engeller. Artık şeytan ilhamına aralıksız devam edebilecek güçtedir. Şeytanın ruhlarını ele geçirip bedenlerine hakim olduğu bu insanlar, Allah’ın yolundan, hayırlı işlerden insanları alıkoymak için şeytanla aynı metodları kullanırlar. Tıpkı şeytan gibi Hakk’ın akıllardaki etkisini yok etmek, insanların vicdanlı davranmalarını sağlayan her türlü şeyi onlara unutturmak gibi binbir türlü tuzak kurarak şeytanın dinini yayarlar. Bu noktada artık şeytan ve onun etkisi altındakiler gibi bir kavram da kalkmıştır. Çünkü söz konusu kimselerin kendileri birer şeytan olmuştur. Adeta beden bulmuş şeytanlar söz konusudur. Müminler Kuran’ın birçok ayetinde şeytanın dostlarına karşı uyarılmışlardır. Bu insanlar toplumun çok farklı kesimlerinden gelirler. Kimi sanayici, öğretmen, doktor, kimi de işçi, öğrenci olabilir. Şeytanın istediği dini yaşayan bu insanların sosyal olarak hiçbir ortak yönleri de olmayabilir. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardır, hak din yani Kuran’daki gerçek dinden kesin olarak uzaktırlar.

ŞEYTANIN SİSTEMİNİN DİNİ: “İNSANLARA TAPINMA DİNİ”

Tarih boyunca kimi toplumlarda, Allah’ın insanlardan ne istediği değil insanların birbirlerinden ne gibi beklentileri olduğu daha önemli olmuştur. İnsanlar, Allah’ın hak kitabında bildirdiği hükümlerden, insanlara emrettiği yaşam tarzından habersiz şekilde kendilerini toplumun ve içinde yaşadıkları sosyal çevrenin beklentilerini yerine getirmeye şartlandırmışlardır. Günümüzde de yaşadığınız sosyal çevreye şöyle bir baktığınızda Allah’ın emir ve yasaklarının çoğu kimse tarafından tam anlamıyla bilinmediğini ve uygulanmadığını rahatlıkla görebilirsiniz. Üstelik bu durumdan hiç kimse bir rahatsızlık duymamaktadır. Allah’ın gücü, O’nun rızasını kazanmanın ne kadar önemli olduğu, O’nun emirlerine uyulmadığında Allah Katında nasıl bir karşılık alınacağı neredeyse hiç düşünülmemekte, çoğu insan bu konuları aklına dahi getirmemektedir. Oysa aynı kişiler çevrelerindeki insanların kendileriyle ilgili olarak ne düşündükleri, kendilerinden ne gibi beklentileri olduğu, onlara kendilerini daha çok beğendirmek, daha çok sevdirmek için neler yapmaları gerektiği gibi sayısız konuyu yakından takip etmektedirler.

Bu kimseler insanlara, Allah’tan daha fazla sevgi ve bağlılık yöneltilen böyle bir sistemin içinde yaşamakta ve bunun yanlış olabileceğine ihtimal de vermemektedirler. Şeytan kurduğu bu sistemle, insanların hem dünyalarını hem de ahiretteki sonsuz hayatlarını büyük bir tehlike içine sokmakta ve onları, Allah yerine O’nun yaratmış olduğu insanları ilah edinmeye zorlamaktadır. Bu, son derece köklü ve sapkın bir düşünce ve yaşam tarzı, insanların maddi ve manevi imkanlarını sarf etmelerine neden olan, hatta hayatlarını bu uğurda harcayacak kadar onları etkisi altına alan bir inanç şeklidir. Bu inanç şekli kendi emirleri ve yasakları, doğruları ve yanlışları olan, üstelik herkesin de bunlara uymasını zorunlu kılan batıl bir din haline gelmiştir. Her insan kendi sosyal çevresinin beklentileri doğrultusunda hazırlanmış bu paket programa uymak zorundadır. Çünkü ancak bu şekilde o insanların arasında yaşayabilir; aksi takdirde dışlanıp küçümsenir. Diğer insanlar, gerek bakışları, gerekse tavır ve konuşmalarıyla, kendilerine uymayanları aşağı gördüklerini açıkça hissettirirler. Bu duruma düşmemek için o kişinin tüm bir gün boyunca, kendi kendine unutmadan sürekli olarak tekrarlaması gereken birtakım sloganları vardır. Örneğin; benim için uyanık desinler, zeki desinler, güzel desinler, neşeli desinler, hoşsohbet desinler, becerikli desinler; aman sakın cimri, bencil demesinler, saf demesinler, cahil demesinler…

Bu batıl dine uyan kişi, tüm bunları, tıpkı bir ibadet gibi vazgeçmeden ve aksatmadan büyük bir titizlikle uygular. Çevresindeki insanların, kendisinden razı olacakları bir kişilik geliştirmeye büyük çaba sarf eder. İtinayla sürdürdüğü bu uygulamalar sonucunda, insanlara Allah’tan daha çok değer veren, onların rızasını kazanmak için önüne gelen her teklifi kabul eden, tüm dikkatini insanlara yöneltmiş biri haline gelir. Artık bu kişi, insanların birbirine kulluk ettiği batıl bir dini sistemin içinde hapsolmuştur. İçten içe yaşanan bu gizli dinin azimli bir mensubu haline gelmiştir. Bu din, Allah’ı bırakıp insanlara tapmayı öngören bir dindir. İnsanlara tutkulu bir bağlılığı simgeleyen bu batıl dinin, şeytanın kontrolü altında yaşayan pek çok mensubu vardır. Allah, Kuran’ın pek çok ayetinde insanları bu sapkın inançtan kurtulup yalnızca Kendisine kulluk etmeye davet etmiştir. Bu ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır:

“Siz yalnızca Allah’tan başka birtakım putlara tapıyor ve bir takım yalanlar uyduruyorsunuz. Gerçek şu ki, sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebut Suresi, 17)

Unutulmamalıdır ki bu sapkın din, toplumu ne kadar etkisi altına almış olsa da, iradesi güçlü ve aklı başında bir insan için, bu batıl sistemi yaşamaktan vazgeçmek son derece kolaydır. Çünkü yapılacak olan sadece Allah’a gönülden iman etmek, O’ndan başka ilah olmadığına kesin olarak inanmaktır. Allah, iman eden kullarının yolunu açar onları doğru yoluna ulaştırır. Kuran’ı vesile kılarak, yaşadıkları karanlık hayattan çıkmalarını sağlar. Allah bir ayetinde müminleri şöyle müjdelemektedir: Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır… (Bakara Suresi, 257)

CAHİLİYENİN YAŞAMINA HAKİM OLAN AMAÇSIZLIK

Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İleride bileceklerdir. (Hicr Suresi, 3) Günümüzde birçok insanın en büyük eksikliklerinden biri, “amaçsızlık” içinde olmalarıdır. Hemen hemen her insan standart bir yaşam modelini benimser. Karnını doyurmak, barınabilecek bir ev edinmek, aile kurmak ve iş sahibi olmak insanların büyük kısmının elde etmeyi umduğu en yüksek değerlerdir. Bu standart yaşam modelinde, kişilerin en önemli hedefleri ise terfi edebilmek, daha fazla para kazanmanın yollarını bulabilmek ve birkaç çocuk yetiştirebilmektir. Toplumun büyük bir bölümünün hayatına hakim olan bu amaçsızlığı ve boşluğu daha iyi anlamak amacıyla, insanların bu sayılanların dışında kalan diğer ilgi alanlarına bakmak faydalı olacaktır. Pek çok insan yaşamını oldukça dar bir dünya görüşü üzerine kurmuştur. Örneğin bu kişilerin günlük hayatta en önem verdikleri konulardan biri takip edilen televizyon dizilerini veya ünlü bir sinema filmini kaçırmamaktır.

Söz konusu kişiler için bunlardan daha büyük bir amaç ise, sosyal etkinlikler gösteren bir kulüpte görev almak olabilir. Gençler de aynı amaçsızlık ve boşluk içerisindedirler. Büyük bir çoğunluğunun, ülkelerini kimlerin yönettiğinden, ülkeyi yönetenlerin hangi düşünceleri savunduklarından, bunun ülkenin savunmasından ekonomisine, eğitim sisteminden adalet sistemine kadar nasıl bir etkisi olabileceğinden haberleri bile yoktur. Dünyada meydana gelen olayların ve gelişmelerin büyük bir kısmını bilmezler. Hatta akıllarını dünya tarihine geçecek kadar önemli olan olayların önemini dahi fark edemeyecek kadar boş konularla meşgul ederler. Aralarındaki konuşmalar, bilgisayar oyunları, internette kurdukları arkadaşlıklar, kız veya erkek arkadaşları, okulda olan olaylar, nasıl kopya çektikleri, hafta sonu kimin nereye gittiği ve ne giydiği ya da futbol maçları gibi konulardan öteye gitmez. Zaman zaman bazı dergilerde yer alan anket sonuçlarında da görülebileceği gibi, “En büyük idealiniz nedir?” diye sorulduğunda, ya bir mankene benzemek istediklerini, ya da ünlü bir grubun gitarcısı gibi gitar çalabilmeyi amaçladıklarını söylerler. Amaçsız olduklarından kendilerini hiçbir konuda geliştirmeyi düşünmezler. Örneğin daha güzel ve etkileyici konuşmayı akıllarına dahi getirmezler; çünkü anlatıp da insanları etkilemeyi düşündükleri tek bir fikirleri yoktur. Veya hiç kitap okumazlar.

Bir fikri ve amacı olan kişi, hem kendi düşüncelerine hem de karşı düşüncelere ait kitapları okur, karşı düşünceyi daha iyi tanımayı ve böylece tüm zayıf yönlerini belirlemeyi hedefler. Ama insanın bir fikri olmayınca, elbette mevcut fikirlerin varlığı onun için bir anlam ifade etmeyecektir. Hatta bu insanlar, mevcut fikir ve dünya görüşlerinden de haberdar değildirler. Birçok toplumda kitap ve gazete okuma oranının son derece düşük olması, ama bunun yanısıra dedikodu gazetelerinin ve programlarının büyük rağbet görmesi, pek çok insanın boş vakitleri olmasına rağmen günlerini kendilerine hiçbir şey kazandırmayan dizilerle ve faydası olmayan televizyon programları ile harcamaları bu amaçsızlığın ve yozlaşmanın bir sonucudur. İnsanlık için asıl tehlikeli olan ise, insanların birçoğunun amaçsızlığının ve dünyadan “bihaber” olmasının yanısıra, bir fikre ve dünya görüşüne sahip olan insanların büyük bir kesiminin de “batıl” ve insanlık için “zararlı” olan fikirleri savunuyor olmalarıdır. Çünkü bir yanda insanlara zarar verecek düşüncelerin önderleri ve savunucuları, diğer yanda da yanıbaşındaki tehlikenin farkına bile varamayacak kadar boş ve “nereye çeksen gelen” kalabalık bir insan topluluğu bulunmaktadır.

Anarşi ve terör yanlısı, ülkelerine ve milletlerine zararlı fikirlere sahip kişiler, çevrelerinde örneğin okul kantinlerinde kendi fikirlerine yandaş toplarlarken, amaçsız ve fikirsiz bir genç kantinde oturup boş boş çevresine bakar ya da en fazla kağıt oynar. O anda yanıbaşındaki bir insanın, son derece tehlikeli fikirlerle zehirlendiğinin, belki çok kısa bir süre sonra ülkesinin polisine, askerine ve masum insanlarına silahını çevirecek olan azılı bir suçlu olacağının farkına bile varmaz. Bunun farkına varsa bile bu tehlike onun umurunda olmaz. Zaten bu duruma akılcı bir biçimde müdahale edecek bilinci ve sorumluluğu da gösteremez. Allah bir ayetinde birçok insanın içinde bulunduğu bu amaçsızlığa şöyle dikkat çekmektedir: “Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir.” (Hicr Suresi, 3)

İnsanları yaratan Allah, onların en rahat edecekleri, huzuru ve güveni en fazlasıyla bulabilecekleri dini de yaratmıştır. Dolayısıyla din dışında hiçbir felsefe veya fikir akımı, insanlara aradıkları mükemmelliği ve güzelliği veremez. Bu nedenle hatalı fikirlerin savunuculuğunu yapan insanlara da, fikirlerinin neden hatalı ve geçersiz olduğu delilleri ile anlatılmalı ve bunun yerine doğrusu öğretilmelidir. Kuran ahlakının anlatılması, hem amaçsız ve başıboş insanların hem de yanlış fikirlerin peşine körü körüne takılmış olanların, dünyanın bir amaç uğruna yaratıldığını görüp anlamaları açısından son derece önemlidir. Allah Kuran’da “…insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle insanların yaratılış amacını bildirmiştir. Her insan bir gün mutlaka ölecektir. Gerçek ve sonsuz hayatı öldükten sonra başlayacaktır. Bu dünyada yaşadığı hayatın amacı ise, gerçek hayatında Allah’ın hoşnut olduğu ve cennetinde ağırladığı bir insan olabilmek için çalışmaktır.

GURUR VE ENANİYET İNKARA SÜRÜKLER

Gurur ve enaniyet, nefsini ilahlaştırıp yüceltmek, dünyada insanın en büyük imtihan konularından biridir. Allah, gurur ve büyüklenmeyi, şeytanın, inkar edenlerin ve küfre sapanların bir özelliği olarak Kuran’da bildirmektedir: “Hayır; o inkar edenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler.” (Sad Suresi, 2)

Gururunu yüceltmek isteyen kişi, sevdiği her şeyi gözden çıkarmış demektir. Büyüyüp yücelmek için her şeyi göze alır, aksileşir, çirkinleşir, Kuran’a aykırı hareket etmiş olmanın ruhsuzluğunu ve negatifliğini yaşar. Karşısındaki insana olan sevgisini kendi gururu için bir çırpıda harcayabilir. Ama en önemlisi, gururunu Allah’a olan sevgisine tercih etmesidir. Allah’ın rızasını kaybetmeyi göze alarak gururunda inat eder. Kendi nefsini yüceltip ilahlaştırarak, aslında Allah’a karşı kesin tavır almış olur. Kendini yücelterek, Allah’ın rızasını ve cennetteki mekanını gözden çıkarmış olan ve bu uğurda dünya hayatı boyunca insanları saptırmaya azmetmiş bulunan şeytan, bu konuya açık bir örnektir. Allah ayetlerinde şeytanın durumunu şöyle tarif etmiştir:

“Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.” “Ona bir biçim verdiğimde ve ona Ruhum’dan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” Böylece meleklerin tümü, topluca secde etti. Ancak İblis, secde edenlerle birlikte olmaktan kaçınıp-dayattı. Dedi ki: “Ey İblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?” Dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim.” Dedi ki: “Öyleyse ondan (cennetten) çık, çünkü sen kovulmuş-bulunmaktasın.” “Ve şüphesiz, din gününe kadar lanet senin üzerinedir.” Dedi ki: “Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı.” Dedi ki: “Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın.” “Bilinen günün vaktine kadar.” Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım.” “Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.” (Hicr Suresi, 28-13)

Şeytanın enaniyeti, gururun nasıl büyük bir bela olduğunun işaretidir. Gururunu Allah’ın sevgisine ve O’nun verdiği nimetlere tercih etmesi, gururunun şiddetinden dünyanın ömrü boyunca insanları saptırmak istemesi, bunu, Allah’ın dilemesi dışında açıkça ve kesin olarak cehenneme gireceğini bile bile yapması, bu belanın şiddetini anlamak bakımından önemlidir. Şeytanın örneği, gururunu seven bir insanın sevmeyi bilmediğini ortaya koyan bir gerçektir. Sevdiğini harcamaya yönelik bir sistem içinde huzur, güvenlik, dostluk, vefa, kardeşlik, sadakat gibi duygulara kuşkusuz ki yer yoktur. Sevdiğini gururu uğruna gözden çıkarmaya hazır bir insan için aslında çevresinde gerçek anlamda kimse yoktur. Kendi nefsi ve ilahlaştırdığı gururu dışında yapayalnızdır. Yüce Rabbimiz, insanları bu tehlikeye karşı uyarmış ve şeytanın insanı nasıl yalnız bırakacağını ayetinde belirtmiştir: “Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız” bırakandır.” (Furkan Suresi, 29)

Nefsini yüceltmek isteyen, mutlaka Allah’ın katında küçük düşmüştür. Allah, böyle insanları ahirette küçük düşmüşler olarak kılar, dilerse dünyada da karşılığını verebilir. Rabbimiz, büyüklendiği için cennetten kovduğu şeytanın aslında küçük düşenlerden olduğunu ayetinde açıklamıştır: “(Allah:) “Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.” (Araf Suresi, 13)

Allah’ın övdüğü güzel ahlak, nefsini temize çıkarmayan, kendi büyüklük gururunun hiçbir zaman esiri olmamış, her şeyi Allah’ın verdiğini ve Allah’a muhtaç olduğunu bilen, kendi aczinin farkında olan bir ahlaktır. Tüm bunları sürekli aklında tutan bir insan kendini büyük göremez, kendisine Rabbimizden verilmiş olan nimetlere sahip çıkıp nefsini yüceltemez, aczini unutarak büyük ve yüce bir insan olduğuna kanaat getiremez. Böyle bir insan Allah’ın dostudur, Allah’a sürekli şükredicidir. Allah’a muhtaç olduğunu ve Allah’ın yardımı, rızası ve sevgisi ile güzel bir hayat yaşayabileceğini ve ahirette en güzelini umabileceğini bilmektedir. Allah’ın rızası ve dostluğu onunladır, zaten bunun dışında kuşkusuz ki hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Böyle bir bilinçle yaşayan bir insan, sevmeyi, vefayı, nimetin değerini elbette ki en iyi bilendir. Yüce Allah, bir ayetinde şöyle buyurur: “Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, O’ndan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran Suresi, 160)

ŞEYTANIN ETKİSİYLE ‘ÜZÜNTÜDEN ZEVK ALMA’ MANTIĞI

Allah’a karşı büyüklenen, Cennet’ten kovulan şeytanın amacından daha önce de söz etmiştik; tüm dünya hayatı boyunca insanların tümünü Allah’ın yolundan saptırmak ve onları olmadık kuruntulara düşürmek: “Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim.”

Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez.” (Nisa Suresi, 119-120)

İşte şeytanın bu etkisi sebebiyle insanlar üzülmeye, sinirlenmeye şaşırtıcı şekilde eğilim gösterirler. Hatta olayların içinde sinirlenecek veya üzülecek bir konu bulmaya çalışır, özellikle onun üzerinde yoğunlaşırlar. Haksızlığa uğradığını düşünerek üzüntü ile boğuşmak, arkasından intikam almaya çalışmak Kuran ahlakına uymayan her insanın başındaki en büyük belalardan biridir. Şeytan amacını bu yolla gerçekleştirmekte, insanları olmadık kuruntulara düşürerek onları dünya hayatında oyalamaktadır. Filmler bile bu tema üzerine kurulmuştur. Önce kişi mutlaka bir haksızlığa uğramakta, ardından esaslı bir intikam peşine düşmektedir. Seyredenler bu ruh halini çok iyi bildiklerinden haksızlığa uğrayan kahramanın tarafını tutarak heyecanlanır, onun hislerini olduğu gibi paylaşırlar. Bu tutum insanları sıkıntılara, belalara, boş kuruntulara, hastalıklara, stres ve yorgunluğa, dikkat kapanıklığına iten bir sistemi beraberinde getirir. Bu şekilde davranan kişi üzülerek, hatta intikam aldığını düşünerek aslında kendisine zarar verir.

Şeytan, bu kuruntularla insanları cehennemin karanlık ve bela dolu ruh haline yöneltir. Oysa Allah her şeyi bir kader ile yaratmıştır. İnsan, endişe etse de üzülse de kaderinde yaşayacakları bellidir. Ve daha da güzeli, bu kader dahilinde Rabbimiz her şeyi hayır ile yaratmıştır. Tüm güzelliklerin ve nimetlerin Sahibi, sonsuz güzel olan Rabbimiz’in ayetinde belirttiği gibi “…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz”. (Nisa Suresi, 170)

Nasıl bir durumun kişi için hayırlı olduğunu yalnız Allah bilir. Dolayısıyla insanın kendisi için zaten hayırla yaratılmış olan bir olay için üzülmek, onun sonuçlarını uzun uzun düşünmek yerine, Rabbimize tevekkül edip bunun mutlak güzel bir sonuç ile sonuçlanacağına inanması gerekmektedir. Tüm yaratılanlar Yüce Allah’a aittir ve kuşkusuz Rabbimiz bunların sonucunu bilir. Allah’ın her şeyi en kusursuz şekilde hayırla yarattığına iman etmek ve buna kalpten inanarak yaşamak, Allah’ın dilemesiyle, dünyada da ahirette de insana en büyük kazancı sağlayacaktır. Kuşkusuz en doğrusunu Allah bilir.

TOPLUM ÇOCUKLARI ŞEYTANLAŞTIRIYOR

Toplumdaki sevgisizlik, mutsuzluk ve kargaşa gün geçtikçe daha da fazla artmaktadır. İngiltere’de çocuklarla ilgili hazırlanan bir raporda çocukların toplum tarafından ‘ŞEYTANLAŞTIRILDIĞI’ ortaya konulmuştur. Raporda ülke genelinde çocuklara karşı tutumların sertleştiği, tutuklanan çocukların sayısının çok fazla olduğu belirtilmiştir. Bu gerçek toplumda Kuran ahlakının yaşanmasının hayati önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Çünkü Kuran ahlakına uyan insanlar, birbirlerine karşı son derece merhametlidir. Böyle kişiler arasında sevgisizlik, mutsuzluk, kargaşanın olması mümkün değildir. Yüce Rabbimiz ayetlerinde şöyle buyurur: “Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir.” (Maide Suresi, 15-16)

Müslümanlar, için diğer Müslümanlar kendi nefislerinden evladır. Kendilerinden önce birbirlerini korur, birbirlerini yüceltir, birbirlerine değer verirler. Özellikle korunmaya muhtaç bir çocuk söz konusuysa kendini bir kenara bırakarak Allah rızası için zevkle ve şefkatle ona yardımcı olurlar. Dolayısıyla Müslüman bir toplumda daima huzur vardır. Herkes Allah rızasına uygun hareket edeceği için kargaşa olmaz, suç işlenmez. Allah’tan korkan müminler birbirlerine karşı son derece fedakar ve merhametli olurlar. Allah’ın dilemesiyle huzur içinde, mutlu ve sevgiyle yaşayabilirler. Allah sevgisi ve korkusunun yoğun olarak yaşandığı insanlar arasında ne sevgisizlik kalır ne mutsuzluk. Allah Kuran’da insanlar arasında sevgiyi, yardımlaşmayı övmüş, güzel ahlakı emretmiştir.

İnsanlar fıtrat olarak sevgiye, güzelliğe eğilimlidir. Mutlu olmak isterler. Fakat mutluluğu dünyevi sebeplerde aradıklarında, büyük bir yanılgıya düşer aradıkları huzur, güven ve sevince bir türlü ulaşamazlar. Allah bir ayetinde, insanların fıtratının Kuran ahlakına uygun olarak yaratıldığını belirtmiştir: “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rum Suresi, 30)

Para ya da mal hırsı şeytanın oyunlarından biridir. İnsanlar ahireti düşünmeden, iman etmeden, sadece dünyadaki çıkarları için yaşadıklarında adeta şeytanın birer dostu haline gelirler. Fakat onlar bunu yaparken, Kuran’da belirtilen şu gerçekten habersizdirler: “… şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız” bırakandır.” (Furkan Suresi, 29) İşte bu yüzden hergün gazetelerde insanların gitgide “şeytanlaştıklarına” dair haberlere rastlamak neredeyse olağan bir şey haline gelmiştir. Suç işleyen çocukların, katil, sapık, saldırgan insanların sayısı ürkütücü bir düzeye ulaşmıştır. Çözüm, Kuran ahlakının tam olarak yaşanması, Allah sevgisi ve korkusu ile hareket edilmesidir.

MUTSUZ İNSANLAR, YANLIŞ İNANÇLARA SAHİP OLAN İNSANLARDIR

Din ahlakının olmadığı yerde hayat bulan ‘şeytanın sistemi’nin temeli samimiyetsizliğe dayalıdır. Bu samimiyetsizlik insanların hayatlarına öyle derinlemesine işlemiştir ki, dışarıdan en samimi görünen kişiler ya da en içten sanılan tavırlar bile aslında son derece samimiyetsiz niyetlere dayalı olabilmektedir. Nitekim bu insanlar, her ne kadar adını koyamasalar da, kendileri de yaşadıkları bu sistemdeki yanlışlığın farkındadırlar. Her fırsatta bir türlü gerçek dostluğu, gerçek sevgiyi yaşayamadıklarından, gerçek anlamda güvenebilecek kimseleri olmadığından, insanların ikiyüzlülüğünden yakınırlar. Ne var ki kendileri de çevrelerindeki insanlara aynı ahlakı göstermekte bir sakınca görmezler. Bu sistemde, her insan, yaptıklarının zararını yine kendisi görür. Bu insanlar her yolu denedikleri halde bir türlü gerçek iç neşesini, huzur ve mutluluğu yaşayamaz ve bunu da ‘hayatın bir gerçeği’ olarak kabullenirler. Yani onlara göre, hayat zaten gerçek mutluluğun ve huzurun daimi olarak bulunabildiği bir yer değildir. Oysaki mutsuzluk hiçbir şekilde hayatın bir gerçeği değildir. Tam tersine insanların içerisine düştükleri bu sıkıntının çözümü son derece kolaydır. Allah Kuran’da, “… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad Suresi, 28) ayetiyle, insanlara gerçek mutluluğun ancak iman ile elde edilebileceğini bildirmiştir.

İnsanlar ancak Allah’ın üzerlerindeki rahmetini ve korumasını kavradıkları ve ancak iman ahlakını yaşadıkları takdirde, dünya hayatının her anından zevk alabilirler. Ancak o zaman çevrelerindeki güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler. Allah, “Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl Suresi, 97) ayetiyle iman eden kullarına dünyada ve ahirette güzel bir hayat yaşatacağını vadetmiştir. İşte Kuran’a uyanlar dünyada ve ahirette Allah’ın vadettiği bu nimetten faydalanırlar. Ama bu noktada da insanların göz ardı etmemeleri gereken önemli bir gerçek vardır. Bu güzel hayatı yaşayabilmek, hayattan ve dünya nimetlerinden, Allah’ın insanlar için yarattığı onca güzellikten zevk alabilmek için, imanın kalbe gerçek anlamda yerleşmesi gerekmektedir. Yoksa insanların sadece dilleriyle iman ettiklerini söylemeleri ya da iman edenlere sadece belirli yönlerde benzemeleri, onları içerisinde bulundukları mutsuzluktan kurtarmaz. Gerçek mutluluk için insanların kalplerini Allah’a tam bir teslimiyetle bağlamaları ve yaşamlarının her anını Kuran ahlakına uygun bir şekilde yaşamaları gerekir. Aksi takdirde içten içe hayatın her aşamasında azabı tatmaya devam ederler. Ne kadar mutlu olmak isteseler de başaramazlar. Aksine hayatlarına hüzün, karamsarlık, ümitsizlik gibi olumsuzluklar hakim olur.

Görüldüğü gibi mutlu olmanın yolu aslında son derece kolaydır. Allah, indirdiği hak kitap Kuran ile insanlara mutlu olabilmenin sırrını bildirmiştir. İnsan ancak kendi yaratılışına, Allah’ın kendisi için belirlediği fıtratına uygun şekilde davrandığı takdirde güzel bir hayat yaşayabilir. Allah’ın kendilerine rahmet olarak gösterdiği bu yoldan yüz çeviren ya da bu yola gereği gibi uymayan insanlar, kendi elleriyle kendilerine mutsuz bir dünya oluşturmuş olurlar. Allah’ın “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.” (Yunus Suresi, 44) ayetiyle bildirdiği gibi, bu insanlar kendi kendilerine azap ederler. Bu kimselerin yaşadığı mutsuzluk, Allah’ın Kuran’da, “Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak. O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler. Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar.” (Tur Suresi, 45-47) ayetleriyle bildirdiği gerçeğin yaşanmasıdır.

Allah insanlara yaptıklarının karşılığını ahirette verecektir. Ancak Allah, bundan önce, dünya hayatında da, insanların çoğunun farkında olmadığı bir azabın başlayacağını haber vermiştir. Yine bir başka ayette ise Allah, “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Taha Suresi, 124) hükmüyle, imandan yüz çevirenler için dünya hayatında yaşanacak bir ‘sıkıntı’dan ve ahirette alacakları karşılıktan bahsetmiştir. Allah insanlara bu sıkıntıdan kurtulabilmenin yolunu da göstermiştir ki, bu daha önce de belirtildiği gibi, Allah’a karşı mutlak bir samimiyet ve derin bir imanı yaşamakla mümkün olmaktadır. Allah Kuran’da, “Allah katında onlar derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir.” (Al-i İmran Suresi, 163) ayetiyle önemli bir gerçeğe dikkat çekmiştir.

Kimi insanlar imanı hiç kabul etmemektedirler. İman edenler ise kalplerindeki Allah korkuları ve imanları bakımından kendi aralarında derece derecedirler. Allah bir ayetinde “Bedeviler, dedi ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz; ancak İslam (Müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir…” (Hucurat Suresi, 14) hükmüyle imanın henüz kalplerine yerleşmediği kimselerden bahsetmektedir. Allah bir başka ayette ise, “Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir.” (Fatır Suresi, 32) hükmüyle inananlar arasında geride kalan, orta yolu tutan ya da öne geçen kimseler olabileceğine dikkat çekmektedir.

Kuran’da bildirilen bu insanlar arasında bir başka grup daha vardır ki, bu kimseler de ‘imanlarını zulümle karıştıranlar’dır. ‘İmanı zulümle karıştırma’nın anlamı, insanın Allah’ın yüceliğini, hak dinin üstünlüğünü kavradığı, dünya ve ahiret kurtuluşu için Kuran’a uymaktan başka bir yol olmadığını anladığı halde, yine de cahiliye ahlakından tam olarak kopamamış olmasıdır. Bu insanlar imanı yaşamakla birlikte, nefisleriyle çatışan bir durum olduğunda ya da zorlukla karşılaştıkları anlarda, Kuran ahlakına uygun bir tavır sergilemektense, dini yaşamayan insanların tavırlarını gösterebilmektedirler. Böyle insanlardan söz ederken, akla sadece dinin hükümlerini açık açık reddeden, dine muhalif tavırlar gösteren insanlar gelmemelidir. Burada ele aldığımız kimseler, Kuran hükümlerinin pek çoğunu uygulayıp hayatlarının büyük bölümünde mümin tavrı gösterebilirler. Ancak bazı konular da vardır ki, bunların Kuran’a göre yanlış olduğunu anlamak istemeyebilir ya da bunu gereği gibi kavrayamamış olabilirler.

Bazı insanlar Müslüman olarak yaşadıkları halde, bazı inanç ve davranışların Kuran’a muhalif olmadığını, helal ve haram olarak bildirilen konuları aşmadığını düşünebilirler. Örneğin birçok insan duygusallığın Kuran ahlakına uygun bir davranış olmadığını anlamaz ya da bunu anlamazlıktan gelir. Oysa duygusallık Kuran’a muhalif bir karakterdir ve Kuran’ın birçok ayetinde bu açıkça görülmektedir. Sözgelimi bir yakının ölümü üzerine, Müslüman bir kişi onun yok olmadığını, sonsuz hayatı için yeni bir başlangıç yaptığını düşünür ve eğer bu yakını mümin ise onun için cenneti umarak sevinç duyar. Ayrıca ölüm Allah’ın bir takdiridir ve Allah her olay gibi ölümü de hayırla yaratır.

Dolayısıyla mümin, bir yakını dahi olsa, onun ölümünde hayırlar olduğunu bilir, Allah’tan razı olduğunu gösteren bir tavır içerisinde olur. Ama birçok insan bu gerçeği bilmesine rağmen, bir yakınının ölümü ile cahiliye tavrı gösterebilmekte, duygusal davranarak aşırı tepkiler verebilmektedir. Bu gibi tavır bozukluklarının Kuran ahlakı ile çatışan özellikler olduğunu düşünmeyen kimseler, bu davranışlarını sürdürmekte bir sakınca görmezler. Hayatlarının bazı anlarında, bunlara benzer cahiliye özellikleri taşıyarak, cahiliye insanlarının hayatına benzer bir hayat yaşarlar. Bunun göstergesi ise, bu kimselerin, müminlerin yaşamadığı ama cahiliye insanlarında görülen sıkıntıları yaşamaları, müminlerin aksine sık sık mutsuz olabilmeleridir. Bu nedenle ‘iman ediyorum’ diyen her insanın da, Allah’ın Kuran ile müminlere vaat ettiği ‘dünyada ve ahirette güzel bir hayat yaşanması’ özelliğinin kendisinde tecelli edip etmediğini, bu bilgiler doğrultusunda gözden geçirmesi gerekmektedir.

Eğer hala hayatının belirli anlarında az da olsa mutsuzluklar, sıkıntılar, azaplar yer alıyorsa, bu hatırlatmaları üzerine almalıdır. Bütün yaşamı boyunca azap ve sıkıntı çeken bir insan için çözüm ise, “… Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez…” (Bakara Suresi, 185) ayetiyle belirtildiği gibi çok kolaydır: İnsanın gizli ya da açık cahiliye ahlakından kalan her ne özelliği varsa bunları terk etmesi ve bunun yerine Kuran’a uygun davranması ana çözümdür. Allah’a iman eden ve Kuran’a uyan her mümin, Kuran’a daha samimi yaklaşmalı ve ayetlerde anlatılan mümin ahlakına ters düşecek her türlü tavır ya da düşünceden kurtulmalıdır; Kuran ile bildirilen gerçekleri sadece teorik olarak bilmeyi yeterli görmemeli, bunları pratik hayatta da her an hissetmeli ve yaşamalıdır; Allah’ın her yeri sarıp kuşattığını, insanın içinden geçen gizli saklı tüm niyetlerini bildiğini, gizli samimiyetsizlikleri de gördüğünü unutmamalıdır.

Müslüman bir insan ibadetlerini yeterli görüp, içinde yaşadığı samimiyetsizliği önemsiz görmemeli, Allah’ın samimiyetsizliğe karşı her an amansız bir azap vermeye kadir olduğunu, er ya da geç yaptıklarından hesaba çekilip ona göre bir karşılık alacağını düşünmelidir. Dünya hayatındaki her olayı Allah yaratır, tüm varlıklar Allah’a boyun eğmiştir ve O’nun emriyle hareket eder. Müslümanlar bu gerçekleri unutmadan, her olayda hayır ve hikmetler olduğunu düşünerek, kadere teslim olarak yaşamalıdırlar. Bir insan bu gerçeklerin şuuruna vararak yaşadığında, kendisi için güzel ve farklı bir hayatın başladığını görecektir. O güne kadar zevk aldığını sandığı nimetlerin tadına aslında hiç varmamış olduğunu, insanların mutluluk sandıkları şeylerin, gerçek mutluluğun yanında ne kadar sıradan zevkler olduğunu anlayacaktır. Yediği yemekten, seyrettiği bir manzaradan soluduğu havaya kadar herşeyin sandığından çok daha büyük sevinçler verebildiğini anlayacaktır. Sevmekten, sevilmekten, güzel ahlak göstermekten, insanlardaki güzellikleri, incelikleri görmekten, gülmekten, eğlenmekten, dostluktan, sohbetten çok daha farklı tadlar alacaktır.

Hayatı, dünya şartlarında bir nevi cennet hayatını andırır hale gelecektir. Ancak bu noktada anlaşılması gereken önemli bir konu daha vardır; ‘güzel bir hayat yaşamak’ derken kastedilen, insanın hiç zorluk görmemesi anlamında değildir. Çünkü dünya bir imtihan ortamıdır ve insan, hayatının sonuna kadar çeşitli olaylarla denenecektir. İnsan, Allah’ın Kuran ayetlerinde bildirdiği şekilde kimi zaman açlıkla, kimi zaman korkuyla, kimi zaman da malından, canından, sevdiklerinden eksiltmelerle denenecek, gerektiğinde zorluk ve sıkıntıyı da tadacaktır. Ama bunların hiçbirisi, müminin burada anlatılmak istenen iç huzurundan, kalbi mutluluğundan hiçbir şey götürüp eksiltmez. Çünkü mümin olaylardaki hayırları hikmetleri görebilen, göremediğinde dahi bu gerçeğe iman edip, tevekkül eden ve bunun güzelliğini yaşayan insandır.

Olayların hayrını düşünmek ve sonsuz akıl sahibi olan Allah’ın takdirine teslim olmak insanlara daimi ve gerçek mutluluğu kazandırır. Gerçek mutluluktan kastedilen insanın her türlü koşulda yaşadığı iç huzuru ve kalbi mutluluğudur. Bu da, Allah’ın sadece gerçek imana sahip, samimi müminlere verdiği bir nimettir. Allah müjdenin dünyada ve ahirette inananlar için olduğunu belirterek bu konuyu insanlara şöyle açıklamıştır: Haberiniz olsun; Allah’ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah’tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Yunus Suresi, 62-64)

Allah bir başka ayette ise, “İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.” (En’am Suresi, 82) hükmüyle güvenliğin de yine ancak imanlarını zulümle karıştırmayan, samimi bir kalple iman eden kimseler için olduğunu belirtmiştir.

ŞEYTANIN TUZAĞA DÜŞÜRME YÖNTEMLERİ – 1

İman edenleri saptırmak amacıyla son derece ayrıntılı plan ve tuzaklar kuran şeytan, başta müminlerin nefislerinin hoşlarına giden şeyleri kullanarak onları isyana ve günaha sürüklemeye çalışır. Bunda başarılı olamazsa bu sefer de günah ve kötülükleri zararsız ve meşru bir kılıfta sunarak onları aldatmayı dener. Eğer bundan da bir sonuç elde edemezse iman edenlerin doğru yolları üzerine oturup onlara sağ ve sol yanlarından yaklaşır. Bu yöntemle, Allah’ın razı olmadığı tavır ve faaliyetleri din adına, Allah adına yapılması gerekliymiş gibi telkin eder; tamamen nefsani olan hareketleri hizmet, ibadet kisvesiyle yaptırmaya çalışır. Bu sonuncu hilenin diğerlerine göre, aldatıcı ve kafa karıştırıcı yönü daha fazladır. Kuran’da insanlar, şeytanın Allah’ın adını kullanarak aldatmasına karşı şöyle uyarılırlar: “Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı da, sizi Allah ile aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. ” (Fatır Suresi, 5-6)

“Meşru Gösterme” Telkini

Gaflet ve rehavet anlarında nefis, haram olmayan ancak faydası da olmayan, “boş” işlerle insanı meşgul etmek ister. Bunlar, örneğin, çeşitli bahanelerle sokağa çıkıp boş ve amaçsız bir şekilde vakit öldürmek, saatlerce televizyon seyretmek ve internette sohbet etmek gibi davranışlar olabilir. Aslında tek başına ele alındığında gerçekten de meşru ve helal olan bu davranışları şeytan “meşru görünme” telkini ile insanı Allah’ın rızasını kazandıracak faaliyetlerden uzak tutmak için kullanır. Ancak iman eden, aklı başında bir insan, dünyanın çok kısa süre kalınacak bir yer olduğunu bilir. Bu insan dünyada kendisine tanınan kısıtlı zamanı Allah’ın hoşnut olacağı umulan şekilde kullanmaya, küçük kaçamaklara tenezzül etmemeye çalışarak geçirir ve nefsinin sınırsız arzularını tatmin etmeye çalışmaz. Rabbimiz’in rızasını aramaktansa, nefsinin ve menfaatlerinin peşinde koşanların durumunu, Allah Kuran’da şöyle haber vermiştir: “İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.” (Hac Suresi, 11)

“Özgürlüğün Kısıtlandığı” Telkini

Şeytan insana din ahlakını yaşamanın, Allah’a ve Resul’üne itaat etmenin, insanın özgürlüğünü, bağımsızlığını kısıtlayıcı bir hayat tarzı olduğunu fısıldar. İman etmeyenlerin ne kadar özgür ve başlarına buyruk yaşadıklarını, dilerse kişinin kendisinin de öyle yaşayabileceğini telkin eder. Ancak bu, şeytanın yalnızca göz boyamaya yönelik, süslü bir telkinidir. Çünkü Allah’ın emirlerine uymadan, yalnızca nefsinin istek ve arzuları doğrultusunda yaşayan bir kişi özgürlüğüne kavuşacağını zannederken, aslında tâbi olduğu din dışı sistemin kendisini uymaya mecbur kıldığı birçok zorlayıcı, kısıtlayıcı ve yasaklayıcı kurallarıyla zincirlenip gerçek özgürlüğünü kaybeder. Bunun yanı sıra özgürlük olarak isimlendirilen durum, imanın kazandırdığı şuur ve akıldan uzak olan, kişiyi dünyada son derece güvensiz bir ortamda bırakır ve her türlü tehlikeye açık hale getirir. Şeytanın özendirdiği sahte özgürlük yerini zamanla “sahipsizlik”, “başıboşluk ve yalnızlık” hislerine bırakarak bu kimseyi bunalımın eşiğine getirir. Oysa şeytanın fısıldadığının aksine gerçek özgürlük, ancak gerçek din ahlakı tam anlamıyla yaşandığı takdirde elde edilebilir.

Hak din, toplumun ve insanların kişi üzerindeki baskılarını, yaptırımlarını, yönlendirici kurallarını, dahası kişinin kendi kendisine koyduğu kuralları, prensipleri, her türlü taassubu ve olumsuz telkini kırar, yok eder. Bu nedenle kişiye gerçek özgürlüğü kazandıracak tek vesile Rabbimiz’in bildirdiği din ahlakına uymaktır.

“Nimetlerden Mahrum Kalındığı” Telkini

Şeytan mümine, din ahlakına göre yaşamayan kişilerin elinde bulunan bazı nimetleri müminlerle birlikteyken her zaman tadamayacağı, onlara ulaşamayacağı, onlardan mahrum kalacağı, bir daha karşısına böyle güzel fırsatlar çıkmayacağı, bu yüzden de bunları elde etmek için zaman zaman dünyaya yönelmesi gerektiği yönünde telkinler verebilir. Oysa iman etmeyenlerin karanlık dünyasını terk etmek, onlardan kopup-ayrılmak mahrumiyete neden olmaz, Allah’ın rahmetine ve nimetine kavuşmaya vesile olur. Çünkü “Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size Kendisi’nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. ” (Bakara Suresi, 268) ayetinin hükmü gereği rızkı veren ve onu hesapsız genişleten Yüce Rabbimiz’dir.

Hizmet Telkini

Şeytan, doğrudan saptıramadığı, Allah’a isyana sürükleyemediği kimseleri Allah ve din adına saptırmaya çalışır. Bu, şeytanın en sinsi hilelerinden biridir. Allah, müminlerin, “aldatıcıların Allah ile aldatması”na karşı dikkatli olmaları gerektiğini bildirir: “… Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın. ” (Lokman Suresi, 33)

Kişi bazı durumlarda, din adına yaptığını sandığı bir işte, aslında tamamen nefsinin bazı arzularını tatmin etmeye uğraşıyor olabilir. Böyle anlarda nefsi telkinleriyle yönlendiren şeytan, bu istekleri “İslam’a hizmet” kılıfına sokma hilesini sık sık kullanır. Allah ve din ahlakı adı altında, hizmet görüntüsü vererek birtakım nefsani amaçlar uğruna çalışmak çok büyük bir samimiyetsizliktir. İnsanın, şeytanın bu tür sinsi oyunlarına karşı son derece uyanık olup niyetini kontrol etmesi, gerçekten Allah rızası için mi yoksa heva ve hevesini tatmin etmek için mi çalıştığını samimi olarak kendi nefsinde sorgulaması gerekir. Aslında yapılan işin ihlaslı mı yoksa nefsani mi olduğunu herkes kendi vicdanında fark eder. Halis müminler de ilk bakışta bunu rahatlıkla anlar, ona göre gerekli tavrı sergilerler.

“İş İşten Geçti” Telkini

İnsan çeşitli sebeplerden dolayı günah işlemişse hemen samimi olarak tevbe edip bağışlanma dilemeli, Allah’a sığınıp dua etmelidir. Şeytan muhakkak bu arada, “iş işten geçti, artık çok geç; bu kadar günahtan sonra kurtuluş olmaz” gibi çeşitli kışkırtmalarla o kişinin tevbe edip doğru yola yönelmesini engellemeye çalışacaktır. Oysa ne kadar kötü bir durumda olursa olsun hatasını fark edip samimi bir kalple Allah’tan bağışlanma dileyen bir kimse, Allah’ın kendisini bağışlamasını umabilir. Bu, Allah’ın vaadi ve sonsuz merhametinin bir parçasıdır. Kuran’da Rabbimiz’in kulları üzerindeki merhameti şöyle bildirilmiştir: “De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel. ” (Zümer Suresi, 53-55)

Kuran ahlakına göre, bir insan ne kadar günah işlerse işlesin, “geri dönülmez” bir noktaya varmaz. İnsana iş işten geçti telkini vermek şeytanın bir tuzağıdır. Şeytan bu biçimde insanı, kısa sürede büyük bir çöküşe ve daha büyük günahlara sürüklemek ister.

Müminlerin imtihanları yalnızca nefisleriyle değil, aynı zamanda bu nefsi kışkırtan, onu saptırmak amacıyla son derece ayrıntılı plan ve tuzaklar kuran, ona sinsice telkinler veren şeytanladır. Kuran’da “şeytanın fırkası” olarak bildirilen inkarcılar zaten doğru yoldan sapmış ve şeytana tabi olmuş bir kavim oldukları için, şeytanı asıl rahatsız eden müminlerin kararlı imanı ve üstün ahlakıdır. Bu yüzden en çok çabayı ve mücadeleyi, sonsuz bir kin ve kıskançlık beslediği müminleri saptırmak ve onları doğru yoldan çıkararak kendisi gibi cehenneme sürüklemek için sarf eder.

ŞEYTANIN İNSANI DİN AHLAKINDAN UZAKLAŞTIRMA PLANI

Kuran’daki pek çok ayette de belirtildiği gibi, şeytanın bu planı Allah’ın rızasını tam anlamıyla gözeten ve nefsinin mazeretlerine geçit vermeyen samimi Müslümanlar üzerinde etkili olmamaktadır. Şeytanın etkisini inananlardan uzaklaştıran, sürekli Allah’ı anmaları ve Rabbimiz’in gücünü, sevgisini ve azabını düşünme konusunda gevşeklik göstermemeleridir. “(Şeytan) Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar (ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (A’raf Suresi, 16-17)

Allah bizi doğruyu yanlıştan, iyi olanı kötüden ayırt etmeyi sağlayan vicdanımızla birlikte yaratmıştır. Vicdanı insana, yaptığı herhangi bir iş ya da verdiği herhangi bir karar için doğruyu seçme konusunda yol gösterir. Tercih ettikleri ahlaki tutuma göre bazı insanlar vicdanlarının rehberliğini kabul ederek ayette de belirtilen Allah’ın “dosdoğru yolu”nu tercih ederken, bazıları vicdanlarının kendilerine işaret ettiği yolu görmezden gelirler. Vicdanını reddeden insanın kulak vereceği ses ise, amacı sonunda kendisini sonsuza dek kalacağı cehenneme sürüklemek olan şeytanın sesidir. Şeytan insanı doğru yoldan ayırıp azgınlığa sürüklemek için insanlara olabilecek her yolla yaklaşmaya çalışır. İnsanı aldatan ise, şeytanın din ahlakından uzaklaşmaya olan davetini çoğu zaman tek bir hamlede değil, yavaş yavaş, sakin ve sessiz bir plan dahilinde gerçekleştirmesidir. Böylece günah işlemeye vicdanı elvermeyen bir insan, bu şeytani planın akışına uyarsa kendini bir süre sonra din ahlakından tamamen uzaklaşmış olarak bulacaktır.

Şeytanın Hileleri

Şeytanın insanı dünya hayatının günlük akışındaki detaylara, problemlere ya da geçici güzelliklere kaptırmak için başvurduğu hilelerden biri, ona Allah’ın varlığını ve üstün gücünü unutturmaktır. Böylece insan, davranışlarında ve kararlarında doğru ve yanlış ayrımını Allah’ın rızasına göre yapmayı da unutacaktır. Bu durumda kişinin kararlarındaki ana ölçü, Allah’ın emirleri değil, kendi nefsinin ve şeytanın istekleri haline gelir. Şeytanın “sakin ve sessiz şekilde” insanları din ahlakından uzaklaştırma planındaki aşamalar, insanı Allah rızasının en çoğundan, O’nun razı olmayacağı noktaya doğru gerileterek ilerleme kaydeder.

Nefsine karşı irade gösteremeyen insan, vicdani değil nefsani tercihler yapar. Eğer bu insan önceden Allah rızasını gözeten bir kişiyse, tercihlerindeki fark hemen görülür. Vicdanın sesini susturmaya önceleri kendince çok önemli görmediği hata ve iradesizliklerle başlayan insan, kendisini bir süre sonra en büyük günahları işlerken ve bundan hiç rahatsızlık duymaz bir halde bulabilir. Bu aşamaların başlangıcında şeytan insana vicdan azabını azaltacak sözde mazeretler buldurur. Bu sözde mazeretlerin en etkili olanlarından biri, insanın kendisine “güçsüz olduğu” yönünde telkin vermesidir. Bunun için de öncelikle kişiyi Allah’ı anmaktan uzaklaştırmak ister. Örneğin, şeytanın inanan bir insana yapacağı ilk güçsüzlük telkinleri, sabahları namaza kalkmakta zorlandığı, uyanmaya gücünün yetmediği yönünde olur. İnsan uykuya ihtiyaç duyacak şekilde aciz yaratılmıştır. Fakat samimi Müslümanla kendine mazeret bulmak isteyen zayıf imanlı bir insanı birbirinden ayıran özellik, Allah korkusudur.

İnsana belirlenmiş vakitlerde ibadet etmeyi farz kılan Allah, onu buna kolayca güç yetirecek şekilde yaratmıştır. Samimi Müslüman bu gerçeği bilir ve Allah’ın kendisinden istediği ibadetleri yapmamak için asla acizliklerini mazeret olarak öne sürmez. Şeytanın telkinlerine kapıyı açık bırakan insan ise, zaten akşam uyurken sabah kalkamayacağını kendine telkin etmeye başlamıştır bile. Allah Kuran’da “…Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar…” (Ankebut Suresi, 45) ayetiyle namazın şeytanın insana yaptırmak istediği kötülükleri engellediğini bildirir. Meryem Suresi’nin 19. ayetinde de namaz kılma duyarlılığını kaybettikten sonra şehvetlerine kapılıp uyanlar haber verilmiştir: “Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular…”

Şeytanın, insanı çirkin utanmazlıklara ve kötülüklere kapılmaktan, nefsani isteklerine uymasından alıkoyan namazdan uzaklaştırması ise, onun planındaki ilk aşamalardan biridir. Yukarıda bahsettiğimiz güçsüzlük telkiniyle ibadetlerini aksatmaya başladıktan sonra, insanın fikirlerinde de bir gevşeme ve çözülme görülür. Din ahlakının kendisine kazandırdığı haysiyet duygusuyla, daha önceleri iman etmeyenlerin din ahlakına uygun olmayan davranış ve sözlerine fikren tepki duyan insandaki bu fikri tepkiler giderek zayıflar ve yerini kayıtsızlığa bırakır. Çünkü kendisi de bu aşamada yavaş yavaş kendi nefsinin istediği gibi yaşamaya başlamıştır ve nefsinin rehberliğinde yaşayanlara tepki göstermek, yeni yaşam felsefesiyle çelişecektir. Bu kayıtsızlık, bir süre sonra insanların Allah’ın emir ve isteklerini göz ardı ederek yaşayabilecekleri yanılgısını savunmaya dönüşür. Henüz dinsizliği kendine yakıştıramayan ve hala din ahlakının bir kısmını uygulayan bu kişi, vicdanını kendince rahatlatmanın yolunu samimiyetsiz ve yanlış çıkarımlar yapmakta bulur. Kendi kendine bir çok mazaret öne sürer; sözde “gücünün yetmediğini”, “aslında elinden geleni yaptığını”, “iyi niyetli olduğunu” iddia ederek vicdanını rahatlatmaya çalışır. Halbuki samimi bir Müslüman, tüm bunların aslında kişinin dinsizliğe giden yolda kendini rahatlatabilmek amacıyla samimiyetsizce kullandığı mantıklar olduğunun farkındadır.

Din ahlakını yaşayan bir kişinin sınırlarını dünyevi istekleri ve amaçları değil, Kuran ayetlerine göre samimi olarak işleyen bir vicdan belirlemelidir. Din ahlakının nasıl yaşanacağı konusunda bu tür sapkın mantıklar üretenlerin şeytanın peşinden gittikleri Kuran’da şöyle bildirilir: İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: “Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir.” (Hac Suresi, 3-4)

İnsanı namaz kılmaktan ve Müslümanca duyarlılık göstermekten alıkoyan şeytanın planındaki bir sonraki adım, bu kişinin inkarcı ahlakına duyduğu duyarsızlığı sempatiye dönüştürmektir. Bununla eş zamanlı olarak, bu insanın Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamakta kararlı olan samimi Müslümanlara olan bağlılığı ve sevgisi de azalır. Tahmin edileceği gibi, azalmakla da kalmaz ve bu kişi inkar edenlerin ahlakını normal karşıladıkça Müslümanların ahlakını da –vicdanının zayıflamasının bir neticesi olarak- kendince anormal karşılamaya ve suni bahanelerle eleştirmeye başlar. Çünkü vicdanı kendisine aslında samimi Müslümanlar gibi yaşaması ve nefsi uğruna Allah’ın rızasından taviz vermemesi gerektiğini sürekli hatırlatmaktadır.

Samimi Müslümanların varlığı, bu kişiyle –kendisini dünyada ve ahirette hüsrana uğratacak olan- dünyevi istek ve tutkuları arasında görünmez bir engel gibidir. Eğer hayatlarını derin bir Allah sevgisi ve korkusuyla yönlendiren bu insanların varlığı vicdanını rahatsız etmese, belki din ahlakından uzaklaşıp küfür ahlakına tam olarak adapte olması çok daha çabuk olacaktır. Bu aşamadaki bir insan, henüz tam anlamıyla dinsiz olacak kadar vicdanını köreltmiş değildir. Giderek artan iradesizliğinin verdiği vicdan azabını bastırmak için zaman zaman hala Allah’ın taraftarı olduğunu düşünür. Fakat din ahlakını yaşama konusunda ancak samimi Müslümanlarla birlikte olduğu sürece irade gösterebilir. Nefislerinin istediği gibi din ahlakına muhalif yaşayanların yanına gittiği anda, aslında onların tarafında olduğunu düşünmeye başlar. Şeytanın etkisi altındaki bu insanın karanlık ruh halini Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir: İman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise derler ki: “Şüphesiz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz. (Asıl) Allah, onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır.” (Bakara Suresi, 14-15)

… Onlar, ne sizdendirler, ne onlardan. Kendileri de (açıkça gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin ediyorlar. (Mücadele Suresi, 14)

Şeytanın Kişiyi Samimi Müslümanlardan Uzaklaştırması

Allah’a tam teslim olmuş Müslümanları artık kendi içinde eleştirmeye başlamış olan bir insan, zamanla bu eleştirilerin dozunu arttırır. Ancak belirtmek gerekir ki, bunlar hakka ve gerçeğe dayalı eleştiriler değildir. Samimi olarak iman edenler, günlük yaşamlarında Rabbimiz’in bir emri olan “insanları kötülükten alıkoymak ve onlara iyiliği emretmek” hükmünün gereği olarak zaten birbirlerini uyarır ve sürekli güzelliğe yönlendirirler. Şeytanın etkisiyle hareket etmeye başlayan zayıf imanlı birinin Müslümanlara yönelik eleştirileri ise, onları güzelliğe yönlendirmek ya da kötülükten alıkoymak amaçlı değildir. Bu eleştirilerin amacı, kişinin nefsine uyabilmek için kendince mazaretler bulabilmek ve din ahlakından uzaklaşmasına kendince zemin hazırlayabilmektir. Dolayısıyla bu eleştiriler hakka ve gerçeğe dayanmayan, suni bahanelerden ibarettir. Dini Allah rızasının en fazlasını hedefleyerek yaşamak, insanın nefsinin isteklerinden tamamen feragat etmesi demektir. Nefsine karşı koyamayan insan ise hatanın kendisinde değil, sözde dini katıksızca yaşamaya kararlı olan kişilerde olduğu yanılgısına inanmaya başlar. Bu sapkın düşünceyi öne sürmesinin nedeni ise, aksinde kendisinin hatalı olduğunu kabul etmesinin gerekecek olmasıdır.

Kuran’da Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşayan ve asıl hedefleri sonsuz hayatta cenneti kazanmak olan müminler, Allah’tan samimi olarak korkan ve iyiliği, merhameti, sadakati gerçek anlamda, gönülden isteyerek yaşayan kişilerdir. Dolayısıyla bir insanın samimi Müslümanlarda suni hatalar bulmaya çalışması ve onlara öfke ve kin duyması için, ancak şeytanın telkinlerine kapılması ve kendisine hiçbir zararı dokunmamış bu insanları nefsinin isteklerini gerçekleştirmeye bir engel gibi görmesi gerekir. Nitekim şeytanın planına göre artık ölümden sonra hesap vereceğini unutması ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya başlaması gereken bu insan için, samimi Müslümanların varlığı ve Allah rızası için yaptıkları tüm faaliyetler son derece rahatsız edici hareketlerdir. Bu şiddetli rahatsızlığın sebebi, gerçek ve samimi Müslümanların Allah yolunda tüm imkanlarını en son noktasına kadar seferber ederek din ahlakına sahip çıkmalarıdır.

Tevbe Suresi’nin 111. ayetinde Müslümanların bu kararlılığı şöyle bildirilir: “Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır…” Ayetin devamında ise müminlerin bundan dolayı duydukları sevinç ve mutluluk şu şekilde haber verilmiştir: “… Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Tevbe Suresi, 111)

Dolayısıyla hiçbir dünyevi çıkarı olmayan müminlerin varlığını bilmek bile, dünya hayatındaki geçici ve ahirettekilere göre kıyas bile edilemeyecek kadar eksik zevklere razı olan bir insanın nefsani keyfini kaçırmaya yeterlidir. Gerçek bir Müslüman, Allah’ın rızası için akılcı biçimde kötülükle fikri alanda mücadele etmenin dünyadaki tüm işlerinden daha öncelikli olduğuna inanır ve İslam’ın insanlığa getireceği güzellikleri, barışı ve refahı insanlara mümkün olan her yolla anlatır. Şeytanın yolundan gidenler nasıl her yerde ve her fırsatta kendi sistemlerinin propagandasını yaparak insanları din ahlakından uzaklaştırmaya çalışıyorsa, mümin de fikri olarak her alanda şeytanın sisteminin gerçek yüzünü deşifre eder. Bunların karşılığında tek beklediği Allah’ın kendisinden razı olması ve kendisini cennetine kabul etmesidir. Bu karşılıksız ve canı gönülden yapılan tebliğ faaliyetleri, her yerde din ahlakını terk edip küfür ahlakına uyan kişinin karşısına çıkar.

Samimi Müslümanların fikri mücadelesindeki ana amaç olan Allah’ın emrettiği sevgi, saygı ve iman dolu hayat biçiminin güzelliği, şeytanın etkisi altındaki insanlar tarafından fark edilip anlaşılamaz. Şeytanın din ahlakından uzaklaştırma planına tabi olmadan önce Müslümanların güzel ahlakını, Allah yolundaki asil fikri mücadelelerini destekleyen bu kişi, şeytanın hilelerine aldanarak artık müminlere kin duyar hale gelmiştir. Şeytanın telkiniyle din ahlakını yaşamayanlara duyduğu sempati, artık bağlılığa dönüşmüştür. Bu aşamadan sonra şeytanın işi daha kolaydır, çünkü hedefi olan insanı tamamen Allah’ın zikrinden uzaklaştırmış ve Müslümanlara karşı kalbine nefreti yerleştirmiştir.

En başlarda vicdanının sesini zaman zaman da olsa dinleyen ve ahireti ölümü hatırlayıp Allah’tan bağışlanma dileyen bu kişi, artık samimi Müslümanlarla olan bağlarını da tamamen koparmıştır. İnkar eden diğer pek çok insan gibi ne kendi hatalarını görmeye ne de başkalarının kendisine hatalarını göstermesine tahammülü kalmamıştır, çünkü kendini şeytanın sahte “zeka ve uyanıklık” telkiniyle her tür hata ve eksiklikten müstağni görmekte, bu da onu iyice azgınlığa sürüklemektedir. Allah, Alak Suresi’nde müstağniyetin azgınlığı getirdiğini şöyle bildirir: “Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden.” (Alak Suresi, 6-7)

Artık nefsinin istediği her şeyi yapabileceğini zanneden bu kişinin hayatı, çok huzursuzdur ve azap doludur. Söz konusu kişi bu huzursuzluk ve vicdan azabından kurtulmanın yolunu Allah’ı, ölümü ve din ahlakını tamamen unutmakta bulacağını zanneder. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü şu kesin bir gerçektir ki “…kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d Suresi, 28) Din ahlakından uzak yaşayan insanların, müminlerin arasında geçerli olan gerçek sevgiden, saygıdan, fedakarlık ve karşılıksız iyiliklerden de son derece uzak olduklarını anlamaları çok uzun sürmez. Çünkü bu insanlar Allah’ın değil şeytanın istediği sistemi yaşarlar.

Bu sistemin temel özelliği, içinde bulunduğu sevgisiz ve acımasız ortam içerisinde ezilmemek mücadelesi ve karşısındakini ezerek yükselme yarışıdır. Dolayısıyla sevginin yerini nefret, saygının yerini karşısındakine değer vermemek, fedakarlığın ve karşılıksız iyiliğin yerini ise acımasızlık ve yapılan iyilikleri karşısındakinin yüzüne vurmak gibi ahlaksızlıkar ve kötülükler alır. Tüm bunları açıkça gördüğü halde, bu kişi pişman olamayacak kadar kibirlidir, çünkü gururu ve kibiri yüzünden Allah’a itaat etmeyen şeytanın etkisi altındadır. Samimi Müslümanların içinde bulundukları yaşam şartları ne olursa olsun her zaman huzurlu ve mutlu olmaları, en zor zamanlarda dahi ümitsizliğe kapılmamaları, hatta tam aksine daha da şevkli ve azimli olmaları, onu iyice öfkelendirir. Samimi dindarların başarıya ulaşmaları ve hiçbir şeyden yılmamaları demek, şeytanın düzeninin başarısız ve eninde sonunda yenilmeye mahkum olması demektir. Çünkü Rabbimiz’in Kuran’da müjdelediği gibi “Müşrikler istemese de, O, dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.” (Tevbe Suresi, 33)

Şeytanın insanı sessiz ve sakin bir şekilde, yavaş yavaş din ahlakından uzaklaştırma planına karşı yapılan uyarılar, şüphesiz her Müslüman için geçerlidir. Çünkü her insan nefsiyle mücadele etmekle sorumludur ve nefis insana durmaksızın kötülüğü emretmektedir. Şeytanın planının ilk safhalarında belki namaz kılmamanın ya da mümin kardeşlerine düşman olmanın asla ve asla kendisi için mümkün olamayacağına emin olan bir insan, safha safha Allah’ı anmaktan uzaklaşarak sonunda şeytanın emirlerine uyar hale gelebilir. Şeytanın bu planını baştan bozmanın yolu, Allah’ı her an “ayakta iken, otururken, yan yatarken” (Al-i İmran Suresi, 191) zikretmekten ve şeytanın vereceği her şüphenin Kuran’la düşünüldüğünde yok olup gideceğini bilmekten geçmektedir. Rabbimiz ayette şöyle bildirmiştir: “(Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir.” (A’raf Suresi, 201)

Şu da unutulmamalıdır ki şeytanın planının samimi olarak iman edenler ve Allah’a sığınanlar üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Her insan zaman zaman gaflete düşebilir, nefsinin vesveseleriyle karşılaşabilir. İmanı zayıf olan bir insana göre, samimi ve Allah’a katıksızca bağlı bir Müslümanın önemli bir ahlaki üstünlüğü, şeytanın hileli planını fark etmesi ve onun aldatmacalarına Kuran’la düşünerek cevap verebilmesidir. Şeytan da Allah’ın kontrolü altındadır ve Allah’ın gücünü takdir edebilen, O’nun hakimiyetine kendisini gönülden teslim eden ve ahireti dünyadan üstün tutan insanları asla etkisi altına alamaz: “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.”(Nahl Suresi, 99-100)

Şeytanın hileli düzeninin bilinmesi gereken bir başka özelliği de, insanı oyunlarıyla imandan uzaklaştırıp ümitsizliğe düşürerek, artık dönüş imkanının kalmadığı yalanını telkin etmesidir. Halbuki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir ve gerçekten samimi olarak hatasını anlamış bir insana tevbe ve bağışlanma kapıları her zaman açıktır. Allah, şeytana uyup hata yapanların Kendisi’nden bağışlanma istediklerinde bağışlandıklarını ve bir daha bu kötülüklere dönmemekte kararlı davrandıklarında sonsuza kadar cennetle karşılık gördüklerini şöyle bildirmiştir: Ve ‘çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir)var. (Al-i İmran Suresi, 135-136)

Kendisini yaratanın ve sahip olduğu tüm nimetleri verenin Allah olduğunu bilen bir insan için Rabbimiz’i sevmek, O’nun azabından sakınmak ve O’nu yüceltmek büyük bir şereftir. Allah’ın varlığının dellileri her yerdedir ve olayları vicdanıyla değerlendiren bir insan için bunları görmek son derece kolaydır. Şeytanın bu planıyla karşılaşmış olan herkes için, her ne aşamada olursa olsun, her an Allah’ın bağışlayıcılığına dönüş imkanı vardır. Her ne hata yapılırsa yapılsın, önemli olan insanın son halidir. Yaptıkları için Allah’tan bağışlanma dileyen ve hatalarını telafi etmek isteyen bir Müslümanın geçmişle kıyaslanmayacak kadar samimi olması da mümkündür. Bunu isteyen bir insanın ilk yapacağı şey, Allah’a sığınarak şeytanın oyununu bozmak ve bildiği her yolla Rabbimiz’in rızasını kazanmaya çalışmaktır. Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir. (Müzzemmil Suresi, 19)

ŞEYTAN VE TARAFTARLARININ SİNSİ YÖNTEMLERİNDEN BİRİ: DİNDE PASİFİZM

Müslümanlar arasında bulunan bazı insanlar, iman edenlerin imani şevk ve heyecanlarına uymayan bir hal içinde olabilirler. Bu kişiler Müslümanların yaşadığı yüksek iman heyecanını içlerinde yaşamaz, onların mutluluk ve huzurundan uzak, soğuk ve donuk bir hayat sürerler. Bu kişiler, Allah’ın büyüklüğünü kavrama, Kuran ahlakını benimseme isteğinde olmadıklarından, din ahlakının yaşanması ve anlatılması amacıyla yapılan her türlü girişimde hep geride kalan, olanları uzaktan izlemekle yetinen bir görüntü sergilerler. Ne yaşantılarında ne de iman anlayışlarında canlı, akılcı ve sağlıklı bir yaklaşımları yoktur. Bu kişilerin en büyük özelliği, din ahlakını anlamakta ve yaşamakta çekimser ve gevşek davranmaları, dahası müminleri de kendileri gibi olmaya -gizli ve açık olarak- teşvik etmeleridir. Bu karakterdeki insanlar, konuşma ve davranışlarıyla da iman edenleri kısa süreliğine de olsa pasifize etmeye çalışırlar.

Ne var ki samimi ve vicdanlı bir mümin, asla böyle pasif bir karaktere bürünmez. Yüce Allah’a gönülden bağlıdır, O’nun azametinden içi titreyerek korkar ve hayatı yalnızca Allah rızası için yaşamaya adanmıştır. Şevkini ise iman gücünden alır ve çevresine de şevk ve güzel ahlakı aşılar. Ancak aşağıda temel özelliklerini anlatacağımız pasif karakter sergileyen insanlar sevgi, yakınlık, samimiyet, dostluk, kardeşlik, sadakat, vefa, bağlılık gibi Allah’ın razı olacağını bildirdiği Müslümanların üstün ahlak özelliklerinden yoksundurlar. Bunlar, cansız, şevksiz ve donuk kişilikleriyle çevrelerine negatif etki yayan, soğuk, duyarsız, keyiflerine düşkün ve vakitlerinin çoğunu nefislerini savunmakla geçiren insanlardır. Herşeyin nefislerine uygun olmasını ister, rahatlarından taviz vermezler. Sürekli bir uyuşukluk hali üzerlerine çökmüştür. Ayrıca akıl zayıflığı, ferasetsizlik, tembellik, korkaklık, sinsilik, mal hırsı, olumsuzluk, kibir, kıskançlık gibi -samimi müminlerde Allah’ın izni ile asla rastlanmayan- bazı temel özellikler, bu kimseler üzerinde yoğun olarak görülür.

Menfaatleri Doğrultusunda Değişen Tavırları

Kuran ayetlerini anlama ve uygulama konusunda Müslümanların genel inanç ve anlayışlarından çok farklı bir anlayış geliştiren bu insanlar menfaatleriyle çatışan, rahatlarını bozan bir olayla karşılaştıklarında hemen tevekkülsüz, sabırsız, korkak, paniğe kapılmış veya küstah bir ruh haline bürünebilirler.

Din ahlakını gerçek Müslümanlar gibi, Kuran’da bildirildiği doğru şekliyle yaşamaya kalpten razı olmazlar. Kuran’a uyan Müslümanların samimi, teslimiyetli, akılcı davranışları, hikmetli konuşmaları ve Allah’a yakınlıkları bu kişilerde hissedilmez. Aksine, çoğu zaman çevrelerindeki insanlara din ahlakını benimsemiş bir kişinin yaşaması imkansız olan bir soğukluk, samimiyetsizlik, yapmacıklık veya gerilim hissi verirler.

Vicdanlarını Bastırarak Hareket Etmeleri

Her konuda vicdana uyarak hareket etmek güzel ahlakın temelidir ve Müslüman özelliğidir. Müslümanların arasında yaşayan pasif insanlar ise vicdanlarını tam olarak kullanmazlar. Kolaylarına gelen konularda vicdanlarına uyar; nefislerine ağır gelen, çıkarları ile çatışan ya da üşendikleri konularda vicdanlarına uymazlar. Örneğin bu insanlar affediciliği, güzel bir ahlak özelliği olarak anlatabilirler, konuyla ilgili ayetleri de söyleyebilirler. Ne var ki böyle bir ahlakın gösterilmesi gereken bir durum söz konusu olduğunda nefislerine uyarlar. Ya da, vicdanları diğer Müslümanlar gibi canlı olmayı, her konuda tam bir şevk içinde yaşamayı söylerken bu insanlar nefislerine uyarak işleri yavaşlatmayı, ağırdan almayı çıkarlarına daha uygun bulurlar.

Müslümanları İlgilendiren Konular Karşısında Kayıtsız Kalmaları

Kuran ahlakını yaşamakta pasif davranan insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde acı çeken, eziyet gören kimselere karşı kayıtsızdırlar. Müslümanların menfaatlerine aykırı gelen olaylara gereken önemi göstermezler. Kimi zaman da olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki vermeyerek iyice pasif bir tavır içine girerler. Manevi değerlere karşı yapılmış sözlü bir saldırı karşısında dahi haklı bir öfke duymazlar. Bu ilgisiz halleriyle, duyarsız, tepkisiz olmanın makbul olduğunu çevrelerindeki zayıf kişilere de hissettirirler. Bu metodla başka insanları da pasifliğe sürükleyebileceklerini düşünürler. Ancak nefislerine ve kendi menfaatlerine ters düşen durumlarda bir anda tüm kinlerini ve öfkelerini ortaya dökebilirler. Aslında Yüce Allah’ın mazlum olan insanlara nasıl davranılması gerektiğini emreden Kuran ayetlerini çok iyi bildikleri halde, bu konuda çekimser kalmaları münafıkane davranışlara bir örnektir.

Ayetleri Menfaatlerine Göre Yorumlamaları

Bu kişiler Kuran ahlakından son derece uzak yaşamalarına rağmen, nefislerine zor gelen veya menfaatlerine aykırı bir durum oluştuğunda, ayetleri Müslümanlara karşı kullanarak kendilerini savunmaya kalkışırlar. Amaçları karşı tarafın tebliğini engellemek, kişiyi konuşamaz, Kuran’la hatırlatma yapamaz hale getirmektir. Oysa Müslümanlar herşeyin kaderde olduğunu ve Allah’ın izniyle meydana geldiğini bilirler. Ancak dünyadaki imtihanlarının bir gereği olarak olayları görünen şekilleriyle ve Kuran’da verilen ölçüler doğrultusunda değerlendirirler. Bu nedenle Müslümanları pasifize etme amacı taşıyabilecek her türlü tavra ve münafık alametlerine karşı her an dikkatli olmak ve gereken tedbirleri almak durumundadırlar. Bilerek veya farkında olmadan, Müslümanların şevkini kırmaya yönelik bir tutumu olan, ağır davranarak Kuran ahlakının yayılması için yapılan çalışmalara güç kaybettirme eğilimi olan kişilerin, Müslümanları zor duruma düşürmeleri, Allah’ın izniyle, söz konusu olamaz.

Bununla birlikte Müslümanlar, kendilerini pasifize etmeyi amaçlayan, şevklerini ve azimlerini kırmak isteyen veya böyle bir etki oluşturabilecek insanların telkinlerine karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Kendilerine Kuran-ı Kerim’i ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerini rehber edinen salih Müslümanlar, Allah’ın izniyle, bu telkinlerin etkisi altında kalmayacak, büyük bir şevk ve heyecanla Allah yolunda çalışmalarına devam edeceklerdir. Allah ayette şöyle buyurur: “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır.” (Nur Suresi, 55)

ŞEYTANIN SONSUZ KAYBA SÜREKLEYEN ERTELEME TELKİNİ

“Hele bir elli yaşıma geleyim namaza başlayacağım” ya da “Belli bir yaşa geleyim ibadetlerimi yaparım ama şu an gencim, hayat tarzım buna el vermiyor” benzeri sözleri hepimiz etrafımızdan duymuşuzdur. Bu sözlerin ardındaki yanlış mantıklar nelerdir? Insanlar hayatlarının asıl önemli konularını, neden ertelerler? Bu kişiler masum bir bahane olarak gördükleri “İleride yaparım”mantığının, onları sürükleyeceği sonsuz azabın farkında mıdırlar?

Vicdan insanı daima doğru olana yöneltip iletir. Ancak bazı insanlar doğru olanı uygulayarak aklen ve ruhen rahat bir hayat sürmek yerine, vicdanlarını örterek zor olanı seçerler. Bu insanlar “şeytanın adımlarını izlerken” doğru yolda olduklarını iddia eder, din ahlakına uygun olmayan davranışları için birtakım mazeretler öne sürerler. İnsanların vicdanlarına uymamak için kullandıkları söz konusu mazeretlerden biri de kendi kendilerine aldıkları “İleride yaparım” kararıdır.

İNSANLAR NELERİ İLERİDE YAPACAKLARINI SÖYLERLER?

İbadetleri İleride Yapacaklarını Söylerler

Din ahlakını gereği gibi kavrayamamış bazı insanlar, Allah’a ve Kuran’a inandıklarını, ancak ibadetleri ileri yaşlarında yerine getireceklerini söylerler. Hacca gitmek, namaz kılmak gibi ibadetler çoğu kişi tarafından yaşlılık dönemine ertelenir. Bu yanılgı içerisindeki insanlar, doğruyu aslında bilmektedirler ve vicdanlarının emrettiklerine uyduklarında tüm yaşantılarını buna göre düzenlemeleri gerekeceğinin de farkındadırlar. Örneğin samimi bir şevkle namaz kılmaya başladıkları zaman, Allah’ın bir vaadi olarak, hangi davranışın din ahlakına daha uygun olduğunu vicdanları daha net bir şekilde söylemeye başlayacaktır.

Nitekim bir ayette, namazın insanları doğruya yönelttiği şöyle bildirilmektedir: “Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar(fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.”(Ankebut Suresi, 45) Birçok insan bu gerçeği bilir ancak ibadetlerin getirdiği vicdani sorumluluklardan bir mazeret bularak kurtulmaya çalışır. Allah’ın kesin olarak emrettiği bu hükümleri inkar edemez, ama ileride hepsini yapacağına dair kendisine ve çevresine vaatlerde bulunur.

Kuran Ahlakına Uygun Tavırları İleride Yapacaklarını Söylerler

Erteleme sadece ibadetler için geçerli değildir. Günlük yaşantıda karşılaşılan bazı olaylarda da vicdanın yönelttiği doğruları uygulamak ertelenir. Bazı insanlarda “Şimdilik böyle yapayım, bir dahaki sefere düzeltirim” mantığı vardır. Bu mantıkla yapılan ertelemelere verilebilecek bazı örnekler şunlardır:

• Boş vakit geçirmenin doğru bir davranış olmadığını bilen bir kişinin kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını bildiği bir televizyon programını, “Bugün de izleyeyim bir daha izlemem” deyip saatlerce izleyerek zamanını Allah’ın razı olacağı şekilde değerlendirmeyi ertelemesi.

• Dedikodunun Yüce Allah’ın Kuran’da yasakladığı yanlış bir tavır olduğunu bilmesine rağmen kişinin bunu önemsemeyip dedikodu yapması ve bu davranışını başka bir zaman terk edeceğini söyleyerek ertelemesi.

• Temizliğin çok önemli bir ibadet olduğunu bilen bir kişinin, “Bugün de böyle idare edeyim daha sonra detaylı bir temizlik yaparım” diyerek temizliği ertelemesi.

• Yaptığı bir ticarette daha çok kar elde etmek amacıyla karşı tarafın hakkını yiyen bir kişinin, “Bu seferlik böyle olsun, bir sonraki işte adil olacağım” demesi ve tek amacı o an için en fazla parayı kazanabilmek olduğundan Allah’ın bir emri olan ticarette dürüst ve adil davranmayı şuursuzca ertelemesi.

• Karşısındakine sinirlenip son derece kırıcı sözler sarf eden hatta fiziksel zararlar veren bir kişinin, “Bu sefer de kendimi tutamadım ama bir dahaki sefer sinirlenmeyeceğim” diyerek öfkesini yenmeyi ertelemesi. Kuşkusuz bu örnekler çoğaltılabilir. Hepsinin ortak noktasıysa vicdanen doğru olduğu bilinen güzel bir davranışın daha ileride yapılacağı bahanesiyle ertelenmiş olmasıdır. Oysa Yüce Rabbimiz Kuran ayetlerinde insanın ertelediklerinin de hesap gününde karşısına çıkacağını şöyle bildirir: “O gün, ‘sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbinin Katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.” (Kıyamet Suresi, 12-13)

“İleride Yaparım” Mantığına Sebep Olan Çarpık Anlayışlar

Dünyadaki Zevklerden Mahrum Kalınacağı Kaygısı: Bazı insanların özellikle ibadetleri yerine getirmeyi daha ileri bir zamana ertelemelerinin temel sebebi, bu kişilerin din ahlakına göre yaşamaya başladıkları takdirde tüm dünyevi zevklerden mahrum kalacaklarını zannetmeleridir. Şüphesiz bu, insanların Kuran ahlakını yaşamalarını engellemeyi amaç edinen şeytanın bir aldatmacasıdır. Allah Kuran’ın birçok ayetinde nimetlerini müminlere hem dünyada hem de ahirette sunduğunu bildirmektedir:

“… İnsanlardan öylesi vardır ki: “Rabbimiz, bize dünyada ver” der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru” der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.” (Bakara Suresi, 200-202)

Ayrıca bir insanın bir nimetten gerçek anlamda zevk alabilmesi için o kişinin ruhen huzurlu olması gerekir. Vicdani bir rahatsızlık içinde olan kişi, her türlü nimet içinde bulunsa da hiçbir şeyden zevk alamaz. Bu nedenle dünya hayatını kendilerince doyasıya yaşayabilmek için vicdanlarına uymayanlar veya vicdanlarının emrettiklerini yapmayı erteleyenler, büyük bir hataya düşmektedirler.

Ölümün Her An Gelebileceğinin Göz Ardı Edilmesi: Ertelemek ancak ahireti ve ölümü düşünmeyen, Allah’ın vaadi olan bu iki apaçık gerçeği kendilerine yakın görmeyen insanlara mahsus bir tavırdır. Herşeyden önce insan ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmemektedir. Örneğin şu an bu yazıyı okuyan kişi kendisini güvencede hissediyor olabilir. Ancak ansızın meydana gelebilecek bir olay veya bu yazıyı okuduktan yarım saat sonra bineceği arabanın kaza geçirmesi, merdivenlerden inerken ayağının takılıp düşmesi kolaylıkla bu kişinin ölümüne neden olabilir. Oysa Allah kesin olarak bildirmektedir ki, ölüm meleğini karşısında gören her insan ertelediği şeylerden dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır ve “Keşke hepsini yapsaydım” diyecektir. Bu tarifi mümkün olmayan ve asla dönüşü de bulunmayan pişmanlık, Kuran’da şu şekilde haber verilmiştir: “O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: “Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,” “Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim.” “Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kuran’dan) saptırmış oldu…”” (Furkan Suresi, 27-29)

Asıl Cezanın Ahirette Verilecek Olması: Allah’ın vereceği asıl cezanın bu dünyada değil, ahirette verilecek olması da birçok insanı yanıltan durumlardan biridir. Eğer Allah yapılan her vicdansızlığın karşılığını o an verseydi, insanlar bir kez karşılık aldıktan sonra bir daha vicdansızlık yapamazlardı. Dolayısıyla, Allah’ın yapılan vicdansızlıklara hemen karşılık vermemesi insanları aldatmamalıdır, çünkü her birinin karşılığı ahirette eksiksiz olarak verilecektir. Allah bu yanlış mantıkta olanları bir ayette şöyle haber vermektedir: “… Ve kendi kendilerine: “Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azap etse ya.” derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir.” (Mücadele Suresi, 8) “Ertelemek ancak inkarda artıştır…” (Tevbe Suresi, 37)

Bazı insanlar ahireti düşünmedikleri için dünyada türlü bahanelerle, yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler. Bu onlara geçici bir rahatlık sağlayabilir ve vicdanlarının emrettiği gerçeklerden kısa süre de olsa kaçmalarına neden olabilir. Ancak vicdanlarını mazeretlerle susturanların sonu, bir ayette şöyle haber verilir: “Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.” (Mümin Suresi, 52)

İnsanın yapması gereken, Allah’ın kendisine lütfettiği her günü, O’nun rızasını kazanmak için Kuran’da bildirilen ahlaka en iyi şekilde yaşamaya çalışmak ve “İleride yaparım mantığı”nın kendisini sürükleyeceği sonsuz azabı iyice düşünerek bu tavırdan titizlikle kaçınmaktır. İnsan gayret edip irade göstererek Allah’ın izniyle cenneti kazanabilecekken, tembellikler ve ertelemeler yüzünden dünyasını da sonsuz ahiret hayatını da kaybedebileceğini unutmamalıdır. Hayır getirecek bir işin ertelenmesi kişiye umulmadık kayıplar getirilebilir. Ertelemekten vazgeçen kişi ise sürekli olarak ilerler. Çok kısa sürede olgunlaşmış ve imanında derinlik elde etmiş olduğunu görür.

Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen bir güzel ahlak özelliği, Müslüman için kazançtır. Ayrıca müminin Yüce Rabbimiz’e olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer vesiledir. Ünlü İslam alimi İmam Gazali de bir sözünde insanın ilerisi için yaptığı planları uygulamaya belki de hiç fırsatı olamayacağına ve ölümün yakınlığına şöyle değinir: “Nice nefes alanlar vardır, aldıkları son nefesi geri vermeden ansızın ölüm onları yakalamıştır. Öyleyse gerçekte senin sahip olduğun sadece bir nefesten ibarettir; ne bir gün ve ne de bir saat! Bir nefesi bile geçirmeden Allah’a itaate ve tevbeye yönel. Belki de ikinci bir nefese erişemeden ölüm seni yakalar! Rızık konusunda da böyle düşünerek fazlaca üzerinde durmamak gerekir. Belki de ilerisi için düşündüğün o rızka ihtiyaç duyacak kadar yaşamayacaksın. Dolayısıyla onun için harcadığın vakit zayi olacak, gösterdiğin çaba da boşa gidecektir. Demek ki insanın ikinci bir gün, ikinci bir saat, ikinci bir nefes için gösterdiği çaba neredeyse boşa çıkmaktadır. Çünkü onlara ulaşma garantisi bulunmamaktadır.” (İmam Gazali, Cennete Doğru, (Yedi Geçit), Minhacü’l-Abidin, sf. 118)

ŞEYTAN İNSANIN SAMİMİYETSİZLİKTEN KURTULMASINI İSTEMEZ

Gerçek iman ve Allah korkusunun en önemli göstergelerinden biri kişinin samimiyetidir. Bir insan Allah’a olan inancındaki, Kuran’a uymadaki ve güzel ahlakı yaşamadaki samimi azmi ve çabası ölçüsünde takva özelliği kazanır. Eğer insan vicdanını şeytani düşüncelerle kirletmiyorsa, vicdanından gelen her uyarı ve tavsiyeye tereddütsüz uyuyorsa, Allah’tan korkup sakınarak nefsinin olumsuz telkinlerine karşı koyuyorsa, bu insan samimiyeti en güzel şekilde yaşayabilir. Ancak bazen insan inancını ve ahlakını, samimiyetin en üst noktasında görüp bundan hoşnut olup bu konuda daha fazla çaba göstermeye gerek duymayabilir. Elbetteki her insan samimiyeti ölçüsünde, kendisinin Allah’ın hoşnut olacağı kullardan olabileceğini umabilir. Ancak Kuran ahlakında müminlere gösterilen yol, kişinin güzel ahlakın her bir detayında kendisine sınır koymamasını gerektirmektedir.

Her zaman iyinin daha iyisi, güzelin daha güzeli, mükemmelin daha mükemmeli olabilir. Mümin, ümitvar olmasının yanında, Allah korkusu sebebiyle her zaman için Allah’ın rızasını ve ahiretini kazanmaktan yana korku içerisinde de olmalıdır. Belki yaşadığı samimiyet, olabilecek en makbul seviyededir. Ama belki de yeterli değildir. Ya da daha üst bir samimiyet ile Allah’ın rızasını, hoşnutluğunu daha da fazlasıyla kazanabilecektir. İnsan aklını ve vicdanını kullanarak, derin düşünerek, her zaman uyguladığı ve alıştığı tavırlardan ve düşüncelerden, çok daha güzelini, çok daha iyisini de bulabilecek yetenektedir. Ve Yüce Rabbimiz Kuran’da, “hayırlarda yarışılmasını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148).

Bu nedenle mümin her zaman için daha mükemmelini, daha iyisini, daha güzelini arayan bir ahlak içerisinde olmalıdır. Müslüman “nasıl olsa ben samimiyim” deyip, bu durumunu yeterli görmemelidir. Her zaman için samimiyetin daha üstü vardır. İnsan hep bunun sadece bir aşamasındadır. Nitekim geçmişine baktığında da, insan halihazırda yaşadığı samimiyeti, sürekli olarak bu gibi aşamalardan geçerek elde ettiğini görecektir. Çevresindeki insanların da önceki hallerine baktığında, zaman içerisinde sürekli olarak hep daha iyiye ulaştıklarını; her seferinde, bir önceki hallerinden daha samimi hale geldiklerini görecektir. Ancak belki kişinin hem kendisi hem de çevrelerindeki bu insanlar, o dönemlerde de kendilerine sorulduğunda “ben çok samimiyim” diyorlardı. Ama bir sonraki aşamada, aslında bir önceki hallerindeki samimiyetlerinin eksik olduğunu, samimiyetleri arttığında açıkça görmüş oldular. İşte bu nedenle insanın sürekli olarak daha üst bir samimiyeti araması gerekir. İnsanın, mevcut haline sevinip bunu yeterli görmesi, bir anlamda gelişmesinin, derinleşmesin, mükemmelleşmesinin önüne bir engel koyması demektir.

Halbuki kişi kendisine bu sınırı koymadığında, belki de Allah’ın izniyle, tahmin bile edemeyeceği kadar mükemmel bir ahlaka ulaşabilir. Allah’ın rızasının en çoğunu kazanmayı hedefleyen bir müminin ise, böyle bir imkanı kendi eliyle engellememesi gerekir. Bu konuda şunu da unutmamak gerekir ki, müminin Allah’a karşı alabildiğine samimi olması, şeytanın hiç istemeyeceği bir şeydir. Çünkü Yüce Rabbimiz Kuran’da, “samimi olan kullarının kurtulacağını” (Hicr Suresi, 40) bildirmiştir. Rabbimiz samimi kullarını sevendir. Bu nedenle şeytan, insanın samimiyetsizlikten kurtulmasını istemez. Dolayısıyla kişinin bu konuda şeytana karşı da mücadele etmesi gerekir. Ayrıca insanın, nefsinin samimiyete karşı direnme arzusu içerisinde olacağını da unutmaması gerekir. Müminin bu konuları da göz önünde bulundurarak tedbir alması; samimiyette derinleşmek için tüm gücüyle çaba harcaması gerekmektedir.

ŞEYTAN İNSANLARI ŞÜKRETMEKTEN ALIKOYMAK İÇİN ÇALIŞIR

Şükür, Kuran’da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmişe yakın ayette şükretmenin öneminden bahsedilir, müminlere şükretmeleri hatırlatılır, şükredenlerin ve şükretmeyenlerin örnekleri verilir, akıbetleri anlatılır. Şükrün Kuran’da bu derece önemle vurgulanmasının nedeni, bunun imanın ve tevhid inancının en büyük göstergelerinden biri olmasıdır. Bir ayette şükretmek, “yalnızca Allah’a kulluk etme”nin şartı olarak belirtilir: Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah’a şükredin. (Bakara Suresi, 172) Kibir, haset ve kıskançlığından ötürü kıyamete kadar tüm yaşamını insanları saptırmaya adamış olan şeytan, insanın şükürden uzaklaşmasını kendisi için yeterli ve büyük bir başarı olarak görmektedir.

Şeytanın ana hedeflerinden birinin insanları şükürden alıkoymak olduğu dikkate alındığında, şükretmeyen bir kimsenin nasıl büyük bir sapkınlık içinde olduğu daha iyi anlaşılır. Allah’a şükretmenin ne kadar önemli bir konu olduğunu anlamak için İblis’in Kuran’da ibret olarak nakledilen şu sözleri oldukça anlamlıdır: Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (Araf Suresi, 16-17)

Şükür, dünyadaki imtihanın bir parçasıdır. Allah insana Katından sayısız nimetler verir, ona nasıl davranması gerektiğini bildirir ve onun bu nimetler karşısındaki tavrını dener. Bu durum aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilir: Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan Suresi, 2-3)

Ayette, denenmekte olan insanın iki yoldan birini, yani şükrü veya nankörlüğü seçeceği belirtilmiştir. Dolayısıyla ayette, şükretmenin imanla, şükretmemenin ise inkarla eş tutulduğu açıkça görülmektedir. Allah, iman edip şükredenler için azabın söz konusu olmadığını şöyle müjdelemektedir: Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah azabınızla ne yapsın? Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir.(Nisa Suresi, 147)

Bu ayette olduğu gibi Allah, şükrün karşılığını vereceğini, şükredenlere nimetini artıracağını ve onları ödüllendireceğini Kuran’ın başka birçok ayetinde de bildirmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir: Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim Suresi, 7) İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: “Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)

Kuran’da, “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız; gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 18) ayetinde bildirildiği gibi, Allah’ın nimetlerini tek tek sayabilmek değil, nimetleri sınıflara ayırarak saymak bile mümkün değildir. Nimetin sınırı olmadığı gibi şükretmenin de bir sınırı yoktur. O halde insan sürekli bir şükür halinde bulunmalı, Allah’ın nimetini anmalı, hatırda tutmalı, anlatmalıdır.

Her An Şükredici Olmak

Bazı kimseler şükretmek için kendilerine çok büyük, çok özel bir nimetin gelmesini, ya da çok büyük bir sorunlarının çözülmesini beklerler. Oysa biraz dikkat edildiğinde, insanın her anının nimet içinde geçtiği görülür. Hayatı, sağlığı, aklı, şuuru, beş duyusu, nefes aldığı hava ve bunlara benzer sayısız nimet kendisine her an kesintisiz bir şekilde sunulmaktadır. Bu nimetlerin ise her biri ayrı şükür gerektirir. Allah’ı anmasında, tefekküründe eksiklik olan kimseler gaflet içinde oldukları için, bu nimetlerin değerini onlara sahipken bilmez, bunların şükrünü yapmaz; ancak bu nimetler ellerinden alındığı zaman değerlerini anlar, nankörlüklerinin sonucuyla karşılaşırlar. Kuran’da, Allah’ın insanlara şükretmeleri için verdiği çeşitli nimetler sayılır ve bunların şükürlerinin yapılması tekrar tekrar öğütlenip hatırlatılır. Bu nimetlerden bazıları şunlardır:

İnsanın düzgün bir biçimde yaratılıp var edilmesi, işitme, görme ve hislerin verilmesi, Allah’ın insanlara güzel ahlakı öğretmesi, ayetlerini açıklaması, müminleri temizleyip arındırması, günahların bağışlanması, ibadetlerde kolaylık sağlanması, müminlerin eziyetlerden kurtarılması, insanların yeryüzünde yerleşik kılınıp onlara geçimlikler verilmesi, insanlar için içilecek suyun yaratılması, toprağın verdiği ürünler, hayvanların insanların hizmetine ve yararına sunulması, denizin insanların emrine verilmesi, denizden çıkan ürünler, süs eşyaları, denizde giden gemiler, gece ile gündüzün yaratılması… Şükretmeyle ilgili haber verilen bir sır ise, Allah’ın Kuran’da ve dış dünyada yarattığı ayetleri (delilleri) ancak çokça şükredenlerin anlayabileceğidir.

Bu ayetlerden bazıları şöyledir: Güzel şehrin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise kavruktan başkası çıkmaz. İşte Biz, şükreden bir topluluk için ayetleri böyle çeşitli biçimlerde açıklıyoruz. (Araf Suresi, 58) Görmüyor musun ki, size ayetlerinden (bazılarını) göstermesi için, gemiler Allah’ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir! Hiç şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden için gerçekten ayetler vardır. (Lokman Suresi, 31)

Allah’ın bu ayet ve delillerinin hikmeti ancak çokça şükredenlerin ulaştıkları kavrayış ve duyarlılık ile anlaşılabilir. Nankör ve duyarsız kişiler ise Allah’ın ayetlerinin hikmetlerini anlayamaz hatta bu ayetlerin farkına varamazlar. Allah her şeyi bir amaç ve hikmetle yarattığı gibi, insana verdiği nimetleri de bir amaç üzerine yaratmıştır. İnsana verilen her şey insanın Allah’a şükretmesi için birer nimettir. Allah’ın verdiği tüm nimetler Rabbimiz’e yönelmemiz için birer vesiledir. Allah, tüm yarattıklarını koruyan, gözeten üstün güç sahibi Yaratıcımız’dır.

ŞEYTANIN EMRİ: DÜŞÜNMEYİN

Düşünme yeteneği insana kısa dünya hayatında verilen en büyük nimetlerden biridir. Çünkü insan, ancak derin düşünerek Allah’ın sonsuz gücünün, kainattaki kusursuz sanatının farkına varır. Düşünen bir insan dünya üzerindeki her ayrıntının pek çok hikmetle yaratıldığını, ölümün yakın olduğunu ve dünya hayatında yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları olduğunu kavrar. Kuran’da pek çok ayette ancak düşünen insanların öğüt alabileceği, Allah’ın varlığının delillerini ancak onların görebileceği bildirilmiştir. Nitekim Kuran’ın indiriliş amacı “(Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”(Sad Suresi, 29) ayetinde haber verildiği gibi, insanların iyice düşünmeleridir.

Ancak insanların büyük bir bölümü düşünmeyi bir zorluk olarak görür. Hatta bu insanlar, düşünmenin hayatlarına ve kurulu düzenlerine zarar vereceğine inanırlar. Bu anlayışa göre “zararların en önemlisi” insana dünya hayatlarındaki sorumluluklarını hatırlatmak, içinde bulundukları gaflet halinden onları çıkarmaktır. Çünkü düşünmemek insanı zihnin tamamen boşaltıldığı bir çeşit uykunun içine sürükler. Bu uyku adeta bir büyü gibi kişiye tüm sorumluluklarını, kendisinin niçin var olduğunu, hayattaki amacını, bir gün öleceği gerçeğini unutturur. Bu uykunun başka bir türü ise dünya hayatının günlük ve rutin işlerine kendini kaptırmaktır. Belki bu insanlar gün içinde pek çok şey düşünüyor, karar veriyor ya da çözümler üretiyor gibi gözükebilirler; ama gerçekte düşündükleri şeyler günlük koşuşturmacanın ayrıntılarından başka birşey değildir. Bu düşüncelerin hiçbiri insanın yaratılış amacı, dünya hayatının gelip geçici olduğu ve her canlının bir gün gelip toprak olacağı ile ilgili değildir.

Ezberlenmiş, öğretilmiş, kalıplaşmış, alışılmış hareketler, konuşmalar ve tavırlar insanların tüm hayatını o kadar kaplar ki, kendileri için hayati öneme sahip gerçekler üzerinde düşünmeye gerek dahi duymazlar. Ancak bu büyük bir hatadır, çünkü dünya üzerindeki herşey bir amaç üzerine var edilmiştir. Allah kainattaki her ayrıntıyı insanların üzerinde düşünmeleri için yaratmıştır. Nitekim Allah Kuran’da, “ölümü ve hayatı kimin daha güzel davranışta bulunacağını denemek için” (Mülk Suresi, 2) yarattığını bildirmiştir.

İnsan kısa dünya hayatı boyunca tüm yapıp ettikleriyle denenmektedir. Kendisini yaratan ve ölümünden sonra tekrar diriltip, hesaba çekecek olan Allah’a karşı büyük bir sorumluluğu vardır. Kuran’ı okumak, dinlemek, ayetler üzerinde düşünmek ve anlayıp uygulamak da iman eden bir kişinin en başta gelen sorumluluklarından biridir. Allah bu gerçeğe, “Onlar, yine de o sözü (Kur’an’ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” (Müminun Suresi, 68) ayetiyle dikkat çekmiştir.

Düşünen kişi, kainattaki bu kadar ince düzen ve dengenin, kusursuz tasarım örneklerinin tesadüfen meydana gelemeyeceğine, var olan herşeyin bir Yaratıcı’sı olduğuna kanaat getirecektir. Çevresindeki yaratılış mucizelerini derin derin düşündükçe Allah’ın varlığının delillerini, O’nun yarattığı detaylardaki hikmetleri görerek Allah’a teslim olacak ve sadece O’nun rızasını kazanmak için yaşayacaktır. Bu gerçeğin farkında olan şeytan insanların gaflet içinde bir hayat sürmelerini, Allah’ın ayetlerinden uzak durmalarını, bunun için de düşünmemelerini ister. Allah şeytanın bu hedefini şu şekilde bildirir: Dedi ki: “… onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım…” (A’raf Suresi, 16-17)

Şeytan bu nihai hedefine ulaşmak için insanları gaflet haline düşürecek çok özel ortamlar hazırlar. Bunun için insanların zayıf yönlerini kullanarak ince planlar yapar, senaryolar oluşturur ve bunları insan nefsinin en çok hoşlanacağı, en çok zevk alacağı hale getirmeye çalışır. Dinden uzak insanlar da böyle ortamlarda, iman eden kişilerin aksine Allah’ı unutarak, ahireti hiç düşünmeyerek gaflet içinde bir ruh haline girerler. Gaflete kapılıp gerçeklerden kaçan insan, ölüm meleklerini hiç beklemediği bir anda karşısında gördüğü zaman ise artık herşey için çok geçtir. Çünkü kişi dünya hayatını boş amellerin peşinde, çirkin tavırlarla geçirmiş ve Kuran ayetlerini düşünmekten şiddetle kaçmıştır.

Düşünmemek için türlü yöntemler denemiş, şeytanın oyunlarına kanmıştır. Oysa ölümü, hayatın geçiciliğini, Allah’a karşı sorumluluklarını düşünen bir kimsenin böyle gafil bir hali kabullenmesi mümkün değildir. Allah’ın her an canını alabileceğini bilen, ölümün ne kadar yakın olduğunun farkında olan, ağzından çıkan her sözden, aklından geçen her düşünceden ve yaptığı her hareketten hesaba çekileceğinin şuurunda olan bir kişi, nasıl bir ortamda olursa olsun bu gerçekleri unutmaz, aklından çıkarmaz ve gaflete kapılmaz. Unutulmamalıdır ki, bir mekanda Kuran ahlakına uygun şekilde eğlenmek yerine taşkınlık yapan bir kişiye de, o taşkınlıkları teşvik edenlere de ölüm aynı yakınlıktadır. Belki o kişi dışarı çıkar çıkmaz ölüm melekleriyle karşılaşacak, hiç beklemediği bir anda kendini hesap verirken bulacaktır. İşte ölüm insana bu kadar yakınken, kişinin gaflet içinde hayatına devam etmesi, freni kopmuş bir kamyonun hızla üstüne geldiğini gördüğü ve çarpıp onu parçalayacağını bildiği halde imkanı varken önünden çekilmemesine benzemektedir. Kişi isterse ömrü boyunca yüzlerce, binlerce kez taşkınlıklar sergilemiş, hatta bütün hayatını böyle geçirmiş olsun, ölüm melekleri canını alırken tüm yaşadıklarını geride bırakacaktır. İnsan eğer bu zamanlarını Allah’ın varlığından gafil bir halde geçirdiyse, o gün, cahiliye toplumlarında “dünyayı doya doya yaşamak” şeklinde ifade edilen bu hayatın, kendine kayıptan başka birşey getirmediğinin farkına varacaktır.

Allah’ı ve hesap gününü unuttuğu için yaptığı her türlü taşkınlığın pişmanlığını yaşayacaktır. Allah Kuran’da inkarcıların içinde bulundukları gaflet haliyle, kendilerine gelen hatırlatmalara verdikleri tepkileri şöyle bildirmiştir: “İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır…” (Enbiya Suresi,1-3)

ŞEYTANIN MÜSLÜMANLARIN ARASINI BOZMA ÇABASI

Her Müslüman dünyada ve ahirette birbirinin kardeşidir. Müslümanların birlik olmaları, aynı safta yer almaları, birbirlerine her şartta destekçi olup yardım etmeleri, birbirlerine Allah rızası için içli bir sevgi, şefkat duymaları ve birbirlerine karşı her zaman affedici olmaları Allah’ın beğendiği ve istediği bir ahlaktır. Allah’ın varlığına ve birliğine iman eden, ahirete inanan, peygamberlere karşı çoşkun bir sevgi ve saygı duyan, Kuran’ın hak olduğunu tasdik eden ve titizlikle uygulayan herkes Müslümandır. Müslümanlar arasında ayrımcılığın Kuran’da kesinlikle yeri yoktur. Bu, şeytanın Müslümanların gücünü kırmak amacıyla oynadığı sinsi bir oyundur. Çekişme, kavga, karşılıklı mücadele ve haset, insanın beynini ve özellikle de vicdanını çok yorar.

Kişinin ruhunu kirletir, fiziksel ve manevi anlamda gücünü zayıflatır. Şeytan da bu gerçeği bildiği için müminlerin arasına girmeye ve bu şekilde onları güçten düşürmeye çalışır. Akıllarını ve dikkatlerini boş konulara yoğunlaştırarak Allah’ın dinine yardım etmelerini, İslam ahlakını yaymalarını engellemeye çaba harcar. Allah Kuran’da inanaları şu şekilde uyarmaktadır: “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)

Şeytan insanların iman etmelerini, samimi olmalarını, güzel ahlak göstermelerini, Allah’a gönülden boyun eğerek yaşamalarını istemez. Birlik oldukları takdirde Müslümanların nasıl güzel ve etkili bir güce sahip olacaklarını, bu vesileyle Kuran ahlakının her yerde yaşanmaya başlanacağını, dünyada cennet gibi bir ortam oluşacağını bildiği için sürekli aleyhte bir faaliyet içindedir. Samimi iman edip her şartta Allah’a yönelip tevekkül edildiği takdirde şeytanın müminler üzerinde olumsuz hiçbir etkisinin olmayacağını Allah Kuran’da bizlere haber vermiştir: “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.” (Nahl Suresi, 99)

Her insan şeytanın oyunlarına karşı mutlaka uyanık olmalıdır. Çünkü Allah, her ne pahasına olursa olsun şeytanın insanları saptırma gayesinde olduğunu bir Kuran ayetinde bizlere şu şekilde bildirmektedir: Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle) dedi: “Andolsun, kullarından ‘miktarları tespit edilmiş bir grubu’ (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez.” (Nisa Suresi, 118-120)

Bu tuzağa düşmemek için Müslümanların özellikle birbirlerine karşı çok anlayışlı, sevgi dolu ve bağışlayıcı olmaları; kötü zandan mutlaka kaçınmaları gerekir. Kardeşlik, sevgi, barış, hoşgörü, muhabbet, dostluk, affedicilik gibi konuları sürekli teşvik etmek hatta bu konularda örnek teşkil etmek son derece önemlidir. Bu şekilde Müslümanların şevkini ve heyecanını artıracak bir hizmet içerisinde olmak, şeytanın oluşturmaya çalıştığı kargaşa ve mücadele ortamını Allah’ın izniyle tamamen yok edecektir. Nitekim bu yönde atılan her adımın İslam aleminde hemen olumlu sonuçlar doğurduğunu Allah bizlere göstermektedir.

ŞEYTANIN OYUNLARINDAN BİRİ: GELECEK KORKUSU

Din ahlakı samimi olarak yaşandığında insanların üzerinden pek çok dert ve tasa doğal olarak kalkar, herkes huzurlu ve rahat bir yaşam sürer. Birçok insan hayatının ileriki dönemlerinde kendisini nelerin beklediğini merak eder, pek çok olumsuz ihtimali de düşünüp, kaygılanır. Bu onları ciddi şekilde tasalandırır ve huzursuz eder. Bunun dışında insanların çoğunluğunun yaşadığı günlük endişeler de vardır ki bunları da gelecek korkusuna dahil etmek mümkündür. Küçük yaşlarda bu durum okul ödevlerinden, arkadaşlık ilişkilerinden, sözlüye kalkmak gibi sorunlardan ibarettir. Ancak yaşın ilerlemesiyle insanların sorun haline getirip, korkusunu duydukları konular da artar.

Lise çağlarında kişinin giyeceği kıyafet, yiyeceği yemek, arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, grup içindeki itibarı, okuldaki başarısı ve aile ilişkileri onun için adeta dünyanın en büyük ve en önemli sorunlarıdır. Bu konulardaki herhangi bir olumsuzluk ruhunda derin etkiler yapar, hatta strese ve bunalıma girmesine sebep olur. Bu sorunlar, kazanılması mutlaka gerekli olan üniversite sınavıyla doruk noktasına ulaşır. Çünkü bu sınav kazanılmadığı takdirde aileye nasıl hesap verileceği, bu durumun akrabalara ve çevreye nasıl açıklanacağı gibi kaygılar, genç bir insanın manevi olarak oldukça yıpranmasına sebep olur. Bu tür durumlara günümüzde o kadar çok rastlanır ki, üniversite veya kolej sınavlarının sonuçlarının açıklanmasının ardından gazetelerde çıkan intihar haberlerine adeta alışılmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, bunlar son derece yersiz endişelerdir. İnsan elbette bir sınavda başarı elde etmek, iyi bir eğitim görmek isteyebilir. Ancak elinden geleni yaptığı halde bir başarı kazanamıyorsa bu durumda Allah’a tevekkül edip, Rabbimiz’in kendisine daha güzel bir sonuç vermesi için dua etmesi gerekir.

Sonuç olarak burada elde ettiği veya edemediği her türlü başarı, kısa bir yaşamın ardından ölümle birlikte anlamını yitirecektir. Geriye kalan ise kişinin Allah’a olan güveni, tevekkülü ve imanı olacaktır. Ancak bu önemli gerçeklerin farkında olmayan, din ahlakından uzak kişiler için yaşın ilerlemesiyle doğru orantılı olarak geleceğe ilişkin korku ve endişeler de artmaktadır. Bu insanlar geleceğe dair planların dışında, gün içinde yapacakları pek çok detayı da düşünüp, kaygılanır ve hatta strese girerler. İşyerindeki konumları, tatile gidip-gidemeyecekleri, gideceklerse nereye gidecekleri, çocuklarını yurtdışına gönderip-gönderemeyecekleri, daha iyi bir eve taşınıp-taşınamayacakları, toplantıya zamanında yetişip-yetişemeyecekleri gibi sayısız endişeleri vardır.

Geleceğe Yönelik Kaygı Duymak Neden Hatalıdır?

Para konuları da Kuran ahlakını yaşamayan insanların akıllarını en çok meşgul eden, onları en çok kaygılandıran konuların başında gelir. Paralarının yetip yetmeyeceği endişesi hem günlük yaşamlarında hem de ileriye dönük planlarında büyük yer tutar. Çünkü hem dünyaya yönelik büyük hırslar içindedirler hem de imkanları kısıtlıdır. Bu da geleceğe yönelik korkulara kapılmalarına neden olur. Bundan dolayı imkanları olsa dahi paralarını hayra harcamaktan kaçınırlar, insanlara yardım etmezler. Maddi durumu iyi olan da kötü olan da aynı endişeyi duyar ve cimrilik eder. Oysa geleceği de yaratan, insanlara rızkı verip, onları besleyen Allah’tır. Allah’a tam anlamıyla güvenmiş olsalar zaten hiçbir sıkıntı çekmezler. Fakat bu güveni yaşamadıkları için böyle bir kolaylıktan da mahrum kalırlar. Allah insanlara verdiği mallarla onları dener ve bu malları Kendi rızası doğrultusunda kullanmalarını ister. Ama geleceğe yönelik bu cahilce korkuları yüzünden çoğu insan bencil bir tutum sergiler. Allah ayette onların bu durumuna şöyle dikkat çekmiştir: “Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” (Bakara Suresi, 268)

Allah’ın Hikmetli Bir Örneği: Sağanak Yağmur Aldığında Ürünlerini İki Kat Veren Bahçe Şeytanın Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlara verdiği telkinlerden biri; bu kişilere mallarını kimseyle paylaşmadıkları, saklayıp biriktirdikleri takdirde daha zengin olacaklarını ve geleceklerinin ancak bu şekilde garantiye alınacağını zannettirmesidir. Zahirde (dış görünüşte) verilen ya da paylaşılan herhangi bir şey azalır, olayları yalnızca dış görünüşüyle değerlendiren, yüzeysel düşünen bazı insanlar, şeytanın bu kandırmacasına kolaylıkla aldanabilirler. Ancak bu kişiler Yüce Allah`ın Zülcelal-i Ve’l İkram (büyüklük ve ikram sahibi) sıfatını, dilediği kişiye kat kat artırdığını, ihsanı, ikramı bol olan olduğunu hesaba katmamaktadırlar. Nitekim Yüce Allah Kendi rızası için infak edenlerin üzerindeki bereketini arttıracağını şu hikmetli örnekle bildirmektedir: “Yalnızca Allah’ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağanak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Bakara Suresi, 265)

Ayetteki örnek Yüce Allah’ın Kuran’da iman edenlere bildirdiği bir sırdır. Bu nedenle iman edenler sadece Allah’ın hoşnutluğunu, rahmetini, cennetini ve bereketini kazanmak için infak ederler. Onlar Allah yolunda mallarını ve canlarını harcadıkça, helale-harama dikkat ettikçe, Yüce Allah onların zenginliklerini artırır, işlerini kolaylaştırır, Kendi yolunda harcayacakları daha çok olanak yaratır. Hiçbir endişe ve gelecek kaygısı duymadan, Allah’tan korkup sakınarak O’nun sınırlarını koruyan her mümin kendi hayatında bu sırrı yaşar. Böylece infak etmenin, Allah yolunda harcama yapmanın hem ecrini alır, hem de bereketini kazanır.

Bundan başka insanları saran ileriye dönük korkulardan biri de yaşlanmadır. Alınan her türlü tedbire rağmen bedende önüne geçilemez yaşlılık alametlerinin, kırışıklıkların, sarkmaların oluşması, saçın dökülmesi, beyazlaması, görme, duyma kusurları gibi yeni yeni hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu ihtimallerin her biri dinden uzak yaşayan bu insanlarda ciddi endişelere sebep olur. Bundan başka herhangi ciddi bir hastalık durumunda çocuklarının kendilerine bakıp bakmayacağının kaygısını duyarlar. Ne şekilde ve nerede öleceklerini düşünüp korkarlar. Yaşlılarda en çok görülen korkulardan biri de eşlerden birinin ölmesi durumunda diğer tarafın tek kalma korkusudur. İki taraf da içten içe, “ya o ölürse ben nasıl tek başıma yaşarım” diye bir endişe içindedir. Burada sayılanların her biri din ahlakını yaşamayan insanların geleceğe yönelik ciddi kaygı ve korkularındandır.

Kuran ahlakı yaşanmadığı takdirde bu gibi endişelerin duyulması kaçınılmazdır. Müminler içinse durum daha farklıdır, onlar bu tür korkuların hiçbirini yaşamazlar. Herşeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilir, başlarına gelen herşeye hayır gözüyle bakar, Allah’ı dost edindikleri için yardımı da yalnızca Allah’tan beklerler. Ayrıca dünyada korkulacak hiçbir konu olmadığını da bilirler. Geleceklerine yönelik konularda Allah’ın en hoşnut olacağını umdukları tercihleri yapıp, ellerinden gelen çabayı gösterip, Allah’ın çizdiği kadere teslim olurlar. Ayette onların bu bakış açısı şöyle tarif edilir: De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (Tevbe Suresi, 51)

ŞEYTANIN TUZAĞA DÜŞÜRME YÖNTEMLERİ – 2

İnsanın düşmanı olan şeytan, kıyamet gününe kadar tüm gücüyle insanları kötülüğe sürüklemeye yemin etmiştir. Şeytan, insanları bu yönde ikna edebilmek için batıla dayalı çok çeşitli ve sinsi yöntemler geliştirmiştir. Bunların tümü bir arada düşünüldüğünde adeta “şeytanın batıl dini” olarak karşımıza çıkar. Kimi insanlar şeytan hakkında gerçeğe dayalı doğru bilgilere sahip değillerdir. Bu nedenle, şeytanın düşmanlığından sakınabilmek için insanın öncelikle yapması gereken onun yöntemlerini, nasıl mağlup edilebileceğini öğrenmek ve tuzaklarına karşı hazırlıklı olmaktır. Bu konuda ilk bilinmesi gereken ise şeytanın yüzyıllardır savunuculuğunu yaptığı ve insanlara kabul ettirmeye çalıştığı bir “din anlayışı” olduğudur. Tarihin başlangıcından itibaren, dünyanın dört bir yanındaki tüm insanlara aynı telkinleri vererek onlara ortak bir yaşam stilini, kendi batıl dinini benimsetmeye çalışmaktadır. Bu dinin temel özelliklerinden ve şeytanın bu din anlayışını insanlara kabul ettirebilmek için kullandığı yöntemlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Sinsice Yöntemler Kullanması ve İnsanları da Sinsiliğe Teşvik Etmesi

İnsanları doğru yoldan ayırıp kendisi ile birlikte cehenneme sürüklemek için çaba harcayan şeytanın en önemli özelliklerinden biri sinsiliğidir. Sinsilik aynı zamanda şeytanın insanlığa karşı verdiği amansız mücadelede kullandığı en hayati yöntemlerdendir. İnsanları, gerçek amacını açıklayarak kendisine uymaya çağırsa sonuç alamayacak, başarılı olamayacaktır.

İnsanlık tarihinin başlangıcından beri onlara karşı nasıl büyük bir kin ve düşmanlık beslediğini, onları kendisiyle birlikte sonsuza kadar cehennem azabına sürüklemek için kandırmaya çalıştığını ve onlara yalnızca yalan söylediğini anlatacak olursa, elbette ki sözlerine inanılmayacaktır. Hatta ona karşı dikkatli ve uyanık olunacak ve tuzağına düşmekten kurtulunacaktır. Bu nedenle şeytan, insanları sinsilikle, yalan, hile ve aldatmaca dolu yöntemlerle kandırmaya çalışır. Onlara düşman olduğunu açıkça hissettirecek tavırlardan sakınır. Ya da onlara açık açık ‘gelin bana uyun’, ‘kötü ahlaklı olun’, ‘kendinize, etrafınızdaki insanlara zarar verin’, ya da ‘iyi ya da kötü arasında tercih yapmanız gerektiğinde her zaman kötüden yana tavır alın’ gibi telkinlerde bulunmayabilir. Aslında bu sözler şeytanın nihai hedefini özetlemektedir. Ama o her zaman için tüm bunları iyilik, güzellik, doğruluk gibi erdemlerle süsleyerek insanlara sunar. Onlara sinsice yanaşır; zekice ve kurnazca ikna metodları kullanır.

Kuran’da şeytanın kendisinin de bu yönünü dile getirdiği; insanlara açıktan açığa değil, pusu kurarak yaklaşacağını söylediği şöyle bildirilmektedir: Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (Araf Suresi, 16-17)

İnsanlar üzerinde doğrudan etkisi olmayan şeytan insanlara doğruyu yanlış, iyiyi kötü, gerçekleri ise hayal gibi gösterebilmek için çeşitli sinsi yöntemlere başvurur. Onları aldatmak için yaldızlı sözler söyler, yapmakta oldukları yanlış işleri süslü ve çekici gösterir. Aynı şekilde güzel ve hayırlı olan işleri de çirkin gösterip bunlardan vazgeçirmeye çalışır. Onlara dünya hayatına ilişkin süslü vaatlerde bulunur. Doğrulardan yana onları olmadık kuruntulara düşürür. En sade konuları bile içinden çıkılmaz ve karmaşık hale getirmeye, Allah’ın emirlerini onlara zor göstermeye çalışır. Onları, dünya menfaatlerinin yakın ve elde edilmesi kolay, ahiret menfaatlerinin ise uzak ve sözde hayali vaatler olduğuna inandırmaya çabalar. İnsanları her an gözetler. Her an açıklarını, zayıf yönlerini kollar. Onları aciz oldukları noktalardan yakalamaya ve tuzağa düşürmeye çalışır. Sürekli kötülüğü öğütler. Onların da kendisi gibi kötülüğü benimsemelerini ve böylece kendine benzemelerini ister. Tüm bu telkinlerini onlara beklemedikleri anlarda, beklemedikleri yönlerden pusu kurarak yapar.

İnsanları Allah’ın Adını Kullanarak Kandırmaya Çalışması

Öne sürdüğü her fikrin, insanların kalbine fısıldadığı her kötü düşüncenin, vicdanın doğruyu telkin eden sesiyle karşılık bulacağını bilen şeytan, bu duruma karşı farklı bir düzen geliştirmiştir. Gerçek kimliğini ve kötü niyetini gizleyebilmek için kimi zaman insanlara verdiği telkinleri vicdanlarının sesiymiş gibi göstermeye çalışır. Bunun için başvurduğu yöntem ise, onlara “Allah’ın adını kullanarak yaklaşması”dır. Taraftarlarıyla birlikte insanları görmedikleri, fark edemedikleri yerlerden gözleyen şeytan, onların nelerden etkileneceklerini ve nelere karşı tepki vereceklerini de bilmektedir. İnsanın zayıf noktalarını, nelere karşı zaaf duyduğunu, hangi fikirlerinin aklını karıştıracağını göz önünde bulundurarak onları yönlendirir. Vicdanen hassasiyet gösterilecek konuları, dini değerleri, insani öğeleri “hayır” adı altında kullanarak insanları kandırır. Yaptırmak istediği kötü bir davranışı, onlara meşru ve makul gösterecek birtakım bahaneler öne sürerek onları tam tersi bir ahlaka yöneltmeye çalışır. Söz konusu kişiler de şeytanın sunduğu bu bahaneleri çevrelerindeki insanlara karşı yaptıkları kötülükleri savunabilmek için samimiyetsizce kullanabilirler.

İman eden insanların ise kendilerini yeterli görmelerini, yaptıkları bazı ibadetlerle yetinmelerini, kendilerini beğenip müstağni görmelerini sağlamaya çalışır. Onları güzel ahlaklı olduklarına, ellerinden gelenin en fazlasını yaptıklarına, güçlerinin bu kadarına yeteceğine inandırmaya çalışır. Kalplerinin temiz olmasının yeterli olacağını, Allah’ın kalplerindeki iyi niyeti yeterli görüp onlardan razı olacağını düşündürerek, onları samimiyetsizliğe itmek ister. Etrafa göre iyi olmalarının yeterli olacağını, çoğunlukla kıyaslandığında çok üstün bir ahlaka sahip olduklarını düşündürerek onları gevşekliğe sürüklemeye çalışır. Allah, Kuran ayetleriyle insanları şeytanın bu tuzağına karşı şöyle uyarmıştır: Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)

Şeytanın insanı Allah’ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah’ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Allah sonsuz merhamet sahibidir ve tevbe edip Kendisi’nden bağışlanma dileyen her kulunun günahlarını affedebilir. Ama bir insanın, “nasıl olsa Allah affeder” diyerek bile bile günah işlemesi samimi bir davranış değildir. Böyle bir ahlakta süreklilik gösteren kimsenin kalbi zamanla katılaşıp duyarsızlaşabilir. Allah korkusuyla hareket etmemek, bu kişiyi daha pek çok kötülüğün içine de sürükleyebilir. Allah Kuran’da “yakında bağışlanacağız” diyerek bile bile günah işleyen kimselerin örneğini vererek, insanları şeytanın böyle bir kandırmacasına karşı uyarmıştır: Onların ardından yerlerine Kitaba mirasçı olan birtakım ‘kötü kimseler’ geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)nın geçici-yararını alıyor ve: “Yakında bağışlanacağız” diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah’a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah’tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz? (A’raf Suresi, 169)

İns ve Cin Şeytanları Kullanarak İnsanlara Yaklaşması

Allah, Kuran’ın “…Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar.” (Enam Suresi, 121) ayetiyle, şeytanın insanlara yaklaşmak için kendi taraftarlarını ve dostlarını kullanacağını bildirmiştir. Bu durum bizlere şeytanın tek başına hareket eden bir güç olmadığını göstermektedir. Allah Kuran’ın “Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa bırak.” (Enam Suresi, 112) ayetiyle insanlara “ins ve cin şeytanların” varlığını bildirmektedir. Şeytan, insanlardan ve cinlerden kendisine uyanlarla birlikte hareket etmekte, onları diğer insanları saptırmak için bir araç olarak kullanmaktadır. Bu kişiler de şeytanın ahlakını uygulayarak sinsiliği kendilerine ilke edinmekte ve insanların kalplerine vesvese ve şüphe düşürerek onları doğru yoldan uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.

Şeytanın amacı bu kimseleri kullanarak kendi adına faaliyet gösterecek sadık bir taraftar kitlesi oluşturmaktır, idealleri doğrultusunda onları istediği gibi yönlendirebilmektir. Bu insanların vasıtasıyla geniş kitlelere ulaşmak, insanlara telkin etmek istediği sözleri onların ağzından söyletmek, kendi ahlak anlayışını bu insanların ahlakında yaşatarak dinini hayatta tutabilmektir. Bu yolla insanları ürkütmeden, onlara şeytanın dininin tebliğ edildiğini sezdirmeden, kendi yoluna çağıracak ve taraftarı haline getirecektir. Bu kimseler de yaşadıkları kötü ahlak anlayışı ile, çevrelerindeki insanları da şeytanın ahlakına sürükleyeceklerdir. Şeytanın dinini benimseyen tek bir kişi, çevresindeki diğer insanlara da ulaşarak her birini yavaş yavaş şeytanın ahlakına çağırır ve bu batıl dini onlara da benimseterek her birini yine yüzlerce insana şeytanın elçiliğini yapacak hale getirir.

Böylece şeytanın, dinini tebliğ edecek binlerce ağzı, ahlakını ortaya koyacak binlerce vücudu ve insanları doğru yoldan saptıracak binlerce askeri olmuş olur. Şeytan, ordusunun her bir askerini an an yönlendirip, an an her birini yeni bir şeytani faaliyete önderlik etmeye sürükler. Şeytanın adeta bir hipnoz etkisiyle, kumandası altına aldığı bu taraftar kitlesi, şeytandan başka hiçkimseden, hatta kendi vicdanlarından dahi emir almayacak kadar sadık ve itaatli bir disiplin içerisine girer ve nasıl acı bir sona doğru sürüklendiklerinin farkına varmadan hayatları boyunca şeytanı ve onun dinini savunurlar. Şeytanın adeta oyuncağı haline gelen bu insanlar akıllarını, vicdanlarını, düşünce ve muhakeme yeteneklerini, iradelerini, tüm akli ve fiziksel fonksiyonlarını şeytana teslim ederler.

Sonrasında ise şeytanın iradesiyle hareket edip, onun düşünceleri doğrultusunda yaşamaya başlarlar. Allah’tan gereği gibi korkup sakınmadıkları için şeytanın, nefisleri yoluyla an an kendilerine fısıldadıklarını, şeytandan geldiğini düşünmeden, tüm bunların kendi düşünceleri olduğuna inanarak hiç tereddütsüz uygularlar. Ancak zaten bir süre sonra onlar da tüm bu fikirleri şeytanın kendisi kadar benimsedikleri için, şeytanın telkinlerine ihtiyaç duymadan aynı şeytan gibi bu dini savunacak ve şeytanın sessiz dilini konuşacak hale gelirler.

Dünya hayatında herkesin aynı imtihan ortamına tabi olması nedeniyle, şeytan sadece inkar eden insanlarda değil, iman eden insanlar üzerinde de etkili olmaya çalışır. İman ettiklerini söyledikleri halde aslında imanı gereği gibi yaşamayan kimi insanlar, Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmamaları, yaşadıkları her olayı Kuran ile değerlendirmemeleri ve güzel ahlakı Allah korkusuyla yaşamamaları nedeniyle şeytanın fısıltılarına kulak verirler. Şeytana nasıl karşı koyacaklarını ve onun hileli oyunlarını nasıl etkisiz hale getirebileceklerini bildikleri halde, şeytanın sözlerine itibar ederler. Kuran’ı çok iyi bildikleri ve şeytanın kendilerine nasıl büyük zararlar verebileceği konusunda şuurları çok açık olduğu halde, ondan gereken itinayla sakınmazlar. Bunun sonucunda ise, bir yandan ibadetlerini yerine getirirken bir yandan da gösterdikleri pek çok tavır ile şeytanın tebliğini yapmış olurlar. Ancak bu noktada bilinmesi gereken önemli bir konu ise, genellikle bu kimselerin, yaptıkları tavrın yanlışlığına kendileri de şahitken şeytandan ve kötülükten şiddetle sakınan güzel ahlaklı ihlaslı kimseler olduklarını iddia etmeleridir.

Şeytan, bu kimselerin yaptıkları iyi davranışları ve kötülükten açıkça sakınmalarının yeterli olduğunu düşündürterek gizlice yaşadıkları kötülüklere dikkat vermemelerini ve böylece bunlardan sakınmaya da gerek duymamalarını sağlar. Onları din ahlakından uzaklaştırmaya çalışır. Şeytanın bu oyunu sonucunda ise, ortaya gerçek Müslüman karakterinden uzaklaşmış farklı karakterler çıkar. Oysa Allah’ın Kuran’da bildirdiği tek bir Müslüman karakteri vardır. Bu, Allah’ın razı olacağı, kişiye cenneti kazandıracak, onu cehennemden uzaklaştıracak olan yoldur. Bunun dışında din ahlakının sadece bir kısmını uygulamak ve mümin karakterinden farklı bir karakter geliştirmek, insanı fark etmeden cehenneme sürükleyebilir. Ancak elbette ki bu kimseler Kuran’ı kendilerine rehber edinerek Allah’ın bildirdiği ayetler doğrultusunda düşünecek olurlarsa, içerisinde bulundukları durumun çok açık bir şekilde farkına varabilir ve bu durumdan kolaylıkla kurtulabilirler.

“Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa bırak.” (Enam Suresi, 112)

ŞEYTAN KÖTÜLÜĞÜN SESSİZ DİLİNİ ÖĞRETİR

Kötülüğün sessiz dili, insanlara, açıkça yapamadıkları çirkin davranışları, açıkça söyleyemedikleri kötü sözleri, gizli yollarla birbirlerine ifade etmelerini sağlayan sinsi bir dildir. Kimi insanlar içlerindeki kötülüğü açıkça ortaya koymaktan çoğu zaman çekinirler. Çünkü bu tarz davranışların açıkça yapılması, çevrelerindeki insanlardan tepki almalarına ve menfaatlerinin zedelenmesine neden olabilir. Gizliden gizliye yapıldığında ise, çok ince ve detaylı yöntemler kullandıkları için ispat edilme riskinin büyük ölçüde ortadan kalktığına inanırlar.

Gerçekten de bu sessiz dil ile söylenmek istenenler çok açık bir şekilde anlaşılır ama içerdiği kötülüklere dair ortada delil bırakmaz ve bu sebeple de ispatı pek mümkün olmaz. Tüm bunların akla getirdiği asıl önemli soru ise, bu kadar detaylı kurallara dayanan bir dili, dünyanın dört bir yanındaki farklı insanların nereden ve nasıl öğrendikleridir. Kuşkusuz onlara kötülüğün sessiz dilini öğreten, onları bu gizli dili kullanmaya teşvik eden biri vardır; kötülüğün liderliğini yapan bu varlık, insanlığa karşı amansız bir mücadele veren ‘şeytan’dır.

Gizli Kötülükleri Masumluğun ve Saflığın Ardına Sığınarak Yaşayanlar

İnsanların yaptıkları kötülüklerin üzerini örtebilmek için masumluğun ardına saklanmaları, şeytanın hileli yöntemlerinden biridir. Şeytan, etkisi altına aldığı kimselere yaptıkları kötülükleri ne şekilde gizleyecekleri konusunda da yol gösterir. Şeytanın telkiniyle hareket eden insanlar da aynı onun gibi, kendilerini masum tanıtabilmek için özel yöntemler geliştirir ve karşılarındaki insanların etkilenebileceklerini düşündükleri bazı üslup, tavır ve konuşmalarda bulunurlar. Bu yöntemlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

• Allah’ın Adını Kullanarak Kendilerini Masum Göstermeye Çalışmaları: Bazı insanların, çevrelerindeki kişileri iyi niyetli ve masum olduklarına inandırabilmek için başvurdukları samimiyetsiz yöntemlerden biri, manevi değerleri kullanmaktır. Kuran ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmayan bir yaşam süren kimseler dahi, kendilerini iyi niyetli ve temiz kalpli kimseler olarak tanıtmak için gerektiğinde Allah’ın adını anar; dindar olmanın, Allah’tan korkmanın, vicdanı kullanmanın öneminden bahsedebilirler. Ancak Allah’ın adını zikrederken, Allah’ın büyüklüğünü, yaptıkları samimiyetsizlikleri bildiğini ve bundan dolayı kendilerini azaplandırabileceğini düşünmezler. Kuran’da Rabbimiz’in “…ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın.” (Lokman Suresi, 33) ayetiyle bildirdiği bu samimiyetsiz tavrın, toplumda pek çok örneğine rastlanır. Bunlar arasında en bilinenlerden biri, bu tip insanların her zor durumda kalışlarında, hemen “Allah’ın adı üzerine yalan yere yemin etmeleri”dir. Bu yolla, ortada masum olduklarına dair inandırıcı hiçbir delil olmasa ve hatta haksızlıkları çok açık olsa bile, karşı tarafı kolaylıkla ikna etmeyi başaracaklarını sanırlar. Çünkü Allah’ın adını söyleyerek yemin etmekle insanların vicdanlarında derin bir etki bırakacaklarını düşünürler.

Özellikle de inançlı insanlar arasında bu yöntemin çok daha etkili olacağına inanırlar. Bu kimselerin kendilerine masum imajı verebilmek için tek yaptıkları Allah’ın adını kullanarak yemin etmek değildir. Kendilerini temize çıkarabilmek için mümkün olan tüm imani öğeleri bu yönde kullanmaya çalışırlar. Örneğin gösterdikleri tavır bozukluklarını makul bir zemine oturtabilmek için uzun uzun imani içerikli konuşmalar yaparlar. Güzel ahlaka ne kadar önem verdiklerini, kötülükten nasıl dikkatle sakındıklarını, bu konuda ne kadar hassasiyetle davrandıklarını anlatırlar. Yanlış bir tavrın ahiretteki karşılığından çekindikleri için, bu tür davranışlardan daima kaçındıklarını dile getirirler. Ancak menfaatleriyle çatışan herhangi bir durumla karşılaştıklarında, bu anlattıklarının tam tersi bir tavır göstermeleri samimiyetsizliklerini ortaya koyar.

• Masumiyetlerini İspatlayabilmek İçin Seri Şekilde Yalan Söylemeleri: Şeytanın etkisiyle hareket eden insanların kendilerini masum gösterebilmek için başvurdukları yöntemlerden biri de yalan söylemektir. Ancak yalan söylemek deyince akla sadece çok açık ve net olarak ortada olan bir konunun tam tersinin söylenerek gizlenmesi gelmemelidir. Şeytan kötülüğün sessiz dilini öğrettiği insanlara, yalanı da ispatı çok zor olacak şekilde sinsice söylemenin yollarını gösterir. Eğer ispat edilemiyorsa, ortada gerçek anlamda bir yalan da olmadığına inanmalarını sağlar ve bu yolla yalanın adı konulmamış bir şekilde gizliden gizliye insanlar arasında yaygınlaşmasını ister. Dolayısıyla söz konusu kişiler, aslında çok sık yalan söyledikleri halde, kendilerini bu tavır bozukluğundan müstağni görürler.

Şeytanın bu yöntemiyle söyledikleri yalanlara ise farklı isimler takarak bunlara masumiyet kazandırmaya çalışırlar. Örneğin “ağzımdan öyle çıktı”, “yanlış ifade ettim”, “eksik anlatmışım”, “yanlış hatırlamışım”, “o kısmını söylemeyi unutmuşum”, “başka bir konuyla karıştırmışım” gibi açıklamalarla söyledikleri yalanı iyi niyetli ve zararsız bir eylem gibi göstermeye çabalar, kendilerini de bu açıklamalara inandırırlar. Söyledikleri sözlerin dinleyenler tarafından “yalan” olduğu algılansa da, onların bunları dile getirmekteki amaçlarının yalan söylemek olmadığını öne sürerler. Önemli olanın bunları söylerken kalplerinde taşıdıkları “niyet” olduğunu ve kendilerinin de bu iyi niyetlerinden emin olduklarını iddia ederler. Oysa bu da yine bir başka yalandır ve Allah’ı şahit gösterdikleri halde Allah yalan söylemekte olduklarını bilmektedir.

Şeytan açıktan açığa yalana teşvik edemediği insanları işte bu tür sinsi yöntemlerle dürüstlükten uzaklaştırır. Kimi zaman bir konuyu olduğundan farklı, eksik ya da fazlasıyla anlattırarak, kimi zaman söylenen sözü daha sonrasında değiştirip kelimelerin anlamını saptırmaya teşvik eder. Kuran’ın “Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay haline.” (Casiye Suresi, 7) ayetinde, bu kimselerin “gerçeği sürekli ters yüz ederek” yalan söyledikleri bildirilmiştir. Oysa belki şuurunda değillerdir fakat aslında bu yalanları insanlara değil Allah’a karşı söylemiş olurlar. Kuran’da”… Kendileri de bildikleri halde Allah’a karşı (böyle) yalan söylerler.” (Al-i İmran Suresi, 78) ayetiyle bu gerçek bildirilir. Kuran’ın “Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık,” (Kalem Suresi, 10) ayetiyle, bu gibi insanlara itimat edilmemesi gerektiği bildirilmektedir.

• Yaptıkları Kötülüklerin Sorumluluğunu Başkalarının Üzerine Atmaya Çalışmaları: Bazı insanlar kimi zaman, sırf kendilerini kurtarabilmek adına, yaptıkları samimiyetsiz bir tavrın sorumluluğunu bir başkasının üzerine yüklemeye çalışırlar. Şeytanın bu şekilde kandırdığı kimseler kendilerini temize çıkarabilmek için çevrelerindeki insanların iyi niyetli sözlerini ya da davranışlarını çarpıtır ve bunları mazeret göstererek kötü tavırlarını meşru hale getirmeye çalışırlar. Kendi davranışlarının sorumluluğunu yükleyecekleri bu kişilerin özellikle samimiyetleri, dürüstlükleri, güvenilirlikleri ve güzel ahlaklarıyla tanınan kimselerden olmasına büyük özen gösterirler. Bu yolla, kendilerinin iyi niyetli bir şekilde, yalnızca bu kimselerin sözüne uyduklarını söyler; eğer ortada yanlış bir tavır varsa bunun asıl sorumluluğunun bu kişilerde olduğunu öne sürerler.

Savundukları bu çarpık mantığa göre kendilerinin hiçbir suçu yoktur; onlar yalnızca “dürüst, samimi ve güvenilir” bildikleri insanların sözüne uymuş, dolayısıyla ortaya çıkan yanlış tavra da bu kişiler sebep olmuştur. Kuşkusuz bu kimselerin, şeytanın etkisiyle sinsi yöntemler kullanarak kötülüğün içine sürüklendikleri açıktır.

• Çoğunluğun Aynı Hatayı Yaptığını Söyleyerek, Tavırlarını Makul Hale Getirmeye Çalışmaları: Bu aslında şeytanın en bilinen yöntemlerinden biridir; insanları kötülüğe sevk ederken, çevrelerindeki olumsuz insanlardan örnekler göstererek onları cesaretlendirir. Bu kimselerin de aynı tavırda bulunduğunu öne sürerek kişiyi bu tür bir davranışta bir yanlışlık olmadığına inandırmaya çalışır. “Bunu yapan yalnızca ben değilim ki, şu kişiler de aynı tavırları gösteriyor” ya da “bunu herkes yapıyor” gibi sözlerle kendilerine yöneltilen eleştiriyi geçersiz hale getirebileceklerini düşünürler. Oysa Kuran ahlakına göre bu mantığın hiçbir geçerliliği yoktur.

Başkalarının da aynı suçu işliyor olması kişiyi sorumluluktan kurtarmaz; kurtarmadığı gibi hafifletici bir sebep de sayılmaz. Çünkü Allah Kuran’ın “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak ‘zan ve tahminle yalan söylerler.” (Enam Suresi, 116) ayetiyle, insanları çoğunluğa uymamaları konusunda uyarmıştır. Pek çok insan aynı anda aynı hataya düşebilir; ancak kişi tek başına vicdanının sesine uymakla ve Kuran ahlakını yaşamakla yükümlüdür. Her insan ahirette Allah’a tek başına hesap verecektir. Aynı hatayı bir kişi cahilliğinden, bir kişi yanıldığından, bir başka kişi ise kasıtlı olarak art niyetle yapabilir. Hiçbir insan bir başkasının gerçek niyetini bilemez. Ancak Allah tüm insanların niyetlerini, “sinelerinin özünde” sakladıklarını bilir ve onları bundan sorguya çekecektir.

• Çocuk Karakteri Göstererek Kendilerini Masum Göstermeye Çalışmaları: Kimi insanlar ilerleyen yaşlarına rağmen, sıkıştıklarını düşündükleri bazı anlarda, geçmişteki tecrübelerine dayanarak çocuk karakterine ilişkin birtakım özellikler gösterirler. Ancak bunları hala çocukluktan kurtulamadıkları için değil, çocukların yaptıkları hemen her şeyin makul karşılanmasından dolayı yaparlar. Çünkü çocukların yaptıkları hatalara karşı genellikle “çocuk aklı işte”, “çocuktur aklı ermez” gibi değerlendirmelerle yaklaşılır. İnsanlar şeytanın kendilerine öğrettiği önemli samimiyetsizliklerden biri olan bu kasıtlı çocuklanma tavrını, bazen yalnızca bir hata yaptıklarında, samimiyetsizliklerini örtebilmek için sergilerler. Kişilikli ve aklı başında bir insanın ses tonu yerine, acizliklerini ve masumluklarını ifade edeceğini düşündükleri bir çocuk sesi ile konuşurlar. Kimi zaman konuşamama taklitleri yapar; söyleyecekleri kelimeyi bulamıyormuş, ne demek istediklerini ifade edemiyormuş hatta cümle dahi kuramıyormuş gibi davranırlar.

Çok heyecanlanmış, aklı karışmış ve konuyu toparlayamıyormuş gibi yaparak karşı tarafı masum oldukları yönünde etkilemeye ve kendilerini acındırmaya çalışırlar. Bir yandan da bu şekilde vakit kazanarak, kendilerini nasıl temize çıkarabilecekleri konusunda kendilerine yeni yöntemler ararlar. Ayrıca bakışlarında da hiçbir sorun yoktur. Ama bu yönde de samimiyetsiz bir yola başvurur, kurnazlıklarını ve sahtekarlıklarını gizlemek için olabildiğince saf bakışlarla bakarlar. Böylece kendileri hakkında “o safi niyetlidir, kötülük yapamaz; istese de bilmez, beceremez” dedirterek şefkat duyulması gereken, zararsız ve masum bir insan imajı oluşturmaya çalışırlar.

Keskin, dikkatli ve akıllı bakışlarla bakabilen kimseler oldukları halde, kasıtlı olarak bu bakışlarını saklayarak çevrelerindeki insanları aldatmayı hedeflerler. Bir kimsenin, şuuru açık ve aklı yerindeyken, Allah’ın ayetlerini açık bir şekilde kavrayabiliyorken kasıtlı olarak çocuk imajına bürünmeye çalışması elbette ki oldukça samimiyetsiz bir davranıştır. Böyle bir durumda akıl ve iman sahibi bir kimsenin yapması gereken, insanların gözünde temize çıkabilmek için samimiyetsiz yöntemlere başvurmak değil, yalnızca Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflemesidir. Bunun için yapacağı ise samimi olmak ve hatalı bir davranışta dahi bulunsa bunu örtmek yerine Allah’ın affediciliğine sığınıp tevbe etmektir.

ŞEYTAN İNSANLARI TEMBELLİĞE SÜRÜKLEMEK İSTER

Tembellik, çoğu kişi tarafından “küçük üşengeçlikler” olarak zararsız gibi değerlendirilse de, gerçekte ciddi bir davranış bozukluğudur. İnsanlar üzerinde fiziksel ve zihinsel olarak birtakım olumsuz etkiler bırakmak isteyen şeytanın da sinsi yöntemlerinden biridir. Şeytanın insanlar için apaçık bir düşman olduğunu ve insanları saptırmak için her an yeni yollar arayacağını yani sürekli faaliyet halinde olacağını Allah Kuran’ın pek çok ayetinde bildirmektedir. Aslında insanların çoğunluğu da bu gerçekten haberdardır. Ancak şeytanın kendi üzerlerindeki olumsuz etkisini anlayamadıkları için, tehlikenin büyüklüğünün de farkına varamazlar.

İnsanların çok büyük bir kısmı tembelliğin kendilerine konforlu bir hayat kazandıracağını zanneder. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü şeytan tembellik yöntemini kullanarak etkisi altına aldığı kişiye dünyada bulunuş amacını unutturmakta ve kişinin düşünmesini engelleyerek onu boş vermişliğe sürüklemektedir. Bu, şeytanın en büyük amacına ulaşmak -kendisiyle birlikte bütün insanları cehenneme sürüklemek- için kullandığı sinsi yöntemlerden biridir. Bilindiği üzere, şeytanın en büyük arzusu, insanların tamamını kendisi ile birlikte cehenneme sürüklemektir. Bu amacını gerçekleştirmek için de her türlü taktik ve yöntemi dener.

Kuran’da, şeytanın insanları saptırmaya çalışırken nasıl bir taktik uygulayacağı şöyle haber verilmektedir: “Sonra muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (Ar’af Suresi, 17) Bu ayette de olduğu gibi, Kuran’daki pek çok ayette şeytanın saptırma ve oyalama yöntemlerinden örnekler verilmekte ve insanlar uyarılmaktadır. Korku, kıskançlık, çekişme, kibirli tavırlar, tembellik, fakirlik korkusu, kişinin akılcı kararlar almasını engelleyen duygusallık, detaya dalarak gereksiz konularda oyalanma ayetlerde örnekler verilerek dikkat çekilen konulardan bazılarıdır.

Çoğu zaman basit bir davranış bozukluğu ya da bir karakter özelliği olarak değerlendirilen bu gibi konuların her biri aslında şeytanın bir oyunudur. Şeytan bunları kullanarak insanlardaki tevekkül, sabır, tevazu, şefkat ve merhamet gibi güzel ahlak özelliklerini ortadan kaldırmaya çalışır. Amacı insanların Allah’ın hoşnutluğunu kazanmasını engellemektir. Bu nedenle şeytanın kullandığı yöntemlerin bilinmesi, onun oyunlarına karşı daha dikkatli olunması için Allah’ın izniyle bir vesile olacaktır.

Tembelliğin Getirdiği Büyük Tehlike

Tembellik, pek çok kişi tarafından “küçük üşengeçlikler” olarak değerlendirildiği için çoğu zaman önemsenmeyen bir davranış bozukluğudur. Ne var ki bu da şeytanın bir kandırmacasıdır. Çünkü tembellik hem fiziki hem de zihinsel olarak şeytanın oluşturmaya çalıştığı bir etkidir. Bu nedenle her yönden arınılması gereken bir hastalıktır. Tembellik konusu yalnızca insan bedenini ilgilendiren bir konu olarak yani bir yerden bir yere gitmeye üşenmek, bir işi çok uzun sürede sonuçlandırmak, ağırdan almak gibi örnekler dahilinde düşünülmemelidir. Bunların yanı sıra herhangi bir konu üzerinde derin düşünmemek, her zaman kolay olanı seçmek, yenilikler yapmak yerine taklit etmeyi tercih etmek gibi karakter özellikleri ile ortaya çıkan düşünce tembelliği de şeytanın insan ruhunda yarattığı köklü bir bozukluktur.

Düşünce Tembelliğinin Zararları Nelerdir?

Düşünce tembelliğinin insan üzerinde yarattığı olumsuz etkiler, özellikle kişinin vicdanını ve aklını kullanmamasıyla ortaya çıkar. Bu da iradeyi etkileyecek ve bir süre sonra tembellik, söz konusu kişinin tüm yaşamını etkisi altına alacaktır. Tembelliğinden dolayı hiçbir konuda irade ve kararlılık gösteremeyeceği için ahlaki olarak birçok konuda eksikliklere sahip olacaktır. Çünkü güzel ahlaklı bir insan olmak ve güzel davranışlarda bulunmak ancak irade gösterilmesiyle mümkün olabilir. Ayrıca tembel insanların içinde bulundukları öyle bir ruh halidir ki bir süre sonra kişi kendini ilgilendiren konularda bile gerekeni yapmaya üşenir. Hastalandığında doktora gitmek, herhangi bir konuda başarılı olmak için çaba harcamak, her konuda (görgü, kültür, ahlak…) daha iyi olmaya çalışmak yerine olduğu gibi kalmak bunlardan birkaçıdır.

Müminler Yaşamları Boyunca Allah Rızası İçin Çalışır

Bediüzzaman Said Nursi bir eserinde tembel kişiler ile üstün ahlaklı müminlerin farkını şöyle vurgulamıştır: “İşsiz, tembel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle (çoğunlukla), sa’yeden (gayret eden), çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çeker. Çünkü, daima işsizler ömründen şikayet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Sa’y eden (çaba sarfeden) ve çalışan ise şakirdir (şükredendir) , hamd eder, ömrün geçmesini istemez. “İstirahat döşeğinde tembelce yatan ömründen şikayetçidir. Sa’y eden (çaba sarfeden), çalışan ise şükreder” külli düsturdur (genel prensibidir). Hem o sır iledir ki, “Rahmet zahmette, zahmet rahattadır” cümlesi darb-ı mesel (atasözü) olmuştur.” (Mesnev-i Nuriye, s.153)

DUYGUSALLIKTA GİZLENEN ŞEYTANİ MESAJLAR

Şeytanın insanları, sinsice Kuran ahlakından uzaklaştırmak için kullandığı tavır bozukluklarından biri “duygusallık”tır. Duygusal düşünmeye başlayan bir insan akılcılıktan uzaklaşır, doğru ve isabetli düşünebilme yeteneğini kaybeder. Kuran’ı ölçü alarak değil, duygularını ölçü alarak hareket etmeye başlar. Özellikle de kin, öfke, kıskançlık, bencillik ya da kibir gibi kötü özelliklerle dolu olan nefsin kışkırtmaları, bu ruh halini yaşayan insanları yönlendiren temel güç haline gelir. Bu aşamadan sonra ise şeytanın işi son derece kolaylaşmış olur. Bu kişiyi istediği gibi etkisi altına alıp yönlendirebilecektir. Gerçekten de duygusallığı bir hayat şekli gibi yaşamaya başlayan kimseler, büyük bir tehlikenin içerisine doğru sürüklenirler. Bir an önce kurtulmaları gereken duygusallık, din ahlakını gereği gibi yaşamalarını engelleyecek, Allah’ın razı olacağı tavırlardan uzaklaşmalarına neden olacaktır.

Şeytanın etkisiyle böyle bir ruh hali içerisine giren insanlar bir süre sonra duygusallığı sessiz bir dil olarak kullanmaya başlarlar. Allah bir ayette “… kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi.” (Ankebut Suresi 38) şeklinde buyurmaktadır. Ayette şuurları açık, akılcı düşünebilen, kötülüklerden sakınabilen insanlar oldukları halde, Kuran ahlakı yerine şeytanın yöntemleriyle hareket eden insanların doğru yoldan sapacağı bildirilmiştir. Söz konusu kişiler duygusallığı çevrelerindeki insanlara karşı bir koz olarak kullanırlar. Zorda kaldıkları noktalarda insanları kendi anlayışlarına göre samimi, iyi niyetli ve masum olduklarına inandırabilmenin en iyi yolunun duygusallığa başvurmak olduğunu düşünürler.

Aynı şekilde bu tavrı kin, öfke, kıskançlık gibi içlerinde sakladıkları kötülükleri dışa vurmanın, inatlaşarak istediklerini elde etmenin, hırslarını, zaaflarını gizlemeye çalışmanın da bir yolu olarak görürler. Şeytanın telkinleri sonucunda bu karaktere bürünerek çevrelerindeki insanlara çok detaylı mesajlar verebilirler. Ancak duygusallık deyince akla sadece bilinen belli başlı bazı tavırlar gelmemelidir. Şeytan etkisi altına aldığı insanlara bu ahlakında tüm kirli zenginliklerini öğretir.

İlk bakışta son derece sıradan bir tavır bozukluğu gibi görülen duygusallık, çok detaylı ve sinsi planlara dayalı olarak yaşanmaktadır. Bu ruh hali içerisinde yapılan her tavır kasıtlı ve önceden belirlenmiş bir hedefe yönelik olarak gerçekleştirilmektedir. Şeytanın, kendisine dost edindiği insanlara öğrettiği bu mesaj içerikli tavırlar, bu kimselerin nefislerini temize çıkarabilmek için yaptıkları konuşmalarla kendini belli eder. Oysa duygusallığın insana hiçbir faydası yoktur. Aksine her yönden hem fiziksel hem de manevi olarak insanı çok büyük bir zararın içerisine sokar. Dolayısıyla normal şartlarda hiçbir insan kendi canını acıtacak, hüzünlenmesine neden olup ruhunu karamsarlaştıracak bir tavır içerisine girmek istemez.

Ancak şeytan, zayıf karakterli insanlara nefislerinin zaaf duyduğu noktalardan yanaşır. Telkinini insan nefsinin en hastalıklı yönlerinden biri olan haksızlığa uğrama psikolojisi üzerinden yapar. Tüm mantığını bu fikir üzerine kurar ve geçmişten verdiği asılsız ama ikna edici örneklerle kişiyi gergin ve duygusal bir ruh haline sürükler. Verdiği tüm deliller şeytani bir yorumun, sürekli olumsuz düşünen bir beynin ürünleridir. Ancak şeytan üzerini bir kabuk gibi öyle sarar ki, artık bu kişi onun her fısıltısından etkilenmeye başlar. Şeytanın verdiği fikirlerle kendi hakkını koruyabileceğine inanır. Hepsini son derece mantıklı bulur. Kuran’ın bir ayetinde şeytanın zayıf karakterli insanları etkileme yöntemi şöyle bildirilmektedir: “Biz onlara birtakım yakın-kimseleri ‘kabuk gibi üzerlerine kaplattık,’ onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler…” (Fussilet Suresi, 25)

Bu aşamaya gelmiş bir insanın artık ağlamaktan, içine kapalı bir ruh haline girmekten çekinmesi de kalmaz. Ağlamanın vereceği melankolik, gizemli, anlaşılamaz insan izlenimi son derece cazip gelmeye başlar. Sağlıklı akla sahip bir insanın şiddetle çekineceği bu ruh hali, şeytani düşüncelerden etkilenen bu kişiye dikkat çekmek açısından da çok cazip gelmeye başlar. Ayrıca böyle bir insanın değişmesi için üzerine düşülmesi, ilgilenilmesi gerekecektir. Açılmasını sağlamak, neden dolayı böyle davrandığını anlamak için diğer insanlardan daha fazla ilgi alaka gösterilmesi gerekecektir. İlgilenilen insan olmak nefsini memnun edecek, o da bu durumun daha uzun sürmesi için oyununa devam edecektir. Oysa bu durum tamamen şeytanın teşvikiyle içine düşülen ürkütücü bir durumdur. Çünkü sağlıklı düşünen hiç kimse kendi özgür iradesiyle böyle bir ruh halini yaşamayı tercih etmez. Allah ayetinde iman edip Kuran hükümlerine uyanlar için korku ve üzüntü olmayacağını bildirmektedir: “Dedik ki: “Oradan tümünüz inin. Bundan sonra size Benden bir hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.”(Bakara Suresi, 38)

Müslümanın hayatında hiçbir zaman aciz kalmayı kendine yakıştıracağı, çaresizliği kabul edeceği bir an olmaz. Her şartta gücünü ve güvenini Allah’tan alan, son derece akıllı, çözümcü bir karakter gösterir. Karşısına çıkan hiçbir engel ya da kendisinden beklenilen hiçbir şey onda yılgınlık oluşturmaz. Mümin, Allah’ın her olayı mutlaka çözümü ile birlikte yarattığını bilerek, imanın kendisine kazandırdığı güçlü karaktere uygun bir tavır sergiler. Kuran’da,”Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi, 139) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’a tevekkül eden bir insanın Rabbimiz’in izniyle her işin üstesinden gelebileceğini bilir.

İSRAF EDENLER ŞEYTANIN KARDEŞİ OLURLAR

Allah’ın verdiği nimetin değerini takdir edememek, verilen nimetleri kullanırken veya sarf ederken bilinçsizce hareket etmek israfa neden olur. Allah insanları bu konuda şöyle uyarmaktadır: … İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür. (İsra Suresi, 26-27) Nimetin değerini bilmemek, hakkını vermemek, Allah’ın lütuf ve ikramına karşı nankörlük etmek olur. Ayette belirtildiği gibi nankörlük, şeytanın temel vasfı olduğundan, israf ederek nankörlük yapanlar da şeytana uymuş olur, onun kardeşinden farksız olurlar.

Nimetin, insanın şükrünü daha da arttırması gerekirken, onu olur olmaz yerlere ziyan etmek, nimeti veren Allah’ı takdir edememek demektir. Bunun ahiretteki karşılığı da Allah’ın cennetinden, rahmetinden ve nimetlerinden uzak kalmak demektir. Cennet Allah’ın sonsuz nimetleriyle donatılmış ihtişam dolu bir yerdir. Ancak, daha bu dünyadaki nimetlere duyarsız kalan, kıymetini bilmeyen, Allah’a gereği gibi şükredemeyen bir kimsenin cennet nimetlerini hakkıyla takdir edip Allah’ı yüceltmesi de mümkün değildir.

Cenneti hak edebilmek için öncelikle dünya hayatında bu üstün ahlakı kazanabilmek gerekmektedir. Açıkça görülen bir sefahat ortamı olmasa bile, ufak tefek şeylerde israf yapmak, nimeti hor kullanmak, ziyan olmasına, zarar görmesine sebep olmak, bildiği halde baştan zararı engelleyici tedbirleri almamak gibi hareketler de yine nimete nankörlük kapsamına girer. Müminin en çok, bu tür dikkatten kaçabilecek israflara karşı titiz olması ve Allah’a nankörlük, saygısızlık yapmaktan çok korkması gerekir. Allah sınırsız nimetinden müminlerin en güzel şekilde istifade etmelerini ister; ancak israftan sakındırır. Ayette şöyle buyrulur: Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının. Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (Araf Suresi, 31)

ŞEYTANIN ALDATMACASI: TELAŞ

İman etmeyen insanlar şeytanın etkisiyle bir çok yanlış bilgiyi öğrenir ve bunları hayata geçirirler. Bu bilgilerin etkisiyle kendilerine zarar veriyor olsalar bile bu kötü özelliklerini karakterlerinin bir parçası zannettikleri için değiştirme gereği duymazlar. Örneğin ‘telaşlanmak’ onlar için bir karakter özelliğidir. Nitekim bu özelliklerini kabullendikleri için gün içinde çok çeşitli korku ve tedirginlikler yaşarlar. Hatta beklemedikleri bir olayla karşılaştıklarında akıllarını kapatacak kadar telaşlanır, nasıl davranacaklarını bilemezler.

Bu yapılarını o kadar kabullenmişlerdir ki ruhen kendilerine yaptıkları baskının vücutlarında da çok olumsuz etkileri olur. Telaşlanmalarının sonucunda vücutları kasılır, başları ağrır, sürekli terlerler, nefesleri sıkışır, tansiyonları çıkar, ölümle sonuçlanan kalp krizi geçirme vakaları ise oldukça fazladır. İnsan ancak herşeyin Allah tarafından yaratıldığını bilerek, huzurla yaşayabilecek yapıdadır. Zaten Allah’ın herşeyi hayırla yarattığını ve kaderde herşeyin çoktan olup bitmiş olduğunu ve kimsenin kaderi değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini bilen müminler telaşlı olmazlar. Allah’a tevekkül ederler. Hiç beklemedikleri olağanüstü bir olayla karşılaşsalar bile telaşlanacak bir şey olmadığına iman etmişlerdir. İnkar edenlerin bakış açısıyla ‘bu olayda da mı telaşlanma olmaz’ mantığının, kader inancıyla çelişkili olduğunu bildikleri için sadece Allah’tan korkar, Allah’a dönüp yönelirler.

Sonucunda da Allah Müslümanlara ruhen neşe, huzur, bedenen sağlık ve güç verir. Nitekim Allah cennetle müjdelediği iman edenlerin üstün olduklarını, telaşlanmamaları ve korkmamaları gerektiğini ayetlerde şu şekilde bildirmektedir: Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin.” ( Fussilet Suresi, 30 ) Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139 )

ŞEYTANIN BİR OYUNU: ADİLİK

Şeytan insanları çok çeşitli yollarla Allah rızasına uymaktan alıkoymaya çalışmaktadır. Bu yöntemlerden biri de kişinin Kuran’a uygun güzel ahlaklı tavır göstermesini engelleyen ve halk arasında ‘adilik’ olarak bilinen tavırlar göstermesini sağlamaktır.

Halk Arasındaki Adıyla ‘Adilik’ Nedir?

Kuran ahlakıyla çatışan her tavır adiliği içinde barındırır. Allah Kuran’da müminler için güzel ahlakı, fedakarlığı, mazlumluğu, tevekkülü övmekte, bencilliği, asiliği, aksiliği, duygusallığı ve ters tavırları yermektedir. Kuran’a sıkı sıkıya bağlı bir müslüman Allah’ın bu emirlerine uymada titizlik gösterir. Fakat Kuran’ın emrettiği ahlakı hayatına geçirememiş insanlar asil olmayan tavırlar gösterebilmektedirler.

Bu tavırlar nefislerinin zorlandığı vakitlerde, kendilerini haklı gördüklerinde, isteklerinin gerçekleşmediği, sıkıldıkları ya da bencilce düşündükleri zamanlarda ortaya çıkabilmektedir. Örneğin gün boyunca çalışan bir insanın bu işleri yaparken sürekli söylenmesi, bir şeylerden şikayetçi olması, etrafındakilerin ne kadar çalıştıklarını araştırması, her işini Allah rızası için yapan bir müminin tenezzül etmeyeceği bir tavırdır. Asil olmayan tavırlardan biri de, Kuran’a uygun olmayan bir ahlak gösterildiğinde müminlerin güzel ahlaka davet eden tavsiyelerine uymayarak kendince haklılığını ispat etmek için kişinin kötü ahlak gösteren insanları örnek göstererek kıyaslama yapmasıdır. Oysa samimi müminler hata yapsalar dahi hatalarından geri dönmeyi bilir ve kendilerine tavsiye edilen güzel öğütlere uyarak müminlerin takva olanını örnek alırlar. Ayrıca Allah’tan korkan bir mümin herşeyin kaderinde yaratıldığını ve tevekkül etmesi gerektiğini unutmaz.

Dolayısıyla duygusallaştığı, haksızlığa uğradığını düşündüğü, öfkelendiği bir an olmaz. Her olayı Allah yarattığı için her zaman Kuran’a uygun akılcı bir tavır gösterir. Çözüm: Kuran’a Uygun, Asil Ahlak Göstermek Allah’ın “…Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisa Suresi, 76) ayetinde bildirdiği gibi insanın asil olmayan tavırlarını düzeltmesi Kuran’a tam uyulduğunda çok kolaydır. Allah samimi olarak Kendisi’ne yönelen kullarına doğru yolu gösterecek ve kalplerine güvenlik duygusu verecektir. Dolayısıyla müminler kaderlerinde her ne olursa olsun tevekkül etmeli ve güzel ahlaklı tavırda sebat göstermelidirler. Üzülmek, sinirlenmek, küçük düştüğünü düşünmek, küçük hesaplar peşinde olmak, basit ahlaklı bir insanla kendini kıyaslamak yerine bu şeytani tavırların hepsini kökten yok edip sadece vicdana göre hareket etmek Allah’ın razı olacağı asil ahlakı yaşamak için yeterlidir, inşallah.

ŞEYTANIN BİR OYUNU: YALAN

Allah’ın insanlara rehber olarak indirdiği Kuran’a uyan insanlar, dürüst, doğru ve vicdanlı bir hayat yaşarlar. Kuran ahlakına uymayan insanlar için ise yalan söylemek, neredeyse bir alışkanlık halini almıştır. Bu insanlar, günlük hayatlarında hiç çekinmeden sık sık yalan söyler; bir süre sonra söyledikleri yalanlara kendileri de inanır hale gelirler. Bu insanlar, ne arkadaşlıklarda, ne de dostluklarda hiç kimseye gerçek anlamda güvenemezler. Çünkü yalan söyleyen insanlar, diğer insanların da kendileri gibi sık sık yalan söylediklerini bilirler. Allah Kuran’da bu kötü ahlaka uyan insanların durumunu şöyle bildirmiştir: “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak ‘zan ve tahminle yalan söylerler.'” (Enam Suresi, 116)

Yalan söyleyen insanlar, yaptıkları bu kötü davranışı güzel göstermek için “beyaz yalan”, “küçük yalan” gibi gerçek olmayan bahaneler bulurlar. Oysa yalanın iyisi, küçüğü olmaz. Her ne durumda olunursa olunsun doğruyu söylemek en doğrusudur. Şeytanın insanlara zararsız olarak gösterdiği yalan söylemek; gerçekte hem dünyada hem de ahirette insanların azap çekmelerine sebep olur. Kuran ahlakını yaşamayan insanlar, ahireti inkar etmek, iman edenleri doğru yollarından çevirmek, insanların Allah’a iman etmelerine engel olmak, kendilerini doğru yolda göstermek için yalan söylerler. Kalplerindekinin tam tersini söyleyerek, insanları kandırdıklarını zannederler. Oysa Allah yaptıklarını ve kalplerinde gizlediklerini bilmektedir.

Allah Kuran’da bu şekilde yalan söyleyenleri acı bir azabın beklediğini şöyle bildirmiştir: “Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.” (Bakara Suresi,10) İnsan yalan söylerken Allah kendisini görmekte, işitmekte, kalbinden geçeni bilmekte; melekler bu kişinin her sözünü kaydetmektedir. Hayatı boyunca tüm yapıp ettikleri ve söyledikleri, hesap gününde insanın karşısına eksiksizce çıkacaktır. Kendilerine dost bildikleri ve onları yalan söylemeye teşvik eden şeyler ise o gün onlardan uzaklaşacaktır. Allah bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmiştir: “Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.”(En’am Suresi, 24)

İnsanın aklından bir an bile çıkarmaması gereken gerçek, en büyük yalancının şeytan olduğudur. Zaten o da, dünya hayatı sona erip, görevi bittiğinde insanlara yalan söylediğini itiraf edecektir. Allah Kuran’da bu gerçeği şöyle bildirmiştir: “İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: “Doğrusu, Allah, size gerçek olan va’di va’detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır.” (İbrahim Suresi, 22)

ŞEYTANIN CAHİLİYE TOPLUMUNA ÖĞRETTİĞİ DİRENME YÖNTEMİ: “DEMAGOJİ”

Cahiliye toplumunun ikna olmadıkları konularda başvurdukları en temel yöntemlerden biri “demagoji” yapmaktır. “Demagoji”yi, kimi zaman çıkarlarını, kimi zaman gururlarını, kimi zaman da itibarlarını korumak amacıyla başvurdukları dolambaçlı ve samimiyetsiz konuşmaların ve bu konuşmalarda kullandıkları davranışların tümü olarak tanımlayabiliriz. Karşı tarafın haklılığını bastırmak için sürekli söz kesmek, bağırarak üste çıkmak, ardı arkası gelmeyen yalanlarla savunma yapmak en bilinen demagoji yöntemlerinden sadece birkaç tanesidir. İnkarcılar dini kavramak için kullanmadıkları zekalarını, demagoji sanatlarını geliştirmek için var güçleriyle kullanırlar. Haklı çıkabilmek ya da menfaat elde edebilmek için olmadık mantıklar üretirler. Ama tüm bunların temelinde yatan asıl amaçları, gerçeklere karşı direnmek, haklı çıkmak ve böylece de vicdanlarını rahatlatacak bir bahane bulmaktır.

Bu yöntem, kişilerin tek başlarına geliştirdikleri bir sistem değildir; her konuda olduğu gibi bu konuda da onlara şeytan rehberlik eder. Kuran’da şeytanın Allah’a karşı ilk nankörlüğünde yine demagojik konuşmalara sığındığına, diğer bir deyişle ilk demagogun şeytan olduğu şöyle haber verilmiştir: (Allah) Dedi ki: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?” Dedi ki: “Ben ondan daha hayırlıyım; Sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim.” (Allah) Dedi ki: “Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın.(Sad Suresi, 75-77)

Şeytan, Allah’ın huzurunda “Adem’e secde etmesi” söylendiğinde kibirlenip direnmiş ve sapkın bir mantıkla açıklamalar getirerek demagoji yapmaya kalkışmıştır. Bahane olarak öne sürdüğü şey ise, insanın çamurdan kendisinin ise, kendince ondan daha üstün olan, ateşten yaratılmasıdır. Oysa ki şeytanın asıl amacı itaatsizlik yapmak ve baş kaldırmaktır. Çamur ile ateş arasında kıyas yapması ise, tamamen bir bahaneden ibarettir. İşte cahiliye insanının durumu da aynı böyledir. Önce inkar etmeye karar vermiş, ardından buna uygun bahaneler bulmaya girişmiştir. Bu noktada da yaptığı samimiyetsizliği örtbas etme ve vicdanını rahatlatma isteğiyle şeytanın tavrını örnek alarak demagoji kılıfına sığınmıştır.

Şeytan, kendisine uyan bu insanlara içlerindeki “nefislerinin sesi” yoluyla sürekli sinsice demagoji yöntemleri gösterir. Öyle ki insan kendi içinde bir yanda hiç ara vermeden doğruları söyleyen vicdanıyla diğer yanda da daima kötülüğü emreden ve sayısız bahaneler öne sürerek vicdanını susturmaya çalışan, şeytanın sözcülüğünü yapan nefsiyle karşı karşıya kalır. Böylece şeytan her an ve her durumda insanlara yaklaşır ve onları doğru olandan uzaklaştırmaya çalışır. İşte dünyanın her neresinde ve hangi dönemde yaşamış olursa olsunlar insanların dine karşı öne sürdükleri mazeretlerin ve kullandıkları tüm taktiklerin yüzyıllardır neredeyse “kelimesi kelimesine” hep aynı olmasının sebebi de budur.

Kuran’da bu gerçek şöyle haber verilmiştir: Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, ‘azgın ve taşkın (tağiy)’ bir kavimdirler.(Zariyat Suresi, 53) Hayır; onlar, geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. (Müminun Suresi, 81)

Ancak burada şu önemli noktayı belirtmekte fayda vardır. Şeytan, yaratılmış tüm insanlar, melekler ve cinler gibi Allah’ın hakimiyeti ve kontrolü altında olan bir varlıktır. Cahiliye toplumlarında sanıldığı gibi, kendine ait bir gücü yoktur. Bir imtihan vesilesi olarak faaliyetlerini sürdürmesine, Allah tarafından izin verilmektedir. Allah bu gerçeği ayetlerde şöyle açıklar: Dedi ki: “Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı.” Dedi ki: “Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın.” “Bilinen günün vaktine kadar.” Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım.” “Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.” (Allah) Dedi ki: “İşte bu, bana göre dosdoğru olan yoldur.” “Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin Benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur.” (Hicr Suresi, 36-42)

Tarih boyunca pek çok topluluk kendilerine Allah’ın emirleri ve yükümlülükleri hatırlatıldığında şeytanın klasik demagoji yöntemlerine başvurmuş ve böylece gerçeklerden kaçabileceklerini düşünmüşlerdir. Kuran’da, inkar edenlerin bu psikolojileri ve ne tür demagojik konuşmalarla kendilerini kurtarmaya çalışacakları önceden bildirilmiş ve insanların ikna olmamakta kullandıkları bu metodlara dikkat çekilmiştir.

ŞEYTANIN KARAMSARLIK HİLESİ

İşinde başarısız olan, çok sevdiği bir eşyayı kaybeden mutlaka geçmesi gereken bir sınavdan geçemeyen veya olumsuz gibi görünen sonuçlarla karşılaşan bazı insanlar, eğer bu konuları hayatlarının amacı haline getirmişlerse hiç beklemedikleri bu sonuçlar karşısında genellikle büyük bir üzüntüye kapılarak sarsılırlar. İman eden bir insanın bu tür olaylar karşısında gösterdiği tavır ise bundan çok farklıdır. Başına gelen her türlü olayı yaratanın Yüce Allah olduğunu bilen bir mümin, başına gelen her olayı -olumsuz gibi görünse de- büyük bir olgunlukla karşılar. Rabbimiz, Kuran’da da bildirdiği gibi kullarını “şerle de, hayırla da, deneyerek imtihan” etmektedir. (Enbiya Suresi, 35) Dolayısıyla bir mümin zorluk ve sıkıntıyla denense bile başına gelebilecek hiçbir olayda karamsarlığa kapılmaz.

İnsanlara Karamsarlığı Aşılayan Şeytandır

Şeytan insanlara çoğu zaman kendine güvensizliği, gelecekten yana ümitsiz olmayı, olaylara hep karamsar açıdan bakmayı telkin etmeye çalışır. İnsanların iman etmelerini, Allah’a karşı itaatli olmalarını, kadere teslim olmuş, tevekküllü, ümit ve şevk dolu bir şekilde yaşamalarını istemez. Çünkü bu sayılanların hepsi hem Allah’ın beğendiği ve O’na yakınlaştıran hem de Kuran ahlakının yaşanması için gerekli olan özelliklerdir. Şeytan ise insanların Allah’a yakınlaşmalarını, Kuran ahlakını şevkli ve kararlı bir biçimde yaşamalarını istemediği için basit bir olay karşısında bile insanları ümitsizlik telkiniyle karamsarlığa, yılgınlığa, şevksizliğe, çaresizliğe ve bıkkınlığa sürüklemeye çalışır.

Öyle ki bazı toplumlarda karamsarlık adeta bir yaşam felsefesi haline gelir. Şeytanın etkisi altına aldığı insanlar, ümitsizliğin ve karamsarlığın dile getirildiği şarkılardan, filmlerden ve anlatımlardan nefsani bir lezzet duyar hale gelirler. Bu tarz insanların aklı, çarpık mantık örgüsü, yargı ve muhakemesi de karamsarlıkları nedeniyle sağlıklı karar almalarını zamanla güçleştirir. Ayrıca karamsar insanlar, kendilerine olduğu gibi etraflarındaki insanlara da olumsuz ve karamsar bir hal aşılarlar. Bu tutumlarıyla da -bilerek ya da bilmeyerek- şeytanın hizmetine girmiş olurlar. Çünkü şeytan insanlara yerleştirmek istediği ruh halini karamsar insanlar vasıtasıyla diğer insanlara telkin etmektedir. Şeytanın bu oyunu bir ayette şöyle haber verilmiştir:”…Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar. Onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz.” (Enam Suresi, 121)

Şeytanın tüm bu telkinlerinin etkisiz olduğu kişiler ise yalnızca müminlerdir. Müminler her zaman ümitvar olarak ve karamsar bir yaşam tarzından tamamen uzak kalarak hem Allah’ın hoşnutluğunu ve ahiret sevabını kazanır, hem de Allah’ın bir nimeti olarak dünyada da sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürerler. Her şartta ümitvar, Kuran ahlakına gönülden bağlı ve Allah’ı çok yakın dost edinmiş oldukları için şeytan karamsarlığa kapılmaları yönünde müminlere etki edememektedir.

Kadere Teslimiyet Karamsarlığın Çözümüdür

Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah her şeyi bir kader üzerine yaratır. Dünyaya gelmiş ve gelecek olan her insanın Allah’ın belirlemiş olduğu bir kaderi vardır ve insan ne yaparsa yapsın kaderinde başına gelecek iyi veya kötü hiçbir olayı değiştiremez. Bunun bilincinde olan bir mümin, başına gelebilecek olumsuz gibi görünen herhangi bir olayın da Allah’ın kendisi için belirlediği kader dahilinde gerçekleştiğini bilir. Örneğin tüm mal varlığını ya da sevdiği birini kaybedebilir, bir kaza geçirip bedeni gücünü yitirebilir, ama ümidini ve inancını asla yitirmez.

Yaşadığı hayat boyunca bunlara benzer pek çok olay insanın başına gelebilir. Aslında, bir an sonrasının dahi ne olacağı, kişinin ne ile karşılaşacağı kendi bilgisi dahilinde değildir. Tek gerçek, kişinin yaşayacaklarının, daha o doğmadan yüzlerce, hatta milyarlarca yıl öncesinden Allah Katında belli olduğudur. Kişi, günü, saati geldiğinde o olayı mutlaka yaşayacaktır. Bu, onun kaderidir. Allah’ın belirlemiş olduğu kader mutlaka işleyecektir. Bu durumu günlük hayattan bir örnekle şöyle açıklayabiliriz:

Zihnimizde iki arabanın birbiriyle çarpıştığı anı canlandıralım. Her iki tarafın da mutlaka bir an önce ulaşmak istedikleri yerler vardır. Belki evde kendilerini bekleyen ailelerine, belki de yetişmek zorunda oldukları işlerine gitmek istiyorlardır. İki taraf da belli saatlerde araçlarına binerek yola çıkmışlardır. Belki kazanın olduğu sokağa girmeden önce kısa bir kararsızlık anı yaşamış, en sonunda da olayın olduğu sokağa sapmaya karar vermişlerdir. Şoförlerden biri ya da her ikisi de hayatları boyunca araçlarını çok dikkatli kullanan, tedbirli insanlar olabilir. Ancak tam o sırada biri gözünü yoldan ayırıp arabanın teybi ile ilgilenir. Her şey o kazanın gerçekleşmesi için özel planlanmıştır; her detay kişileri kazaya götürür. Kazanın sebebi aranırsa, birçok neden gösterilebilir. Ancak işin aslı, o olay kaderde sebepleriyle birlikte o kişiler doğmadan önce hazır olarak yaratılmıştır.

Bu nedenle kişinin kendisi için hazırlanan kadere teslim olması, yaşadıklarında her zaman hayır araması, en önemlisi de şeytanın bir telkini olan karamsarlığa kapılmaması ve her durumda Allah’a şükreden bir kul olması, Kuran ahlakına göre en güzel ve en doğru davranış olacaktır: De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler”. (Tevbe Suresi, 51)

• Başına zahiren olumsuz gibi görünen bir olay gelen kişi için asıl önemli olan, olaylardaki hayırları görebilmesidir.

• Hayır arayan kişi, aslında olayların ne kadar mükemmel ve kusursuz bir akış içerisinde yaratıldığını görecek ve hidayeti artacaktır.

• Allah’ı dost ve veli edinen kişi yaşamındaki her olayın bir hayırla sonuçlanacağının bilincinde olur. Dolayısıyla yaşamını karamsarlıktan uzak, mutluluk ve huzur içinde geçirir.

Müminler İman Neşesi İle Huzurlu ve Ümitvardırlar

Kuran’daki “…Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf Suresi 87) hükmünü bilen bir mümin, böyle bir tutumdan şiddetle kaçınır. Allah’ın “Mutsuz-bedbaht’ olan ondan kaçınır.” (A’la Suresi, 11) ayetinde bildirdiği gibi, mutsuzluk ve karamsarlık bir müminin değil ancak ahirete iman etmeyen insanların tavrıdır. “…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216) ayetinde bildirildiği üzere bir mümin için olumsuz hiçbir olay yoktur.

Başına olumsuz gibi görünen bir olay gelen kişi için asıl önemli olan, olaylardaki hayırları görebilmesidir. Hayır arayan kişi, aslında olayların ne kadar mükemmel ve kusursuz bir akış içerisinde yaratıldığını görecek ve hidayeti artacaktır. Yaşamını yalnızca Allah’ı razı etmeye ve cenneti kazanmaya adamış olan bir mümin, tüm davranış ve düşüncelerini bu ahlaka göre belirlemeye çalışır. Çünkü Allah’ı dost ve veli edindiği zaman yaşamındaki her olayın bir hayırla sonuçlanacağının bilincindedir.

Dolayısıyla Allah’a güvenen bir mümin yaşamını karamsarlıktan uzak, ümit, mutluluk ve huzur içinde geçirir. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah, bu ahlakı bir ayette şöyle bildirmiştir: Dediler ki: “Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma.” (Hicr Suresi, 55) “…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)

ŞEYTANIN OYALAMASI: BOŞ VAKİT

Boş vakit geçirmeyi güzel görmek, şeytanın insanlara verdiği bir telkindir. Cahiliye toplumunda insanlar için boş vakit geçirmek, onların kullandığı ifadeyle “zaman öldürmek” çok yaygındır. Fakat mümin, Allah’ın ona lütfettiği vaktini, her anını Allah’a yakınlığını arttırarak, daha derin düşünerek, Müslümanlara, İslam’a hizmet ederek geçirmelidir. Allah’a samimi olarak inanan bir kişi, şeytanın dünya hayatında insanlara süslü gösterdiği boş uğraşlardan kendini tamamen uzak tutmalıdır. İnsan ancak bu şekilde berrak bir zihinle gereği gibi derin düşünebilir. Kuran’da müminlerin boş işlerden yüz çevirdikleri şöyle bildirilmiştir: “Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir.” (Müminun Suresi, 3)

Dünyadaki vakit insanlar için çok değerlidir. İnsan yaşadığı her an Allah’ın rızasının en çoğunu aramalıdır. Şöyle bir düşünün, bir insan vaktini boş ve kendisine fayda sağlamayacak konularla geçiriyorsa ve düşündüğü birçok şey o kişinin ahireti için faydalı ve yararlı değilse? Mümin her an böyle bir ihtimalin şuurunda olup, şeytanın ona hoş ve kolay gösterdiği “boş ve gereksiz” düşüncelerden tamamen uzaklaşmalıdır. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde bu konuda şöyle buyurmuştur: Abbas (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) bu konuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Sağlık ve boş vakit, insanlardan pek çoğunun bunlardan faydalanmak hususunda aldandıkları iki büyük nimettir.” (Buharî, Rikâk 1)

Vaktini boşa geçiren bir insan gereği gibi ölümü, cenneti, cehennemi derin düşünemez. Halbuki mümin, herkes gibi kendisinin de süratle ölüme doğru gittiğini, dünyadaki her şeyin imtihanın bir gereği olarak yaratıldığını kesinlikle aklından çıkarmaz. Allah’ın gün içinde kendisine gösterdiği sayısız acznini düşünüp kendisini Allah’a yaklaştıracak konulara yönelir. Örneğin, Müslümanların Kuran ahlakını insanlara anlatma konusunda verdikleri samimi fikri mücadeleyi gördüğü halde, şeytanın ona süslü gösterdiği hayatı tercih eden, hayatını boş amaçlarla harcayan birini düşünelim. Ahirette hesap gününde bu kişiye bu yönde çaba harcamak varken, neden boş işlerle vakit geçirdiğini elbetteki sorulacaktır.

Mümin, hesap gününde böyle bir durumla karşılaşmadan, dünyada iken vicdanını kullanarak böyle bir tavırdan sakınmalıdır. Kuran’ın, “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75) ayetinde bildirdiği gibi, müminler hayatlarını, Allah’ın razı olacağı şekilde Allah’ın rızası için tebliğ yapmak, derin düşünmek, İslam ahlakını yaymak için çaba göstererek geçirmelidirler. Aksinde gün içinde düşündükleri, dikkat verdikleri dünyevi birçok konu onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Aksine hesabını veremeyecekleri bu boş vakit onları ahirette kayba sürükleyebilir.

Önemli olan müminin bu gerçeğin bilincinde olması ve tek bir anını bile boşa geçirmemesidir. Kuran’da bu yönde samimi çaba gösteren müminler şöyle müjdelenmişlerdir: “İman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: “Bu daha önce de rızıklandığımızdır” derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.” (Bakara Suresi, 25) “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.” (Araf Suresi, 42)

ŞEYTANIN BİR BAŞKA OYUNU: BOŞ KONUŞMALAR

Boş konuşma, içinde Allah’ın anılmadığı, Allah’ın rızasının gözetilmediği, insanın ahiretine bir fayda sağlamayan konuşmalara denir. Hiçbir faydası olmadığı ve ruha da sıkıntı verdiği halde cahiliye insanı, vaktinin büyük bir kısmını boş konuşmalar ile geçirir. İnsanları biraraya geldiklerinde boş konuşmalarla oyalamak, şeytanın en büyük hilelerinden biridir. Bu yöntemle şeytan, insanları Allah’ı anmaktan alıkoymak, Allah’ın etrafta Kendi varlığının delilleri olarak yarattığı sayısız ayet ve mucizeyi görmelerini, tefekkür etmelerini, yaratılış amaçlarını düşünmelerini engellemek ve ahiret için kullanmaları gereken değerli zamanlarını boşa harcatmak ister.

Boş konuşma nasıl inkarcıların belirleyici özelliğiyse, boş konuşmalara itibar etmemek, bundan rahatsız olmak da müminlerin özelliğidir: Ki onlar, yalan şahitlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir. (Furkan Suresi, 72) Boş ve yararsız olan sözü’ işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: “Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz” derler. (Kasas Suresi, 55)

Şeytan, her türlü sapkın konuda olduğu gibi, bu Kuran dışı cahiliye alışkanlığını da meşru kılıflar altında müminlerin yaşamına sokmak için çalışacak, müminlerin boş bulundukları anı kollayacaktır. Bu yüzden mümin her zaman uyanık olmalı, bu tür ortamlarla karşılaştığında kendini kaptırmadığı gibi, derhal müdahale ederek Allah’ın anıldığı bir ortam sağlamalıdır.

Mümin, inkarcıların, cahillik, akılsızlık, boş konuşma gibi, küçük ve basit olmanın göstergesi olan alışkanlıklarını ve ahlak özelliklerini hiçbir zaman kendine yakıştırmamalıdır. Cennette, müminin ruhunu sıkan her türlü azap gibi, boş konuşmanın da olmaması çok büyük bir nimettir: Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun vaadi yerine gelecektir. Onda ‘boş bir söz’ işitmezler; sadece selam(ı işitirler). Sabah akşam, onların rızıkları orda (bulunmakta)dır. (Meryem Suresi, 61-62)

ŞEYTANIN TERÖRÜ: SATANİZM

Satanizm, şiddeti ve vahşeti dini bir ritüel haline getiren sapkın bir ideolojidir. Kendilerine şeytanı ilah edindiklerini söyleyen satanistler, insanlık dışı eylemleri ve kanlı cinayetleri adeta bir ibadet düşüncesiyle yerine getirirler. Çoğu kimse satanizm denildiğinde bunun sadece psikolojik yönden gençler arasında yaygın olan, mistik bir tür akım olduğunu düşünebilir. Ya da izlediği filmlerin etkisi ile satanistlerin sadece garip ritüellere sahip, akli dengesi yerinde olmayan insanlar olduğunu sanabilir.

Satanistlerin vahşet temelli, ürkütücü ritüellere sahip oldukları doğrudur. Ancak pek çok insanın göz ardı ettiği nokta, satanizmin, geçmişi 1800’lere uzanan materyalist, şiddet yanlısı ve ateist bir ideoloji olduğudur. Üstelik bu ideolojinin dünya çapında çok sayıda takipçisi vardır.

Satanizmin temel özelliği her türlü dini değeri reddetmesi ve şeytanı kendisine ilah edindiğini söyleyerek, cehennemi bir nevi kurtuluş olarak görmesidir. Satanizme göre insan hiçbir şeye karşı sorumlu değildir, tek sorumluluğu nefsinin kendisine emrettiklerini yerine getirmesidir. Bu durumda eğer nefsi insana öfkelenmeyi, kin tutmayı, intikam almayı, yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı, zarar vermeyi, öldürmeyi emrediyorsa bunun yapılmasında bir sakınca yoktur. Satanizmin bunu savunurken öne sürdüğü temel mantık ise, kötülüğün engellenmesinin bir tür samimiyetsizlik olduğu iddiasıdır. Yani bu sapkın inanca göre, nefsi insana karşısındaki kişiyi öldürmesini söylüyorsa ve eğer insan bunu yerine getirmemişse dürüst davranmamış olur. Tüm insanların takdir ettiği, güzel ahlak özelliği olarak gördüğü sevgi, hoşgörü, sabır, affedicilik gibi erdemler ise satanistlerin nefret ettikleri özelliklerdir.

Bu sapkın ideolojiye göre asil olan, kin, öfke, intikam gibi duygular ve kötülükte sınır tanımaz olmaktır. Satanizmin temel öğreti kitabı olarak kabul edilen Satanic Bible’ın (Şeytani İncil) beşinci maddesinde -İncil’de yer alan “bir yanağına tokat atana diğerini çevir” prensibine atıfla- “Şeytan diğer yanağını çevirmek yerine, intikam almayı temsil eder” denilmektedir. Yine aynı kitabın bir başka maddesinde, “Düşmanlarınızdan tüm kalbinizle nefret edin ve eğer bir adam sizin yanağınıza vurursa, siz de onun öbür yanağına vurun” talimatı yer almaktadır.

Bu mantıkla hiçbir kötülüğün engellenemeyeceği açıktır. Böyle bir ortamda büyük bir kaos ve karmaşa oluşur. İnsanların vicdanlarını kullanmadıkları, dolayısı ile iyiyi kötüden ayırt edip güzel olanda irade göstermedikleri ve muhakemelerini kullanmadan hareket ettikleri bir toplumda düzenden, huzurdan, barıştan, güvenlikten, affedicilikten, hoşgörüden söz etmek mümkün değildir. Bu düzen içerisinde karşısındakine kızan bir insan, öfkesini yenip itidalli davranmak yerine intikam almaya kalkışacaktır. Ya da ihtiyaç ve fakirlik içinde olan bir insan bu duruma sabredip, meşru bir şekilde ihtiyaçlarını gidermeye çalışacağına hırsızlık, yolsuzluk gibi yollara başvuracaktır.

Zaten satanizm de bunu teşvik etmektedir. Satanizmin ortaya koyduğu toplum yapısı kanunsuz ve kural tanımazdır. Amaç nefsin tüm bencil duygularının ve kötülüklerinin özgürce yaşanmasıdır. Modern satanizmin kurucusu olarak kabul edilen Anton LaVey Satanic Bible (Şeytan İncili) adlı kitabında satanizmin temel prensiplerini aktarırken, takipçilerine kötülüğü diledikleri gibi yaşamaları ve yaymaları için telkinde bulunmaktadır. Hatta kendisi ile yapılan bir röportajda LaVey, “Kanunların kesin olarak çiğnenmek için yapıldığını hissediyorum… Sokakta birini soymakta hiçbir yanlışlık görmüyorum”demektedir. (Anton LaVey, Birth of Tragedy, Issue No. 4, Kasım 86-Ocak 87)

Satanizmin kural tanımazlığı elbette bununla sınırlı değildir. Kişi sadece kendisine ve yakın çevresine zarar vermekle kalmaz, düşmanlığı ve öfkesi tüm insanlığa yöneliktir. Üstelik bu kural tanımazlık, şiddeti hayatın ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Satanizme göre şiddet tabiatın kendisinde vardır ve kaçınılmazdır. Bu sapkın inanışa göre tabiatta olan şiddetin insanlar arasında yaşanmasının da bir sakıncası yoktur. İnsanın, şiddeti engellemeye veya bastırmaya çalışması doğasına aykırıdır, insan bir gün bir yerde mutlaka şiddete başvuracaktır, o zaman bunun önüne geçmeye çalışmanın bir mantığı yoktur.

Görüldüğü gibi satanizm son derece sapkın inanışlara sahiptir. Ve bu inanışlar insanları saldırgan olmaya, cinayet işlemeye ve hatta katliamlar yapmaya yöneltmektedir. Özellikle Amerika’da akademisyenler ulusal terörün temelinin satanizm olduğu ve satanizmle ciddi mücadele yöntemleri geliştirilmesi gerektiği tespitinde bulunmuşlardır. Bu akademisyenlerden birisi de Denver Üniversitesi’nden profesör Carl Roschke’dir. Roschke konunun önemini, “Satanik ideolojinin, ulusal terörün temeli olduğu konusunda ciddi çalışmalar yürütmekteyiz”, sözleri ile dile getirmektedir. (Expert On Satanism Sees Terrorism Dangers Ahead, Online Athensnews, 28 Şubat 1999) Satanizme karşı verilecek mücadelenin en önemli adımının, satanistlerin “sadece işsiz güçsüz takımı” oldukları yanılgısından vazgeçilmesi olduğunu söyleyen Roschke, satanistlerin işledikleri suçlar incelediğinde bu ideolojinin ne kadar büyük bir bela olduğunun daha iyi anlaşılacağını aktarmaktadır. (Expert On Satanism Sees Terrorism Dangers Ahead, Online Athensnews, 28 Şubat 1999) Kuşkusuz böyle bir akıma karşı yapılacak en önemli mücadele, fikri alanda olacaktır. Bunun için de satanizmin hangi ideolojileri kendisine dayanak noktası edindiğini anlamak gerekir.

SATANİZMİN İDEOLOJİK KÖKENİ DARWİNİZM’DİR

Satanistlerin kitaplarında, dergilerinde, yayınladıkları broşürlerde ve internet sitelerinde kendilerini tanıtırlarken en çok dikkat çeken noktalardan birisi, ‘insanları bir tür gelişmiş hayvan olarak’ gördükleri, ‘hayatın asıl anlamının mücadele olduğunu’ söyledikleri, ‘ancak güçlü olanın ayakta kalabileceğini’ savundukları cümlelerdir. Bu durum satanistlerin görüşlerinin ideolojik temelinin Darwinizm olduğuna dair önemli bir delildir.

Nitekim pek çok satanist de bunu açıkça dile getirmekten çekinmez. “A Description of Satanism” (Satanizmin Bir Tarifi) adlı bir yazıda, satanist yazar ideolojisini şöyle açıklamaktadır: …Öncelikle tüm insanlar sosyalleşmiş hayvanlardır… Tüm insanlar ve hayvanlar ortak bir biyolojik geçmişe sahiptir.Satanizm insanların gelişmiş bir hayvandan başka bir şey olmadığını savunur. Bizim diğerlerine bir üstünlüğümüz yoktur, biz sadece evrimleşme ve ayakta kalma şansına sahip olabilmiş kişileriz.. “Şeytan Kilisesi” yayınları arasında yer alan bir başka satanist kaynak ise, insanların gelişmiş birer hayvan oldukları düşüncesine inandıklarını şu sözlerle dile getirmektedir: Satanizm insanı bir tür hayvan olarak gördüğüne göre –geçmiş kültürlerde bu gerçeğin farkına varmış ve toplumları içerisinde bunu dile getirmiş olanlar vardır- bu sanatsal ve felsefi ifadeleri bulup ortaya çıkaracağız ve bunları bugünkü uyanışımızın kökeni olarak göreceğiz.

Görüldüğü gibi satanizm, Darwin’in insanların hayvanlardan evrimleştiğini öne süren teorisini ideolojik ‘uyanışın’ kökeni olarak görmektedir. Anton LaVey ile yapılan ve MF Magazine isimli müzik dergisinde yayınlanan bir röportajın girişinde ise Darwinizm ile satanizm arasındaki ilişki şöyle tanımlanmaktadır: Anton LaVey, 1960’ların sonunda hippilikten ve Hıristiyanlığın monoton ahlaki değerlerinden sıkılan bireyler için, sosyal Darwinizm ideolojisini ve pozitif düşünceyi anlaşılabilir bir forma sokarak yeni bir yol oluşturmuştu. Satanist kilisenin papazlarından Magister Peter H. Gilmore ise, bu sapkın dini şöyle tarif etmektedir: … Şimdi bunun yerine modern satanizmin ne olduğuna bir bakalım: Kabiliyeti olanların ahmak olanların üzerinde tekrar hakim olacağı, adaletsizliğin yerini adaletin alacağı, iki bin yıldır tüm insanların eşit olduğu safsatasını öne sürenlerin tamamen reddedildiği acımasız bir din elitizmi ve sosyal Darwinist anlayış.

Elbette yukarıdaki satırlarda yer alan adalet anlayışı, bizim anladığımız anlamda, hak ve eşitlik prensibi üzerine inşa edilmiş bir adalet değildir. Bu adalet satanist bir adalet anlayışıdır ve takip eden satırlardan da anlaşılacağı üzere kendilerini diğerlerinden üstün gören insanlara her türlü yetki ve hakkı vermeyi öngören bir adalettir. Satanizmin sadece Batı toplumlarını üstün gören sosyal Darwinist anlayışı, başta faşizm olmak üzere pek çok ırkçı ve şovenist akımla paralellik göstermesine ve hatta çoğu zaman bu akımlarla işbirliği içinde hareket etmesine neden olmuştur. Hitler’in Nasyonel Sosyalistleri, Mussolini’nin Kara Gömleklileri arasında satanizme inanan pek çok kişiye rastlamak mümkündür. Bu işbirliği Anton LaVey tarafından şöyle dile getirilmektedir: Bu kutsal olmayan bir ittifak. Bu görüşü savunan çok farklı insanlar geçmişte bizimle anlaşma yaptılar.

Hikayeleri, ışıkları ve koreografileri ile milyonlarca insanı yönlendiren Alman Nasyonel Sosyalist partisinin anti-Hıristiyan gücü satanistlere samimi olarak bağlıydı. Bu akımlarla satanizm arasındaki en önemli ortak payda ise Darwinizm’dir. Tüm bu sapkın ideolojilerin temelinde yer alan sosyal Darwinizm’i, satanistler şu sözlerle savunmaktadırlar: Güçlü olanın ayakta kalması prensibi, bireyin hayatta kalıp kalamamasından, kendi başlarına ayakta duramayan milletlerin elenmesine kadar toplumun her seviyesine uygulanabilir… Zayıflar sosyal Darwinizm’in neticelerini yaşamaya başladıkça dünya nüfusunda sistemli bir azalma olacaktır. Çünkü doğa her zaman çocuklarını bir yandan güçlendirir bir yandan temizler. Biz gerçeklerden bahsediyoruz ve bunu varlığın yapısına zıt olan bir ütopyaya dönüştürmeye çalışmıyoruz. Satanistlerin sosyal Darwinizm’e olan bağlılıklarının bir diğer ifadesi, faşizmin bir ürünü olan öjeni teorisini büyük bir hararetle savunmalarıdır. Sakat ve hasta insanların toplumdan temizlenmesi ve sağlıklı bireylerin eşleştirilerek çoğaltılmasını öngören öjeni teorisi, özellikle Nazi Almanyası’nda uygulama alanı bulmuştur.

Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah edilebilir. İnsan ırkının ıslah edilmesine engel olan unsurlar ise (sakatlar, hastalar, akıl hastaları vs gibi) toplumdan ayıklanmalıdır. Nazi Almanyası’nda bu mantık uyarınca onbinlerce kalıtsal hasta ve akıl hastası insan acımasızca öldürülmüştür. İşte satanizm de aynı korkunç cinayetleri savunmaktadır. Satanistlerin öjeniye bakış açıları kendi kaynaklarında şu şekilde yer almaktadır: Satanistler ayrıca öjeni teorisinin pratiğe geçirilerek doğa kanunlarının geliştirilmesi için yollar ararlar… Bu, üreme kabiliyeti olan insanların desteklenerek, gen havuzunu insanlığın daha hızlı ilerlemesini sağlayacak şekilde geliştirme çabasıdır. Bu dünya çapında genel olarak uygulanan bir yöntemdir… Genetik kodlar çözülünceye ve soyumuzu devam ettirecek olanları seçme imkanımız oluncaya kadar satanistler en iyilerin en iyilerle birleşmesini savunurlar.

SATANİZMİN SAPKIN AYİNLERİ

Satanizm denildiğinde pek çok kişinin aklına, bu kişiler tarafından düzenlenen kara büyü ayinleri ve bu ayinlerde yaşanan korkunç vahşetler gelir. Ancak insanların bir kısmı bunların sadece korku filmlerinde var olduğunu, gerçek hayatta bu tarz olayların yaşanmadığını zanneder. Oysa filmlerde görmeye alışkın olduğumuz türden sapkın sahneler, satanist ayinlerin ve törenlerinin ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bu ayinlerin ana amacı şeytanla bağlantıya geçmek ve onun sözde öğütlerini öğrenebilmektir. Bunun için özel ortamlar hazırlanır. Satanizmde bu şeytani ritüellerin ne kadar büyük bir yer kapladığını görmek için, satanistler tarafından hazırlanmış kitaplara ve internet sitelerine kısaca bir göz atmak yeterli olacaktır. Bu tür yayınların ortak özelliği karanlık ve kanlı öğelere bolca yer vermeleri ve şeytani ayinlerin önemi üzerinde ısrarla durmalarıdır.

18 yaşından küçük satanistlere çeşitli öğütler verilen ünlü satanist internet sitelerinden birisinde, söz konusu ayinlerin satanizmin temel taşlarından birisi olduğu üzerinde durulmakta ve toplu olarak ayin yapamayan gençlerin tek başlarına iken bile mutlaka bir tür ayin yapmaları gerektiği anlatılmaktadır. Gençlerin yapmaları gereken ayinin detayları ise şu şekilde belirtilmiştir: Karanlık güçlerin seninle bağlantıya geçtiklerini düşündüğün anda korkma ve paniğe kapılma… Karanlık güçlere onların hak ettikleri saygı ve dekor ile yaklaş, ayinler bunun içindir; onlarla bir ilişki kurabilmek için… Etkili bir ayin yapabilmek için LaVey’in kitabında belirtilen tüm malzemeleri bulman şart değil. Belki kılıçlar, ayin kadehleri, siyah ipler, gong gibi malzemeleri alacak paran olmayabilir veya bunları temin edebileceğin bir mağaza bulamayabilirsin. Ama yine de ayin yapabilirsin… (Siyah) mumu yak ve önüne otur… Mumun ışığına bakarak, “Hazırım Karanlıkların Efendisi, gücünü içimde hissediyorum ve hayatımı şereflendirmeni istiyorum. Ben şeytanın taraftarlarından biriyim. Yaşasın Şeytan”, diye ona seslen…

Bu şeytanı hayatına sokmanın basit bir yoludur. Şeytanı kendine rehber edinen bir toplulukta her türlü sapkınlık, ahlaksızlık ve vahşet olağan karşılanır. Satanistler için bunlar şeytanın kendilerine ilhamı ve mutlaka yerine getirilmesi gereken emirleridir. Bu emirlere itaat eden satanistler; cinsel sapkınlıklar göstermekte, hayvanlara ve insanlara işkence yapmakta, hatta öldürdükleri canlının veya insanın kanını içmek gibi akıl almaz iğrençlikler sergileyebilmektedirler. Dünyanın pek çok ülkesinde satanist olduğunu söyleyen gençler uyuşturucu partileri düzenlemekte, bu partilerde her türlü ahlaksızlık ve sapkınlık yaşanmakta ve bu tarz partiler çoğu zaman şeytan için bir arkadaşlarını öldürmeleriyle neticelenmektedir. Satanistlerin ayinlerinde kan dökmeye özel bir önem vermeleri ise, şeytanın insanlık üzerindeki planının sembolik bir ifadesidir. Şeytan, büyük bir nefretle baktığı insan soyuna elinden geldiğince acı çektirmek istemektedir. Bu nedenle dünyada kan dökülmesini kendisine bir amaç olarak belirlemiştir.

Bu ve benzeri din düşmanı ideolojilerin bağlıları tarafından yürütülen tüm savaşlar, katliamlar, cinayetler ve terör eylemleri, şeytanın kan dökme dürtüsünü tatmin etmeye yönelik birer “satanist ayin”dir. Kendilerini açıkça “satanist” olarak ilan edenler, kan dökmeyi açık bir ritüel şeklinde uygulamaktadırlar. Yeryüzünde terör ve anarşiyi körükleyenler ise, aynısını daha üstü kapalı bir biçimde, ama çok daha kapsamlı bir biçimde gerçekleştirmektedirler.

SATANİZM BAŞTAN YENİLGİYE UĞRAMIŞ BİR İDEOLOJİDİR

Satanizmin nasıl bir tehlike olduğunu incelerken, satanistler tarafından yapılan bir tespitin göz önünde bulundurulması gerekir. Satanistler kendilerine kaç kişi oldukları sorulduğunda, sayılarının çok kalabalık olduğunu, çünkü kendileri farkında olmasalar bile satanizmi yaşayan çok fazla sayıda insan olduğunu öne sürerler. Aslında bu bir bakıma doğrudur. Çünkü satanistlerin savunduğu görüşler günümüzde bilinçli veya bilinçsiz olarak pek çok kişi tarafından paylaşılmaktadır. Çünkü insanın vicdanının sesini dinlemeyip, güzel ahlaklı bir yaşam sürmemesi, nefsine ve şeytanın emirlerine uyması demektir. Satanistlerin bugüne kadar neden oldukları belalar düşünüldüğünde böyle insanlardan oluşan bir toplumun varacağı sonun ne kadar acı olacağı açıktır. Satanizmin temeli olan, insanın bir tür hayvan olduğu iddiası ise tamamen bir safsatadan ibarettir. İnsan kör tesadüfler sonucu ortaya çıkmış bir varlık değildir.

Tüm evrendeki düzenin ve ihtişamın olduğu gibi insanın da Yaratıcısı, üstün, güçlü, hakim ve her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’tır. Allah insanları, düşünüp akledebilen, iyiyi kötüden ayırma anlayışına sahip, Allah’a karşı sorumluluğu olan varlıklar olarak yaratmıştır. Her insanın nefsi kendisine kötülüğü emrettiği gibi, vicdanı da kötülükten sakınmayı ve korunmayı emreder. İnsanın sorumluluğu ise nefsinin değil vicdanının sesini dinlemek ve Allah’ın razı olacağı bir ahlak göstermektir.

İnsanın göstereceği güzel ahlak hem kendisinin ve içinde yaşadığı toplumun huzurlu ve rahat bir yaşam sürmesini, hem de ahirette, Allah’ın izni ile, en güzel karşılığı almasını sağlayacaktır. Unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek ise, şeytanın insanlara süsleyip çekici gösterdiği yaşamın büyük bir aldanıştan ibaret olduğudur. Şeytan insanlara, dünya hayatında çeşitli vaatlerde bulunabilir, onları doğru yoldan ayırmaya çalışabilir, ancak unutulmamalıdır ki şeytanın insanları davet ettiği yol, ona uyan insanların felaketi olacaktır. Çünkü şeytan ve onu izleyenler daha en baştan yenilgiye uğramış olanlardır. Kuran’da bu gerçeği bize haber veren ayetlerden bazıları şu şekildedir:

… Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle) dedi: “Andolsun, kullarından ‘miktarları tespit edilmiş bir grubu’ (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 117-119)

ŞEYTANIN HİLESİ ZAYIFTIR

Hz. Adem’den beri insanın dünya üzerindeki en büyük düşmanı şeytandır. Şeytan, Hz. Adem yaratıldığında Allah’a itaat etmemiş ve tüm insanları Allah’ın yolundan saptırmaya ahdetmiştir. Allah, Kuran’da şeytanın insanları doğru yoldan ayırmak için türlü yollar denediğini, onlara tuzaklar kurduğunu, dünya hayatını süslü ve çekici göstermeye çalıştığını bildirir. Bunların yanında, Allah’ın şeytan hakkında bildirdiği bir başka bilgi ise, onun hilesinin zayıf olduğu ve insanlar üzerinde hiçbir zorlayıcı etkisinin bulunmadığıdır. Ayette şöyle buyrulmaktadır: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisa Suresi, 76)

Kuran’daki pek çok ayette de belirtildiği gibi, şeytanın bu planı Allah’ın rızasını tam anlamıyla gözeten ve nefsinin mazeretlerine geçit vermeyen samimi Müslümanlar üzerinde etkili olmamaktadır. Şeytanın etkisini inananlardan uzaklaştıran, sürekli Allah’ı anmaları ve Rabbimiz’in gücünü, sevgisini ve azabını düşünme konusunda gevşeklik göstermemeleridir. Bu kişiler ayette “muhlis kullar”, yani ihlasla, katıksız samimiyetle Allah’ı en çok razı edecek yolu tercih eden kişiler olarak bildirilmiştir.

Aslında şeytanın hilesinin zayıf olması ve zorlayıcı bir gücünün bulunmaması, Allah’ın insanlar için yarattığı bir kolaylıktır. Çünkü dini yaşayan bir insanın karşısında dine karşı negatif bir güç olarak şeytan vardır. Onun zayıf ve güçsüz olması ise, müminlerin dini yaşama konusunda güçlük yaşamayacaklarının bir göstergesidir. Ancak bunun için samimi bir iman gerekir. Allah Kuran’da salih olanların şeytanın hilelerinden etkilenmeyeceğini şöyle bildirmektedir: “Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.” (Hicr Suresi, 39–40) Kuran’da gerçekten inananların az sayıda oldukları haber verilmiştir.

Şeytanın, “insanı din ahlakından yavaş yavaş ve sessiz şekilde uzaklaştırma planı”nı en çok uygulamaya çalışacağı kişilerin inançlı insanlar olması son derece normaldir. Çünkü iman etmeyenler, zaten onun kendisine görev edindiği şekilde, Allah’ın rızasından uzak ve ahireti unutmaya çalışarak yaşamaktadır. Öyleyse samimi olarak iman eden bir Müslümanın bu yönde dikkatinin açık olması gerekir. Kendisini insanların birçoğunun içine düştüğü bu aldanışlardan korurken de dikkat edeceği en önemli nokta, şeytanın planının “sessiz ve sakin bir işleyişe” sahip olmasıdır. Çünkü bazı insanların, kendilerini yaratan Allah’ı ve O’nun emirlerini düşünmedikleri, din ahlakından uzak yaşadıkları ve ölümden sonraki hesabı unuttukları halde vicdan azabı çekmelerini engelleyen unsurlardan biri, bunları yapmaya yavaş yavaş ve aşama aşama alışmalarıdır.

Allah’a samimi ve gönülden teslim olmuş bir Müslüman ise her an her yerde Allah ile beraber olduğunun bilincindedir. Her işine Allah’ı hatırlayarak başlar. İnsanın Allah ile sürekli içli bir bağlantı halinde olması ise, dünyaya bir imtihana tabi olmak üzere geldiğini unutmamasını sağlar. Dünya hayatının bir imtihandan ibaret olduğu ve yaşamı boyunca her an nefsinin mi yoksa vicdanının mı sesine uyduğuyla deneneceği çok açıktır. Bunun farkında olan kişi, nefsi kendisini herhangi bir kötülüğe yöneltmek ya da gevşekliğe sevketmek istediğinde, bunun bir imtihan olduğunu bilerek, hemen vicdanın gösterdiği yola yönelmelidir.

Allah, şeytanın iman edenlerin ve tevekkül edenlerin üzerinde bir etkisinin olmayacağını şöyle bildirmiştir: “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.”(Nahl Suresi, 99–100)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği önemli bir sır, insanın kendisine gelen vesveseden nasıl kurtulacağıdır. Bu, Allah’tan korkan ve cenneti umut eden müminler için çok önemli bir konudur. Çünkü vesvese şeytanın insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmak, onları boş ve amaçsız işlerle uğraştırarak vakitlerini almak amacıyla fısıldadığı yanıltıcı sözlerdir. Şeytan bu yolla insanlara, hüzün, korku ve sıkıntı vermeye, aralarını açmaya, Allah, kitap, din hakkında kuşkuya düşürmeye çalışır. Hak olmayan konularda insanları uzun ve olmadık kuruntulara kaptırır.

Kuran’da şeytanın vesvese verme özelliğini anlatan ayetlerden biri şöyledir: “(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez.” (Nisa Suresi, 120) Şeytanın fısıldadığı kuruntular her ne olursa olsun, müminler Allah’ın gösterdiği yola uyduklarında, şeytan onlara etki etmeyecektir. Allah, şeytana karşı müminlere şunu hatırlatır: “Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir.” (Araf Suresi, 200–201)

Ayetlerde görüldüğü gibi, müminler şeytandan gelen vesveselere karşı çok dikkatlidirler. Uzun uzun oturup ondan gelen vesveseleri düşünerek vakit kaybetmez, söz konusu vesveselerle Allah’ın razı olmayacağı, bir mümine yakışmayacak sıkıntılı, hüzünlü, korkulu bir ruh haline girmezler. Bir sıkıntı, Kuran’a uygun olmayan bir düşünce hissettiklerinde hemen düşünürler. Bunun Allah’ın hoşnut olmayacağı şeytandan gelen bir vesvese olduğunu anlarlar. Hemen Allah’ı ve Kuran ayetlerini düşünerek şeytanın fısıldamalarından kurtulurlar.

Şeytanın Zorlayıcı Gücü Yoktur

Yazılar boyunca verilen örnekler şeytanın insanları nasıl sinsi yöntemlerle kötülüğe sürüklediğini, onları Kuran ahlakından uzaklaştırmak için nasıl ciddi bir çaba içerisinde olduğunu ortaya koyan davranış bozukluklarının bir bölümüdür. Ancak tüm bunları değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken çok önemli bir konu vardır. Şeytan insanlar üzerinde zorlayıcı bir güce sahip olan bir varlık değildir.

Kötülüğe teşvik ederken yaptığı, insanları yalnızca bu ahlaka çağırmaktır. Ona uymak ya da yüz çevirmek ise tümüyle insanın kendi iradesi altındadır. Allah, indirdiği hak kitaplarla, gönderdiği elçileriyle insanlara her konuda doğruyu ve yanlışı bildirmiştir. Ayrıca Yüce Allah, insanlara hayatın her safhasında, karşılaşılan her olayda kişiye her an doğru olanı ilham eden vicdanı yaratmıştır.

Vicdan, Allah’ın dilemesiyle insanı her zaman hayra çağırmaktadır. Dolayısıyla nefsinde ne kadar çok kötülük olursa olsun, her insan bunlardan sakınabilecek, doğru ve güzel olanı bulabilecek bir bilgiye sahiptir. Bu nedenle şeytana uyan bir insan, bundan tümüyle tek başına sorumlu olduğunu bilmelidir. Ahirette, dünya hayatında yaptığı her davranışın hesabını “yapayalnız, tek başına” verecektir. Tüm bu gerçekleri düşünebilen bir insan doğruyu görmeli, şeytanın insanlara büyük bir tuzak kurduğunu anlayarak, bir an önce onun şerrinden sakınıp Allah’ın razı olacağı bir ahlaka ulaşmalıdır. Bunun yolu ise çok kolaydır:

“Kötülükten sakınıp iyiliği ilke edinerek Kuran ahlakını yaşamak”. Rabbimiz, Kuran’da iyiliklerin kötülükleri gidereceğini şöyle bildirmiştir: … Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür. (Hud Suresi, 114)

Allah’ın “Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Ahkaf Suresi, 13) ayetiyle bildirdiği gibi, güzel ahlaklarında istikrar gösterdikleri takdirde, Allah bu kimselerin hayatlarından korkuyu, hüznü çekip alacak, kötülüklerini örtüp bağışlayacak ve onlara yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecektir.

Bu gerçek başka bir ayette ise şöyle bildirilmiştir: İman edip salih amellerde bulunanlar ise; Biz şüphesiz onların kötülüklerini örteceğiz ve şüphesiz yaptıklarının en güzeliyle karşılık vereceğiz. (Ankebut Suresi, 7)

ŞEYTANI DOST EDİNMEKTEN KAÇINMAK

Allah, Kuran’ın “Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız’; artık bu, onun bir yakın dostudur.” (Zuhruf Suresi, 36) ayetiyle, Kuran ahlakından yüz çeviren insanların, şeytanın dostu haline geldiklerini bildirmektedir. Bir başka ayette ise bu gerçek “Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostlari kıldık.” (Araf Suresi, 27) sözleriyle haber verilmiştir.

Şeytan, dost edindiği kimseleri etkisi altına almakta ve onları kendi çirkin ahlakı doğrultusunda yönlendirmektedir. Allah’ın rızası ve hoşnutluğu yerine şeytanın dostluğunu kazanan kimseler, Allah’ın insanlar için yarattığı pek çok nimetten mahrum kalırlar. Bu nimet kayıplarından biri, hiç kimseyle gerçek anlamda dost olamamalarıdır. Dostluk, Kendisi’ni dost edinenlere Rabbimiz’in verdiği bir nimettir. Kuran’da “Sizin dostunuz (Veliniz), ancak Allah, O’nun elçisi, rüku’ ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir.” (Maide Suresi, 55) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah bu kimselere salih müminlerin dostluğunu nasip eder.

Şeytanın dostluğu ise, insanı daima yalnız bırakır. Çünkü, şeytan dost edindiği kimselere yalanı, fıskı, isyanı, kötülüğü, inkarı, kini ve nefreti hoş gösterir. Şeytanın etkisindeki bir kimse, çevresindekilere karşı böyle bir ahlak anlayışı ile yaklaşır. Genellikle öncelikli olarak kendi menfaatlerini göz önünde bulundurarak hareket eder; daima kendisini düşünür; en iyi arkadaşı daima kendisidir. Bu nedenle söz konusu kişilerin Kuran’da kastedilen manada gerçek ve kalıcı dostluklar kurmaları mümkün olmaz. Kuran ahlakının yaşanmadığı bir toplulukta, insanların yardım isteyebilecekleri, işlerini, mal mülk gibi değerli eşyalarını emanet edebilecekleri, sır verebilecekleri, güvenilir ve candan bir dost bulmaları çok zordur.

Böylesine güvensiz bir ortamda insanların rahat ve huzurlu olmaları ise mümkün değildir. Çünkü, kendilerine karşı dost gibi görünen kişiler bile, aslında yalnızca menfaat peşinde olabilmektedirler. Dost olduklarını düşünen kimselerin bile birbirlerine olan bakış açıları dostluktan çok uzaktır. Birbirlerinin işine, arabasına, evine kısaca tüm imkanlarına kıskanarak bakabilir; onlardan üstün konuma gelme hırsına kapılabilirler. Bu amaçla, kolaylıkla birbirlerinin eksiklerini bulmaya ve birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışabilirler.

Bu anlayışla hareket eden kimseler son derece güvensiz ve samimiyetsiz bir ortam içerisinde yasadıklarının ve gerçek anlamda kimseyle dost olamadıklarının farkındadırlar. Ancak çözüm yalnızca Allah’ın kendileri için seçip beğendiği Kuran ahlakını yaşamalarındadır. Aksinde dünyada bu sıkıntıyı yaşayan kimselerin, ahirette de hiçbir dostları olmaz. Dünyada yaşadıkları huzursuz, samimiyetsiz, güvensiz ortam ahirette çok daha fazlasıyla karşılarına çıkabilir. Dünya hayatında şeytanı dost edinenlerin ahiretteki konumunu Rabbimiz şöyle bildirmiştir: “Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur.” (Hakka Suresi, 35) “Artık bizim için ne bir şefaatçi var, ne de candan-yakın bir dost.” (Şuara Suresi, 100-101)

İman edenlerin birbirleriyle olan dostlukları ise çok sağlam ve süreklidir. Çünkü müminleri biraraya getiren, onları birbirleriyle dost kılan, Allah’a olan samimi imanları ve Allah korkularıdır. Rabbimiz’in bir ayette “Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Al-i İmran Suresi, 103) sözleriyle bildirdiği gibi, iman edenler birbirlerinin kardeşleridir.

Bundan dolayı aralarındaki imana dayalı gerçek dostluk, Allah’ın izniyle hem dünyada hem de ahiret hayatında sonsuza kadar devam eder. Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa Suresi, 69)

ŞEYTANDAN ALLAH’A SIĞINMAK

İnsanın her konudaki en doğru bilgileri öğrenebileceği tek kaynak, Allah’ın insanlara bilmediklerini öğrettiği hak Kitabı Kuran’dır.Kuran’da her konuda olduğu gibi, insanın şeytana dair bilmesi gereken tüm ayrıntılar da anlatılmıştır. İnsanın bu bilgiler doğrultusunda dikkat etmesi gereken ilk şey ise “Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara Suresi, 168) ayetiyle bildirildiği gibi şeytanın izinden gitmemek olmalıdır.

Bunun sebebi ise Kuran’da şu sözlerle açıklanmıştır: “O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”(Bakara Suresi, 169)

Allah, Kuran’ın “Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, Şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele, 19) ayetiyle, şeytanı kendilerine dost edinen ve onun ahlakını benimseyen kimselerin durumunu haber vermiştir. Bu kimseler Rabbimizi unutmuş ve şeytanı kendilerine rehber edinmişlerdir.

Şeytanın asıl amacı, kendisi gibi, insanları da beraberinde ateşe sürükleyebilmektir. Böyle bir son ile karşılaşmamak için insanın herşeyden önce yapması gereken, kendisine Kuran’ı rehber edinmek olmalıdır. Nefsin de, -Allah’ın dilemesi dışında- daima kötülüğü emreden ve şeytanın sözcülüğünü yapan bir varlık olduğunu bilmeli ve onun isteklerine uymaktan Allah’a sığınmalıdır. Şeytanın hilesinin iman edenler için çok zayıf olduğunu, vicdanlarının sesine kulak verdikleri anda şeytanın tüm tuzaklarının bir anda bozulup yok olacağını bilerek, şeytandan gelen her telkinde samimiyetle Allah’a yönelmelidir. Bu yolu izlediğinde doğru yolu bulmak ve doğru yolda sağlam adımlarla ilerlemek her insan için çok kolaydır.

Allah bu kolaylığı ayetlerinde şöyle bildirmektedir: “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiç bir zorlayıcı-gücü yoktur.” (Nahl Suresi, 99) “Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.”(Nahl Suresi, 100)

Bediüzzaman Said Nursi “Sen, eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safiline (aşağıların en aşağısına, cehennemin en alt tabakasına) düşersin. Eğer Hak ve Kuran’ı dinlersen, ala-yı iliyyine (cennetin en yüksek derecesine, Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesine) çıkar, kainatın bir güzel takvimi olursun.” (Sözler, s. 297, İman ve Küfür Müvazeneleri, s. 106) sözleriyle şeytanı dost edinen bir insanın insanların en aşağısı durumuna düşerken, kendisine Kuran’ı rehber edinen ve Allah’ın yoluna uyan bir insanın da en üstün konuma geleceğini hatırlatarak insanları şeytanı dost edinmemeleri konusunda uyarmaktadır. Peygamber Efendimiz (sav) ise, şeytanın hilesinden sakınmak için müminlere şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Namaz, şeytanın yüzünü karartır, sadaka belini kırar. Allah için birini sevmek ve amelde muhabbet şeytanın kökünü kazır. Bunları yaparsanız şeytan sizden şark ile garb arası kadar uzaklaşır.” (Hz. İbni Ömer r.a.) (Ramuz El Hadis, s. 218)

ÜMİTSİZLİĞE VE ŞEYTANIN OLUMSUZ TELKİNLERİNE FIRSAT VERMEMEK

Ümitsizlik iki türlü olabilir. Birincisi, insanın karşılaştığı zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmasıdır. Ancak iman eden her insan, Allah’ın koruması altında yürütülen ve O’nun destekleyeceğini vaat ettiği işlerde bir olumsuzluk olmayacağını bilmelidir. Çünkü Kuran’daki ayetlerde, Allah’ın kesin bir biçimde müminlerin destekçisi olduğu ve onları asla inkarcılar karşısında yardımsız bırakmayacağı haber verilmektedir. Ümitsizliğin ikinci türü ise, kişinin yaptığı bir hata ya da işlediği bir günah nedeniyle kendi imanından ümit kesmesi, Allah’ın kendisini bağışlamayacağına ve artık cehennemlik olduğuna kendini inandırmasıdır.

Oysa bu tamamen Kuran’a muhalif bir düşünce, bir kuruntudur. Aksine Allah kendisine samimi bir biçimde tevbe edenlerin tüm günahlarını bağışlar. Allah’a yönelmek, O’nun rahmetine sığınmak için hiçbir nokta “çok geç” değildir. Allah, Kuran’da kullarına şöyle seslenmektedir: “… Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. ” (Zümer Suresi, 53)

Ümitsizlik, şeytanın mümini Allah yolundan alıkoymak için verdiği vesveselerden biridir. Şeytan bu yolla hata yapan bir müminin moralini bozmaya, yapılan basit hataları kendi gözünde büyütmeye ve onu daha da büyük hatalara sürüklemeye çalışır. Hedefi, mümini imanından ve samimiyetinden kuşkuya düşürmek, ona boş kuruntular aşılamaktır.

Eğer insan şeytanın bu yönteminden etkilenirse, giderek imani bir zayıflığa düşer, hata üstüne hata yapmaya başlar. “Bir kere hata yaptım, artık dönüşü yok” diye dile getirilen bir mantık içerisinde, giderek daha da büyük günahlara sürüklenir.

Mümin böyle bir hisse kapıldığında hemen Allah’a sığınmalı, Kuran’ın nuruyla düşünmeli ve şeytanın istediği bu korkunç ruh halinden çıkmalıdır. Bir ayette, müminin göstermesi gereken tavır şöyle açıklanır:

“Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (Araf Suresi, 200)

Kaynak: http://seytaninsistemi.imanisiteler.com

Bu yazıyı okudunuz mu?

şirk

Dine yalan söyletmek – En büyük şirk

Dine yalan söyletmek – En büyük şirk Dine yalan söyletmek, küfür ve şirk cephesinin en ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir