Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / Sorularla İslam / Sıkça sorulan dini sorular
imanilmihali.com
İslam büyükleri

Sıkça sorulan dini sorular

Sıkça sorulan dini sorular

(ALFABETİK SIRAYA GÖRE)

Abdest nasıl alınır?

Abdest, “belli organları usulüne uygun olarak su ile yıkamak ve bazılarını da ıslak el ile mesh etmek” şeklinde tarif edilir (Merğinani, el-Hidaye, I, 12). Abdestle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar kollarınızı yıkayın, başınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer su bulamazsanız temiz toprakla teyemmüm edin” (Maide, 5/6) buyrulur. Hz. Peygamber (s.a.s.) de hem abdestin nasıl alınacağını müslümanlara fiili olarak göstermiş (Merğinani, el-Hidaye, I, 13) hem de abdestsiz olarak kılınacak hiçbir namazın Allah katında kabul olunmayacağını belirtmiştir (Buhari, Vudu 2; İbn Mace, Taharet, 47). Abdestin bu ayette ifadesini bulan dört farzında sünni fıkıh mezhepleri ittifak etmişlerdir. Ancak Hanefi mezhebinin dışında kalan diğer üç sünni mezhebin bunlara bazı şartlar ilave ettiği görülür. Mesela abdeste niyet etmek bu üç mezhebe göre, abdeste başlarken besmele çekmek Hanbeliler’e göre, dört farzın ayette sayılan sıraya uygun yapılması (tertip) Şafii ve Hanbeliler’e göre, bu işlemlerin ara verilmeden yapılması (muvalat) Maliki ve Hanbeliler’e göre, farzdır. Dört mezhebin farz saydığı hususları da içerecek şekilde sünnet ve adabına (Buhari, Vudu, 8; Ebu Davud, Taharet, 65) riayet edilerek, abdest şöyle alınır: Niyet ve besmele ile abdeste başlanıp önce eller bileklere kadar ve parmak araları da ovuşturularak üç defa yıkanır. Varsa deri üzerindeki hamur, boya, sakız gibi maddeler temizlenir. Parmaktaki yüzük oynatılır. Misvak veya diş fırçası ile, bunlar yoksa sağ elin parmaklarıyla dişler temizlenir. Sağ el ile üç defa ağza, üç defa da burna su verilir. Üç kere yüz yıkanır. Sonra dirsekle birlikte sağ kol üç defa, sonra aynı şekilde sol kol üç defa yıkanır. Sağ el ıslatılarak avuç ve parmakların içiyle başın üstü bir defa mesh edilir. Bu şekilde başın dörtte birini mesh etmek yeterli ise de iki elle başın tamamının mesh edilmesi Maliki mezhebine göre farz (İbn Cüzey, el-Kavaninü’l-fıkhıyye, s. 23), diğer mezheplere göre sünnettir. Eller yine ıslatılarak başparmakla kulağın dışı, şahadet parmağı veya serçe parmakla içi mesh edildikten sonra her iki elin arkasıyla boyun mesh edilir. Önce sağ, sonra sol ayak, parmak uçlarından başlanarak topuk ve aşık kemikleri de dahil olmak üzere yıkanır. Parmak aralarının yıkanmasına özen gösterilir (Kasani, Bedaiu’s-Sanai, 1, 65-75).

Adak nedir? Dindeki yeri nedir?

Arapça’da nezir (nezr) diye ifade edilen adak fıkıh dilinde, “bir kimsenin dinen yükümlü olmadığı ibadet cinsinden bir şeyi kendisi için vacip kılması”nı ifade eder. Diğer bir ifadeyle “kişinin farz veya vacip cinsinden bir ibadeti yapacağına dair Allah Teala’ya söz vererek o ibadeti kendisine borç kılması”dır (Mevsıli, el-İhtiyar, IV, 76). Kur’an’da değişik yerlerde verilen sözde durulması, ahde ve akitlere bağlı kalınması (Maide, 5/1; İsra, 17/34), Allah’a verilen sözün tutulması (Nahl, 16/91) emredilir ve yapılan adakların yerine getirilmesi istenir. Ayrıca kişinin yaptığı adağa uygun davranması iyi kulların vasıfları arasında sayılır (İnsan, 76/7). Hadislerde de Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah’a itaat kabilinden adakların yerine getirilmesini emretmiş, Allah’a isyan veya masiyet kabilinden olan konularda adakta bulunulmamasını, şayet yapılmışsa buna uyulmamasını istemiştir (Buhari, Eyman, 28, 31; Müslim, Nezir, 8; Ebu Davud, Eyman, 12). Dolayısı ile adağın yerine getirilmesi kitap, sünnet, icma ve akıl deliliyle sabittir (Kasani, Bedaiü’s-Sanai, V, 90). Bazı alimler, hiçbir dünyevi menfaat ummadan sırf Allah’ın rızasını kazanmak, ona şükretmek için adak adamasında bir sakınca bulunmadığı görüşündedirler. Kişinin Allah’ın takdirinin değişmesine vesile olması dileğiyle, dünyevi amaçlarla belli şartlara bağlı olarak adakta bulunması ise doğru karşılanmamıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Adak, (Allah’ın takdir buyurmuş olduğu) hiç bir kazayı geri çevirmez. Sadece cimrinin malını eksiltmiş olur.”; “Adak bir şeyi ne ileri alır ne de geri bırakır…” (Buhari, Eyman, 26; Müslim, Nezir, 2) hadisleriyle şarta bağlı adakta bulunmayı hoş karşılamadığı anlaşılmaktadır. İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere bazı fakihler yukarıdaki hadislere dayanarak nasıl olursa olsun adak adamanın mekruh olduğu görüşündedirler (Nevevi, el-Mecmu, VIII, 450; İbn Kudame, Muğni, Beyrut 1405, XI, 332). Bununla birlikte, Allah’a isyan ve masiyeti içermediği sürece, hangi grupta yer alırsa alsın, adakta bulunulduğunda yerine getirilmesi dinen vacip görülmüştür (Kasani, Bedaiü’s-sanai, V, 83).

Adak kurbanı ne demektir? Etinin hükmü nedir?

Kurban adayan kişinin kurban kesmesi vaciptir. Eğer kişi bu adağı, bir şartın gerçekleşmesine bağlamışsa bu şart gerçekleşince kesmesi gerekir. Adak kurbanının etinden adak sahibi, eşi, usul ve fürûu (neslinden geldiği ana, baba, dede ve nineleri ile kendi neslinden gelen çocukları ve torunları) yiyemeyeceği gibi, bunların dışında kalıp zengin olanlar da yiyemez. Şayet kendisi veya bu sayılanlardan birisi yemişse, yenilen etin rayiç bedelini yoksullara verir (Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik, Kahire 1313, VI, 8; İbn Nüceym, Bahru’r-râik, VIII, 199-203; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 413).

Adakla ilgili şartlar nelerdir?

Yapılan bir adağın geçerli olabilmesi için hem adakta bulunan kimseyle hem de adağın konusu ile ilgili birtakım şartlar vardır. Adağın geçerli olabilmesi için adakta bulunan kimsenin Müslüman, akıllı ve buluğa (ergenlik çağına) ermiş bir kimse olması gerekir. Çünkü adakta bir ibadetin yerine getirilmesini yerine getirilmesini gerektirir. İbadetin yerine getirilmesi için de kişinin tam eda ehliyetine sahip olması gerekir (Kasani, Bedaiü’s-Sanai, V, 81-82). Adağın geçerliliği için adak konusunda aranan şartlar ise şunlardır: 1. Adanan şeyin cinsinden bir farz veya vacip ibadetin bulunması gerekir. Mesela namaz kılmayı, oruç tutmayı, sadaka vermeyi, kurban kesmeyi konu alan adaklar geçerlidir. Hasta ziyareti veya mevlid okutma adak konusu olmaz. Türbelerde mum yakma, horoz kesme, bez bağlama, şeker ve helva dağıtma gibi halk arasında görülen adak adetlerinin İslam’da yeri yoktur. 2. Adanan şey bizzat hedeflenen (maksut) ibadet cinsinden olmalı, başka bir ibadete vesile olduğu için farz veya vacip sayılan bir ibadet olmamalıdır. Mesela abdest almayı, ezan ve kamet okumayı, mescide girmeyi konu alan adak geçerli olmaz. 3. Adanan husus, adayan şahsın o anda veya daha sonra yapması gereken farz veya vacip bir ibadet olmamalıdır. Kılmakla mükellef olduğu namaz, tutmakla mükellef olduğu ramazan orucu adak konusu olmaz. 4. Adanan şeyin meydana gelmesi ve yapılması maddeten ve dinen mümkün ve meşru olması, mal ise adayan şahsın mülkiyetinde bulunması gerekir. Bir kimsenin sahip olmadığı malı adaması geçersiz, sahip olduğundan fazlasını adaması halinde ise sadece sahip olduğu kadarı hakkında geçerlidir. Ancak bir kimsenin ileride sahip olması kuvvetle muhtemel bir malla ilgili adağı geçerli sayılır. Mesela ileride miras yoluyla sahip olacağı malın adanması böyledir. Adanan adak, başkasının mülkiyetinde bulunan bir malla ilgili olmamalıdır. 5. Adanan fiil Allah’a isyanı, bid’at, günah ve masiyeti içermemelidir. Bu takdirde adak geçersizdir (Kasani, Bedaiü’s-Sanai, V, 82-92). Meydana gelmesi istenmeyen bir şarta bağlı olarak adakta bulunan şahısların, mesela yalan söylememeye, kötü bir fiili işlememeye nezredip bu fiili işlemesi halinde adakta bulunan kimselerin, Allah’a karşı verdiği bu sözde durması gerekir. Mesela “Bir daha içki içmeyeceğim, içersem bir ay oruç tutayım.” şeklinde adakta bulunma böyledir. Fakat istenmeyen şart gerçekleşirse dilerse adadığı şeyi yerine getirir, dilerse yemin kefareti öder. Hanefiler bu durumda yemin kefareti ödemenin daha isabetli bir davranış olacağı görüşündedir. Çünkü bu ahitleşme yemin sayılmaktadır (İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, III, 738).

Adak kurbanının bedeli bir fakire para olarak verilebilir mi?

Adak, kişinin ibadet niteliğindeki bir şeyi yapacağına dair Allah’a söz vererek üzerine borç kılması anlamına geldiğinden, bu borçtan kurtulması için adağını yerine getirmesi gerekir. Belirlenerek adanan şey aynen yerine getirilmedikçe adak yükümlülüğü düşmez (Kasani, Bedaiü’s-Sanai, V, 90). Bundan dolayı kurban keseceğine dair adakta bulanan kişi, ancak kurban kesmek suretiyle adağını yerine getirmiş olur. Bu itibarla, adak kurbanını kesmek yerine, parasını fakirlere vermek ya da ayni yardımda bulunmakla bu adak yerine getirilmiş olmaz.

Affetme duygusu nasıl geliştirilir?

Allah’ın bir ismi, bir özelliği de O’nun “afüv” olması yani, affediciliğidir. Ayrıca Allah affedenleri sevdiğini belirtmiş, insanları affedici olmaya teşvik etmiştir. Mesela bir ayette “Kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükafatı Allah’a aittir.” (Şura, 42/40) buyrulurken, başka bir ayette, “Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? “ (Nur, 24/22) buyrulmuş, affetmenin büyük bir mükafat ile karşılık göreceği, ayrıca affetmenin ilahi affa mazhariyete vesile olacağı beyan edilmiştir. Affetmenin nefse zor gelen tarafı olabilir. Çünkü nefis ve şeytan insan affetmekten alıkoymaya çalışır. Onları yenmek ve affedici olmak için şu hususları dikkate almak gerekir: a) Affetmenin büyük bir erdem olduğunu düşünmek, b) Affetmenin bizi ilahi affa götüreceğini bilmek, c) Affedememekten Allah’a sığınmak, affedici olmak için dua etmek, d) Kusur işlemenin beşeri bir özellik olup insanların Yüce Yaratıcıya karşı bile suç işlediklerini, dolayısıyla bize karşı yapılan hataları büyütmemek gerektiğini değerlendirmek, e) Affetmenin insanı yücelttiğini hesaba katmak, f) Affetmenin başlangıçta nefsimize ağır bile gelse sonunda çok “tatlı” olduğunu görmek.

Ahde vefa ne demektir?
Sözünde durma, verdiği sözlere bağlı kalma, özü ve sözü doğru olma anlamına gelen ahde vefa, İslam ahlakının en önemli prensiplerinden biridir. Kur’an’a göre ahde vefa, iman ederek Allah ile ahitleşmiş ve böylece hür iradesiyle kendisini sadakat yükümlülüğü altına sokmuş olan müminin ahlaki bir borcudur. İster insanlara, ister Allah’a karşı verilmiş olsun her ahid ve söz, yükümlülük şartlarını taşıyan her insanı borçlu ve sorumlu kılar. Bu sorumluluğun yerine getirilmesine ahde vefa veya ahde riayet denilir (Bakara, 2/177; Mü’minun, 23/8). Hz. Peygamber (s.a.s.) verdiği söze bağlı kalmamayı münafıklık işareti olarak saymıştır (Müslim, İman, 106).

Ahiret inancının delilleri nelerdir?
Ahiret ve ahiretteki durumlar “gayb” yani duyular ötesi alana ait olduğu için gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalır. Ancak bu, ahiret inancının aklen temellendirilemeyeceği anlamına gelmez. Nitekim bazı ayetlerde ahiret inancına dair bilgiler verilirken akli temellendirmelere dayanak teşkil edecek yaklaşımlar ortaya konulur. Söz gelimi, şu ayet, “İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (sperm) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık düşman kesilmiştir. Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki, “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek? “ De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” (Yasin, 36/78-79) bunun bir örneğidir. Akli olarak düşünüldüğünde, insanı meniden yaratan Yüce Yaratıcı, ikinci kez elbette yaratacaktır. Bu alemin ve insanın sonradan var olduğu, alemin kıyametten, insanın da ölümden sonra yaratılmasının Allah’a zor olmayacağı aklın kolayca kabul edeceği bir husus olarak görülmektedir. Zira bu alemin bir sonunun olacağı, insanın da ölümlü olduğu aşikardır. Allah’ın kudretine gelince, bu fiziki alem onca büyüklüğü ve düzeni ile Yaratıcı’nın her şeye kudretinin yettiğini açıkça göstermektedir. Bütün bunların yanında, İslam alimleri ahiretin gerçekliğine dair birçok delil sırlamışlardır. Bunlardan bazılarına değinilebilir: a) Bütün Peygamberler kıyametten, insanların hesaba çekileceğinden, dünya hayatından sonra ayrı bir hayat kurulacağından, iyilerin cennette, kötülerin cehennemde kalacağından bahsetmişlerdir. İnsanlığın güven ve ahlak abidesi olan Peygamberlerin yalan söylemesi mümkün olmadığına göre bütün bunlar haktır, gerçektir. b) İnsandaki adalet duygusu, ahirete inanmayı zorunlu kılar. Esasen insanlardaki adalet duygusunun temeli de Allah’ın adil olmasıdır. Diğer taraftan görüyoruz ki bu dünyada herkes işlediği suçun cezasını tam anlamıyla çekmemekte, birtakım haksızlıklar meydana gelmektedir. O halde adaletin tam olarak gerçekleşeceği bir yerin yani ahiretin olması zorunludur. c) İnsandaki sorumluluk duygusu ahiretin varlığına inanmayı zorunlu kılar. Yüce Allah insanı, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hayır ile şerri ayırt eden ve seçen bir varlık olarak yaratmış, bu seçiminden dolayı da sorumlu tutmuştur. İnsanın belli davranışlarından sorumlu olması bu sorumluluğunun karşılığını göreceği bir hayatı ve yurdu gerekli kılmaktadır. Bir ayette şöyle buyurulur: “Göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Vay o inkar edenlerin ateşteki haline! Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah’tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız.” (Sad 38/27-28) d) İnsandaki sonsuzluk ve ebedilik isteği ve duygusu, ahirete inanmayı gerekli kılar. Zira insana bu isteği ve duyguyu veren Yüce Yaratıcı’dan başkası değildir. Madem bu isteği ve duyguyu vermiştir elbette bu istek ve duygunun karşılanacağı alemi yani ahireti yaratacaktır.

Akika kurbanı nedir?
Yeni doğan çocuk için şükür amacıyla kesilen kurbana, “akika” adı verilir. Akika kurbanı kesmek sünnettir. İbn Abbas’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.s.) Hasan ve Hüseyin için birer akika kurbanı kesmiş (Ebu Davud, Edahi, 21; Nesai, Akika, 1) bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: “Her çocuk (doğumunun) yedinci gününde kendisi için kesilecek akika kurbanı karşılığında bir rehine gibidir. Akika kurbanı kesildikten sonra çocuğun başı traş edilir ve ona isim verilir.” (Ebu Davud, Edahi, 21). Bu açıdan akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden buluğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Aynı günde çocuğa isim verilmesi ve saçı ağırlığında altın veya değeri miktarınca sadaka verilmesi müstehaptır (İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, Mısır, 1975, I, 462-463).

Ashab-ı Kehf hakkında bilgi verir misiniz?

“Mağara halkı, mağara sahipleri” demektir. Ashab-ı Kehf ile kastedilen insanlar; kafir bir toplumdan kaçıp dağda bir mağaraya sığınan bir grup mü’mindir. Kur’an’ın 18. suresi, adını bu kıssadan almıştır. Surenin 9-26. ayetlerinde bu kıssa anlatılmaktadır. Ashab-ı Kehf, Kur’an’da Ashab-ı Rakim ile birlikte anılmıştır (Kehf, 18/9). “Rakim”, mağaranın bulunduğu dağın veya Ashab-ı Kehf’in köpeklerinin adıdır. Ashab-ı Rakim’in Ashab-ı Kehf’ten ayrı olduğu da söylenmiştir. Kur’an’da mağaraya sığınanların gençler olduğu, mağarada yıllarca uyudukları, köpeklerinin de yanlarında bulunduğu, belli bir süre sonra uyandıkları, aralarında mağarada ne kadar kaldıklarını konuştukları, içlerinden birinin şehre gümüş para ile yiyecek almaya gittiği, mağarada 309 yıl kaldıklarının söylendiği, ancak ne kadar kaldıklarını Allah’ın bildiği ifade edilmiştir. Tefsir kitaplarında zikredilen rivayetlere göre şehre giden genç, çarşıda alış veriş yaparken, zulmünden kaçtıkları Kral Dakyanus’un adı bulunan paraları verince halk, bunu hazine bulmuş sanarak Kral’ın huzuruna götürmüştür. Bu zaman içerisinde, halk ve Kral, Hıristiyan olmuştu. Genç, Krala kaçış olayını anlatınca kral ve şehir halkı mağaraya gitmiş, mağaradaki gençlerle konuşmuştur. Gençler tekrar uykuya dalmışlar, Kral da onları mağaraya gömmüş ve üzerlerine mescid yaptırmıştır. Kur’an’da gençlerin uykudan uyandıktan sonra insanlarla konuştukları beyan edilmiş, ancak mağaranın nerede ve gençlerin sayısının kaç olduğu bildirilmemiştir.

Avret yerlerinin sınırları nerelerdir?

a. Bir erkeğin, kadın olsun erkek olsun başkasına karşı avreti Hanefilere göre göbeğinin altından diz kapağının altına kadardır. Diz avrete dahildir, göbek değildir (Zeylai, Tebyinü’l-hakaik, I, 96). Nitekim bir hadiste: “Göbekle iki diz arası avret yeridir.” buyurulmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 18). Bu, vücudun örtülmesi gereken asgari bölgesini belirler. Daha fazlasını örtmek ise müstehaptır. Şafii mezhebine göre ise, erkeğin avret mahalli, dizleriyle göbek arası olan kısımdır. Buna göbek ve diz dahil değildir. Ancak Şafiiler, bir gereklilik olmaması halinde kadınların yabancı erkeklerin yüz ile el ve ayaklarının dışındaki yerlerine bakmalarını caiz görmemişlerdir (Nevevi, el-Mecmu’, III, 168; Şirbini, Muüğni’l-muhtac, III, 132). b. Kadının yabancı erkeklere karşı avret mahalli, el ile yüzü dışındaki bütün bedenidir. Kuvvetli görüşe göre ayaklar da örtülmesi gereken yerlerin dışında tutulmuştur. Zaruret ve ihtiyaç olmadan bu yerlerin dışındaki uzuvlarını yabancılara (mahremi olmayan erkeklere) göstermeleri caiz değildir. Kadının kadına karşı avret mahalli, diz kapağı ile göbek arasıdır. (Kasani, Bedaiü’s-sanai’, V, 124). Müslüman kadınların Müslüman olmayan kadınlara göre avreti, yabancı erkeklere karşı olan avreti gibidir. Kadınların saç-baş, kulak, boyun, kol ve incikler gibi vücut kısımlarının, mahremleri olan erkekler tarafından görülmesinde bir sakınca yoktur (Kasani, Bedaiü’s-sanai’, V, 121). Erkek olsun, kız olsun bebeklerin avreti yoktur. Bebeklikten çıkmış fakat henüz “müşteha” (cinsel arzu duyulacak konumda) olmayan küçüklerin ise sadece ön ve arka mahalleri avret sayılır (İbn Nüceym, el-Bahru’r-raik, I, 285).

Batıni – zahiri mana ne demektir?

Gizli anlam demek olan batıni mana; Kur’an’ın ilk bakışta anlaşılan anlamının dışında ancak inceleme, araştırma ve düşünme ile elde edilen, ayetin işaretinden kalbe doğan anlamı; açık anlam demek olan zahiri mana ise, Kur’an lafızlarının zahirinden anlaşılan manaya denir. Zahiri mana “ne diyor”, batıni mana ise, “ne demek istiyor” sorularının karşılığıdır. Kur’an yorumcuları Kur’an’ın zahiri anlamının dışında batıni anlamının da bulunduğunu kabul ederler. Batıni manaya tasavvufta “işari ma’na” fıkıhta “dal bi’l-işare” (işaretle delalet) denir. İşari/batıni mana; fıkıhta filolojik yapıya, kıyas ve mantığa, tasavvufta ise ilham ve işaretlere dayanır. Batıni mananın geçerli olabilmesi için; zahiri manaya aykırı olmaması, batıni manayı doğrulayacak bir delilin bulunması, şer’i ve akli bir muarızın bulunmaması, batıni mananın tek mana olduğunun ileri sürülmemesi gerekir.

Bedir savaşı hakkında bilgi verir misiniz?
Bedir Savaşı 13 Mart 624 cuma günü Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında gerçekleşen ilk savaştır. Savaşın Müslümanlar açısından en önemli sebebi, Kureyşlilerin kendilerine işkence yapıp Hicrete zorlamalarıydı. Ayrıca Mekkeliler, Hicretten sonra Müslümanların geride bıraktıkları mallarını yağmalamışlardı. Müşrikler açısından bakıldığında ise, Medine’ye yerleşen Müslümanların, Mekkeli Kureyşlilerin kervanlarını takip etmeleri idi. Mekke’deki hemen her ailenin kervanlarda bir hissesi vardı. Bu da Mekkeli Kureyşliler arasında savaş için neden oluşturmaya yetmişti. Hicretten sonra Müslümanlar, geride bıraktıkları mallarının yağma edilmesine misillemede bulunmak için Kureyş kervanlarına saldırılar düzenlediler. Bu saldırıların birinde Müslümanlar, içinde bin deve ve yarım milyon dirhem değerinde ticari mal bulunan bir kervanı hedef almak istediler. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu sefer için 313 kişilik bir kuvvet hazırladı, Bedir yakınlarına gelerek kervanı beklemeye başladı. Ancak kervanın lideri Ebu Süfyan, Müslümanların kervanı beklediğini öğrendi ve Mekke’ye haber yolladı. Ayrıca kervanın yolunu da değiştirdi. Müslümanların kervana saldırmaya hazırlandığı haberini duyan Mekkeliler, Ebu Süfyan’ın tehlikenin atlatıldığını haber veren ikinci mesajına rağmen Müslümanların üzerine yürümeye karar verdiler. Mekkeliler, oluşturdukları 1000 kişilik kuvvetle Bedir’e doğru yola çıktılar. İki ordu karşı karşıya gelince savaş başladı. Çarpışmaların ilerleyen aşamalarında müşrikler dağılma belirtileri gösterdi; komutanları Ebu Cehil öldürülünce de iyice dağıldılar. Savaş kesin bir şekilde Müslümanların galibiyeti ile sona erdi. Kur’an’da Bedir Savaşı’yla ilgili bazı ayetler olup bunlardan birisi şöyledir: “And olsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.” (Al-i İmran, 123)

Bedir savaşı esirlerine nasıl muamele edildi?

Hz. Peygamber (s.a.s.) her şeyden önce esirlere iyi davranılmasını emretmiştir. Onlardan sadece ikisini, Ukbe b. Ebu Muayt ile Nadr b. Haris’i, vaktiyle kendisine ve Müslümanlara yaptıkları ağır işkencelere karşılık olarak ölüme mahkum etmiştir. Diğer esirlere yapılacak muamele konusunda sahabilerin görüşlerine başvurmuştur. Hz. Ömer ve Sa’d b. Muaz gibi bazı sahabiler bunların en yakın akrabaları tarafından öldürülmesini teklif etmişler, Hz. Ebu Bekir ise fidye karşılığında serbest bırakılmalarını önermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir’in görüşünü benimseyerek esirlerin mali durumlarına göre bin ila dört bin dirhem fidye ödemelerini şart koşmuştur. Esirler arasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in amcası Abbas, diğer amcalarının oğulları Akil ve Nevfel de bulunuyordu. Fidye ödenmesi konusunda bunlara herhangi bir ayrıcalık tanınmamıştır. Bazı esirlerin karşılıksız olarak, okur-yazar olanların ise on Müslümana okuma yazma öğretmeleri şartıyla serbest bırakılmalarına karar verilmiştir. Diğer Taraftan sahabenin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tavsiyesine uyarak esirlere iyi davrandığına dair kaynaklarda geniş bilgiler yer almaktadır. Sözgelimi onlar, yanlarında bulunan az miktardaki ekmeği esirlere yediriyor, kendileri hurma ile yetiniyorlardı. Hatta ellerinde bulunan küçük bir ekmek parçasını bile esirlere veriyorlardı. Muhtemelen yaralı ve yürüyemeyecek derecede halsiz olan esirleri develere bindiriyorlar, kendileri de yaya yürüyorlardı.

Bela ne demektir? Bela ve müsibetleri İslam’a göre nasıl yorumlamak gerekir?

Sözlükte bela “denemek, sınamak; musibet ve sıkıntı” anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, Firavun’un İsrailoğulları’na reva gördüğü korkunç işkenceler “büyük bir imtihan (belaün azim)” (Bakara, 2/49; A’raf, 7/141; İbrahim, 14/6) ve “apaçık bir imtihan (belaün mübin)” (Duhan, 44/33) diye nitelendirilmiştir. Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme girişimi de “apaçık bir imtihan” (Saffat, 37/106) sayılmıştır. Kulun denendiği imtihandan başarıyla çıkmasına da “güzel bir imtihan (belaün hasen)” (Enfal, 8/17) denilmiştir. Allah’ın korku ve kıtlık vermesi, can, mal ve meyveleri eksiltmesi de birer bela (deneme)’dır (Bakara, 2/155). Dünya, kimin daha güzel iş yaptığının anlaşılacağı bir bela (deneme) yeridir, ölüm de hayat da bunun için yaratılmıştır (Mülk, 67/2). Peygamberler de dahil olmak üzere Allah herkesi bir bela ile denemektedir. Belanın en şiddetlisine uğrayanlar önce Peygamberler, sonra da manevi bakımdan onlara en yakın olanlardır (Buhari, Merda, 3; Tirmizi, Zühd, 56). Bir kimsenin gerçek şahsiyeti denenmesi halinde belli olur. Büyük belalara büyük insanlar dayanabilir. Elde edilecek olan sevabın büyüklüğü katlanılan belanın büyüklüğüne göredir. Belaya uğrama günahlardan arınmaya ve manen yükselmeye vesile olur. Bununla birlikte bela istenmemeli, Allah’tan afiyet dilenmelidir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) “dayanılamayacak belalardan” Allah’a sığınmıştır (Tirmizi, Zühd, 56; Deavat, 91; Buhari, Deavat, 23).

Bereket nedir? Berekete ulaşmak için ne yapmak gerekir?

Bereket, sözlükte “çokluk, artmak, ziyadeleşmek, yeterli olmak vb.” anlamlara gelir. Terim olarak ise verilen nimetin ve maddi imkanın artması, fazlalaşması, genişlik ve bolluk vesilesi olması demektir. İşlerimizin ve kazancımızın bereketli olması son derece önemlidir. Bunun için a) Allah’a samimiyet içinde dua etmeli, O’ndan bereket dilemeliyiz, b) Dinin çizdiği sınırları asla aşmamalı, meşruiyet içinde hareket etmeliyiz, c) Hz. Peygamber’e salavat getirmeliyiz, d) Mümkün olduğu ölçüde günahlardan uzak kalmalı, günah işlediğimizde derhal tövbe etmeliyiz.

Buluntu eşya (Lukata) ile ilgili dini hüküm nedir?

Başkalarının rızası olmadan mallarını ellerinden almak caiz olmadığı gibi, kaybettikleri mal ya da eşyayı alıp sahiplenmek de caiz değildir. Bir kimse bir yerde bir miktar para veya eşya bulsa onu sahibine vermek üzere alabilir. Ancak kendine mal edinmek üzere alması başkasının malını gasp etmek hükmündedir. Buluntu eşya konusunda takip edilecek yöntem şöyledir: Bulunduğu yerde bırakıldığı takdirde telef olmasından korkulan bir şeyi sahibine vermek üzere almak vacip; telef olmayacak şeyleri almak ise mubahtır. Bir kimse bulduğu bir şeyi alırken, onu sahibine teslim etmek üzere aldığına çevresindekileri şahit tutar. Bulunan eşyanın sahibi çıkar ve onun kendisine ait olduğunu ispat ederse eşyayı ona teslim eder (Kasani, Bedaiü’s-sanai’, VIII, 327-328). Buluntu eşya, onu sahibine vermek üzere alanın yanında emanet durumundadır. Bir kusuru olmaksızın bu mal kaybolsa veya telef olsa, sahibi çıktığında bedelini ona ödemekle yükümlü olmaz (İbn Nüceym, el-Bahru’r-raik, V, 162; Ali el-Hafif, ed-Daman fil-Fıkhi’l-İslami, I, 102, 104, 107). Buluntu eşyayı elinde bulunduran kimse bunu malın değerine göre uygun görülen bir süre ilan eder ve bekler. Sahibi çıkmazsa o malı yoksul kimselere sahibi adına tasadduk eder; kendisi muhtaç ise ondan istifade edebilir. Ancak, daha sonra sahibinin çıkması halinde bedelini öder. Sahibinin aramayacağı düşük değerli şeyler ise beklemeye gerek kalmaksızın ihtiyaç sahiplerine verilebilir; bulanın ihtiyacı varsa o da kullanabilir (Serahsi, el-Mebsut, XI, 3). Zamanımızda yerleşim yerlerinin kalabalıklaşması nedeniyle buluntu malların devlet yetkililerine teslim edilmesi uygun olur. Zira günümüzde, kayıp eşyalar için bürolar kurulmuş olup, buralarda mallar daha güvenli bir şekilde muhafaza edilebilmekte, ayrıca buralar kaybedenler için de müracaat mekanı olmaktadır. Bu nedenle, kayıp bir malı bulan kişinin bunu alıp devlet yetkililerine teslim etmesi uygun olur.

Cinlerin varlığı hak mıdır?

Cin sözlükte “örtülü ve gizli varlık, görünmeyen şey” anlamındadır. İnsanın duyu organlarıyla idrak edilemeyen bu varlıklar gayb alemine ait olup mahiyetleri konusunda fazla bir şey söylemek mümkün değildir. Cinlerin varlığı ve mahiyetlerine dair bilgiler ancak ilahi vahiy yoluyla Peygamberlere Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilinir. Kur’an-ı Kerim’de cinlerin alevli/dumansız, yalın ateşten yaratıldıkları zikredilir (Hicr, 15/27; Rahman, 55/15). Ayrıca Kur’an’da “Cin suresi” adıyla bir sure mevcut olup, daha birçok ayette ve sahih hadislerde cinlerden bahsedilmektedir. Bu bakımdan cinlerin varlığı gerçek olup her müminin buna inanması gerekir. İnsanlık tarihi ve tecrübesi, dini, felsefi ve sosyal bilimler yanında çeşitli fenni/bilimsel araştırmalar da cinlerin varlığını imkansız görmemektedir. Cinlerin insanlardan daha uzun ömürlü olduğu, insanların bilemediği gizli şeyleri bildikleri ve eşyaya tasarrufta olağan dışı maharetlere sahip oldukları ayet ve hadis yorumlarından çıkarılmaktadır. Bununla birlikte cinler görünmeyen gayb alemine ait bir boyutta oldukları için onların yaşayış tarzı, insanlarla ilişkileri gibi konularda kesin yargılarda bulunmak mümkün görülmemiştir. Gayb alemiyle ilgili varlıklar olmalarına rağmen cinler de “mutlak gaybı” bilmezler. Zira gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.” (Sebe’, 34/14) Bu itibarla her ne kadar cinlerin hayat sürelerinin uzunluğu, ruhani ve manevi varlıklar olmaları, meleklerden haber çalmaları gibi sebeplerle, insanların bilmediği, geçmişe ve şu ana ait bazı olayları bilebildikleri ileri sürülse de onların “mutlak gaybı” bilmedikleri gibi gaybla ilgili verdikleri bilgilere de güvenilmez. Zariyat suresinin 56. ayetinde cinlerin de insanlar gibi Allah’ı bilip ona ibadet etmekle sorumlu oldukları şöyle belirtilir: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”. Bu demektir ki cinler de insanlar gibi Allah’a inanıp emir ve yasaklarına uymakla sorumlu tutulmuşlardır.

Dilencilik yapmak caiz midir?

İslam’da kural olarak dilencilik yasaklanmıştır. Bunun tek istisnası vardır. O da bir kimsenin çalışamayacak derecede güçsüz hale gelmiş olması ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır. Buna göre dilencilik bir kazanç yolu değil, zaruret haliyle sınırlı bir ruhsattır. Kur’an’da da dilencilik insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir tutum olarak değerlendirilmiştir (Bakara, 2/273). Ancak, ihtiyacından dolayı isteyenin zenginlerin mallarından belli bir hakkı olduğu bildirilmiş (Zariyat, 51/19; Me’aric, 70/25), Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hitaben de “isteyeni azarlama.” (Duha, 93/10) buyrulmuştur. Diğer bir ayette ise iyi bir mü’minin özellikleri arasında ihtiyacından dolayı isteyenlere malından vermesi hususu da sayılmıştır (Bakara, 2/177). Hz. Peygamber (s.a.s.), yeni Müslüman olan bazı kimselerden Allah’ın birliğine inanıp O’na ibadette bulunmaları ve namaz kılmaları yanında dilencilik yapmayacaklarına dair söz almıştır (Müslim, Zekat, 108; İbn Mace, Cihad, 4; Ebu Davud, Zekat, 27). Ayrıca hadislerde şeref ve haysiyetini koruyan fakirle yoksulluğunu istismar eden ve dilenmeyi bir kazanç yolu görenler arasındaki ahlaki farka dikkat çekilmiş (Müslim, Zekat, 102), elinin emeğiyle geçinme imkanı varken dilenenlerin, özellikle mal biriktirmek için avuç açıp isteyenlerin aslında cehennem ateşi talep ettikleri bildirilmiş (Müslim, Zekat, 105), bunların dünyada yüzsüzlük ederek dilenmelerine karşılık ahirette yüz etleri soyulmuş olarak Allah’ın huzuruna çıkacakları ifade olunmuştur (Buhari, zekat, 52; Müslim, Zekat, 103, 104). İnsanlar da dahil olmak üzere bütün canlıların rızkının Allah tarafından verileceği (Hud, 11/6) bilincinde olan bir Müslüman dilencilik yapamaz, yapmamalıdır.

Dövme yaptırmak caiz midir?

Vücuda iğneler batırılıp, açılan deliklere boyalı maddeler konularak yapılan dövme, eski çağlardan beri yapılan bir cahiliye adeti olup, sağlık açısından zararlı olduğu gibi, dinen de yasaklanmıştır. Nitekim, dikkat çekmek, daha güzel görünmek amacıyla, yaratılıştan verilmiş olan özellik ve şekillerin değiştirilmesi İslam dininde, fıtratı bozma kabul edilerek yasaklanmıştır (Nisa 4/119). Hz. Peygamber (s.a.s.), süslenmek maksadıyla vücuda dövme yapmak, dişleri incelterek seyrekleştirmek gibi ameliyeleri, yaratılışı değiştirmek, fıtratı bozmak kapsamında değerlendirmiş ve bunu yapanların ve yaptıranların Allah’ın rahmetinde uzak olacağını bildirmiştir (Buhari, Libas, 83-87; Müslim, Libas, 33). Dolayısıyla dövme yaptırmak caiz değildir.

Dua nedir? Nasıl yapılmalıdır?

Sözlük anlamı ile dua “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” demektir. Dini bir terim olarak dua ise, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelerek maddi ve manevi isteklerini O’na arz etmesi demektir. Temeli, insanın Allah’a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir irtibattır. Duada daima tazim ve tazimle birlikte istekte bulunma anlamı vardır. Dua aynı zamanda zikir ve ibadettir. Böylece duada biri zikir ve saygı, diğeri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s.) “Dua ibadetin özüdür.” (Tirmizi, Deavat, 1) buyurmuştur. Aynı sebeple en önemli ibadet olan namaz, dua (salat) kelimesiyle ifade edilmiştir (En’am, 6/52; Kehf, 18/28). Diğer bir ayette de, “De ki; duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin.” (Furkan, 25/77) buyurulmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Duanın sadece Allah’a yöneltilmesi; Allah’tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler izafe edilen başka yaratıklara dua ve ibadet edilmemesi hususu Kur’an’da ısrarla vurgulanmıştır (Şuara, 26/213; Kasas, 28/88). Duanın, alçak sesle, hüzünlü ve tazarru ile (yalvararak) yapılması adaptandır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Rabbinize yalvararak ve için için dua edin…” (A’raf, 7/ 55) buyurulmaktadır. Ancak, içtenlikle ve samimi olduğu sürece, sesli olarak da dua edilebilirse de, sessiz olması daha uygundur. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir yolculuk esnasında sesli olarak tekbir ve tehlil getirmeye başlayan bir grup sahabiye: “Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra dua ediyorsunuz ne de uzakta olan birisine. Muhakkak siz, işiten, yakın olan bir zata dua ediyorsunuz ki O sizinle beraberdir.” buyurmuşlardır (Buhari, Cihad 131; Müslim, Zikir 44; Ebu Davud, Salat, 361; Tirmizi, Deavat, 58).

Duada ellerin durumu nasıl olmalıdır?

Dua sırasında avuçlar yukarıya gelecek şekilde elleri açık tutmak, istek ve niyazın anlamına uygun bir haldir. Ellerin yukarıya, göğe doğru kaldırılması Allah’ın gökte, belli bir mekanda oluşundan değil, göklerin yücelik ve azameti temsil etmesi sebebiyledir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) dua ederken bazen koltuklarının beyazlığı görünecek kadar ellerini kaldırırdı (Buhari, Deavat, 23). Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor ki; “Allah’a avuçlarınızı yukarıya getirerek dua edin, ellerinizin tersini değil. Duayı bitirdiğiniz zaman da ellerinizi yüzünüze sürün.” (Ebu Davud, Salat, 358). Ancak, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, bela ve musibetler sırasında dua ederken avuçları yere bakacak şekilde dua ettiği de rivayet edilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXI, 170; Azimabadi, Avnü’l-Ma’bud, IV, 251). Rasulüllah’ın ellerini kaldırmadan da dua ettiği rivayet edilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XX, 231). Dua sırasında normal olarak omuz hizasına kadar kaldırılan ellerin (Buhari, Deavat, 50) arası normal aralıkta tutulur. “Hz. Peygamber (s.a.s.) dua sırasında ellerini bir araya getirdi.” şeklindeki rivayet, “ellerini bir hizada tuttu; biri aşağıda, biri yukarıda değildi.” şeklinde yorumlanmıştır (Tahtavi, Haşiye ala Meraki’l-Felah, Beyrut 1997, I, 214). Namazlardan sonra veya başka zamanlarda dua ederken elleri yüze sürmek, duada el kaldırıldığında sünnettir (Ebu Davud, Salat, 358; Edeb 107). El kaldırmadan dua edildiği zaman, ellerin yüze sürülmesi gerekmez (Tahtavi, Haşiye ala Meraki’l-Felah, I, 318).

Dua tekrar sayısı (444 , 4444 vb.) var mıdır?

Duaların kabulü için samimiyet önemli olup, belirli sayılarda okunması/yapılması şart değildir (Mü’min, 40/65; Tirmizi, Deavat, 66). Salat-ı tefriciyenin ya da herhangi bir duanın 4444 defa veya belli zamanlarda okunması şart olmadığı gibi okunduğunda muhakkak kabul olunacağını ifade eden herhangi bir ayet ve hadis bulunmamaktadır. Kişinin, bir isteğinin yerine gelmesini Allah’tan isteyeceği vakit, iki rekat namaz kılması (İbn Mace, Dua, 13), Allah’a hamd edip Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salat-u selamda bulunması (Ebu Davud, Salat, 358), duadan önce tevbe-istiğfar etmesi tavsiye edilir (Müslim, Zekat, 19).

Ehl-i kitap ne demektir?

Kitap ehli anlamına gelen “Ehl-i Kitap”; Allah’ın Peygamberlerine indirdiği kitaplara iman edenlere verilen bir isimdir. Kitap Ehli, Kur’an’da; “kendilerine kitap verilenler” (Müddessir, 74/31), “kendilerine kitap verdiklerimiz” (Bakara, 2/121) ve “kendilerine kitaptan bir pay verilenler” (Nisa, 4/44) şeklinde de ifade edilmiştir. Kur’an’da Yahudi ve Hristiyanlara “Ehl-i Kitap” denildiği gibi (Nisa, 4/153; Maide, 5/15, 19) diğer Peygamberlere indirilen kitaplara iman edenlere de “Ehl-i Kitap” denilmiştir (En’am, 6/84-90). Çeşitli ayetlerde Ehl-i Kitabın kafir olanlarının; hakkı batıla karıştırdıkları (Al-i İmran, 3/71), bile bile Allah’a karşı yalan söyledikleri (Al-i İmran, 3/75), emanete riayet etmedikleri (Al-i İmran, 3/75), kendilerine verilen kutsal kitapları tahrif ettikleri (Al-i İmran, 3/78), Peygamberleri öldürdükleri (Al-i İmran, 3/112), Müslümanları sapıtmak (Al-i İmran, 3/69) ve küfre düşürmek istedikleri (Bakara, 2/109), Tevrat ve İncil’in hükümlerini hakkıyla uygulamadıkları (Maide, 5/68) bildirilmiştir. Fıkhi bakımdan Ehl-i Kitapla ilgili olarak özel hükümler vardır.

Erkeklerin küpe takması caiz midir?

Peygamberimiz (s.a.s.) döneminden itibaren bu güne dek kadınlar süslenmek amacıyla küpe kullanmışlardır (Buhari, Libas, 59). Bu itibarla da kulak deldirip küpe takmak, Müslümanların genel örfünde kadınlara ait bir süslenme tarzı olarak kabul görmüştür. Müslüman erkeklerin ise kadınlara has süs eşyalarını kullanmaktan uzak durmaları gerekir. Zira Peygamberimiz (s.a.s.): “Kadınlara benzemeye çalışan erkekler ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlar Allah’ın rahmetinden uzak olsun” (Buhari, Libas, 61-62) buyurmuştur. Bu ve benzeri uyarılar sebebi ile İslam alimleri, erkeklerin küpe vb. kadınlara özgü takıları takmalarını tahrimen (harama yakın) mekruh saymışlardır (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, VI, 336-337, 388; Nahlavi, ed-Dureru’l-Mubaha fi’l-hazrı ve’l-İbaha, 29).

Esma-i Hüsna ne demektir?

İsmin çoğulu olan esma kelimesi ile, “en güzel” anlamındaki hüsna kelimesinin oluşturduğu bir sıfat tamlaması olan esma-i Hüsna, “en güzel isimler” anlamında yüce Allah’ın bütün isimleri için kullanılan bir terimdir. Kur’an-ı Kerimde “Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” (Taha, 20/8), “En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O galiptir, hikmet sahibidir.” (Haşr 52/24) mealindeki ayetlerde de ifade edildiği gibi en güzel isimler Allah’a mahsustur. Çünkü bütün kemal ve yetkinliklerin sahibi O’dur. O’nun isimleri en yüce ve mutlak üstünlük ifade eden kutsal kavramlardır. Allah’ın isimlerine esma-i ilahiyye de denilir. Allah Teala’nın Kur’an’da ve sahih hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Kul bu isimleri öğrenerek Allah’ı tanır, O’nu sever ve gerçek kul olur. Kur’an’da “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin.” (A`raf, 7/180) buyrularak, esma-i hüsna ile dua ve niyazda bulunulması emredilmiştir. Esma-i hüsnanın birden fazla olması, işaret ettiği zatın birden çok olmasını gerektirmez, bütün isimler o tek zata delalet ederler: “De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini deseniz olur.” (İsra, 17/110) Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadislerinde, yüce Allah’ın 99 isminden söz ederek bu isimleri sayan ve ezberleyen kimselerin cennete gireceğini haber vermiştir (Buhari, Da`avat, 68; Tevhid, 12; Müslim, Zikr, 2; Tirmizi, Da`avat, 82). Hadislerde geçen “saymak” (ihsa) ve “ezberlemek” (hıfz) ile maksat Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve O’na iman, ibadet ve itaat etmektir. Allah’ın isim ve sıfatları 99 isimden ibaret değildir. Allah’ın ayet ve hadislerde geçen başka isimleri de vardır. Hadiste 99 sayısının zikredilmesi, sınırlama anlamına değil, bu isimlerin Allah’ın en meşhur isimleri olması sebebiyledir.

Eti yenebilen hayvanlar nelerdir? Yenmeyenler hangileridir?

Etlerinin yenmesinin helal olduğunda görüş birliği bulunan hayvanlar dört grupta toplanmıştır (Bakara 2/173; Maide 5/3): a. Sığır, manda, koyun, keçi, deve, tavşan, tavuk, kaz, ördek, hindi türünden evcil hayvanlar. b. Geyik, ceylan, dağ keçisi, yabani sığır ve zebra gibi vahşi hayvanlar. c. Güvercin, serçe, bıldırcın, sığırcık, balıkçıl gibi kuşlar. Bu hayvanların etlerinin helal olduğunda fakihler görüş birliğindedir. Bu sayılanların bir kısmının helalliği Kur’an’da tasrih edilmiş, diğerleri de Kur’an’ın “yiyiniz” dediği iyi ve temiz şeyler (Maide, 5/1; Hac, 22/28, 30). kapsamında görülmüştür. d. Çekirge de, sünnette yenebileceğine dair özel hüküm bulunması sebebiyle yenmesi helal hayvanlar grubunda yer almıştır (Buhari, Zebaih, 13). Etlerinin yenmesinin haram olduğunda görüş birliği bulunan hayvanlar ise üç gruptur: a. Domuzun haram olduğu Kur’an’ın açık hükmüyle sabittir (Maide, 5/3). Kur’an’da ismi anılarak yasaklanan tek hayvan domuzdur. Kur’an’da sadece domuzun etinin haramlığından söz edilse de, İslam alimleri, En’am Suresinin 145. ayetinde geçen “rics” ifadesi ile, A’raf Suresi 157. ayetindeki “… onlara pis ve murdar olan şeyleri haram kılar” ifadelerini birlikte değerlendirmişler ve domuzun her şeyinin haram olduğunu belirtmişlerdir (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, V, 196). b. Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etlerinin haram olduğu da yine Kur’an’ın hükmüne dayanır: “ (Kesim sırasında) üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların etlerini yemeyin.” (En’am, 6/121). Bu ilke İslam’ın tevhid akidesine verdiği önemin ve şirke karşı aldığı kesin tavrın bir göstergesidir. c. Dini usullere uygun olarak kesilmemiş veya kendiliğinden ölmüş olan hayvanın etinin haram olduğu da yine Kur’an’ın açık hükmüne dayanır: “Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı”. (Bakara, 2/173). “Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan; (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç olmak üzere boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile (tazim amacı ile) dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar size haram kılındı.” (Maide, 5/3). İşte bu ayetlerde sayılan hayvan etlerinin haram olduğu hususunda bütün İslam alimleri fikir birliği içindedir (Nevevi, el-Mecmu’, IX, 72). Yukarıda sayılan grupların dışında kalan hayvanların etlerinin yenmesinin dini hükmü konusunda İslam alimleri farklı görüşler belirtmişlerdir.

Evlenmenin dini hükmü nedir?

Kur’an-ı Kerim’de bir ayette: “Sizden bekar olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin.” (Nur, 24/32), bir başka ayette de: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21) buyurulmaktadır. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.) birçok hadislerinde Müslümanları evlenmeye teşvik ederek; “Evlenin, çoğalın! Çünkü ben (kıyamet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin (çokluğunuzla) iftihar edeceğim! “ (Abdurrazzak, el-Musannef, VI, 173; Münavi, Feyzu’l-Kadir, III, 269; Beyhaki, VII, 81); “Ey gençler! Sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin.” (Buhari, Nikah, 3; Müslim, Nikah, 1); “Nikah benim sünnetimdir. Benim sünnetimi uygulamayan benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” (İbn Mace, Nikah, 1; Ahmed b. Hanbel, II, 72) diye buyurmaktadır. Nikah bir yönü ile medeni bir sözleşme, bir yönü ile de ibadet sayılmaktadır. Bir kimsenin cinsel isteklerinin baskın olması nedeniyle günaha girme ihtimali yüksek ise, o kimsenin evlenmesi vaciptir. Günaha girmesi söz konusu olmayan kimselerin maddi durumu müsait olduğu takdirde evlenmesi sünnettir. Yaşlı veya cinsel gücü zayıf olanların evlenmesi mubah ise de, evlenmemesi daha iyidir (İbn Kudame, el-Muğni, VII, 335-337). Bir kimsenin, evleneceği kadına zulmetmesinden korkması halinde evlenmesi mekruhtur (Mevsıli, el-İhtiyar, II, 82).

Evlenilmesi haram olan kadınlar kimlerdir?

İslam dininde evlenilmesi haram olan kadınlar ayet ve hadislerde sayılmış ve bunların dışında kalanlarla evlenmenin helal olduğu açıkça ifade edilmiştir. Kur’an-ı Kerim, kendisiyle evlenilmesi haram olan kadınlardan bahsederken öncelikle Cahiliye döneminde bir nikah türü olan üvey anneyle evlenme adetine şu ayetiyle yasak getirmiştir: “Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayasızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu ne kötü bir yoldur.” (Nisa, 4/22) Bir sonraki ayette nesep ve süt hısımlığıyla sıhri hısımlıktan dolayı evlenilmesi haram olan kadınlar sıralanmıştır: “Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, eşlerinizin anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın eşleri, iki kız kardeşi (nikah altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Nisa, 4/23) Daha sonra evli kadınlarla evlenmenin de haram olduğu ifade edilmiştir: “…Evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır.” (Nisa, 4/24) Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de iddet bekleyen kadınla evlenmenin yasaklandığı (Bakara, 2/235), tek kadınla evlilik esas olmakla birlikte şartlarına uyarak birden fazla kadınla evlenmek isteyen erkek için bu sayının dörtle sınırlı olduğu, dörtten fazla kadını nikah altında tutmanın yasaklandığı (Nisa, 4/3) bildirilmiştir. Medine’ye hicretten sonra kadın olsun erkek olsun kafir ve müşriklerle evlenmek yasaklanmış (Mümtehine, 60/10) ancak, erkeklerin ehl-i kitab olan iffetli kadınlarla evlenmelerine izin verilmiştir (Maide, 5/5). Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin kızı üzerine (onlarla birlikte) nikahlanamaz, eğer bunu yaparsanız akrabalık bağlarını koparmış olursunuz.” (Buhari, Nikah 27; Müslim, Nikah 37-38) hadisiyle Nisa suresi, 23. ayette geçen “iki kız kardeşi (nikah altında) bir araya getirmeniz” ifadesine; “Nesep sebebiyle haram olanlar süt emme sebebiyle de haram olur.” (Buhari, Nikah 20; Müslim, Rada 1; İbn Mace, Nikah 34) hadisiyle de “sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz” ifadesine açıklık getirilmiş ve hükmün kapsamı genişletilmiştir.

Ezan duasının dini hükmü nedir? Nasıl yapılır?

Ezandan sonra, Peygamberimiz (s.a.s.)’esalavat getirmek sünnet; vesile duasını yapmak menduptur (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 398; Ceziri, Kitabü’l-Fıkh ala Mezahibi’l-erbaa, I, 467). Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müezzini işittiğiniz zaman, onun dediğini tekrarlayın. Sonra bana salat getirin. Çünkü gerçekten kim bana bir defa salat getirirse, Allah onu on rahmet ile anar. Sonra da benim için Allah’tan vesile isteyin. Çünkü vesile Cennet’te bir makamdır ki, ancak Allah’ın kullarından bir kula layık görülmüştür, umarım ki o kul ben olayım. Artık kim benim için Allah’tan vesile isterse, şefaatim ona helal olur.” (Tirmizi, Salat, 157). Konu ile ilgili olarak Buhari’de yer alan rivayet şöyledir: “Her kim ezanı işittiğinde ardından ‘Ey bu tam davetin ve kılınmak üzere olan bu namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e vesileyi, fazileti ihsan et. Bir de kendisine va’d ettiğin Makam-ı Mahmud’u verip oraya ulaştır. ‘ derse, kıyamet gününde benim şefaatim ona vacib olur.” (Buhari, Ezan, 8). Bazı kaynaklarda, duanın sonuna “sen vadinden dönmezsin.” ifadesi eklenmiştir (Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, I, 410). Ezanı bittiğinde duyanlar bu hadiste ifade edildiği şekilde dua ederler. “Ezan ile kamet arasında dua reddolunmaz.” (Tirmizi, Salat, 158) hadisi gereği, vesile duasının ardından başka dualar da yapılabilir (Nevevi, el-Mecmu’, III, 116-117).

Fetret-i vahiy nedir? Ne kadar sürmüştür?

Genel olarak “fetret-i vahiy” vahyin kesilmesi demektir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatıyla bağlantılı olarak ise bu ifade Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ilk vahyi aldıktan sonra ikinci vahyi alıncaya kadar geçen süre demektir. Kaynaklar, bu bekleyiş için birkaç günden üç yıla kadar çeşitli süreler kaydederler. Fakat bu durumun çok uzun müddet devam etmediği muhakkaktır. Hz. Muhammed (s.a.s.) bundan rahatsız olmuş ve endişelenmiş; hatta Rabbi tarafından terk edildiği zannına kapılmıştır. Bir gün Hira mağarasından evine gelirken Cebrail’i ilk gördüğü heybetli haliyle tekrar gördü. Daha önceki gibi korku ve heyecana kapılarak derhal evine koştu ve yatağına girdi. Fakat melek evde bir kez daha karşısına çıktı ve ona şöyle hitap etti: “Ey örtünen adam, kalk ve (insanları) uyar. Rabbini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeylerden uzak dur.” (Müddessir, 74/1-5)

Feyiz kavramı hakkında bilgi verir misiniz?

Feyiz (feyz) ve feyezan kelimeleri sözlükte fazla suyun yatağından taşması, bir haberin yayılması, bir sırrın açığa çıkarılması gibi anlamlara gelmektedir. Çoğulu füyüz, füyüzat’tır. Tasavvufta bütün bilgi ve varlıkların Allah’tan zuhur ve tecelli etmesi anlamında kullanılmaktadır. Mürşidin doğrudan doğruya Hz. Peygamber (s.a.s.) vasıtasıyla Hak’tan aldığı feyze ilahi feyiz, silsile vasıtasıyla aldığı feyze isnadi feyiz, müridin şeyhten aldığı feyiz ve irfana da ahz-ı feyz adı verilmektedir. Kur’an ve hadislerde bu kökten türeyen kelimeler akmak, taşmak, dalmak anlamında kullanılmaktadır.

Fıtır sadakası nedir?

Fıtır “iftar etmek” ve “yaratılış” anlamlarına gelir. Fıtır sadakası (Sadaka-i fıtır) yaratılmış ve Ramazan orucunu tutup iftar etme imkanını elde etmiş olmanın bir şükrü olarak; dinen zengin olup Ramazan ayının sonuna yetişen Müslümanın, belirli kimselere vermesi vacip olan bir sadakadır (Nevevi, el-Mecmu, VI, 104). Vacip oluşu, sünnetle sabittir (Buhari. Ze­kat, 18, 74; Müslim. Zekat, 12, 15; İbn Mace, Zekat, 21; Ebu Davud. Zekat, 17-20). Fıtır Sadakası, borcundan ve asli ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala sahip olan her Müslümana vaciptir. Bunda, zekatta olduğu gibi, malın nami (artıcı) olması ve üzerinden bir yıl geçmesi gibi bir şart söz konusu değildir. Dinen zengin olan çocuk ve akıl hastasının malından veli veya vasisinin vermesi gerekir. Şafii mezhebine göre ise fıtır sadakası vermek için zengin olma şartı yoktur. Günlük yiyeceğinden fazlasına sahip fakir de fıtır sadakasını verir (Kasani, Bedaiu’s-sanai, II, 69; Nevevi, el-Mecmu, VI, 105). Kişi kendisinin ve küçük çocuklarının fitrelerini vermekle yükümlüdür. Hz. Peygamber, köle-hür, büyük-küçük, kadın-erkek her Müslümana fitrenin gerektiğini (Ebu Davud, Zekat, 20) ifade etmiştir. Fıtır sadakasının vacip olma zamanı Ramazan bayramının birinci günü olmakla birlikte, bayramdan önce de verilebilir. Hatta bu daha faziletlidir. Bununla birlikte, Bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Ancak, bayram namazından önce verilmesi müstehap kabul edilmiştir. Şafii mezhebinde ise; fitreyi, meşru bir mazeret bulunmadıkça bayramın birinci gününün gün batımından sonra vermek haramdır. Fitreyi Ramazanın ilk günlerinden herhangi birinde vermek caizdir (Nevevi, el-Mecmu, VI, 128). Fitrenin hedefi, bir fakirin içinde yaşadığı toplumun hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanması, böylece bayram sevincine iştirak etmesine katkıda bulunmaktır. Günümüzde fıtır sadakasının belirlenmesinde, bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktarın ölçü alınması daha uygundur. Dinen zengin sayılanlara, usul (anne, baba, dedeler ve nineler), furua (oğul, kız ve torunlar) ve bakmakla yükümlü olduğu kimselere fıtır sadakası verilmez. Bir kimse, fitresini bir fakire verebileceği gibi, birkaç fakire de dağıtabilir (Merğinani, el-Hidaye, I, 115-116).

Fıtır sadakasını kimler vermekle yükümlüdür?

Ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçlarının dışında nisap miktarı (80. 18 gr. altın veya bu değerde) mala sahip olan Müslümanlar kendileri ve velayetleri altındaki kişiler için fıtır sadakası vermekle yükümlüdürler (Kasani, Bedaiü’s-sanai, Beyrut 1997, II, 533, 544). Ancak fıtır sadakası ile yükümlü olmak için bulunması gereken nisap miktarı malın “artıcı” özellikte olması ve üzerinden “bir kameri yıl” geçmiş olması gerekmez. Bir kimse kendisi ve kendi velayeti altında olan bakmakla mükellef bulunduğu kimselerin fitresini de vermekle yükümlüdür (Kasani, Bedaiü’s-sanai, II, 535). Buna karşılık kişinin, bakımını üstlendiği kişiler de olsa, ana babası, büyük çocukları, karısı, kardeşleri ve diğer yakınları için fitre ödemesi gerekmez (Kasani, Bedaiü’s-sanai, II, 539, 540). Fakat vekaletleri olmadığı halde bunlar için ödeme yapsa geçerli olur. Şafii mezhebine göre ise fıtır sadakası vermek “farz”dır ve bununla yükümlü olmak için nisap miktarı mala sahip olmak şart değildir (Şirbini, Muğni’l-Muhtac, Beyrut 1994, II, 110). Buna göre temel ihtiyaçlarının yanı sıra bayram günü ve gecesine yetecek kadar azığa sahip zengin fakir her Müslüman fitre ile yükümlüdür (Şirbini, Muğni’l-Muhtac, II, 113). Şafiiler fitre ile yükümlü bir kişinin gücü varsa Müslüman ve bakmakla yükümlü olduğu (ana baba gibi) akrabası, karısı ve köleleri için de fitre vermesi gerektiği görüşündedirler (İbnRüşd, Bidayetü’l-Müctehid, II, 549).

Fitne konusunda bilgi verir misiniz?

Sözlükte “denemek, imtihan etmek, yakınmak, bir şeyden çok hoşlanmak, görüş ayrılığı, kargaşa, delilik, dalalet, sapıtmak, şaşırtmak, aldatmak, şiddet, işkence, öldürmek, bela, musibet, kötülük, mihnet” anlamlarına gelir. Çoğulu fitendir. Bu kelime Türk diline de girmiş ve azdırma, baştan çıkarma, fesat, ara bozma, ihtilaf, afet, musibet, sıkıntı, bela, ceza, delilik, dinsizlik, canilik ve daha çok karışıklık ve kargaşa anlamına gelmektedir. Kur’an’da 30 ayette “fitne” kelimesi geçmekte olup ayetlerin bağlamına göre farklı anlamlarda kullanılmaktadır. İlgili ayetlerde bu keilme; imtihan (deneme-sınama) (Bakara, 2/102), bela (musibet-dert) (Hac, 22/11), saptırma (Maide, 5/41), kandırma (Saffat, 37/162), şaşırtma (A’raf, 7/27), delilik (cinnet) (Kalem, 68/6), azap (yakılma / ateşe atılma) (Enfal, 8/25; Zariyat, 51/13-14), mazeret ve çare (En’am, 6/23), günah (Tevbe, 9/40), savaşma (öldürme) (Nisa, 4/91; Ahzab, 33/14), kargaşa, karışıklık, fesat (Al-i İmran, 3/7; Tevbe, 9/47, 48) ve baskı (işkence / eziyet / kötülük) (Bakara, 2/191, 193, 217; Nisa, 4/101; Enfal, 8/39) anlamlarında kullanılmıştır. Malların ve çocukların insan için bir imtihan olduğu (Enfal, 8/28), insanlara baskı, zulüm, işkence, eziyet ve kötülük etmenin öldürmeden daha büyük ve şiddetli olduğu (Bakara, 2/191, 217) fitne kavramı ile ifade edilmiş, inanca baskının (fitne) yok oluncaya kadar savaşılması emredilmiştir (Bakara, 2/193).

Gaflet ne demektir?

Sözlükte “önemsememek, kasıtlı veya kasıtsız terk etmek, farkına varmamak, kayıtsız kalmak, ihmal etmek, boş bulunmak ve aldanmak; dalgınlık, yanılgı ve dikkatsizlik” anlamlarına gelen “gaflet” kavramı, din ıstılahında bilim dallarına göre farklı manalarda kullanılmıştır. Bir hukuk terimi olarak bir kimsenin hukuki işlemlerde kolayca aldanabilecek derecede saf, dikkatsiz ve tecrübesiz oluşunu; fıkıh usulünde, çocuk, unutkan, sarhoş vb. kimselerin ilahi hitabı anlamayışını; hadis usulünde; hadis ravisinin ezberleyerek veya yazarak hocasından aldığı hadisi dikkatsizlik veya dalgınlık sebebiyle hatalı rivayet edişini; dini hayatta, mü’minin Allah ve Peygamberin emir ve yasakları yerine nefsinin ve şeytanın arzusuna uymasını, işlediği günahları ve ahirette vereceği hesabı düşünmemesini, Allah’ı zikretmeyi ve günahlara tevbe etmeyi terk etmesini, ibadetlerde kurallara riayet etmemesini, kalbin kasvet içinde oluşunu ve zamanını boşa geçirmesini ifade eder. “Gaflet” kavramı Kur’an’da Allah ve insanların fiil ve davranışlarını anlatmada kullanılmıştır: 12 ayette Allah’ın insanların yaptıklarından gafil olmadığı bildirilmiştir (Bakara, 2/74, 85, 140, 149. Al-i İmran, 3/99). Allah’ın gafil olmaması; insanların gizli-aşikar, az-çok, iyi-kötü bütün yaptıklarından ve söylediklerinden haberdar olması, bütün fiil ve davranışlarını görmesi, bilmesi ve şahit olması, hiçbir şeyin ondan gizli kalmamasıdır. İnsanlar açısından gaflet, Kur’an’da genellikle yerme ifade etmektedir. Ancak kınamayı gerektirmeyen gaflet de söz konusudur. Kınamayı gerektirmeyen gaflet; habersiz olmak, bir şeyi bilmemek, unutmak, aklına gelmemek ve bilgisi olmamak anlamına gelir (Yusuf, 12/13; En’am, 6/156; Yunus, 10/29). Kınamayı gerektiren gaflet ise; insanın yaratılış gayesini, kulluk görevini ve sorumluluğunu, Allah’ı ve ayetlerini, ahireti ve hesabı unutması, ayetlerden yüz çevirmesi, dini görevlerini terk etmesi, aklını, gözünü, dilini ve kulağını gerçekleri bilmede, anlamada, görmede ve duymada kullanmaması ve dünyaya dalıp ahireti bırakması demektir. Bu bağlamda “gaflet” kavramı daha çok kafirleri nitelemede kullanılmıştır (A’raf, 7/179, 205; Rum, 30/7).

Gıpta ne demektir? Caiz olduğu yerler nelerdir?

Türkçe’de imrenme ve bazan da haset etme anlamına kullanılan gıbta, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir hadisinde açıklandığı üzere iki yerde caizdir: “Ancak iki kişiye imrenilir, bunlardan biri Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı Hak yolunda tüketme iradesine sahip kıldığı kişi, diğeri de Allah’ın kendisine ilim verdiği, hem bu ilimle amel eden hem de onu başkasına öğreten kişidir.” (Buhari, İlim, 15. Zekat, 5. Müsned, II/9, 36) Buna göre zengin ve zenginliği ile Allah yolunda harcama yapan kimselere, ayrıca ilim sahibi olup da bununla insanları aydınlatan kimselere gıbta etmek caiz olmaktadır.

Gıybet ne demektir?

Sözlükte uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizli kalmak gibi anlamlara gelen “gayb” kökünden türeyen gıybet, dini bir kavram olarak, bir kimseden, gıyabında hoşlanmadığı sözlerle bahsetmek demektir. Kur’an’da gıybet yasaklanmış, gıybet yapmak ölmüş bir din kardeşinin etini yemeye benzetilerek bu davranıştan sakındırılmıştır (Hucurat, 49/12). İslam’da insan haklarının en önemlilerinden kişinin dokunulmazlığı ilkesine büyük değer verilmiştir. Bu itibarla bir kimsenin gıyabında gerek onun şahsıyla ilgili maddi ve manevi, ruhi ve ahlaki veya dini kusurlarından söz edilmesi, gerekse çocukları, annesi, babası ve diğer yakınlarının kusurlarından bahsedilmesi gıybet sayılmıştır. Gıybet, sözle olabileceği gibi yazı, ima, işaretle ve taklit gibi davranışlarla da olabilir. Bu tür söz ve davranışlar gerçeği ifade ediyorsa gıybet, etmiyorsa iftira sayılır (Müslim, Birr, 70; Tirmizi, Birr, 23). İslam alimleri gıybetin haram ve büyük günah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Ancak bir söz veya davranışın gıybet sayılıp sayılmaması niyetle yakından ilgilidir. Buna göre bir kimsenin yanlışlarının sırf onu küçük düşürmek amacıyla söylenmesi gıybet sayılırken, yanlışlarının düzeltilmesi maksadıyla söylenmesi gıybet sayılmaz. Herhangi bir kişi veya zümreyi kastetmeden genel olarak insanların kötülüğünden söz etmek de gıybet olmaz. Gıybetin yapılması gibi dinlenmesi de haramdır. Bir zarar doğurma ihtimali yoksa sözle veya fiili olarak gıybete engel olunması, bu mümkün olmazsa gıybet edilen yerin terk edilmesi, bu da mümkün değilse gıybete karşı bir hoşnutsuzluk duygusu içinde bulunulması gerekir. Gıybetin sebepleri kin ve öfke, başkasını kötüleyerek kendi itibarını yükseltme düşüncesi, kıskançlık vb. hususlardır. Tedavisi de bunlardan kurtulmaktır. Haksızlık yapanı ilgili mercilere şikayet etmek, fetva sormak, insanları kötülüklerden korumak, kötülüğe engel olmak için destek aramak, lakabıyla şöhret bulmuş birini lakapla tanıtmak, zulüm ve ahlaksızlığı hayat tarzı haline getirenleri kınamak amacıyla aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz. Gıybetten dolayı tevbe etmek farzdır.

Gıybet etmenin caiz olduğu yerler var mıdır?

Bir kimsenin gıyabında onun olumsuz yönlerinden bahsetmek demek olan gıybet İslam’da kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak İslam alimleri diğer ayet ve hadisleri göz önünde bulundurarak bunun caiz olduğu yerleri tespit etmişlerdir. Bunlar: a) Zulüm ve haksızlığa uğrayan bir kimse, kendisine haksızlık edenin gıyabında yaptıklarını söyleyebilir, b) Her hangi bir göreve ehil ve dürüst olup olmadığını öğrenmek üzere araştırma yapılan kişinin gıyabında kusur ve eksikliklerini söylemek caizdir, c) “Falan kişi şöyle yapıyor, bu doğru mudur? “ şeklinde fetva sormak, bilgi edinmek gayesiyle birinin yaptıklarını söylemek caizdir, d) Birinin gıyabında konuşmak, onun kötülüklerden vazgeçmesini sağlayacaksa, bu amaçla aleyhinde konuşulabilir, e) Bir kişiyi tanıtmak, tarif etmek gerektiğinde, başka türlü kim olduğunu anlatmanın mümkün olmamsı durumunda “ayağı topal” gibi kusurlarıyla anlatılabilir, f) Bir kişinin verdiği haberlerin, şahitliğinin, rivayet ettiği hadislerin doğruluğunun zedeleyici kusurları da gıyabına söylenebilir.

Hac ayları hangileridir?

Hac ayları, Hicri takvimdeki Şevval ve Zilkade aylarının tamamı ile Zilhicce ayının ilk 10 günüdür. Bu zamanlara hac ayları denmesi, hac menasikinin bu aylardan herhangi birinde bitirilebilmesi açısından değil, haccın şartı olan ihrama Şevval’den itibaren girilebilmesi bakımındandır. Bu süre içerisinde ihrama girerek, haccın iki temel rüknünden biri olan ve sadece Zilhicce’nin dokuzuncu günü öğle vakti ile onuncu günü fecr-i sadık arasında yapılabilen Arafat vakfesini yapan kimsenin haccı geçerli olur. Haccın diğer rüknü olan ziyaret tavafı ise Kurban Bayramı günlerinde eda edilmekle birlikte, bugünlerde yapılamaz ise, cezasını yerine getirmek kaydıyla, daha sonra da yapılabilir ve bu tehir, o seneki haccın geçersiz sayılmasına sebep olmaz (Kasani, Bedaiü’s-Sanai, Beyrut 1406/1986, II, 211, 213-214; Ebu’s-suud, İrşadü’l-Akli’s-Selim, Riyad, I, 325).

Kaç çeşit hac vardır? En faziletlisi hangisidir?

İfrad, temettu ve kıran olmak üzere üç çeşit hac vardır. Mikatta sadece hac için ihrama girilip, hac bitinceye kadar ihramlı olarak kalınan hacca “ifrat” haccı, mikatta sadece umre için ihrama girilip, umre yapıldıktan sonra ihramdan çıkılıp, vakti gelince hac için tekrar ihrama girilerek tamamlanan hacca “temettu” haccı, mikatta hem umre hem de hac için niyetlenerek ihrama girilen ve haç sonuna kadar ihramda kalınan hacca da “kıran” haccı denilir. Her bir hac çeşidinin ayrı ayrı fazileti bulunmaktadır. Hanefi mezhebine göre, en faziletli hac kıran haccıdır (Merğinani, el-Hidaye, I, 153). Şafii mezhebine göre ifrad en faziletlisidir (Maverdi, el-Havi, Beyrut ts., IV, 87; Zekeriya Ensari, Esne’l-Metalib, Beyrut 2000, I, 462).

İfrad haccı ne demektir? Nasıl yapılır?

İfrad haccı, aynı yılın hac mevsimi içinde umre yapılmaksızın, eda edilen hacdır. İfrad haccı yapmak isteyen kişi, hac mevsimi içinde; Mekke’de ikamet ediyorsa, bulunduğu yerde; mikat dışından geliyorsa mikatta sadece hacca niyet ederek ihrama girer. Mekke’ye varınca kudüm tavafını yapar, ihramdan çıkmaz. Arafat ve Müzdelife vakfelerini yapıp, bayram günü Akabe cemresine taş atar sonra tıraş olarak ihramdan çıkar. Daha sonra, ziyaret tavafını ve sa’yi yapar, cemreleri taşlar. İfrad haccı yapan kimsenin kurban kesmesi gerekmez (Merğinani, el-Hidaye, I, 137, 141, 143, 148).

Temettu haccı ne demektir? Nasıl yapılır?

Temettu’ haccı, aynı yılın hac mevsiminde önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra yeniden hac için ihrama girilerek yapılan hacdır. Temettu’ haccı yapmak isteyen kişi, Mikatta veya daha önce umreye niyet ederek ihrama girer, Mekke’ye vardıktan sonra Kabe’yi yedi şavt tavaf eder, tavaf namazı kılar, Safa ve Merve tepeleri arasında dört gidiş üç geliş olmak üzere 7 kez sa’y yapar. Sonra tıraş olup ihramdan çıkar. Böylece umresi tamamlanmış olur. Arafeden bir gün önce hac için ihrama girer. Haccını eda ettikten sonra ihramdan çıkar. Temettu’ haccı yapanların şükür kurbanı kesmesi vaciptir (Merğinani, el-Hidaye, I, 156).

Kıran haccı ne demektir? Nasıl yapılır?

Kıran haccı, aynı yılın hac mevsiminde umre ve haccın ikisine birden niyet edilip ihrama girilerek tek ihramla yapılan hacdır. Kıran haccı yapmak isteyen kişi, Mikata varınca veya daha varmadan umre ve haccın her ikisine birden niyet ederek ihrama girer. Umreyi yaptıktan sonra, ihramdan çıkmayıp, aynı ihramla haccı da eda eder, sonra ihramdan çıkar. Kıran haccı yapanların şükür kurbanı kesmesi vaciptir (Mevsıli, el-İhtiyar, I, 160; Merğinani, el-Hidaye, I, 154).

Hac yapan kimsenin bütün günahları affedilir mi?

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kim Allah için hacceder de (Allah’ın rızasına uymayan) kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, (kul hakkı hariç) annesinden doğduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hacdan) döner.” (Buhari, Hac, 4; Müslim, Hac, 438; Nesai, Menasikü’l-Hac, 4) buyurmaktadır. Bu hadis muteber hadis kaynaklarında yer almaktadır. Bu ve benzeri hadisleri gerçek anlamında anlamak mümkün olduğu gibi, hac ibadetinin önem ve faziletini vurgulamak ve bu vecibeyi ifaya teşvike yönelik olarak değerlendirmek de mümkündür. Benzer ifadeler başka ibadetlerle ilgili olarak da kullanılmıştır. Bunlara örnek olarak şu hadisleri verebiliriz: “Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan cuma namazı), ramazandan ramazana (tutulan ramazan orucu), büyük günahlardan uzak kalındığı sürece, arada işlenen küçük günahların bağışlanmasına vesiledir.” (Müslim, Taharet, 16; İbn Hanbel, Müsned, Kahire, ts. , II, 400); “Her kim ramazanı (farz olduğuna) inanarak ve ecrini de umarak oruçla geçirirse, daha önce işlediği günahları bağışlanır.” (Buhari, İman, 28; Savm, 6; Leyletü’l-Kadr, 1; Müslim, Salatü’l-Musafirin, 175; Ebu Davud, Ramazan, 1; Tirmizi, Savm, 1). Bu hadislerden anlaşılması gereken; -büyük günahlardan uzak kalındığı sürece-, küçük günahların belirtilen iyi ameller vesilesiyle affedileceğidir. Namaz, oruç, hac, zekat gibi farz görevleri terk etmek; içki, kumar, zina hırsızlık, yalan, yalancı şahitlik, iftira, zulüm, adam öldürme ve gıybet gibi haramları işlemek büyük günahtır. Kişilerin namaz, oruç, zekat borçlarının kaza etmeden, kul haklarının ödemeden veya helalleşmeden bir hac yapmakla tamamen günahsız olacağını düşünmek, çok da doğru görünmemektedir. Ayrıca büyük günahlar ancak tevbe ve istiğfarla bağışlanabilir. Bir başka hadiste; “Hacılar ve umre yapanlar Allah’ın (evinin) ziyaretçileridir. Kendisine dua ederlerse dualarına icabet eder, O’ndan bağışlanma dilerlerse onları bağışlar.” (İbn Mace, Menasik, 5) buyrulmaktadır.

Haksız yere adam öldürmenin dindeki hükmü nedir?

İslam dini, insanı yaratılanların en değerlisi ve üstünü (İsra, 17/70; Tin, 95/4), insan hayatının korunmasını da dinin temel amaçlarından biri saymıştır. Kur’an-ı Kerim’de haksız yere bir cana kıyanın bütün insanları öldürmüş gibi ağır bir suç işlemiş olacağı, bir insanın hayatını kurtarmanın da bütün insanlara hayat verme gibi yüce ve değerli bir davranış olduğu şöyle ifade edilir: “Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitapta) şunu yazdık: Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resullerimiz apaçık deliller (mucize ve ayetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hala) yeryüzünde aşırı gitmektedir.” (Maide, 5/32). Bu sebeple İslam’da adam öldürme büyük günahlardan birisi olarak telakki edilmiştir (En’am, 6/151). Haksız yere ve kasten masum bir kimseyi öldürenin, dünyevi cezası bir tarafa, ahirette de cehennem azabıyla cezalandırılacağı, Allah’ın gazap ve lanetine uğrayacağı bildirilmiştir (Nisa, 4/93). Hz. Peygamber de (s.a.s.) Veda Haccı’nda bütün insanlara hitaben, “Bu gün, bu ay ve bu belde nasıl kutsal ve korunmuş ise canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da öylesine korunmuştur.” (Buhari, İlim, 37; Hac, 132) buyurarak, insanın hayat hakkının kutsal ve dokunulmaz olduğunu belirtmiştir. İnsanların haksız yere öldürülmelerine sebep olan da sorumludur.

Halvet ne demektir?

Sözlükte bir yerin boş olması, o yerde hiç kimsenin ve hiçbir şeyin bulunmaması, yalnız kalma veya biriyle baş başa kalma anlamlarına gelen halvet, bir tasavvuf terimi olarak, günahtan korunmak ve daha iyi ibadet edebilmek amacıyla ıssız yerlerde yaşamayı tercih etmek demektir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in zaman zaman Mekke yakınındaki Hira mağarasına çekilip burada inziva hayatı yaşaması ve itikafa girmesi (Buhari, Bed’ül-vahy, 3; Müslim, İman, 252), ıssız yerlerde Allah’ı zikredip göz yaşı dökmeyi teşvik etmesi (Buhari, Ezan, 36; Müslim, Zekat, 91) halvetin dini açıdan önemini ortaya koymaktadır. Tasavvufta halvet kadar sohbet ve hizmet de önemlidir. Bundan dolayı sohbet ve hizmet için insanların arasında bulunmak ve bütünüyle toplumdan kopmamak gerekir. Fıkıh terimi olarak halvet sahih bir nikahtan sonra kadın ile erkeğin, üçüncü bir şahsın izinsiz muttali olamayacağından emin bulundukları bir yerde baş başa kalmaları anlamına gelir.

Hayvanlara kötü davranmanın hükmü nedir?

Allah Teala diğer yeryüzü nimetleri gibi hayvanları da insanların hizmetine vermiş ve onlardan çeşitli şekillerde faydalanmayı helal kılmıştır. İslam dini hayvanlara karşı merhametli olmayı tavsiye etmektedir. Merhamet mü’minlerin temel özelliklerindendir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadislerinde günahkar bir kadının susuzluktan ölmek üzere bulunan bir köpeğe su verdiği için Allah tarafından bağışlandığını (Buhari, Şürb, 9, Edeb, 27; Müslim, Selam, 153, Cihad, 44), diğer bir hadisinde de kedisini açlıktan ölmeye mahkum eden bir kadının, bu davranışı, nedeniyle cehenneme atılmayı hak ettiğini (Buhari, Edeb, 18, 27; Müslim, Fezail, 65) belirterek merhametin sadece insanlara yönelik olmadığını dile getirmiştir. . Hayvanlara iyi bakılıp beslenmesi (Ebu Davud, İsti’zan, 39), zevk için dövüştürülmemesi (Ebu Davud, Cihad, 51; Tirmizi, Cihad, 30) ve öldürülmemesi (Nesai, Dahaya, 42), nişan atılan hedefler yerine konulmaması (Müslim, Sayd, 59), yolundaki emirleri de İslam’ın hayvanlara merhamet konusundaki kapsamlı bakışını yeterince ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, akrep, yılan, fare, saldırgan köpek ve benzeri hayvanların zararlarından korunmak için öldürülmesinde dinen bir sakınca yoktur (Buhari, Bed’u’l-Halk 16, Ceza’u’s-Sayd 7; Müslim, Hacc 66-67; Muvatta, Hacc 90; Tirmizi, Hacc 21; Nesai, Hacc 113).

Hz. Peygambere ilk inananlar kimlerdir?

Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ilk iman eden hanımı Hz. Hatice’dir. Onunla birlikte kızları Zeyneb, Rukiyye ve Ümmü Gülsüm de anneleri ile aynı zamanda İslam’a girdiler. Fatıma ise o sırada henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Hz. Hatice ve kızlarından sonra, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in evinde oturan ve o sıralarda henüz on veya on bir yaşında bulunan Ali b. Ebi Talib ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’in azatlısı Zeyd b. Harise de iman ettiler. Ardından Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yakın dostlarından Hz. Ebu Bekir de iman etti.

Hz. Peygamber (s.a.v) kimlere İslam’a davet mektubu göndermiştir?

Hz. Peygamber (s.a.s.) Bizans hükümdarına, Habeşistan hükümdarına, İran Kisrasına, İskenderiye hükümdarı Mukavkıs’a, Gassan Kralı Haris b. Ebu Şemir’e; Yemame hakimi Hevze b. Ali’ye İslam’a davet mektupları gönderdi. Bunların dışında Arabistan’ın kuzeyinde ve güneyinde bulunan çeşitli kraliyet ailelerinin bakiyelerine, Arap kabile başkanlarına, ünlü ve nüfuzlu kişilere, Hristiyanlara, Yahudilere ve Mecusilere de mektuplar yolladı.

Hz. Peygamber(s.a.v)’in gece namazı ve teheccüdü hakkında bilgi verir misiniz?

Kur’an’ı Kerim’de; “Ey örtünüp bürünen (Resulüm)! Birazı hariç geceleri kalk namaz kıl.” (Müzzemmil, 73/1-4) ayetleri ile gece namazı farz kılındı. Bir süre sonra indirilen aynı surenin 20. Ayetiyle sorumluluk hafifletilerek gece namazı ümmeti Muhammed için nafileye dönüştürüldü. Zaten gelişmeyi takip eden yıl yani Peygamberliğin on birinci yılında Mi’rac gecesinde beş vakit namaz farz kılındı. Mi’racı takip eden günlerde Cebrail gelip Hz. Peygamber’le (s.a.s.) birlikte beş vakit namazı bir gün ilk vakitlerinde, ikinci gün ise son vakitlerinde kılmış ve namaz vakitlerinin başlangıç ve sonunu açıklamıştır (Müslim, “Mesacid”, 31/176). Ayrıca; “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl.” (İsra, 17/79) ayeti ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’den gece namazı kılması istenmiştir. Yakınları, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatı boyunca gece namazına devam ettiğini rivayet ederler. Hatta gece namazına olan bu itinası dolayısıyla bazı sahabilerin “Allah senin geçmiş ve gelecekteki günahlarını bağışladığı halde bu kadar zahmete niye katlanıyorsun? “ diye sorduğu, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in de “Şükreden bir kul olmayayım mı? “ cevabını verdiği rivayet edilir (Müsned, IV, 251). Peygamberimiz (s.a.s.) gecenin başlangıcında yatsı namazını kılar yatardı. Üçte birlik süre içinde uyanır ve teheccüdü kılar, müteakiben vitir namazını kılar, sonra tekrar yatar ve sabah ezanında çabucak kalkar, abdest alır, sünnetini evinde kılar, farzı için camiye giderdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) teheccüde ilk başlayanlara, bıkkınlık göstermemeleri için iki rek’atla başlamalarını tavsiye ederdi. Kendisi 8 veya 12 rek’at kılardı. Bir defasında Hz. Aişe: “Şayet geceleyin uyanamayıp da vitri geçirirseniz durum ne olur? “ deyince Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: “Benim gözlerim uyursa da kalbim uyumaz, zamanı gelince uyanır, önce teheccüdü sonra vitri kılarım.” (Buhari, Menakıp, 24) cevabını vermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) teheccüdden sonra tekrar yatardı. Bunlardan da anlaşılıyor ki Hz. Peygamber (s.a.s.)’in teheccüd ve vitir için kalktığı saat bazan gecenin ilk üçte biri geçtikten sonraki zamandı, bazan gecenin ortası, bazan da sonuna doğru idi.

Hz. Peygamber(s.a.v) veda haccını nasıl gerçekleştirdi?

Hicretin onuncu yılının Zilkade ayında Hz. Peygamber (s.a.s.) hac için hazırlanmaya başladı. Bunu Müslümanlara da duyurarak hazırlanmalarını istedi. Onunla birlikte haccetmek isteyenler Medine’de toplandılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) 26 Zilkade 10/ 22 Şubat 632 Cumartesi günü, yanında hanımları ve kızı Fatıma da olduğu halde, muhacirler, Ensardan ve diğer Arap kabilelerinden oluşan Müslümanlarla birlikte Medine’den hareket etti. Yanına kurbanlık yüz deve aldı. Zülhuleyfe adlı yere vardığında öğle namazını seferi olarak iki rekat kıldı ve aynı gün burada ihrama girdi. Öğleyi Medine’de, ikindiyi Zülhuleyfe’de kıldığı da söylenir. Hz. Peygamber (s.a.s.), 4 Zilhicce Pazar (Vakıdi’ye göre Salı, Makrizi’ye göre Pazartesi) günü kuşluk vakti Kasva adlı devesinin üzerinde olduğu halde Mekke’ye ulaştı; Kabe’yi tavaf edip iki rekat namaz kıldıve Safa ile Merve arasında sa’y etti. Veda Haccı süresince Mekke’nin Ebtah mevkiinde kendisi için kurulan çadırda konakladı. Perşembe gününe kadar Mekke’de kaldı. Aynı gün (Terviye) Mina’ya hareket etti. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını orada kıldı. Geceyi de burada geçirdi. Ertesi sabah, namazı kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar burada kaldı. Arafat’taki Nemire Mevkii’nde çadır kurulmasını emretti. Sonra Mina’dan hareket edip Müzdelife’den geçerek, Cuma günü Arafat’ta hazırlanan çadıra varıp konakladı. Zeval vaktinden sonra çadırından çıkıp devesine binerek Arafat vadisinin ortasına geldi. Urane vadisinde meşhur Veda Hutbesi’ni okudu. Bir ezan okutarak ayrı ayrı ikametle öğle ile ikindiyi birlikte kıldıktan (cem’i takdim) sonra devesinin üzerinde Arafat’a çıktı. Kıbleye dönüp akşama kadar dua ile meşgul oldu. Arafat’ta iken kendisinin ilahi tebliğ görevinin tamamlandığını belirten şu ayet-i kerime nazil oldu: “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’a razı oldum.” (Maide, 5/3) Hz. Peygamber (s.a.s.) güneş battıktan sonra devesine binerek Arafat’tan ayrıldı ve Müzdelife’ye geldi. Yatsı vaktinde akşam namazıyla birlikte yatsı namazını birleştirerek (cem’i te’hir), akşamı üç, yatsıyı da iki rekat olarak, aynı şekilde tek ezan ve her namaz için ayrı ikametle kıldırdı. Geceyi Müzdelife’de geçirdi. Ertesi sabah, yani Cumartesi (bayramın birinci) günü sabah namazını Müzdelife’de kıldıktan sonra Meş’ar-i Haram’a geldi. Cemre-i Akabe’de ufak taşlardan yedi tane attıktan sonra Mina’ya gitti. Burada yine deve üstünde bir konuşma yaptı. Burada kurbanlık olarak hazırladığı yüz deveden altmış üçünü, ömrünün her yılı için bir deve hesabıyla bizzat kendisi kurban olarak kesti. Diğer develeri de Hz. Ali kesti. Kurban etinden bir parça yiyen Peygamberimiz (s.a.s.), geri kalanını Müslümanlara dağıttı. Daha sonra tıraş olup ihramdan çıktı. Sonra Kabe’ye gidip tavaf yaptı ve öğle namazını kıldı. Tekrar Mina’ya dönerek bayram günlerini burada geçirdi ve bu günlerde diğer taşlama görevlerini de yerine getirdi. Bayramın ikinci günü Mina’da Müslümanlara üçüncü konuşmasını yaptı. Bayramın beşinci günü Mina’dan tekrar Mekke’ye gelip veda tavafını yaptıktan sonra Medine’ye döndü (29 Zilhicce 10 / 26 Mart 632).

Hz. Peygamber(s.a.v) veda hutbesinde hangi mesajları vermiştir?

İki cihan Peygamberi Rasul-i Ekrem (s.a.s.), Hicretin 10. yılında hac ibadeti esnasında Arafat’ta, 100. 000’den fazla Müslüman’a hitaben şöyle buyurmuşlardır: Ey İnsanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, bu seneden sonra sizinle burada belki de bir daha hiç buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur. Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayasınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup doğrudan işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur. Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliye’den kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalip’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Ashabım! Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalip’in torunu (amcazadem) Rebia’nın kan davasıdır. İnsanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurma gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız. İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Tanrı emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları te’dib edebilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir. Müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun. Ashabım! Kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır. İnsanlar! Cenabı Hak her hak sahibine hakkını (Kur’an’da) vermiştir. Varise vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın! Cenabı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder. İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? “–Allah’ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun, diye şahadet ederiz” cevabını verdiler. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.): Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! dedi (Buhari, Hacc, 132).

Hz. Peygamber(s.a.v)’in cenaze namazını kim kıldırmıştır?

Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde mübarek cesedi sedirin üzerine konuldu. Cenaze namazı için önce erkekler, sonra kadınlar, en sonra da çocuklar ayrı ayrı gelip namazını kıldılar. Rasulüllah, hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da herkesin imamı olduğu için, O’nun cenaze namazında kimse imam olmadı, herkes namazını bireysel olarak eda etti.

Hz. Peygamber(s.a.v)’in cenazesinin yıkanması, tekfini ve defni nasıl olmuştur?

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in cenazesini Hz. Ali yıkadı. Hz. Abbas, onun oğulları Fazl ve Kusem ile Üsame b. Zeyd, Hz. Ali’ye yardımcı oldular. Salı günü öğleye doğru yıkanıp kefenleme işi tamamlandıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)’in cenazesi evinde bulunan serir’in üzerine konuldu. Müslümanlar grup grup odanın alabileceği kadar sayıda, önce erkekler, sonra hanımlar ve daha sonra da çocuklar içeriye girerek imamsız olarak cenaze namazı kıldılar. Bu arada Hz. Peygamber (s.a.s.)’in defnedileceği yer hususunda ihtilaf çıktı. Kimisi onun Mescid-i Nebevi’ye, kimisi Baki Kabristanı’na defnedilmesini söyledi. Hz. Ebu Bekir, ‘Bir defasında Peygamber (s.a.s.)’in ‘Ruhu kabzedilen her Peygamber ancak öldüğü yere defnedilmiştir. ‘ buyurduğunu işitmiştim’ diyerek meseleyi halletti ve onun, vefat ettiği yer olan Hz. Aişe’nin odasına defnedilmesine karar verildi. Mezarı Ebu Talha el-Ensari (Zeyd b. Sehl) kazdı. Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiği günün ertesi, yani Salı günü defnedildi. Kabrine Hz. Ali, Fazl b. Abbas, Kusem b. Abbas ve Üsame b. Zeyd’in indikleri rivayet edilir.

Hz. Peygamber(s.a.v)’in bıraktığı miras nedir?

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zati eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) hastalığı esnasında yanında bulunan yedi (bazı rivayetlerde beşten dokuza kadar çeşitli rakamlar verilmektedir) dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemiştir. Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Daha önce kölelerini de azat ettiğinden, vefat ettiği esnada kölesi ve cariyesi de yoktu. Bazı kaynaklar onun geriye develerinin, giyim eşyalarının, yüzüğünün, bazı aletlerin ve zırhının kaldığını kaydederler. Şüphesiz hanımlarının kullandığı ev eşyaları bunların dışındadır. Onun hayvanları ile bazı ev aletleri ve ayakkabılarının Ali ailesine verildiği kaydedilir. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır. Gayr-i menkul mallara, yani arazilere gelince, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra kızı Hz. Fatıma başta olmak üzere bazı yakın akrabaları Hz. Ebu Bekir’den onun mirasını istediler. Hz. Ebu Bekir, Rasulüllah’ın (s.a.s.) “Biz Peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır.” buyurduğunu söyleyerek, onun terekesini taksim etmeyeceğini, ancak hayatta iken kendisinin bakmakla mükellef olduklarına bakacağını ve onun sarfettiği yerlere de aynen sarfedeceğini bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Fedek arazisinin gelirlerini ailesinin giderleri için harcar, amme işlerine, yolcu ve misafirlere sarfederdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.s.), arazileri intifa hakkı kendinde kalmak şartıyla kamunun istifadesine vakfetmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sahip olduğu arazileri, vefatından sonra devlete maledildi. Hz. Ebu Bekir buranın gelirlerini aynen Rasulüllah’ın harcadığı yerlere sarfederdi. Fedek, Hulefa-i Raşidin döneminde de hazineye ait olarak kalmış ve Hz. Ebu Bekir’in uygulamasına devam edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarının oturmakta olduğu odaları Hz. Peygamber (s.a.s.) vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Buna göre onlar burada oturacaklar, dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibi Rasulüllah’ın sadakaları arasına katılacaktı. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in manevi mirası Kur’an ve Sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahirete irtihalinden sonra da Müslümanlar Kur’an ve sünnete sahip çıkmışlar ve bu uğurda büyük gayret göstermişlerdir. Bu gayret sonucunda hem Kur’an ve Sünnetteki prensipleri günlük hayatlarına uygulamışlar ve hem de sayıları milyonlarla ifade edilen Kur’an nüshaları, tefsirler ve hadis eserleriyle Kur’an ve sünneti kültürel hayatlarının temel taşları yapmışlardır.

Hendek savaşı hakkında bilgi verir misiniz?

Mekkeli Müşrikler Uhud Muharebesi’nde kesin bir zafer kazanamamışlardı. Ayrıca Uhud Muharebesi’nden sonra Müslümanlar, Medine’nin doğusuna ve kuzeyine bazı seferler yaparak Mekke kervanlarının Mısır, Suriye ve Irak yolunu kapattırmışlardır. Mekkeli Müşrikler kendi birliklerinin yanı sıra, Ehabiş, Kinane, Tihame, Gatafan, Fezare, Beni Esed ve Necd kabilelerinden de paralı askerler aldılar. Onların harekete geçtiğini haber alan Müslümanlar, öncelikle savaş için strateji belirlediler. Buna göre açıkta savaşılmayacak, savunma savaşı verilecekti. Savunmayı kolaylaştırmak amacıyla Selman-ı Farisi’nin teklifiyle şehrin (Medine) bazı stratejik yerlerine hendekler kazılmasına karar verildi. Ayrıca kadın ve çocuklar da zarar görmemeleri için şehirdeki bazı kulelere yerleştirildiler. Sel’ dağında karargah kuran Müslümanlar, küçük gruplara ayrılarak hendeği korumaya ve muhtemel hendeği aşma girişimlerini engellemeye çalıştılar. Bir iki girişim dışında Müşrikler hendeği aşmayı denemediler. Savaş karşılıklı ok atışlarıyla geçti. Yiyecek stoklarının tükenmesi ve kuşatmanın etkisiz kalması nedeniyle müşrikler, Beni Kurayza Yahudilerini savaşa katılmaları için razı ettiler. Buna göre, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e saldırmazlık sözü veren Beni Kurayzalılar, Müslümanları karadan vuracaklardı. Ancak durumu haber alan Hz. Muhammed (s.a.s.), bazı ufak birlikleri bu yöne sevk etti. Bunu duyan Beni Kurayzalılar önemli bir girişimde bulunamadılar. Yalnızca bazı Yahudilerin, ailelerin bulundukları kulelere başarısız saldırma girişimleri oldu. Bunların birinde Hz. Muhammed (s.a.s.)’in halası Safiyye, kuleye tırmanan bir Yahudi’nin başını keserek diğer Yahudilerin önüne attı. Müşriklerin kuşatması 23 gün sürdü. Soğukların artması, hatta çıkan bir fırtınanın çadırlarını dağıtması sebebiyle Müşrikler, kuşatmayı kaldırdılar. Böylece Hendek Muharebesi müşrikler için bir hezimet olarak tarihe geçti (5/627).

Hicret ne demektir? Hz.Peygamber(s.a.v)’in Medine’ye hicreti nasıl gerçekleşmiştir?

Hicret kelimesi sözlükte terk etmek, ayrılmak, bir yeri terk ederek başka bir yere göç etmek anlamına gelir. Terim olarak ise genelde, gayr-i müslim bir ülkeden İslam ülkesine göç etmeyi ifade eder. Hz. Peygamber’le (s.a.s.) bağlantılı olarak ise Hicret onun ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göç etmesi demektir. Hicrete izin verilince, Hz. Peygamber (s.a.s.) derhal Hz. Ebu Bekir’in evine gitti, Allah’ın kendisine Hicret için izin verdiğini bildirdi. Hz. Ebu Bekir beraber yolculuk yapıp yapmayacaklarını sordu. “Evet” cevabını alınca sevincinden ağladı. Uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber (s.a.s.)’in emrine tahsis ettiğini bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ise deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul edebileceğini söyledi ve bu develerden birisini aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Hz. Ebu Bekir, yol kılavuzluğu ile ünlü Abdullah b. Üreykıt adlı kişiyi kılavuz olarak kiraladılar. Hz. Ebu Bekir kılavuza develeri teslim etti. Üç gün sonra Sevr Dağı’nın eteğinde buluşmak üzere sözleştiler. Abdullah b. Üreykıt henüz İslam’ı kabul etmemişti, ama maharetli bir kılavuz olmasının yanında güvenilir bir kimseydi. Aslen Dil kabilesindendi; Kureyş’in de Sehm kolunun antlaşmalısı idi. Hz. Peygamber (s.a.s.) hemen evine döndü. Üzerinde bulunan emanetleri Hz. Ali’ye bırakarak sahiplerine vermesini ve peşlerinden gelmesini söyledi. Müşrikleri yanıltmak için gece kendi yatağında onun yatmasını istedi. Gece yarısı Hz. Ebu Bekir’in evine gitti. Her ikisi de gece vakti evin arka kapısından çıkıp, yaya olarak Mekke’nin beş kilometre güneybatısında bulunan Sevr Dağı’ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri hedef şaşırtmak içindi. Mağarada üç gün üç gece kaldılar. Bu süre zarfında Hz. Ebu Bekir’in azatlısı Amir b. Füheyre koyunları bu bölgede otlatarak mağaranın yakınına getiriyor, onlar da sağıp taze süt içiyorlardı. Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma mağaraya yiyecek getiriyor, gündüzleri Mekke’de geçiren oğlu Abdullah da geceleri mağaraya gelerek şehirde olup bitenleri haber veriyordu. Abdullah sabaha yakın şehre giderken Amir b. Füheyre de koyunları onun peşi sıra sürerek ayak izlerini ortadan kaldırıyordu. Müşriklerin sıkı takibi dolayısıyla mağarada sıkıntılı anlar yaşandı. Öte yandan Kureyşliler sabah olup Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yatağında Hz. Ali’nin yattığını görünce hayal kırıklığına uğradılar; suikastin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine hiddetlendiler. Hz. Ali’yi önce Harem-i Şerif’e götürüp hapsettiler; fakat daha sonra serbest bıraktılar. Bu arada Resul-i Ekrem’i öldüren veya esir eden kimseye yüz deve ödül vereceklerini Mekke’nin her tarafında ilan ettiler. Ayrıca kendileri de derhal onu aramaya koyuldular. Aralarında Ebu Cehil’in de bulunduğu bir grup, Hz. Ebu Bekir’in evine gelerek Esma’yı sorguya çekti. Esma’nın babasının nerede olduğunu bilmediğini söylemesi üzerine Ebu Cehil ona bir tokat vurdu ve küpelerini yere düşürdü. Müşrikler Hz. Ebu Bekir’i de evinde bulamayınca, Resul-i Ekrem’in onunla birlikte gittiği kanaatine vardılar. Derhal Medine yolunu tuttular. Mekke’yi karış karış aradılar. Bir grup, izlerini takip ederek Sevr Dağı’na geldi ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in saklandığı mağaranın ağzına kadar vardı. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir endişelendi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ona endişelenmemesini söyledi ve müşriklerin kendilerine zarar veremeyeceğini bildirdi. Müşrikler mağaranın ağzına kadar geldikleri halde içeriye bakmamışlar, onları başka yerlerde aramaya koyulmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Hz. Ebu Bekir mağaraya girdikten sonra ve müşriklerin gelmesinden önce bir örümceğin mağaranın girişine ağ gerdiği ve bir güvercinin de yumurtlayıp kuluçkaya yattığı; bunu gören müşriklerin içeriye bakma ihtiyacı hissetmeden çekip gittikleri kaynaklarda kaydedilmektedir ki bunların meydana gelmesi imkan dışı değildir. Mağarada geçirilen üçüncü günün sonunda müşriklerin araştırmaları tavsamıştı. Kılavuz, sözleşilen saatte develerle birlikte Sevr’e geldi. Resul-i Ekrem, Hz. Ebu Bekir ve Amir b. Füheyre, Abdullah b. Üreykıt’ın kılavuzluğunda Medine’ye doğru yola çıktılar. Kafile, tuzağa düşmemek için kervanların izlediği işlek yolu veya bilinen başka bir güzergahı takip etmedi. Şayet işlek yollardan birini izleselerdi, Mekke’ye giden yolcular onları ihbar edebilirlerdi. Mekke’den ayrıldıktan sonra, Medinelilerin himayesine girinceye kadar öldürülebilirdi. Bu sebeple, kılavuzun tercih ettiği yolu izlediler. Kafile Medine’ye doğru ilerlerken birkaç defa takibe uğrayıp sorguya çekilmek istendi. Fakat bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlandı. Bu arada kafileye ilgi gösteren ve yardım edenler de oldu. Nihayet Hz. Peygamber (s.a.s.) 12 Rebiülevvel 1/24 Eylül 622’de Medine’ye 3 km. kadar uzaklıkta bulunan Kuba’ya geldi. Burada dört gün kadar kalıp Cuma günü Medine’ye ulaştı.

Himmet ne demektir?

Sözlükte meyil, arzu, istek, azim anlamına gelen himmet (çoğulu himem), terim olarak, kendini veya başkasını kemale erdirmek için kalbin bütün ruhani güçleriyle Allah’a yönelmesi demektir. Tasavvufta bilme gücü şeklinde anlaşılmaktadır. Allah’ın kuluna olan ihsanının, kulun himmeti ölçüsünde olacağına ve yüce mertebelere ancak himmetin yüceliğiyle ulaşılacağına inanan sufiler, çevresindekilere büyük himmet sahibi olmalarını öğütlemişlerdir.

Hubeydiye barış anlaşmasının önemi nedir?

Hudeybiye Barış Antlaşması İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Antlaşma, ilk bakışta Müslümanların aleyhine görünmesine rağmen, lehlerinde gelişmelere vesile olmuştur. Bu gelişmelerin başında İslam’ın hızla yayılması gelmektedir. Hudeybiye Barışı’ndan bir yıl önceki Hendek Savaşı esnasında Müslümanlar Medine’yi üç bin mücahid ile savunmuşlardı. Fakat Hudeybiye’den yirmi iki ay sonra gerçekleşecek olan Mekke’nin Fethi’ne on bin Müslüman katılacaktır. Bundan başka, Hudeybiye Barışı, Hicaz bölgesinin iki önemli yerleşim merkezi olan Hayber’in ve daha sonra Mekke’nin fethine zemin hazırlamıştır. Ayrıca, Müslümanların Kureyş müşrikleri tarafından resmen tanınmasını sağlamıştır. Nitekim müşrikler, o zamana kadar tanımadıkları Müslümanları bu antlaşma ile siyasi bir güç olarak kabul etmişlerdir. Bu durum diğer müşrik Arap kabilelerinin korkuya kapılmalarını sağlamıştır. Nitekim daha önce Müslümanlarla irtibat kurmak istemelerine rağmen Kureyş’ten çekinen bazı Arap kabileleri bundan böyle Hz. Peygamber’le (s.a.s.) rahatça görüşme ve İslam hakkında bilgi sahibi olma imkanına kavuşmuşlardır. Hatta bir kısmı İslam’ı kabul etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), barış ortamından yararlanarak komşu ülkelerin devlet başkanlarına İslam’a davet mektupları göndermiştir. Öte yandan Hudeybiye Barışı, Hayber Yahudilerini kuvvetli müttefikleri olan Mekke müşriklerinden ayırmıştır. Çünkü bu antlaşmadan sonra, eskiden birbirlerine müttefik gözü ile bakan Hayber Yahudileri, Kureyş, Gatafan ve Fezare gibi kabileler arasındaki işbirliği bozulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.), antlaşma sayesinde Kureyş’in arkadan vurma ihtimali ortadan kalktığı için, Hudeybiye’den döndükten sonra Hayber üzerine yürümüştür. Dolayısıyla bu antlaşma, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in diplomatik açıdan büyük bir başarısıdır. Bütün bunlara ek olarak Hudeybiye Barış Antlaşması’ndan sonraki ortamda İslamiyet hızla yayılmıştır. Öyle ki, antlaşmanın ardından gelen iki yıl zarfında İslam’a girenlerin sayısı, o zamana kadar Müslüman olanlardan daha fazladır.

Huneyn savaşı nasıl sonuçlanmıştır?

Bugün “eş-Şerai’ Vadisi” diye bilinen Huneyn, Harem-i Şerif’e 36 km. uzaklıktadır. Hevazin ordusunun komutanı Malik b. Avf otuz yaşlarında, gösterişe düşkün, tecrübesiz ve maceraperest bir gençti. Askerlere cesaret vermek ve firarı önlemek amacıyla kabilenin kadınlarını, çocuklarını ve hayvanlarını da savaş alanına getirtmişti. Dolayısıyla Hevazinliler bir bakıma ölüm kalım savaşına hazırlanmışlardı. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.) Huneyn vadisinde toplanan müşriklerin üzerine yürümeye karar verdi. On iki bin kişiden oluşan İslam ordusunun iki bini yeni Müslüman olmuş Kureyşlilerden oluşuyordu. Seksen kadar Kureyşli de henüz iman etmemişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) Kureyşli Safvan b. Ümeyye’den emanet olarak yüz zırh ve daha başka silahlar aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) savaştan önce Abdullah b. Ebu Hadred adlı sahabiyi bilgi toplamak üzere gizlice karşı tarafa gönderdi. Abdullah düşman ordugahında birkaç gün kalarak elde ettiği bilgileri Hz. Peygamber (s.a.s.)’e getirdi. Bu arada İslam ordusu arasından “Bize çokluğumuzdan dolayı bugün kimse galibiyet elde edemez” şeklinde sözler sarfedenler oldu. Okçularına ve askerlerinin savaş kabiliyetine güvenen Hevazinliler, Huneyn Vadisi’nin kendilerine göre en uygun yerini önceden tutarak İslam ordusuna pusu kurdular. İslam ordusunun öncü kuvvetleri, düşmanın şiddetli saldırısı karşısında başlangıçta bozularak geri çekilmek zorunda kaldı. Bu durum tüm orduyu etkiledi; Müslümanlar Hevazin okçuları karşısında paniğe kapıldılar. Peygamberimiz (s.a.s.) soğukkanlılığını koruyarak yerinde sebat etti. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abbas ve oğulları, Üsame b. Zeyd gibi sahabiler onun yanından ayrılmadılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gayreti ve Hz. Abbas’ın gür sesiyle yaptığı çağrı üzerine Müslümanlar tekrar toparlanarak düşmanı bozguna uğrattılar. Bozguna uğrayan Hevazinliler kadınlarını ve çocuklarını savaş alanında bırakarak kaçtılar. Huneyn savaşında altı bin esirin yanı sıra, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla koyun ve bir miktar gümüş Müslümanların eline ganimet olarak geçti (8/630).

Huşu hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte “sakin olmak, gözünü ve boynunu eğmek”, sesini kısmak ve tevazu göstermek anlamına gelen huşu, din ıstılahında, mütevazi, sakin, saygılı, ihlaslı ve itaatkar olmak, boyun eğmek ve söz dinlemek, Allah’a yönelmek ve ibadet etmek demektir. Huşu kavramı Kur’an’da; mü’minleri, dağları ve yeryüzünü övme, ahirette kafirlerin durumunu bildirme bağlamında kullanılmıştır. Zekeriyya ve Yahya Peygamberler, (Enbiya, 21/90) iman eden kitap ehli (Al-i İmran, 3/99) haşiin vasfı ile övülmüşlerdir. Kur’an’da bu vasıf ile, iman edip itaat eden, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı saygılı olan, asla kibirlenmeyen, Allah’a karşı gelmekten sakınan ve korkan, Allah’ın va’d ve vaidini doğrulayan mü’minler kastedilmiştir. Huşu’un aslı, kalpte; tezahürü, bedende olur. Kalp Allah’a boyun eğerse azalar da boyun eğer. Hadid suresinin 16. ayetinde “kalbin huşuu”, Mü’minun suresinin 2. ayetinde “namazda huşu” söz konusu edilmiştir. Kalbin huşuu, iman edip Allah’a saygı duyması, onu övmesi, anması ve ona karşı gelmekten sakınmasıdır. Zıddı katı kalplilik yani dini değerler karşısında duyarsız, dini öğütler karşısında vurdum duymaz olması ve İslami inanç ve düşünceyi savunmamasıdır. Namazda huşuu, namazı Peygamberin bildirdiği şekilde, farz, vacip, sünnet ve adabına uyarak, kemal-i edep, huzuru kalp ve ihlasla kılmaktır. “Dağ ve arzın huşuu” (Haşr, 59/21; Fussilet, 41/39); ilahi yasalara uymasıdır. Dünyada kibirlenip Allah’a boyun eğmeyen, ilahi emir ve yasaklara uymayan, Allah ve Peygamber’e baş kaldıran kafirlerin; suçluluğun göstergesi olarak ahirette zilletten boyunlarını ve gözlerini öne eğecekleri ve seslerini kısacakları “huşu” kavramı ile ifade edilmiştir (Kamer, 57/7-8; Kalem, 68/43; Me’aric, 70/44; Ta-ha, 20/108; Şura, 42/45).

İddet ne demektir?

Sözlükte “saymak, miktar, adet” anlamlarına gelen iddet, bir fıkıh kavramı olarak, herhangi bir sebeple evliliğin sona ermesi halinde, kadının yeni bir evlilik yapabilmek için beklemek zorunda olduğu süreyi ifade eder. İddetin, kadının hamile olup olmadığının anlaşılarak nesebin karışmasını önleme, taraflara düşünme ve tekrar bir araya gelme fırsatı verme, kadın için yeni hayata ruhen hazırlanma, evlilik bağını bir anda yok etmeme gibi hikmetleri bulunmaktadır. Evlilik boşanma veya fesih yoluyla sona ermişse ve kadın da hamile değil ise, adet gören kadın üç hayız süresi iddet bekler. “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler.” (Bakara, 2/228) Herhangi bir sebeple adet görmeyenler ise, üç ay süreyle iddet beklerler. “Kadınlarınızdan adetten kesilmiş olanlarla, henüz adet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır.” (Talak, 65/4). Evlilik erkeğin ölümü ile sona ermiş ve kadın da hamile değilse, iddet süresi dört ay on gündür. “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri, kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler.” (Bakara, 2/234) Evlilik ne şekilde sona ererse ersin, hamile olan kadının iddeti, doğum yapıncaya kadardır; doğum yapmasıyla iddeti sona erer. “Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer.” (Talak, 65/4) İddet beklemenin başlangıcı, tarafların fiilen birbirlerinden ayrı kaldıkları an değil, boşamanın veya ölümün gerçekleştiği andır. İddet beklemekte olan bir kadının başka biri ile nikahlanmasının haram olmasının hikmeti, kendisinde hala eski evliliğinin etkilerinin bulunabilmesi, eski kocasının haklarının korunması ve neslin birbirine karışma ihtimalinin bulunmasıdır. İddet esas itibariyle kadının beklemek zorunda olduğu süre olmakla birlikte, bazı durumlarda erkeğin de iddet beklemesi gerekir. Erkeğin boşandığı eşinin kız kardeşi, halası, teyzesi veya yeğenleriyle evlenmek istemesi halinde, boşadığı eşinin iddetini tamamlamasını bekler.

İftira ne demektir?

Sözlükte “yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak gibi” anlamlara gelen iftira, ahlak terimi olarak bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek demektir. Hukuk ve ahlakta iftira yerine daha çok ifk ve bühtan terimleri, zina iftirası için de kazf kelimesi kullanılır. Kur’an’da iftira ve aynı kökten gelen kelimeler elli dokuz yerde geçmektedir. Bu ayetlerden birinde Allah’ın, kendisine ortak koşma dışında dilediği kimselerin bütün günahlarını bağışlayacağı ifade edildikten sonra, “Allah’a ortak koşan kimse yanlış bir inanç uydurup büyük günah işlemiş olur.” (Nisa, 4/48) denilmektedir. Bir diğer ayette ise “Kim bir hata yapar veya kasıtlı günah işler de onu bir suçsuzun üzerine atarsa büyük bir bühtan ve apaçık bir günah işlemiş olur.” (Nisa, 4/112) buyrulmak suretiyle iftiranın ne denli büyük bir günah olduğuna dikkat çekilmiştir. Hadislerde, büyük günahlar arasında, kötülükten habersiz iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak da sayılmıştır (Buhari, Vesaya, 23). Mü’minleri kötü huy ve davranışlardan uzak tutma gayreti içinde olan Hz. Peygamber (s.a.s.) onları iftira konusunda da uyarmış, iftiranın insanın ahiret hayatını iflasa götürecek olan kul hakları arasında yer aldığını belirtmiştir (Müslim, Birr, 60). İslam’da iftira haram kılındığı gibi asılsız olması muhtemel haberler doğruymuş gibi kabul edilerek bunları araştırmadan inanmak da yasaklanmıştır (İsra, 17/36; Hucurat, 49/6).

İlham ne demektir?

Sözlükte yutturmak anlamına gelen ilham, terim olarak, Allah’ın doğrudan veya melek aracılığıyla iyilik telkin eden bilgileri insanın kalbine ulaştırması, feyz yoluyla kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi, kalbe konulan iyilik hissi, hayır duygusu demektir. İlhamın kaynağı Allah veya melektir. Veliler, ilhamı Peygamberlere (s.a.s.) vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar. İlham, bilgi kaynaklarını kullanmadan insanın zihninde (kalbinde) aniden ortaya çıkar. Bir ayette, Allah’ın insan benliğine hem takvayı hem de fücuru ilham ettiği belirtilmektedir (Şems, 91/8). Hz. Musa’nın annesine yapılan vahyin doğrudan Allah tarafından kalbine ulaştırılan ilham anlamına geldiği genellikle müfessirlerce kabul görmüştür. Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah’ın kendisine ilham ettiği övgülerle O’na hamdettiğini açıklamış (Buhari, Tevnid, 36), bir sahabiye “Allah’ım! Bana gerçeği bulma yeteneğini ilham et.” şeklinde dua etmesini öğretmiş (Tirmizi, Daavat, 69), “Sizden önceki ümmetler içinde ilham olunan kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böyle birisi varsa o Ömer’dir.” (Buhari, Enbiya, 54) buyurmuştur. İnsan kalbine bazı bilgilerin ilham edilmesi mümkün olmakla birlikte bunlar genel geçerliliği bulunan kesin bilgi kaynağı teşkil etmez ve dini konularda delil olarak kullanılamaz. Zira ilhama dayalı bilgiler kontrolü mümkün olmayan sübjektif bir nitelik taşır.

İntihar etmek ile ilgili dini yaklaşımı açıklar mısınız?

Hayat, Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği en büyük nimet olup insana verilmiş bir emanettir. Emaneti ancak veren alır. Hiç kimsenin, Allah’ın koyduğu sınırları aşarak bu emanete kast etmeye hakkı yoktur. Bu sebeple cana kıymak büyük bir günah, büyük bir suçtur. Bu hususta Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Meşru bir hak karşılığı olmadıkça Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.” (En’am, 6/151) “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür” (Maide, 5/32). Cana kıyma yasağı kişinin kendi canı konusunda da aynen geçerlidir. Hiç kimse, “Can benim, dilersem ona kıyar, intihar ederim” diyemez. Başkasının hayatına kıymak nasıl büyük bir günah ise, insanın kendini öldürmesi de böyle büyük bir günahtır. “Kendinizi helak etmeyin” (Nisa, 4/29) ayeti kişinin kendi canına kıymasını da yasaklamaktadır. Hz. Peygamber de (s.a.s.): “İntihar eden kişi ne ile intihar etmişse hesap günü onunla azap edilir.” (Buhari, Cenaiz 84; Müslim, İman 176, 177) buyurarak, intihar eden kişinin ahirette göreceği cezaya işaret etmiştir. İntihar edenin cenaze namazı kılınır. Müslümanların kabristanına defnedilir. Geride bıraktığı mallarına, oğul-kız, baba-ana, kardeşler vb. mirasçı olurlar. Normal şekilde ölen kimselere yapılan her işlem intihar edene de yapılır (Ramli, Nihayetü’l-muhtac, II, 432; Fetava-yı Hindiye, I, 163; İbn Abidin, Reddü’l-muhtar I, 584; krş. İbn Kudame, el-Muğni, II, 418. İntihar edenin ahirette affedilip affedilmeyeceğini ancak Allah bilir. Dilerse affeder, dilerse günahının cezasını verir. Bu takdirde günahı kadar ceza gördükten sonra cennete girer. Zira Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur” (Nisa, 4/48).

İstiğfar ne demektir?

Sözlükte örtmek, örtbas etmek anlamına gelen istiğfar, dini bir kavram olarak, hata ve günahların Allah tarafından af ve mağfiret edilmesini istemek; kulun işlediği iyi ve güzel amelleri azımsayıp bunları artırmaya çalışması, günahlarını çok bulup bunları azaltmaya gayret etmesi demektir. Aynı kökten gelen “Gufran” ve “Mağfiret” kelimeleri, Allah’ın kulun hata ve günahlarını örtmesi, ona azap etmemesi, günahlarını bağışlaması anlamına gelir. İstiğfar ile “günahtan vazgeçme” anlamına gelen tevbe arasında bazı farklar vardır. Kişi ancak kendi günahından dolayı tevbe edebilirken, başkalarının günahından dolayı da istiğfar edebilir. Yani başkasının affını Allah’tan dileyebilir. Allah’ın güzel isimlerinden olan “gafur” ve “gaffar”, günahları örten, bağışlayan, affeden demektir. Kur’an’da pek çok ayette istiğfarda bulunmak emredilmiş, Allah’ın mağfiret edici olduğu ısrarla vurgulanmış, özellikle seher vakitlerinde olmak üzere istiğfar edenler övülmüştür (Al-i İmran, 3/17; Zariyat, 51/18)

İstihza (Alay etme) ne demektir?

İstihza, sözlükte alay etmek anlamına gelir. Kur’an’da “inananların kardeş olduğu” bildirilmiş ve İslam kardeşliğine ters düşecek her türlü davranıştan uzak durulması ısrarla istenmiştir. Bir ayette; “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; olur ki, alay edilenler alay edenlerden daha hayırlı olabilirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar; olur ki, alay edilen kadınlar alay edenlerden daha hayırlı olabilirler. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinize kötü lakaplar takmayın. İmandan sonra fasıklıkla adlanmak ne kötü isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Hucurat, 49/11) buyrulmak suretiyle mü’minlerin birbirleriyle alay etmeleri yasaklanmıştır. Bir başka ayette ise “(İnsanları) diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay edenlerin vay haline!” (Hümeze, 104/1) buyrulmuştur. İnsan onurunu rencide eden her türlü söz ve davranış İslam’da yasaklanmıştır. Ayrıca Kur’an’da inançlarla ve mukaddes değerlerle alay edenler de yerilmiştir (Bakara 2/206; Münafikun 63/5-6; Tevbe 9/79, 124-125-127; Muhammed 47/16).

İsraf (Savurganlık) hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte aşırı gitmek, gafil ve cahil olmak, yanılmak gibi anlamlara gelen israf, dini bir kavram olarak, insanın sahip bulunduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi demektir. İslam, insanoğlunun yeme, içme ve harcama konusunda dengeli davranmasını istemiştir. Bir ayette “Ey Ademoğulları, her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyiniz. Yeyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf, 7/31) buyrularak israf yasaklanmış, başka bir ayette de “Elini bağlı olarak boynuna asma. Onu büsbütün de açıp savurma. Sonra kınanmış pişman bir halde oturup kalırsın.” (İsra, 17/29) buyrulmak suretiyle hem israftan, hem de cimrilikten kaçınılması öğütlenerek dengeli davranılması istenmiştir. Cimrilik, kişinin nefsini meşru olan şeylerden yararlanmaktan mahrum bırakmasıdır. İsraf ise gereğinden fazla harcama ve tüketimde aşırı gitmektir. İsraf, fert, aile ve toplum hayatında onulmaz yaralar açar ve toplumsal bozulma ve çürümeye götürür. Bir Müslüman dünya üzerindeki maddi ve manevi imkan ve nimetleri kendisine emanet edildiği bilinciyle tüketmeli, bu nimetler üzerinde kendisinin olduğu kadar toplumun da hakkı bulunduğunu unutmamalıdır.

Kadının kocası üzerindeki hakları nelerdir?

Kur’an-ı Kerim erkeklerin kadınlarla iyilik ve güzelliğe dayalı bir ilişki içerisinde olmalarını emretmektedir (Nisa, 4/19). Bu da ailede meselelerin iyilik, güzellik, istişare ve karşılıklı anlayış esasına göre yürütülmesi gerektiğine işaret eder. İslam’ın öngördüğü ve kurulmasını arzu ettiği aile, bireyleri birbiriyle çekişen, her biri diğerinin açığını arayan, birbirlerine karşı yetki ve üstünlük çekişmesine giren bir aile değildir. Tam tersine karşılıklı anlayış, fedakarlık, sevgi ve saygı esasına dayanan bir ailedir. Koca, eşine karşı yumuşak davranmalı, kaba hareketlerden sakınmalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.), “Sizin en hayırlınız ailesine en hayırlı olanınızdır. Ben aileme karşı sizin en hayırlınızım.” (İbn Mace, Nikah, 50) buyurmuştur. Her şeyde olduğu gibi aile hayatında da örnek aldığımız Peygamberimiz, eşleri ile iyi geçinmiş, onların sıkıntı veren bazı davranışlarına tahammül etmiş ve “İman eden bir erkek, iman etmiş bir kadına (onda hoşlanmayacağı bir huydan dolayı) kızmasın. Çünkü onun bir huyundan hoşlanmıyorsa diğer huyundan hoşlanabilir.” (Müslim, Rada, 61) buyurmuştur. Evlenme, karı-koca arasında birlikte yaşamaya ve karşılıklı yardımlaşmaya imkan veren ve taraflara karşılıklı hak ve ödevler yükleyen bir sözleşmedir. Evlilikte eşlerin birbirlerine karşılıklı sevgi, saygı ve sadakat borcunun olduğu muhakkaktır. Eşlerin, karşılıklı haklarını Kur’an-ı Kerim: “Kadınların sorumlulukları kadar meşru hakları da vardır.” (Bakara, 2/228) ayetiyle belirtir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de Veda Hutbesinde: “Sizin kadınlar üzerinde hakkınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.” buyurarak İslam’ın kadına tanıdığı hakları ifade eder. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), kadınların üzerimizdeki hakları nelerdir, sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Yediğinizden yedirin. Giydiğinizden giydirin. Sakın onları dövmeyin ve onlara incitici söz söylemeyin.” (Ebu Davud, Nikah, 41) Koca, eşini ve ailesini her türlü olumsuzluğa karşı korumalı, ailenin şeref ve haysiyetini koruyucu tedbirleri almalıdır. Yüce Allah, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” buyurmaktadır. (Tahrim, 66/ 6) Koca eşinin sırlarını ifşa etmemelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şu hadislerinde sırrın gizlenmeyip ifşa edilmesini şer olarak nitelemiştir: “Şüphesiz ki Kıyamet günü, Allah’ın en çok ehemmiyet vereceği emanet, kadın-koca arasındaki emanettir. Kadınla koca birbiriyle içli dışlı olduktan sonra, erkeğin, hanımının sırlarını etrafa yayması o gün en büyük ihanettir.” (Müslim, Nikah, 123, 124; Ebu Davud, Edeb, 32)

Karınca duası diye bir dua var mıdır?

Halk ararsında Hz. Süleyman döneminde yaşanan bir kuraklık sırasında bir karıncanın yağmur yağması amacıyla yaptığı dua olarak inanılan ve bu sebeple “karınca duası” denen dua, güvenilir hadis kaynaklarında yer almamaktadır. Halk arasında yaygın olan bu duanın içeriği, esma-i hüsnadan bazılarının sıralanması, Allah Teala’ya yönelik bazı hitaplar ve bereket talebinden ibarettir. İçeriğinde dine aykırı bir yön bulunmayan söz konusu duayı okumakta sakınca bulunmadığı söylenebilir. Ancak söz konusu duanın Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet edilen bir hadis olarak anlaşılması ve kazanç temin etmek maksadı ile kullanılması dinen caiz değildir.

Keramet ne demektir?

Sözlükte değer, kıymet gibi anlamlara gelen keramet, dini bir kavram olarak Peygamberlik iddiasıyla bir ilgisi olmaksızın bir mü’minde harikulade (olağan üstü) bir halin meydana gelmesi demektir. Şayet bu hal kendisinde meydana gelen kimse amelleri salih olan biri diğilse o harikulade hale istidrac adı verilir. Keramet, Allah’ın veli kuluna bir ikramıdır. İki çeşit keramet vardır: Büyük keramet (keramet-i kübra); kişinin istikamet üzere bulunması, hal ve hareketlerinin Kur’an ve Sünnet’e uygun düşmesi. Küçük keramet (keramet-i suğra); Su üzerinde yürüme, ateşte yanmama, uzun mesafeyi kısa zamanda alma vb. durumlar. Sufiler, bu tür keramete önem vermezler. “Keramet zahir olur, izhar edilmez” (Hakk’ın dilemesi ile meydana gelir, istenildiğinde ortaya çıkarılamaz, gösterilemez). Bir mü’minin veli olması için bu tür kerameti olması şart değildir.

Kıyamet alametleri nelerdir?

Kıyametin ne zaman kopacağı bilinmemekle birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.), onun meydana gelme zamanına işaret eden bazı önemli olay ve belirtiler hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Bu işaretler büyük ve küçük olmak üzere iki kategoride gösterilmiştir. Kıyametin küçük alametleri olarak, din ve inanç hakkında bilgisizliğin yaygınlaşması, içkinin çokça içilmesi, fitne, öldürme ve kargaşanın çoğalması, maddi refahla birlikte kanaatsizlik ve nankörlüğün artması, Allah rızası yerine çıkar ve menfaatlerin ön plana çıkması gibi olayları saymak mümkündür. Büyük alametler ise şu hadiste bildirilmiştir: “On alamet meydana gelmedikçe kıyamet kopmaz. Deccal’ın çıkışı, Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesi, Ye’cuc ve Me’cucun çıkışı, Dabbetü’l Arz’ın çıkışı, güneşin batıdan doğması, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında meydana gelmek üzere yerin batışı, duman ve insanları mahşer yerine sürecek olan ve Aden çukurundan çıkan bir ateşin zuhuru.” (Müslim, Fiten, 13) Bu hadiste geçen alametlerin bir kısmı aynı zamanda Kur’an’da da muhtelif ayetlerde yer almaktadır.

Kibir (Büyüklenme) hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte büyüklük ve büyüklenme anlamına gelen kibir bir ahlaki kavram olarak, kendini büyük görme, büyüklenme, başkalarını küçük görme demektir. Kur’an’da tekebbür ve istikbar kelimeleri de kibir anlamında kullanılmıştır. Kibirli kimselere mütekebbir, müstekbir denilir. Kibir, Kur’an’da yasaklanmış, kibirli kimseleri Allah’ın sevmediği belirtilmiştir. Kibiri ve kibirli kimseleri yeren ayetlerden bazısı şunlardır: “Doğrusu Allah böbürlenerek küstahça davrananları sevmez.” (Nisa, 4/36), “O’na kulluk yapmaktan vazgeçecek kadar gurura kapılanlar ve küstahça böbürlenenler (bilsinler ki Hesap Günü) Allah hepsini kendi katında toplayacaktır.” (Nisa, 4/172), “içinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür.” (Nahl, 16/29), “Allah her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler.” (Mümin, 40/35) Hz. Peygamber (s.a.s.) de; “Cehennemlikleri haber vereyim mi? Onlar kaba, katı kalpli, insanlara iyiliği dokunmayan ve kibirli kimselerdir.” (Buhari, Tefsir, 68, Edeb, 61, Eyman, 9) “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan cennete giremez.” (Müslim, İman, 147-149; Ebu Davud, Libas, 26; Tirmizi, Birr, 61) şeklindeki hadisleriyle gerçek bir mü’minin kibirli olamayacağını ifade etmiştir. Kibirli kimse, ruhen sağlıklı bir yapıya sahip değildir. Zayıf ve aciz bir varlık olduğu bilincinde olan bir kimse ne Allah’a ne de insanlara karşı büyüklenme duygusuna kapılamaz.

Kul hakkı yemenin hükmü nedir? Kul hakkı nasıl ödenir?

Hz. Peygamber (s.a.s.), üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zalime yükleneceğini belirtir (Buhari, Mezalim, 10). Yine Peygamberimiz (s.a.s.), imkanı olduğu halde zamanı gelmiş bir borcu ödemeyenlerin kul hakkını ihlal ettiğini şöyle ifade eder: “Ödeme gücü olan zengin kişinin, ödemeyi ertelemesi zulümdür” (Buhari, Havale, 1). Görüldüğü üzere kul hakkı, kişinin Cennet ya da Cehennem’e gidişinde önemli ölçüde belirleyici bir rol oynamaktadır. Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebali vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir. Çünkü ilahi adalet, bunu gerektirir. Veda hutbesinde Rasulüllah (s.a.s.) “Ey insanlar, sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır)” (Buhari, Hacc, 132) buyurmuştur. Buna göre, gasp, hırsızlık veya izinsiz alma gibi yollarla elde edilen haram para veya mal, sahipleri biliniyor ise kendilerine yahut mirasçılarına, bilinmiyor ise fakirlere veya hayır kurumlarına onların namına sadaka olarak verilmelidir. Ayrıca, yapılan bu kusurlardan dolayı da Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir. Mal ya da darp gibi şeylerle ilgili olmayan gıybet, bühtan gibi hak ihlallerinde en doğrusu, hak sahibine durumu anlatıp helalleşmek olmakla beraber, her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiklerinden, kendi adına tövbe edip, hak sahibi namına da istiğfar etmek, dua etmek ya da hayır hasenat yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine keffaret olur (Maverdi, el-Havi, I, 107; İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, I, 113).

Kurbanın hükmü nedir?

Sözlükte yaklaşmak, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurban, dini bir terim olarak, Allah’a yaklaşmak ve O’nun rızasına ermek için ibadet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder (İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, VI, 312). Kurban Bayramında kesilen kurbana udhiye, hacda kesilen kurbana ise hedy denir. Akıllı, hür, mukim ve dini ölçülere göre zengin sayılan mümin, ilahi rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını kesmekle hem Cenab-ı Hakk’a yaklaşmakta, hem de maddi durumlarının yetersiz olması sebebiyle kurban kesemeyenlere yardımda bulunmaktadır (Serahsi, el-Mebsut, XII, 8; İbn Nüceym, el-Bahru’r-Raik, VIII, 197). Bu ibadetin ruhunda Hakka yakınlık ve halka fedakarlıkta bulunma anlayışı vardır. Mezheplerin çoğuna göre udhiyye kurbanı kesmek sünnettir (İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, Mısır, 1975, I, 429). Hanefi mezhebinde ise tercih edilen görüş, kurbanın vacip olduğudur (Merğinani, el-Hidaye, IV, 70). Kurban, -fıkhi hükmü ne olursa olsun- Müslüman toplumların belirli simgesi ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri özellikle milletimizin dini hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Kurban, bir Müslüman’ın bütün varlığını gerektiğinde Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir.

Kurbanın dini dayanağı nedir?

Kurbanın meşru oluşu Kur’an-ı Kerim, Sünnet, İslam alimleri ve İslam ümmetinin görüş birliği (icma) ile sabit bir ibadettir. Kurbanın meşru bir ibadet olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de deliller mevcuttur. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’in yerine bir kurbanın, Allah tarafından kendilerine fidye (kurban) olarak verildiği açıkça bildirilmektedir (Saffat, 37/107). Kurban’ın meşruiyetine işaret eden başka ayetler de vardır: “Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.” (Hacc, 22/28) “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık.” (Hacc, 22/34) “Kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken kurban edeceğinizde üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.”, “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hacc, 22/36-37) Bu ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin, et ihtiyacı temini için kesilen hayvanlar olmadığı, bunların ibadet amaçlı birer uygulama oldukları gayet açıktır. Et ve kanların Allah’a ulaşamayacağının, asıl olanın ihlas ve takva olduğunun bizzat ayetin metninde yer alması bunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kurbanı bir ibadet olarak kabul etmiş ve bizzat kendisi de kurban kesmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, meşru kılınmasından itibaren vefat edinceye kadar her yıl kurban kestiği bilinmektedir (Tirmizi, Edahi 11; bkz. Buhari, Hac, 117, 119; Müslim, Edahi 17). Sahih hadis kaynaklarında yer alan rivayetlerde, Hz. Peygamber (s.a.s.), kurban bayramında, Allah katında en sevimli ibadetin kurban kesmek olduğunu, kurbanın kesilir kesilmez Allah katında makbul olacağını ve kurban edilen hayvanın boynuzu, tırnağı da dahil olmak üzere her şeyinin kişinin hayır hanesine yazılacağını ifade edip; bu ibadetin Allah rızası için yapılmasını tavsiye etmiştir (Tirmizi, Edahi 1; İbn Mace, Edahi 3). Hicretin ikinci yılından itibaren bugüne kadar bütün Müslümanların kurban kesmeleri, bu konuda bir icma-ı ümmet olduğunu göstermektedir (İbn Kudame, Muğni, Beyrut, XI, 95).

Kurban edilecek hayvan hangi nitelikleri taşımalıdır?

Kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, azaları tam ve besili olması, hem ibadet açısından, hem de sağlık bakımından önem arz eder. Bu nedenle, kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bir veya iki gözü kör, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırık, dili, kuyruğu, kulakları ve memelerinin yarısı kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük hayvanlardan kurban olmaz (Ebu Davud, Dahaya, 6). Ancak, hayvanın doğuştan boynuzsuz olması, şaşı, topal, hafif hasta, bir kulağı delik veya yırtılmış olması, memelerinin bir kısmının olmaması, kurban edilmesine mani teşkil etmez (Kasani, Bedaiu’s-Sanai, V, 75-76). Şafii mezhebinde, hayvanın etini, yağını ve sakatatını kusurlu hale getirecek derecedeki ayıplar kurbanın sıhhatine engel teşkil etmektedir. Genel olarak yukarıda sayılan kusurlardan birinin bulunması bir hayvanın kurban olmasına engel teşkil ettiği gibi, uyuz olan hayvanlar ile yem yemesini engelleyecek derecede dişlerinin bir kısmı dökülmüş olan hayvanların da kurban edilmesi caiz değildir (Nevevi, el-Mecmu, VIII, 372-379).

Kimler kurban kesmekle mükelleftir?

Kurban kesmek, akil, baliğ (akıllı, ergen), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan bir Müslümanın yerine getireceği mali bir ibadettir (Merğinani, el-Hidaye, IV, 70). İster nami (artıcı) olsun isterse nami olmasın temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80. 18 gr. altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir. Dolayısıyla bu kişi Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah yolunda fedakarlığın nişanesi olarak kurban kesmelidir (Mevsıli, el-İhtiyar, İstanbul, I, 99-100, 123; V, 723; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, VI, 312).

Kurban keserken nelere dikkat edilmelidir?

Kurban keserken aşağıdaki hususlara dikkat edilmelidir: a. Usulüne göre bir kesim yapmış olmak için hayvanın yemek ve nefes borularıyla, iki atardamarından en az birinin kesilmesi gerekir. Bu şekilde yapılan bir kesim sırasında, hayvanın omuriliğinin kesilmesi mekruhtur. Bu konuda etlik kesim ile kurbanlık kesim arasında bir fark yoktur. b. Hayvanın canı çıkmadan başının gövdesinden ayrılmamasına özen gösterilmelidir. c. Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet edilmemelidir. Bu nedenle hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmelidir. d. Çevre temizliği için gerekli tedbirler alınmalıdır. f. Aynı şekilde, hayvanların bir diğerinin kesimini görecek şekilde yan yana bulundurulmamalarına azami özen gösterilmelidir.

Kurban eti nasıl değerlendirilmelidir?

Hz. Peygamber (s.a.s.) kurban etinin üçe taksim edilip, bir bölümünün kurban kesemeyen yoksullara dağıtılmasını, bir bölümünün akraba, tanıdık ve komşularla paylaşılmasını, bir kısmının da evde yenmesini tavsiye etmiştir (Ebu Davud, Dahaya, 10). Ailenin fakir olması durumunda etin tamamı da evde bırakılabilir (Tahavi, Şerhu Meani’l-Asar, Beyrut 1399, IV, 185). Ancak, durumu iyi olan Müslümanların, toplumda muhtaçların arttığı bir dönemde kurban etlerinin çoğunluğunu hatta tamamını dağıtmaları uygun olur.

Kürtajın hükmü nedir?

İnsan hayatının korunması, İslam dininin beş temel ilke ve amacından biri olduğu gibi insanın en şerefli varlık olduğu, insanın saygınlığı ve dokunulmazlığı da İslam’ın ısrarla üzerinde durduğu ana fikirlerden biridir. İnsanın yaşama hakkı, erkek spermi ile kadın yumurtasının birleştiği ve döllenmenin başladığı andan itibaren Allah tarafından verilmiş temel bir hak olup artık bu safhadan itibaren anne baba da dahil hiçbir kimsenin bu hakka müdahale etmesine izin verilmemiştir. Ayet ve hadislerde yer alan genel prensipler ve özel hükümler, anne karnındaki ceninin dinen meşru sayılan haklı bir gerekçe olmadan düşürülmesine, aldırılmasına ve gebeliğe son verilmesine müsaade etmez. “Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin.” (En’am 6/151; İsra 17/31) ayeti, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kasten çocuk düşürenin veya buna sebep olanın maddi tazminat ödemesine hükmetmesi (Buhari, Diyat, 25-26), anne karnındaki çocuğun hayat hakkını da güvence altına almaktadır. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu tavrı, söz konusu fiili, cinayet olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bu itibarla İslam, annenin hayatını doğrudan etkileyecek tıbbi bir zaruret bulunmadıkça anne karnındaki çocuğun düşürülmesini veya aldırılmasını kabul etmemektedir. Cenine karşı bir cinayet işlenmesi halinde “gurre” denilen bir ceza-tazminat ödenir. Gurrenin miktarının, sünnetteki tatbikat örneğinden (Ebu Davud, Diyat, 19; Tirmizi, Diyat, 15) yola çıkarak beş deve, -altın ve gümüşün o asırdaki değerine göre- 200, 5 gr. altın olduğu görülmektedir. Gurre ceninin mirası kabul edilir ve düşmesine sebep olan kimse hariç, varisleri arasında paylaştırılır. Gurrenin ödenmesi için çocuk düşürmenin kasten veya hata ile olması, anne veya baba tarafından işlenmesi fark etmez. Sonuç olarak denilebilir ki, gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen durumlarda gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür. Ancak gebelikten sonra, annenin hayati tehlikesi gibi haklı ve kesin bir zaruret olmaksızın, düşürmek veya kürtaj yolu ile aldırmak caiz değildir (Kasani, Bedai’u’s-sanai, VII, 325-327; Fetavay-ı Hindiyye, VI, 34; İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, Riyad, 2003, X, 250 vd. ).

Kürtaj yaptırmak caiz midir?

Hayatın korunması, dinin korunmasını emrettiği beş temel değerden biridir. Yaşama hakkı, kadın yumurtasının erkek spermi ile döllenmesiyle başlar. Bundan itibaren, annenin hayatının korunması, yahut birden fazla döllenme olması halinde ceninlerden birine müdahale edilmediği takdirde diğerlerinin de öleceği durumlar dışında her hangi bir yöntemle gebeliğe son vermek caiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, ruhun cenine dört aylık iken üflendiğini bildiren hadisinden (Buhari, Bedü’l-Halk, 6) hareketle bu süreden önce ceninin kürtaj edilebileceği yönünde bir görüş varsa da bu isabetli değildir. Çünkü bu yoruma göre, ruhun üflenmiş olması ceninin müstakil bir kişilik kazanması konusunda ölçü alınmakta, ruh üflenmeden önce cenin bir et parçası sayılmış olmaktadır. Oysa cenin daha döllenmenin gerçekleşmesi ile potansiyel bir insan haline gelmektedir ve dokunulmazdır. Dokunulmazlığı ruhun üflenmesi ile değil, potansiyel insan konumundaki canlı bir varlık oluşundan gelmektedir. Eğer ruh taşımayan canlı bedeni imha etmek aciz olsa idi, uykudaki insanı öldürmek caiz olurdu. Zira Allah Teala uyku halinde insan ruhunun bedenden ayrıldığını haber vermektedir (En’am 6/60; Zümer 39/42 ).

Marifet kavramı hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte tanınmak, bilmek anlamına gelen marifet, tasavvufta, Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek bir bilgiye sahip olmak demektir. Marifetin kaynağı kalp, ruh, ilham ve keşiftir. İlmin kaynağı ise, akıl, duyu organları ve nakildir. Bu sebeple ilim ile marifet birbirinden farklıdır. İlim sahiplerine alim, marifet sahibi olanlara da arif denir. İlmin zıddı cehalet, marifetin zıddı inkardır.

Mehir hakkında bilgi verir misiniz?

Erkeğin evlenirken eşine verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya başka bir mala mehir denir. Kur’an-ı Kerim’de, evlenen erkeğin kadına mehir vermek zorunda olduğu ve bunu zorla geri almasının caiz olmadığı konusunda ayetler bulunmaktadır (Bakara, 2/237; Nisa, 4/4, 20, 24, 25; Maide, 5/5). Hanefilere göre mehir nikahın sonuçlarından biridir. Bu nedenle nikah esnasında belirlenmemiş olsa, hatta nikah esnasında verilmeyeceği şart koşulsa bile evlenen kadın mehre hak kazanır. Mehir nikah anında belirlenip belirlenmemesine göre ikiya ayrılır. Mehir nikah anında belirlenmişse buna mehr-i müsemma, nikah esnasında belirlenmemişse mehr-i misil denir. Evlilik sırasında mehrin belirlenmemesi veya belirlenen mehrin bir sebeple geçersiz sayılması halinde, evlenen kadın mehr-i misile hak kazanır. Mehr-i misil, evlenen kadının, akrabaları arasında her bakımdan kendi konumunda olan kadına verilen mehir demektir. Mehir, ödenme zamanına göre, mehr-i muaccel ve mehr-i müeccel olmak üzere ikiye ayrılır. Mehr-i muaccel, peşin olarak ödenen mehirdir. Kadın mehr-i muacceli almadan kendisini kocasına teslim etmeme hakkına sahiptir. Mehr-i müeccel ise, veresiye, yani ödenmesi sonraya bırakılan mehirdir. Bu mehrin ödenmesi için herhangi bir zaman belirlenmişse, bu tarih geldiğinde kadın mehre hak sahibi olur. Bir vakit belirlenmemişse, nikahın sona ermesiyle mehir muacceliyet kazanır ve ödenmesi gerekir. Başka bir deyişle, boşanma halinde kocanın bu mehri ödemesi gerekir; ölüm halinde de, bırakmış olduğu terikeden ödenir. Mehir olarak her türlü mal veya parasal değeri olan her türlü menfaat tespit edilebilir. Mehirin en az miktarı Hanefiler’e göre 10 (ilk asırda 10 dirhem yaklaşık iki koyun bedeli idi), Malikiler’e göre ise 3 dirhem gümüştür. Şafii ve Hanbeli hukukçulara göre ise mehirin bir alt sınırı yoktur, tıpkı bir üst sınırı olmadığı gibi. Mehirin üst sınırının olmadığı konusunda Hanefi ve Malikiler de diğer iki mezhep gibi düşünmektedir. Hz. Ömer kendi halifeliği döneminde evlilikleri kolaylaştırmak için mehire üst sınır getirmek istemiş, fakat bir kadının “Onlara kantarla vermiş olsanız da hiçbir şeyi geri almayın.” (Nisa, 4/20) ayetini delil getirmesi karşısında bu düşüncesinden vazgeçmiştir. İslam hukukunda mehirin kadını hem evliliğe ısındırmak hem de ona belli bir mali güç kazandırmak düşüncesiyle getirilmiş olduğu söylenebilir. Özellikle kocanın sahip olduğu tek taraflı irade beyanıyla boşama yetkisini kötüye kullanması durumunda kadın böyle bir mali imkana fazlasıyla ihtiyaç duyacaktır. Boşanma hakkının suiistimal edildiği bölgelerde mehir miktarının yüksek tutularak bu suiistimale belirli ölçüde engel olunması da mehirin kadına ve evlilik birliğine kazandırdığı bir başka avantaj olmaktadır.

Mekke’nin fethi nasıl gerçekleşmiştir?

Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’nin fethine karar verdiğinde Medine çevresindeki kabilelere haber göndererek Ramazan ayının başlarında Medine’de toplanmalarını istedi. Ardından Kureyş müşriklerine haber sızmasını önlemek amacıyla Mekke’ye giden yolları tuttu; 10 Ramazan 8/1 Ocak 630’da muhacirler, Ensar ve çevreden toplanan kabilelerle Medine’den hareket etti. Bazı kabileler de yolda orduya katıldılar. İslam ordusunun gözcü birlikleri, yolda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in faaliyetlerini izlemek üzere Hevazin kabilesinin görevlendirdiği bir casusu yakalayarak onun huzuruna getirdiler. Sorguya çekilen casus, Hevazin kabilesinin bazı Arap kabilelerini de yanına alarak Müslümanlara karşı savaş hazırlıklarına başladığını tüm ayrıntılarıyla haber verdi. Peygamberimiz (s.a.s.)’in emriyle Halid b. Velid tarafından tutuklanan casus, ordu Merruzzahran’da konakladığı esnada kaçtı; fakat Halid tarafından tekrar yakalandı. Halid durumu Peygamberimiz (s.a.s.)’e(s.a.s.) bildirdi. O da Mekke’ye girinceye kadar onun tutukluluk halinin devamını istedi. Casus Mekke fethedildikten sonra Peygamberimiz (s.a.s.)’in İslam’a daveti üzerine Müslüman oldu. Müslümanlar yatsı vakti Mekke yakınlarında Merruzzahran’da konakladılar. Peygamberimiz (s.a.s.) burada İslam ordusunun gücünü göstermek maksadıyla gece vakti asker sayısınca, yani on bin ateş yaktırdı. Bunu gören ve gelenlerin kim olduğunu bilemeyen Mekke müşrikleri telaşa kapılarak liderleri Ebu Süfyan’ı iki arkadaşıyla birlikte durumu öğrenmek ve şayet Hz. Muhammed (s.a.s.)’le karşılaşırsa eman almak amacıyla gönderdiler. Ancak Ebu Süfyan ve arkadaşları İslam ordusunun gözcü birlikleri tarafından yakalanarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in huzuruna götürüldüler. Mekke lideri Ebu Süfyan uzun tereddütlerden sonra Müslüman oldu. İslam ordusu dört koldan şehre girdi. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kumanda ettiği birliğin dışındaki birliklerin başında Halid b. Velid, Zübeyr b. Avvam ve Kays b. Sa’d bulunuyordu. Peygamberimiz (s.a.s.) mecbur kalınmadıkça kan dökülmemesini emretti. İslam ordusu herhangi bir ciddi mukavemetle karşılaşmadan şehre girdi. Peygamberimiz (s.a.s.) “Bugün Kabe’de savaşın helal olacağı gündür.” şeklinde sözler sarfeden komutan Sa’d b. Ubade’yi azlederek elinden sancağı aldı ve oğlu Kays b. Sa’d’a verdi. Sa’d’ın “Bugün savaş günüdür.” sözüne karşılık “Bugün merhamet günüdür.” dedi. İslam ordusu, güneyden şehre giren Halid b. Velid’in komuta ettiği birlik hariç, mukavemetle karşılaşmadı. Peygamberimiz (s.a.s.) muhacirlerin başında Mekke’yi kan dökmeden fethetmenin verdiği huzur içinde ilerlerken, şehrin alt tarafında kılıçların parladığını görünce çok üzüldü. Halid b. Velid’e haber göndererek çarpışmaya son vermesini emretti. Halid daha sonra sorguya çekildiğinde, çarpışmayı müşriklerin başlattığını bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.), Mekke’de evlerinin kapısını kapatanların, silahlarını bırakanların, Mescid-i Haram’a ve Ebu Süfyan’ın evine girenlerin emniyette olduğunu duyurdu. Yaralıların, arkasını dönüp kaçanların ve esirlerin öldürülmemelerini emretti. Bunun üzerine Mekkeliler evlerine kapanıp silahlarını sokaklara attılar. Peygamberimiz (s.a.s.) Zi Tuva mevkiinde durunca insanlar onun etrafında toplandılar. O, Allah’ın kendisine Mekke’nin fethini nasip etmesinden, Müslümanların sayısının çokluğundan ve Allah’a olan tevazuundan dolayı devesinin üzerinde eğiliyor, “Hayat ancak ahiret hayatıdır.” diyordu. Mekke’ye girince Kabe’yi tavaf etti; çevresindeki putları kırdırdı. Kabe’nin bakımını yürüten, anahtarını muhafaza eden Abdüddar ailesinden Osman b. Talha’ya haber gönderip Kabe’nin anahtarını getirterek içeri girdi ve iki rekat namaz kıldı. Öğle vakti gelince Hz. Peygamber (s.a.s.), Bilal-i Habeşi’ye Kabe’nin damında ezan okuttu. Namazı kıldırdıktan sonra halka hitabede bulundu. “Ne dersiniz? Şimdi size ne yapacağımızı sanıyorsunuz? “ diye sordu. “İyilik umuyoruz, sen asil bir kardeş ve asil bir kardeş oğlusun.” cevabını verdiler. Bunun üzerine “Ben size kardeşim Yusuf’un dediğini diyorum: Bugün sizi kınamak yok. Allah sizi affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir.” dedi. Konuşmasında tevhid, Allah’ın varlığı ve birliği üzerinde durdu. O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını, va’dini yerine getirdiğini, kuluna (kendisine) yardım ettiğini, düşmanları bozguna uğrattığını bildirdi. Cahiliye dönemine ait faizin, kan ve mal davalarının kaldırıldığını, sidane ve sikaye dışındaki kurumların lağvedildiğini duyurdu. Diyet ödenmesi gereken öldürme olayları, varise vasiyet yapılamayacağı, kadının halasının ve teyzesinin üzerine nikahlanamayacağı, değiş tokuş yoluyla mehirsiz evlenmenin olmayacağı gibi bazı hukuki meselelere açıklık getirdi. Cahiliye dönemi kibirlenmelerinin ve atalarla övünmenin kaldırıldığını duyurdu. Bütün insanların Adem’in nesli olduğunu ve onun da topraktan yaratıldığını söyledi. “Allah katında en iyiniz, en fazla takva sahibi olanınızdır.” dedi. Mekke’nin Allah tarafından haram ve dokunulmaz bölge kılındığını hatırlattı ve bu yasağın kendisi tarafından pekiştirildiğini bildirdi. Mü’minlerin kardeş olduğunu söyledi. Kabe’nin anahtarını tekrar Osman b. Talha’ya ve sikaye görevini de eski sahibi amcası Hz. Abbas’a verdi. Temim b. Esed el-Huzai’yi Harem hudutlarının taşlarını yenilemekle görevlendirdi. Peygamberimiz (s.a.s.) gelişen bir olay üzerine fethin ikinci gününde öğle namazından sonra halka hitap ederek Mekke’nin Mukaddes bölge oluşuyla ilgili hükmü tekrar hatırlattı. Mekke’nin fethinden sonra Hicretin kalktığını ilan etti. Said b. Said’i Mekke çarşısını kontrol için görevlendirdi. Safa Tepesi’nde halkın biatını kabul etti (İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 205 vd. ).

Meleklerin varlığının kanıtları nelerdir?

Melekler gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalan fizik ötesi varlıklardır. Onların gözle görünmez, duyu organlarıyla algılanamaz varlıklar oluşu, inkar edilmelerine gerekçe olamaz. Pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalan ve duyu organlarıyla algılamayan nice varlıkların mevcudiyetine inanıldığı bir gerçektir. Esasen insan aklı meleklerin varlığını akli bakımdan imkansız görmez, bunu caiz ve mümkün görür. Bu durumda, konuyla ilgili kesin bilgi veren anlamı açık çok sayıda ayet ve hadislerdir. Bunlar meleklerin varlığı konusunda müminlerde hiçbir şüphe bırakmaz. Maddeleştirerek meleklerin varlığı ilgili bazı kanıtlar şöyle sıralanabilir: a) Bütün ilahi dinlerde melek inancı vardır. b) Bütün Peygamberler getirdikleri mesajda meleklerin varlığından söz etmişlerdir. c) Allah’ın kelamı olduğunda hiçbir şüphe olamayan Kur’an-ı Kerim’de meleklerin varlığına ve özelliklerine ilişkin onlarca ayet bulunmaktadır. d) Hayatı boyunca hiçbir zaman yalan söylememiş olan Hz. Peygamber (s.a.s.) pek çok hadisinde meleklerden, onların özelliklerinden ve kimi zaman onları gördüğünden bahsetmiştir. e) Yüce Yaratıcı’nın makro ve mikro alemde halkettiği varlıklardaki eşsiz güzellik ve mükemmelliği görüp değerlendiren ve bu suretle Allah’ı tesbih ederek yücelten özel varlıkların bulunması aklın kabul edeceği bir husustur.

Meleklerin özellikleri nelerdir?

Melekleri diğer varlıklardan ayıran özellikler şu şekilde özetlenebilir: a) Melekler nurdan yaratılmış, yemek, içmek, erkeklik, dişilik, evlenmek, uyumak, yorulmak, gençlik, ihtiyarlık gibi fiillerden ve özelliklerden arınmış nurani varlıklardır. Bir ayette şöyle buyrulur: “O’nun katındaki melekler kendisine ibadet etmekten, ne çekinirler ne de yorulurlar. Gece gündüz Allah’ı tesbih ederler ve usanmazlar.” (Enbiya 21/19-20) b) Melekler Allah’a isyan etmezler. Bir ayette şöyle buyrulur: “Melekler kendilerine her şekilde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarak ne emrolunursa onu yaparlar.” (Nahl, 16/50) c) Melekler kanatlı, son derece süratli, güçlü ve kuvvetli varlıklardır (Fatır, 35/1; Hakka, 69/17; Mearic 30/4). d) Melekler Allah’ın izniyle çeşitli şekil ve kılıklara bürünebilir. Nitekim Cebrail bazen Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ashaptan Dıhye suretinde görünmüştür. Yine, söz gelimi, Cebrail Meryem validemize bir insan şeklinde görünmüştür (Meryem, 19/16-17).

Menkibe ne demektir?

Sözlükte “dağların arasındaki geçit” anlamındadır. Çoğulu menakıbtır. Terim olarak bir kimsenin güzel huy ve davranışları; olgun ve büyük kimselerin örnek hal ve hareketleri, hayat tarzları anlamında kullanılmaktadır.

Mescid-i nebevi ne zaman ve nasıl inşa edildi?

Hz. Peygamber (s.a.s.) Hicretle Medine’ye geldikten sonra (622) devesinin çöktüğü alana bir Mescid inşa etmeye karar verdi. Medinelilerin hurma kuruttuğu bu arsayı satın almak istediğinde sahipleri, karşılıksız olarak vermek istediler. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu kabul etmedi. Arsanın değeri olan on dinarı Hz. Ebu Bekir ödedi. İnşaata, arsanın tesviyesi ile başlandı. Burada bulunan hurma ağaçları kesildi, mezarlar başka yere nakledildi ve tümsekler düzeltildi. Binanın temelinde ve alt kısmında taş, üst kısımlarında ise kerpiç kullanıldı. Arsa üzerinde eskiden mevcut olan hurma ağaçları sütun olarak Mescid’in kıblesine dizildi ve bunların üzerine, hurma dal ve yapraklarından bir çatı yapıldı. Mescid’in yapımında başta Hz. Peygamber (s.a.s.) olmak üzere Muhacirler ve Ensar fiili olarak çalıştılar. Başlangıçta kıblesi Kudüs’e doğru olan Mescid-i Nebevi’nin üç kapısı vardı. Birinci kapı güneyde, bugünkü kıble duvarında bulunuyordu (Babü’s-Selam). İkinci kapı doğu tarafında idi (Babü-Cibril). Hz. Peygamber (s.a.s.) bu kapıyı kullanırdı. Üçüncü kapı ise batı yönünde bulunuyordu (Babü-Atike). Güney duvarı boyunca Suffe denilen bir revak veya gölgelik bulunmaktaydı. Kıble, Kudüs’ten Kabe’ye çevrilince güney yönünde bulunan kapı kapatılarak kuzey yönünde aynı adla yeni bir kapı açıldı. Diğer kapılarda herhangi bir değişiklik yapılmadı. Suffe ise güneyden kuzeye nakledildi. Yeni plana göre harim, güneyde iki sıra halinde yerleştirilen hurma kütükleri üzerine uzatılan hurma dallarının toprakla kapatılmasıyla elde edilen bir damla örtülmüştü. Tavan, bir insanın elinin yetişeceği kadar basıktı. İlk zamanlarda camide yere ince kum döşenmişti.

Miraç mucizesi hakkında bilgi verir misiniz?

Kur’an-ı Kerim’de Miraç ile ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Bir gece, kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 17/1) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülmesi şeklinde gerçekleşen olağan üstü olay İslami kaynaklarda, metindeki ilgili fiilin masdarı olan ve “geceleyin yürüme, gece yolculuğu” anlamına gelen “İsra” kelimesiyle anılır. Bu yolculuğun, hadislerde anlatılan “göklere yükseltilme” safhasının da dahil olduğu tamamı ise “yükselme, yukarı tırmanma” anlamındaki uruc kökünden türetilmiş olan ve “yükselme vasıtası, aleti” manasına gelen mi’rac kelimesiyle ifade edilir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamber olmasıyla birlikte putperestlerin Müslümanlar üzerinde kurduğu baskılar, muhtemelen risaletin 6. yılından itibaren Peygamber ailesiyle az sayıdaki Müslümanlara karşı ekonomik ve sosyal bir boykota dönüştü. Üç yıl süren ve büyük acılara sebep olan bu boykotun ardından Rasulüllah, kısa aralıklarla eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebu Talib’i kaybetti. Dolayısıyla bu yıla Hüzün Yılı denildi. Bu acılı olayların ardından Allah Teala, bir bakıma Resulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle Mi’rac diye anılan büyük mucizevi olayı gerçekleştirdi. İsra suresinin 1. ayeti ile Necm suresinin ilk ayetleri Mi’rac olayına işaret etmektedir. Aynı konuda hadis mecmualarında da kırk beş kadar sahabi vasıtasıyla bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.)’den bilgiler nakledilmiştir. Ancak özellikle bu hadislerdeki ayrıntılı malumat değişik yorumlara yol açacak nitelikte olduğu için, Mi’racın tarihi ve nasıl cereyan ettiği hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Konuyla ilgili çok sayıda hadis bulunmakta olup özellikle (Buhari, “Salat”, 1) ve diğer bablarda yer alan hadislere göre bir gece Hz. Peygamber (s.a.s.) Kabe’nin avlusunda (diğer bazı rivayetlerde amcasının kızı Ümmühani’nin evinde) “uyku ile uyanıklık arasında bir durumdayken” Cebrail yanına geldi, göğsünü açarak kalbini zemzemle yıkadı, sonra Burak denilen bir binek üzerinde onu Kudüs’e götürdü. Rasulüllah’ı burada önceki bazı Peygamberler karşıladılar ve onu kendilerine imam yaparak arkasında topluca namaz kıldılar. Daha sonra semaya yükseltilen Rasulüllah, semanın birinci katında Hz. Adem, ikinci katında Hz. İsa ve Hz. Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. İdris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa, yedinci katında ise Hz. İbrahim ile görüştü. Kur’an’da “Sidretü’l-münteha” (hudut ağacı) denilen ve bir görüşe göre yaratılmışlarca bilinebilen alanın son sınırını işaretlediği kabul edilen hudut noktasının ötesine, Cebrail’in geçme imkanı olmadığı için Hz. Peygamber (s.a.s.) refref denilen bir araçla tek başına yükselmesini sürdürdü. Bu sırada kendisine evrenin sırları, varlığın kaderiyle hükümlerin tesbiti için görevlendirilmiş olan meleklerin çalışmaları gösterildi. Nihayet bir beşerin insan olma özelliğini koruyarak Allah’a yaklaşabileceği son noktaya kadar yaklaşmıştır (Necm, 53/8-9). Peygamber (s.a.s.)’in Rabbine selam ve ihtiramını arzettiği, Allah’ın da ona selamla hitap ettiği ve inananlara esenliklerin dile getirildiği “Tahiyyat” duasındaki diyalogun Mi’rac olayı sırasında gerçekleştiği kabul edilir. Mekandan münezzeh olan Allah Teala ile Kur’an’ın “alemlere rahmet” olarak gönderildiğini bildirdiği Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında, insan idrakinin kavramaktan aciz olduğu bir şekilde gerçekleşen bu buluşma sırasında Rasulüllah’a, içlerinden günahkar olanlar-eğer affedilmezlerse- bir süre cehennemde cezalandırıldıktan sonra bütün ümmetinin cennete kabul buyrulacağı müjdelendi; ayrıca kendisine bir hediye olarak Bakara suresinin halk arasında “Amene’r-resulü…” diye başlayan 285-286. ayetler inzal edildi. Miraçta İslam’ın temel ibadetlerinden beş vakit namaz emredildi. Ayrıca bazı rivayetlere göre Mi’racdan dönüş sırasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’e cennet ve cehennem ile buralarda bulunacak insanların durumları gösterildi. Nihayet Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’den ayrıldığı noktaya getirildi. Miracın uykudayken veya uyanık iken ruhen vuku bulduğunu söyleyenler de olmuştur. Birinci görüş kabule şayan görülmekle birlikte bu ikinci görüşün benimsenmesi de olayın değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir.

Muahat (Kardeşleştirme) ne demektir?

Muahat yani kardeşleştirme Hicret sonrasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in göç eden Muhacirler ile Ensarı yani yerli Müslümanları birbiriyle kardeş ilan etmesidir. Kaynaklarda belirtildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.), Enes b. Malik’in evinde veya başka bir rivayete göre Mescid-i Nebevi’de Hicretin birinci yılının ortalarında onları topladı ve ikişer ikişer kardeşleştirdi. Bu sistemin yüklediği sorumlulukları taraflara açıkladı. Kardeşleştirilen kimselerin sayısının kırkbeşer kişiden doksan veya ellişer kişiden yüz olduğu söylendiği gibi, Ensardan biriyle kardeşleştirilmeyen hiçbir muhacirin kalmadığı da rivayet edilmektedir. Kardeşleştirilen kimselerle ilgili listeler kaynaklarda geniş olarak kaydedilmektedir. Kardeşleştirmenin, rastgele seçilen iki kişinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmadığını; bilakis Hicretten itibaren altı ayı aşkın bir süre zarfında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Müslümanları iyice tanıyarak, durumlarını inceleyerek ve her çift arasında ortak vasıflar bularak bunu gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, eşsiz bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan kardeşleştirmeyi gerçekleştirmesinin gayesi, iş-güç ve servet sahibi oldukları Mekke’de herşeylerini bırakan ve dinleri uğruna doğup büyüdükleri yeri terkeden muhacirleri maddi ve manevi olarak desteklemek, mali sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmeye çalışmak ve öz yurtlarından ayrılmış olmanın vermiş olduğu garipliği ve mahzunluğu gidermekti. Böyle bir faaliyet aynı zamanda muhacirlerle Ensarı birbirine ısındırma, yekvücut olarak kenetlenmelerini sağlama, bilgi ve tecrübelerini birleştirme, ortaklaşa iş yapma ve üretme anlayışını kazandırma amacına yönelikti. Ensar bu konuda büyük bir fedakarlık gerçekleştirdi. Kardeşlerin beraber çalışmak suretiyle mahsule ortak olmaları kararlaştırıldı. Kardeşleştirilenler birbirlerine varis bile olabileceklerdi. Bu müessesenin mirasa ait hükmü Bedir Savaşı’nden sonra nazil olan Kur’an ayeti ile neshedilmiştir. Kardeşlik anlaşması ile, Cahiliye dönemindeki hilfin yerini İslam kardeşliği almıştır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) cahiliye döneminde haksızlığı önlemek ve yardımlaşmak amacıyla gerçekleştirilen hilfleri de doğru kabul etmiştir. Şu kadar var ki, İslam döneminde ve özellikle Hicretten sonra Müslümanlar arasında dayanışma temin edildiği ve kardeşlik kurulduğu için hilfe gerek kalmadığını açıklamıştır. Muahat sayesinde muhacirlerin Medine’nin yaşayışına daha kolay ve kısa sürede intibakı sağlanmıştır. Mali destek ve varis olma, işin maddi yönüydü. Mesele sadece maddi destekten ibaret değildi; öyle olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.) muhacirlere gerekli yardımın yapılmasını Ensara emreder, onlar da bu emri memnuniyetle yerine getirirlerdi. Fakat bu sistemle işin maddi yönü manevi bir kardeşlikle desteklenmiş oluyordu. Ensar ile muhacirler arasında ortak kimlik oluşturuluyor, zihniyet birliği sağlanıyordu. İçte Yahudi ve münafıklara, dışta ise müşrik Arap kabilelerine karşı anlaşmış ve kaynaşmış bir toplum oluşturuluyordu. Bu daha sonra genişleyerek bütün mü’minleri içine alan genel İslam kardeşliğine dönüşmüştür.

Muhacir kime denir?

Sözlükte, bir yerden başka bir yere göç etmek anlamındaki “Hicret” kelimesinden gelen muhacir göç eden, Hicret eden anlamındadır. Terim olarak Rasulullah (a.s.) ile Mekke’den Medine’ye göç eden sahabeler topluluğuna verilen isimdir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Önce Müslüman olanlardan, Muhacirlerin ve Ensarın önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allahü teala razıdır ve bunlar da Allahü tealadan razıdırlar. Allahü teala, bunlar için, cennetler hazırladı. Bu cennetlerin altından nehirler akmaktadır. Bunlar cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır.” (Tevbe, 9/100) Hz. Peygamber (s.a.s.) hadislerinde onları övmüş, onlara dua etmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: Bize Abdülaziz b. Ebi Hazim, babasından, o da Sehl h. Sa’d’dan naklen rivayet etti. Sehl şöyle demiştir: Biz hendeği kazıyor ve toprağı omuzlarımızda taşıyorken yanımıza Rasulüllah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) geldi de: “Allah’ım! Ahiret hayatından başka hayat yoktur. O halde sen Ensar’la Muhacirlere mağfiret eyle!” (Müslim, Cihad ve Siyer, 126) buyurdu.

Muska kullanmak caiz midir?

Muska; hastalık, göz değmesi, afetten korunmak veya kurtulmak için yazılan ve insanların üzerlerine astıkları bir materyaldir. Korkudan, nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek Kur’an-ı Kerim’den ayetler okumak, caizdir (Buhari, Fedailü’l-Kur’an 9; İbn Mace, Tıb 35-36). Ayet ve dua gibi metinlerin bir şeye yazılıp, insanların bedenlerine asılması veya iliştirilmesi konusunda Hz. Peygamberden bir rivayet yoktur. Ancak Abdullah b. Amr Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu bildirmektedir:”Sizden biriniz uykuda korkarsa ‘Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım. ‘ desin. O takdirde, hiçbir şey ona zarar vermez.” ve Abdullah b. Amr’ın da bu duayı temyiz çağına gelen çocuklarına öğretip, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp boyunlarına astığını rivayet etmiştir (Ebu Davud, Tıb, 19). Bazı fıkıh kaynaklarında Kur’an-ı Kerim’den ayetler yazılıp, muska yapılarak takılmasında sakınca görmeyen alimler bulunduğu belirtilmektedir (Fetava-yı Hindiyye, V, 356). Bununla birlikte, muskadan medet umma, onu koruyucu olarak algılama, Allah’tan beklenilecek şeylerin muskadan bekleme gibi olumsuzluklara sebep olacaksa muska kullanılması doğru değildir. Bu bağlamda insanların duygularını istismar eden şarlatanlara karşı da uyanık olunmalıdır.

Mute savaşı nasıl olmuştur?

Bizanslılar ile Müslümanlar arasında yüzyıllar boyu sürecek olan silahlı mücadeleler Mute Savaşı ile başlamıştır. Peygamberimiz (s.a.s.) Hicretin sekizinci yılı Rebiulevvel ayında içlerinde Ka’b b. Umeyr el-Gıfari’nin bulunduğu on beş kişilik bir heyeti Belka’ya bir gecelik mesafedeki Zatu Atlah’a bölge halkını İslam’a davet için göndermişti. Ancak heyet üyeleri oka tutularak hepsi şehit edilmişler; yalnızca yaralı olarak kurtulan Ka’b Medine’ye dönebilmiştir. Bu olaya çok üzülen Hz. Peygamber (s.a.s.) onların üzerine bir ordu göndermeyi düşünmüş; ancak bölge halkının başka yere gittiklerini öğrenince bundan vazgeçmişti. Şartlar olgunlaştıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), üç bin kişilik bir ordu hazırladı ve orduyu Seniyyetü’l-Veda’ya kadar uğurladı. Müslümanlardan, bölge halkını İslam’a davet etmelerini; kabul ettikleri takdirde savaşmamalarını; aksi takdirde Allah’a sığınıp onlarla savaşmalarını istedi. Ayrıca Müslümanlara sözlerinde durmalarını, aşırı gitmemelerini; çocukları, kadınları, yaşlıları ve manastırlara çekilmiş kimseleri öldürmemelerini; hurmalıklara zarar vermemelerini, ağaçları kesmemelerini ve binaları yakmamalarını tembih ve tavsiye etti. İslam ordusu Maan’a kadar ilerledi ve burada karargah kurdular. O sırada Bizans İmparatoru Herakleios’un Beliy kabilesinden Malik b. Zafile kumandası altında Behra, Vail, Bekir, Lahm ve Cüzam gibi Arap kabilelerinden oluşan yüz bin (bazı kaynaklarda yüz bini Rumlardan ve yüz bini de adı geçen Hristiyan Arap kabilelerinden olmak üzere toplam iki yüz bin) kişilik bir ordunun başında Maab’a geldiğini öğrendiler. Müslümanlar Maan’da iki gün kalarak ne yapmaları gerektiğini görüştüler. Sonunda savaşa karar verildi. Maan’dan ayrılan İslam ordusu, savaşın cereyan edeceği Mute’ye giderek savaş düzenine geçti. Savaşta Zeyd b. Harise’nin şehit düşmesi üzerine sancağı Cafer b. Ebu Talib aldı. O da kahramanca çarpıştıktan sonra şehit olunca sancağa Abdullah b. Revaha sahip çıktı. O da şehit düşünce Müslümanlar sancağın Halid b. Velid’e verilmesini kararlaştırdılar. Halid sancağı alır almaz düşman üzerine saldırmaya karar verdi. Bu sırada akşam olmasına rağmen onun bu hareketi tesirini gösterdi. İslam ordusunun sağ kanat komutanı Kutbe b. Katade, Hristiyan Arapların komutanı Malik b. Zafileyi öldürdü. Müslümanlar Halid b. Velid’in etrafında toplanarak pekçok düşman askerini öldürdüler. Geceleyin savaşa ara verildi. Düşman ordusunun sayıca üstün oluşunu göz önüne alan Halid b. Velid değişik bir taktik uygulamaya karar verdi. Ordunun sağ kolundaki askerleri sola, solundakileri sağa, öndekileri arkaya ve arkadakileri öne alarak, düşmanın, Müslümanların geceleyin yardım aldıklarını sanmalarını planladı. Esasında onun asıl hedefi, düşmanın maneviyatını sarstıktan ve şiddetli bir hücum ile onları yıldırdıktan sonra, İslam ordusunu yok olmaktan kurtarıp emniyet içerisinde geri çekmekti. Düşman askerleri ertesi sabah karşılarında değişik askerleri görünce şaşırdılar ve maneviyatları sarsıldı. İslam ordusu ani bir hücumdan sonra geri çekildi. Halid’in planı hedefine ulaştı. Düşman askerleri Müslümanları takip etmeye cesaret edemediler. Halid’in kendilerini çöle çekip orada savaşmak istemesinden endişe ettiler. Sonunda iki ordu birbirinden ayrıldı. İslam ordusu Medine’ye döndü. Peygamberimiz (s.a.s.) ve Medine’de bulunan Müslümanlar, hatta çocuklar, onları Cürf mevkiinde karşıladılar (8/624).

Nazar boncuğu takmak caiz midir?

Tüm tedavi ve korunma yöntem ve sebeplerine başvurduktan sonra sonucu yüce Allah’tan beklemek İslam inancının gereğidir. İslam inancında, nihai etkiyi Allah’tan başkasına atfeden tutum, davranış ve inanışlar yasaklanmıştır. Bu sebeple nazar boncuğu ve benzeri şeylerin, bunlardan medet ummak amacıyla boyuna veya herhangi bir yere takılması caiz değildir. Bu tür davranışlarda bulunanlar hakkında Rasulüllah (s.a.s.) “Kim nazarlık takarsa Allah onun işini tamama erdirmesin” (Ahmet b. Hanbel, Müsned, IV, 154) buyurmuştur. Diğer bir hadiste ise nazarlık takan ve nazarlığa koruyucu etki atfeden kimsenin Allah’a ortak koşmuş olacağını ifade edilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 156). Nazardan korunmak için böyle hurafeleri terk edip Hz. Peygamber (s.a.s.)’in öğrettiği duaları yapmak gerekir (Buhari, Tıb 37; Tirmizi, Tıb 16; İbn Mace, Tıb 32; bkz. Tecrid-i Sarih Tercemesi, 12/90). Bu çerçevede felak ve nas sureleri yanında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in torunlarına yaptığı şu dua da okunmalıdır: “Her türlü şeytan ve zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım” (İbn Mace, Tıb 36).

Namaz (kaza ve nafile dahil) ne zaman kılınmaz?

Bazı vakitlerde bir kısım ibadetlerin yapılması yasaklanmıştır. Bu vakitlere kerahet vakitleri denilir. Ukbe b. Amir el-Cüheni’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasulüllah (s.a.s.) bize üç vakitte namaz kılmayı ve ölülerimizi defnetmeyi yasakladı: Güneşin doğmasından itibaren bir veya iki mızrak boyu yükselmesine kadar, güneşin gökyüzünde tam dik oluşundan batıya yönelmesine kadar ve güneşin sararmasından itibaren batmasına kadar” (Müslim, Müsafirin, 293; Ebu Davud, Cenaiz 51; Tirmizi, Cenaiz, 41). Bu hadiste belirtilen üç vakitte hiçbir namaz kılınamaz. Bu vakitlerin başlama ve bitiş zamanları şöyledir: a. Güneşin doğmasından itibaren, 40-50 dakika sonrasına kadar. b. Güneşin, başımızın üzerinde, tam dik bulunduğu vakit. (Öğle vaktinin girmesine yaklaşık 10 dakika kalmasından öğle vaktinin girmesine kadarki süre) c. Güneş batmazdan önce, gözleri kamaştırmaz hale gelmesinden, batmasına kadar olan vakit. (Güneşin batmasına 40-50 dakika kalmasından itibaren akşam namazı vakti girinceye kadar olan zaman) (Merğinani, el-Hidaye, I, 40). Bu üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz namazlar, ne vitir gibi vacip namaz, ne de daha önce hazırlanmış bulunan bir cenaze namazı kılınamadığı gibi, daha önce okunmuş bir secde ayetinden dolayı “tilavet secdesi” de yapılamaz. Bununla birlikte kerahet vaktinde okunan secde ayetinin secdesi, daha sonraya bırakmak efdal olsa da bu vakitte de yapılabilir. Yine bu vakitlerde hazırlanan cenazenin namazı da kılınabilir. Güneşin batmasından önceki kerahet vaktinde, sadece o günün ikindi namazının farzı kılınabilir. Fakat mazeretsiz olarak ikindi namazını bu vakte kadar geciktirmek mekruhtur. Bunların dışında şu vakitlerde de sadece nafile namaz kılmak mekruhtur: a) Sabah namazının sünneti hariç olmak üzere imsak vakti girdikten sonra, güneş doğuncaya kadar olan sürede, b) İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar olan sürede, c) Akşam namazı vakti girdiğinde farz kılınmadan önce, d) Cuma günü hatibin minbere çıkmasından sonra (Merğinani, el-Hidaye, I, 40-41). Ebu Said el-Hudri’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasulüllah (s.a.s.)’i şöyle derken işittim: Sabah namazı kılındıktan sonra, güneş doğuncaya kadar başka namaz yoktur. İkindi namazından sonra, güneş batıncaya kadar başka namaz yoktur” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 19, II, 42, III, 7, 95).

Namaz (sünnet) kaza edilir mi?

Vaktinde kılınmayan beş vakit namazın farzları ile vacip olan vitir namazı kaza edilir. Kılınmayan sünnetler vakit çıktıktan sonra kaza edilmez. Ancak vaktinde kılınmayan sabah namazı, aynı gün zevalden önce kaza edildiğinde sünneti ile birlikte kaza edilir (Fetavay-ı Hindiyye, I, 121). Çünkü Hz. Peygamber kılamadığı bir sabah namazını öğleden önce kaza ederken, sünnetiyle birlikte kaza etmiştir (Ebu Davud, Salat, 11). Bir de öğle namazında cemaate yetişmek için sünneti kılmadan farza başlayan kişi, farzı kıldıktan sonra kılmadığı ilk sünneti de kılar. Bunu son sünnetten önce veya sonra kılması fark etmez.

Namazda veya namaz dışında tilavet secdesi nasıl yapılır?

Kur’an-ı Kerim okunurken secde ayetlerini okuyan veya dinleyen kimsenin tilavet secdesi yapması vacibtir. Secde ayeti okuyan kişi namazda değilse, ister ayeti okur okumaz, ister daha sonra kalkıp secdeyi yapar (Mevsıli, İhtiyar, İstanbul, ts. I, 27). Namaz kılan kişinin namazda secde ayeti okuması halinde, secde ayetinden sonra üç ayetten daha fazla okumayıp, rüku’a eğilecekse, tilavet secdesine niyet ederek rüku’a gider. Yapmış olduğu bu rüku aynı zamanda tilavet secdesi yerine de geçer. Şayet üç ayetten daha fazla okuyacaksa, tilavet secdesine niyet ederek doğrudan secdeye gider ve bir defa secde yaptıktan sonra ayağa kalkıp kaldığı yerden kıraate devam eder (Hey’et, el-Fetava’l-Hindiyye, I, 133). Tilavet secdesi bir namaz olmasa da; taharet, kıbleye dönmek, niyet etmek, avret yerlerinin örtülü olması gibi namazda aranan şartlar tilavet secdesinde de aranır. Ancak tilavet secdesinde iftitah tekbiri sünnettir. Tilavet secdesi yapacak kişi, ellerini kaldırmadan doğrudan doğruya ‘Allahu Ekber’ diyerek bir kere secdeye gidip üç defa “Sübhane Rabbiye’l-ala” dedikten sonra yine ‘Allah’u Ekber’ diyerek başını secdeden kaldırır. Böylece tilavet secdesi tamamlanmış olur. Yani tilavet secdesinden sonra teşehhüt (et-Tahiyyatü) ve selam yoktur. Tilavet secdesini gerektiren ayetleri işiten kişi, hemen secde yapmaya fırsat bulamaz ise, “Semi’na ve eta’na ğufraneke Rabbena ve ileyke’l-masir” demesi müstehaptır. O anda yapamadığı secdeyi daha sonra yapar (Şürünbülali, Meraku’l-Felah, s. 203).

Nefis hakkında bilgi verir misiniz?

Çok kıymetli olmak, cimrilik etmek, haset etmek, nazar etmek, kadın adet görmek, layık görmemek anlamlarındaki “n-f-s” kökünden türeyen nefs (çoğulu, enfüs ve nüfus) sözlükte ruh, can, akıl, insanın şahsı, bir şeyin varlığı, zatı, içi, hakikati, beden; ceset, kan, azamet, izzet, kötü söz, bir şeyin cevheri, arzu ve istek demektir. İnsandaki nefsin mahiyeti hakkında ihtilaf edilmiştir. Nefsin, ruhani bir cevher ve gözle görülmeyen latif bir varlık olduğunu, nur ve ziyadan yaratıldığını söyleyenlerin yanında latif bir cisim, kan ve araz olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bilginlerin çoğunluğuna göre ruh ile nefis ayrı şeylerdir. Ruh ve nefsin aynı şeyler olduğunu söyleyenler de olmuştur. Nefs kavramı Kur’an’da tekil ve çoğul olarak 295 defa geçmiş ve Adem (a.s.) (Nisa, 4/1; En’am, 6/98), anne (Nur, 24/12), insan (Maide, 5/45), ehl-i din (Nur, 24/61), can (Nisa, 4/66), ruh (En’am, 6/93), beden (Al-i İmran, 3/185), bedenle beraber ruh (Bakara, 2/286), Allah’ın zatı (Al-i İmran, 3/28), kişi (Bakara, 2/286), kendisi (Fussilet, 41/46), hem cins (Tevbe, 9/128), insanın iç alemi (Bakara, 2/248), ilahi tekliflere, emir ve yasaklara, müjde ve uyarıya muhatap olan insanın manevi varlığı (Yusuf, 12/53; Kıyame, 75/12; Fecr, 89/27) kalp, göğüs (Bakara, 2/77, 109) ve cins (A’raf, 7/118) anlamlarında kullanılmıştır. Nefs, hem insanın maddi varlığını ve hem de insanda var olan fakat gözle görülmeyen, iyi ve kötüyü arzu eden manevi varlığını ifade eder: “O Allah ki, sizi bir tek nefisten inşa etti.” (En’am, 6/98); “Gerçekten nefis kötülüğü emreder.” (Yusuf, 12/53); “Hayır daima kendini kınayan nefse yemin ederim.” (Kıyame, 75/2); “Ey huzura eren nefis! “ (Fecr, 89/29); “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.” (Kaf, 50/16) ayetleri ve “İnsanın en büyük düşmanı nefsine (heva ve hevesine) uymasıdır.” (Acluni, I, 160) hadisinde geçen “nefs” kelimesi bu manayı ifade eder. Tasavvufta nefs kavramı, kendisinde iradi hareket, duygu ve hayat kuvveti bulunan latif bir cevher şeklinde tanımlanmaktadır. Kötülüğü emreden anlamına geldiği gibi, Allah tarafından insana üflenen ve ruh-i Rahmani, ilahi ben anlamında da kullanılmıştır. Mutasavvuflar nefsi; nefs-i emmare, nefs-i levvame, nefs-i kamile, nefs-i raziye, nefs-i merdıyye, nefs-i mutmainne, nefs-i mülheme, nefs-i zakiye ve nefs-i safiye kısımlarına ayırmışlardır. Sözlükte “emredici nefis” anlamına gelen nefs-i emmare, dini bir kavram olarak, kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis demektir. Kur’an’da Hz. Yusuf’un dilinden şöyle buyrulmaktadır: “Ben nefsimi temize çıkaramam. Kuşkusuz nefis, kötülüğü durmadan emreder.” (Yusuf, 12/53) Nefs-i emmare, kötü fiil ve davranışların kaynağıdır. Gerçekte insan nefsi tek bir şeydir. Ancak o bulunduğu duruma göre çeşitli sıfatlarla nitelenebilmektedir. Şehvete tabi olup, üzerine gazap hakim olduğu zaman sahibine kötülük yapmasını emreder. Kötülüğü şiddetle arzulama, nefsin tabiatındandır. Ancak Allah’ın emir ve yasaklarına riayet ederek, ilahi rahmetin gölgesi altına sığınanlar, nefsin arzuladığı haram şeyleri işlemekten kaçınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin yaptırım gücü azalır. Sözlükte “olgun nefis” anlamına gelen nefs-i kamile, tasavvufta, bütün olgunluk özelliklerini elde etmiş, irşad durumuna geçmiş nefis demektir. Buna nefs-i kudsiyye, nefs-i safiyye ve nefs-i zekiyye de denilir. Sözlükte “kınayıcı nefis” anlamına gelen nefs-i levvame tasavvufta, kalbin nuru ile bir parça nurlanmış, o nur ölçüsünde uyanıklık kazanmış nefis demektir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Hayır, daima kendini kınayan nefse and içerim.” (Kıyame, 75/2) Bu nefis, kıyamet günü dünyada iken yaptığı kötülüklerden ve elindeki imkan ve fırsatları en iyi şekilde değerlendirmediğinden dolayı pişmanlık duyar. Levvame sıfatını alan nefis, yaptığı kötü işlerin farkındadır, gafletten bir nebze sıyrılmıştır. Yeterince olgunlaşmadığı için kötülükleri işlemeye devam eder. Ancak bununla birlikte nefsini hesaba çeker ve yaptığı kötülüklerden tevbe eder. Sözlükte “hoşnut olunan nefis” anlamına gelen nefs-i mardiyye, tasavvufta, bütün benliği ile Hakk’a teslim olan, Allah’ın kendisinden razı olduğu nefis demektir. Bu niteliğe kavuşan nefis, insanları sırf Allah rızası için sever, onların kusurlarını affeder, şefkat ve merhamet sahibidir, nefis muhasebesini en iyi şekilde yapar, cömert, hassas ve ince düşünceli bir yapıya sahiptir. Böyle nefisler için Allah kıyamet günü şöyle buyuracaktır: “Ey huzura eren nefis, sen Allah’tan ve O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) Kullarımın arasına gir! Cennetime gir! “ (Fecr, 89/27-30) Sözlükte “doyuma, huzura, rahata kavuşmuş nefis”anlamına gelen nefs-i mutmainne dini bir kavram olarak, iman eden, İslam’ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiçbir şüphe ve tereddütü olmayan, neticede Allah ile manevi bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefis demektir. Fecr suresinin son ayetlerinde bildirilen ve “Cennetime gir” hitabına mazhar olan bu nefistir (Fecr, 89/27-30). Bu niteliğe kavuşan nefis, cömertlik, doğruluk, alçak gönüllülük, güler yüzlülük, tatlı dillilik gibi güzel huy ve sıfatları kazanmıştır. Daima tevekkül, tefviz, teslim, sabır ve rıza halleri içindedir. İlham edilmiş nefis demektir. Bundan maksat, insana iyiliği ve kötülüğü, hayır ve şerri birbirinden ayırdedebilecek yeteneğin verilmiş olması demektir. Kur’an’da; “Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülüğü ilham edene and olsun.” (Şems, 91/7) denilmektedir. Sözlükte “razı olan, hoşnut kalan nefis” anlamına gelen nefs-i radiye, tasavvufta, her yönüyle Hakk’a yönelen, Allah’tan gafil olmama şuuruna eren ve O’ndan razı olan nefis demektir. Bu mertebedeki nefis, kendi iradesinden vazgeçip Hakk’ın iradesine tabi olur. Hiçbir şeyden şikayetçi olmaz. Nefs-i radiye, Allah için ibadet, zikir ve taat ile meşgul olarak dünyaya gönül vermeyen, hayvani nefsin arzu ve isteklerini terkeden, Allah’ın sevgi ve rızası dışında bütün arzu ve isteklerini bırakan kamil kimsenin ruhudur. Bu makama erişmiş olan kimse, şüpheli şeylerden uzak durur (vera), keşif ve keramet sahibi olur. Allah Teala bu mertebeye erişenlere, “Ey huzura eren nefis! Razı olmuş ve (Allah tarafından) razı ve hoşnut olunmuş olarak Rabbine dön! “ (Fecr, 89/27-28) diye hitap edecektir.

Organ bağışı caiz midir?

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm bulunmamaktadır. İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz konusu olmadığı için, bu bağışın hükmüne temas etmemişlerdir. Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet’in delaletlerinden çıkarılmış genel hükümler ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet’te açık hükmü bulunmayan ve her devirde karşılaşılan yeni meselelerin hükümleri, fakihler tarafından bu genel kaideler ile hükmü bilinen benzer meselelere kıyas edilerek (tahriç yoluyla) çıkarılmıştır. Organ ve doku nakli konusundaki hükmün tayininde de aynı yola başvurulması uygun olacaktır. Bilindiği üzere, insan mükerrem bir varlıktır. Yaratıklar içinde Allah onu mümtaz kılmıştır. Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve organlardan faydalanılması, insanın saygınlık ve kerametine aykırı olduğu için, caiz görülmemiştir (Buhari, Libas, 83-87; Müslim, Libas, 33; Kasani, Bedaiu’s-sanai, V, 125; İbn Kudame, el-Muğni, I, 107; İbn Nüceym, el-Bahru’r-raik, VI, 88). Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir. İslam alimleri karnında canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka kemiklerin nakline, bilinmeyen hastalıkların teşhis tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına fetva vermişler; canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir (Şafii, el-Üm, VI, 165; İbn Kudame, el-Muğni, VIII, 356; Nevevi, el-Mecmu’, III, 138; Fetava-yı Hindiye, V, 360). Aynı şekilde açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret saymışlar, başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve maddelerle tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır. O halde bazı şartlara uyulmak kaydıyla hayatı veya hayati bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, bazı şartlara uyularak kan, doku ve organ nakli yolu ile de tedavinin caiz olması gerekir. “Her kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide 5/33) ayeti de buna ışık tutmaktadır. Bu bağlamda organ naklinin caiz olması için şu hususlara dikkat edilmelidir: a- Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayati bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, mesleki ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen uzman doktorlar tarafından tespit edilmesi, b- Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine zann-ı galibinin bulunması, c- Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması; eğer organ canlı bir insandan alınacaksa bu organın alınan kişide (donör) temel bir hayati fonksiyonu devre dışı bırakmaması, d- Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması, e- Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması, f- Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.

Oruç tutmakla yükümlü olmanın şartı nedir?

İslam’a göre, bireyin sorumlu olmasının temel şartları Müslüman olmak, akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış olmaktır. Dolayısı ile bu şartlar oruç ibadeti ile sorumlu olmanın da şartlarıdır. Buna göre, bir kimsenin Ramazan ayında oruç tutmasının farz olması için öncelikle Müslüman ve akıl-baliğ olması gerekir (Kasani, Bedaiü’s-sanai, Beyrut 1997, II, 593-596). İbadetlerle yükümlü olma şartlarını taşıdığı halde bazı özel durumlardaki kimselere oruç tutmama ruhsatı verilmiştir. Ayet-i kerimenin ifade ettiği şekilde; hasta, yolcu ve oruç tutmaya güç yetiremeyecek düşkünlükte olanlar Ramazan’da oruç tutmayabilirler (Bakara 2/185; bkz. Kasani, Bedaiü’s-sanai, II, 609). Bu durumdaki kimseler oruç tutmayı engelleyen durumları ortadan kalktığında oruçlarını kaza ederler. Sağlığı bundan sonra oruç tutmaya elverişli olmayanlar bir yoksul doyumluğu fidye verirler (Bakara, 2/184). Oruç tuttuğu takdirde kendisinin veya çocuğunun zarar görmesi muhtemel olan gebe veya emzikli kadınlar da, sağlık durumu oruç tutmak için elverişli olmayanlar arasında değerlendirilmiştir. Bu durumda olanlar da oruç tutmayabilirler. Hatta zarar görme ihtimali kuvvetli ise tutmamaları gerekir. Durumları normale döndüğünde tutamadıkları oruçları kaza ederler (Sahnun, el-Müdevvenetü’l-Kübra, Beyrut, 1999, I, 335, 336; Şirazi, el-Mühezzeb, II, 592; İbn Kudame, Kafi, I, 346; Kasani, Bedaiü’s-sanai, II, 616). İbadetlerle yükümlü olmamakla birlikte ergenlik yaşına gelmeyen çocukların alıştırılmak ve ısındırılmak maksadıyla namaz kılmaları ve oruç tutmaları söylenebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), yedi yaşından on yaşına kadarki sürede çocuğun namaza alıştırılmasını önermiştir (Ebu Davud, Salat, 26).

Oruç tutmanın yasak olduğu günler hangileridir?

Dinimizde, oruç tutmanın emredildiği, tavsiye edildiği günler olduğu gibi, oruç tutmanın yasaklandığı veya hoş karşılanmadığı günler de vardır. Yasağın mahiyetine ve ağırlık derecesine göre, bugünlerin bir kısmında oruç tutmak haram veya tahrimen mekruh, diğer bir kısmında ise tenzihen mekruhtur. Oruç tutmanın yasak olduğu günlerin başında bayram günleri gelir. Hz. Peygamber (s.a.s.) iki vakitte oruç tutulmayacağını bildirmiştir ki birisi ramazan bayramının birinci günü, diğeri kurban bayramı günleridir (Buhari, Savm, 66-67). Ramazan bayramının sadece birinci gününde ve kurban bayramının dört gününde oruç tutmak yasaktır (Mevsıli, el-İhtiyar, I, 125). Bu günlerde oruç tutmanın yasak oluşunun nedeni, bayram günlerinin yeme, içme ve sevinç günleri olmalarıdır. Ramazan bayramı, bir ay boyunca Allah için tutulan orucun arkasından verilen bir “genel iftar ziyafeti” hükmündedir. Bundan dolayı, ona “fıtır bayramı (iftar bayramı)” denilmiştir. Ramazan bayramının ilk günü bu yönüyle bir aylık ramazan orucunun iftarı olmaktadır. Böyle toplu iftar gününde oruçlu olmak, Allah’ın sembolik ziyafetine katılmamak anlamına gelir ki bunun en azından edep dışı olduğu ortadadır. Allah için kurbanların kesildiği kurban bayramı günleri de ziyafet günleridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) teşrik günlerinin yeme, içme ve Allah’ı anma günleri olduğunu belirtmiştir (Ebu Davud, Savm, 49). Hacılar, oruç tuttukları takdirde güçsüz ve yorgun düşme ihtimalleri bulunduğu takdirde, zilhiccenin 8. “terviye” ve 9. “arefe” günlerinde oruç tutmamaları daha uygun olur. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) arefe günü Arafat’ta olanların oruç tutmalarını yasaklamıştır (Ebu Davud, Savm, 64). Çünkü hac ibadetini yaparken daha zinde ve canlı olmaları, öncesinde nafile oruç tutmuş olmalarından daha hayırlıdır. Bunların dışındaki bazı günlerde oruç tutmak ise çeşitli sebeplerle mekruh sayılmıştır. Mesela; sadece aşure gününde oruç tutmak Yahudilere benzemek ve onları taklit etmek anlamını içerdiği için mekruhtur (Ebu Davud, Savm, 66). Şek günü (Şaban ayının sonuna gelip, Şaban’dan mı yoksa Ramazan’dan mı olduğunda şüphe edilen gün) oruç tutmak mekruhtur. Hz. Peygamber (s.a.s.) ramazanı bir veya iki gün önceden oruç tutarak karşılamayı yasaklamıştır (Buhari, Savm, 11, 14; Müslim, Sıyam, 21; Ebu Davud, Savm, 10). İki veya daha fazla günü, arada iftar etmeksizin birbirine ekleyerek oruç tutmak mekruhtur. Buna visal orucu (savm-i visal) denir. Hz. Aişe’nin belirttiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) visal orucu tutmalarını yasaklamış; kendisinin bu şekilde oruç tuttuğu hatırlatılınca da “Siz benim gibi değilsiniz; beni Rabbim yedirir, içirir.” (Müslim, Sıyam, 55-58) diye cevap vermiştir.

Orucu bozan şeyler nelerdir?

Orucun temel unsuru ve anlamı, yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak, nefsi bunlardan mahrum bırakmak olduğu için, oruçlu iken bunlar ve bu anlama gelecek davranışlar orucu bozar. Yemek ve içmek, yenilip içilmesi mutat olan her şeyi kapsamı içine alır. Sigara, nargile gibi keyif veren tütün kökenli dumanlı maddeler ile uyuşturucular ve tiryakilik gereği alınan tüm maddeler oruç yasakları kapsamına girer (İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, Beyrut 2000, II, 394). Her ne sebeple olursa olsun, ağızdan alınan ilaçlar da aynı hükme tabidir.

Oruç fidyesi ne demektir?

Fidye, bir kimseyi bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtarmak için ödenen bedel demektir. Dini bir terim olarak ise, oruç ibadetinin eda edilememesi, hac ibadetinin edası sırasında işlenen birtakım kusurların giderilmesi için ödenen maddi bedeli ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de, “Oruç tutmaya güç yetiremeyenler, bir yoksul doyumu fidye öder.” (Bakara 2/184) buyrulmaktadır. Buna göre ihtiyarlık ve şifa ümidi olmayan bir hastalık sebebiyle oruç tutamayan kimse, daha sonra bu oruçları kaza etme imkanı bulamazsa her gününe karşılık bir fidye öder (Serahsi, el-Mebsut, III, 100; İbn Kudame, Muğni, III, 82). Şafii mezhebine göre ise, emzirme ve hamilelik sebebiyle çocuğunun sağlığı hakkında endişe edenler için oruç tutamadıklarında hem kaza hem de fidye gerekir. Fakat çocuk hakkında değil de kendileri hakkında endişe ederlerse o zaman sadece kaza gerekir (Kasani, Bedaiu’s-sanai, II, 97; Nevevi, el-Mecmu, VI, 267). Hac ve umre ile ilgili görevler yerine getirilirken meydana gelen bazı eksiklikler için uygulanması gereken maddi yaptırım da fidye kapsamına girer (Bakara, 2/196). Bir fidye, bir kişiyi bir gün doyuracak yiyecek miktarı veya bunun ücretidir. Bu da “sadaka-i fıtır” la aynı miktarı ifade eder. Bu, fidyenin asgari ölçüsüdür. İmkanı olanların daha fazla vermesi daha iyidir (Bakara 2/184; Merğinani, el-Hidaye, I, 127).

Peygamberimizin isimleri hakkında bilgi verir misiniz?

Peygamberimiz (s.a.s.)’in pek çok ismi vardır. Bir hadislerinde kendine has beş adının bulunduğunu haber vererek; “Benim birtakım isimlerim vardır: Ben Muhammed’im! Ben Ahmed’im! Ben Mahi’yim ki, Yüce Allah, küfrü benimle yok edecektir! Ben Haşır’ım ki, insanlar, Kıyamet günü benim izimce haşr olunacaklardır! Ben Akıb’ım ki, benden sonra Peygamber yoktur!” (Müslim, Fezail, 124-126) Anlamı bakımında Muhammed (s.a.s.) “övülmeye layık hasletleri çok olan”, Ahmed ise “en çok övülen veya en çok hamd ve şükür eden, ya da, bu hasletlerle anılan zat” manalarına gelir. Peygamberimiz’in (s.a.s.) yaygın adlarından biri de Mustafa olup anlamı “seçilen, seçilmiş olan” demektir. Peygamberimiz en çok Muhammed (s.a.s.) ismi ile anılmıştır.

Peygamberimize salavat getirmenin dini hükmü nedir?

Bilindiği gibi salavat, Hz. Peygamber (s.a.s.) için okunan ve Allah’ın rahmet ve selamının onun üzerine olması dileğini dile getiren dualara denir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sevgi, bağlılık ve desteği ifade eden Salavat, salat kelimesinin çoğuludur ve genellikle “Allahümme salli…” diye başlar. Kur’an-ı Kerim’de; “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salat ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin, selam edin.” (Ahzab, 33/56) buyurulmaktadır. İslam alimleri genelde Hz. Peygamber (s.a.s.)’e Allahu Teala’nın salat etmesini rahmet etmesi; meleklerin salat etmesini. şanının yüceltilmesini dilemeleri; müminlerin salat etmesini ise dua etmeleri şeklinde açıklamışlardır. Salavat, Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s.)’e bahşettiği rahmeti ifade ettiği için ona salavat getirmek bu rahmetten pay almayı dilemek demektir. Dolayısıyla, Hz. Muhammede’e (s.a.s.) salavat getirmeye bizim ihtiyacımız çoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Yanında adım anılıp da bana salavat getirmeyen kimsenin burnu sürtülsün.” (Tirmizi, Daavat, 100) hadisini de bu çerçevede anlamak gerekir. Diğer taraftan Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bahsederken daima saygı içinde olmak, bu saygının gereği olarak ona salat ve selam getirmek gerekir. Sonuç olarak İslam alimleri Hz. Muhammed’e salat ve selam getirmenin sünnet olduğunu belirtmişlerdir. Esasen bizler ilgili ayet çerçevesinde (Ahzab, 33/56) ibadet hayatımızın bir parçası olarak Hz. Muhammed’e salat ve selam getirmeli, onun adı anıldığında ona olan saygımızın gereği olarak yine salat ve selam getirmekten geri durmamalıyız.

Rüya hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte “görmek” anlamına gelen rüya, terim olarak, düş, uykuda görülen şeyler demektir. Uykuda görülen şeyler, gerçeğe işaret olabileceği gibi, gerçek dışı şeyler veya uyanık iken zihnini meşgul eden şeyler, arzu edip de ulaşamadığı şeyler de olabilir. Bu itibarla rüyalar, rüyayı sadıka ve rüyayı kazibe olabilir. Sadık rüyalar, Allah veya melekten; yalancı rüyalar ise, şeytan veya nefistendir. Peygamberlere vahiy geliş yollarından biri de, rüyayı sadıkadır. Peygamberimiz (s.a.s.)’in nübüvvetinin ilk yıllarında gördüğü rüyalar gerçek hayatta aynen vaki olmuştur. Rüyaların gerçek olacağına Kur’an’da da işaret edilmektedir: “Yusuf babasına: `Babacığım! Onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm’ demişti. (Babası) Yavrucuğum! dedi; rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan apaçık bir düşmandır.” (Yusuf, 12/4-5) Sadık rüya, bazen imtihan için de olabilir: “Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca; Ey İbrahim! Rüya’yı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız.” (Saffat, 37/103-105) Peygamberlerin gördüğü rüyalar doğru ve gerçek olduğu gibi, salih insanların gördüğü rüyalar da doğru ve gerçek olabilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de buna işaret etmiştir: “Her kim rüyasında beni görürse, muhakkak o, hak ve gerçek olarak beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şekil ve hilkatime giremez.” (Tecrid, No: 2105) Mahiyeti kesin olarak bilinmemekle beraber insan rüya gerçeği ile sık sık karşılaşmaktadır. İslam bilginleri iyi rüyaların Allah’tan, kötü olanların şeytandan geldiğini, bazılarının da bedenin fizyolojik ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Ayrıca rüya sahibi sevdiği bir rüya görürse bunun Allah’tan olduğuna güvenmeli ve başkalarına da söylemelidir. Hoşlanmadığı bir rüya gördüğünde de onun şeytandan olduğunu düşünmeli, onun şerrinden Allah’a sığınmalı, başkalarına da açıklamamalıdır. Görülen rüyaların bilgili ve salih kişilere tabir ettirilmesi, onların da rüyayı hayra yormaları tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte rüyalar bir delil değildir; bunlarla amel edilmez.

Sabır hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte “dayanma, dayanıklılık” gibi anlamlara gelen sabır, ahlaki bir kavram olarak, başa gelen musibetlerden dolayı Allah’tan başka kimseye şikayetçi olmamak, yakınmamak, sızlanmamak; nefse ağır gelen ve hoşa gitmeyen şeyler karşısında dünya ve ahiret yararını düşünerek, ruhi dengeyi bozmamak için insanın kalbinde bulunmakta olan sükunet ve dayanma gücü demektir. Sabır kavramı Kur’an’da yetmişten fazla ayette geçmektedir. Diğer ahlaki faziletlere de kaynaklık etmesi sebebiyledir ki Kur’an’da müminlere ısrarla sabırlı olmaları emrolunmuştur (Kehf, 18/28). Mümin bela ve musibetlere karşı sabırlı olduğu kadar dinin emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma konusunda da sabırlı olmalıdır (Bakara, 2/249; Meryem, 19/65). Peygamberler çevresindekilere daima sabrı tavsiye etmişlerdir. Mesela, Hz. Musa İsrailoğullarına, “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin.” (A’raf, 7/128) tavsiyesinde bulunmuş, Hz. Lokman da oğluna; “Yavrucuğum! Namazı kıl, doğru ve yararlı olanı emret, kötü ve eğriden vazgeçir, başına gelebilecek her belaya sabırla katlan; bu azim ve kararlılık göstermeye değer bir şeydir.” (Lokman, 31/17) diye öğütte bulunmuştur. Ayrıca Cenab-ı Hak, başına gelen belalara sabırla katlandığı için Hz. Eyyub’u, “O ne güzel kul.” (Sad, 28/44) buyurarak övmüştür. Hz. Peygamber (s.a.s.) de müminlere başlarına gelen bela ve musibetlere karşı sabırlı olmaları tavsiyesinde bulunmuş, kendisi de “Sabret ve senin sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır.” (Nahl, 16/127) ilahi buyruğuna uyarak hayatı boyunca sabır konusunda ümmetine örneklik etmiştir.

Saç boyamak erkek ve kadın için caiz midir?

Kişinin temiz, bakımlı ve düzgün görünümlü olması, dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Saç, sakal ve bıyık bakımı bu bağlamda değerlendirilmelidir. Saçı temizlemek, yıkamak, koku sürmek, taramak ve boyamak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in teşvik ettiği hususlardandır (Buhari, Enbiya, 50; Müslim, Libas, 80). Buna göre, başkalarını yanıltma kastı olmaksızın saç, sakal ve bıyık boyanabilir (Mubarekfuri, Tuhfetü’l-Ahfezi, V, 333). Erkeğin saçını, siyah dışındaki kına rengi gibi renklere boyaması caiz ise de siyah renge boyaması mekruh görülmüştür. Mekke’nin fethi günü, Hz. Ebu Bekr’in yaşlı babası Ebu Kuhafe’nin saçlarının beyazlaştığını gören Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bu beyaz saçın rengini değiştiriniz ve siyahtan sakınınız.” (Ebu Davud, Tereccül, 18; Ahmed b. Hanbel, l, 165, 356, II, 261, 499, III, 160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse genç olursa, siyaha boyamasında da bir sakınca görülmemiştir. Çünkü bu durumda siyaha boyanan saç tabii haline dönüşmüş olacaktır. Nitekim Sa’d b. Ebi Vakkas, Ukbe b. Amir, Hasan, Hüseyin ve Cerir gibi sahabilerin bunu uyguladıkları nakledilmektedir (Şevkani, Neylü’l-evtar, Yusuf el-Karadavi, el-Halal ve’l-Haram, s. 102, 103). Kadınlar için ise bir sınırlama yoktur. Kadın, kocasının izniyle saçını istediği renge boyatabilir; kına sürebilir. Boya, saç üzerinde kimyasal bir tabaka oluşturup suyun temasına engel olmadıkça guslü ve namaz abdestini engelleyici bir unsur değildir (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 224).

Seccade üzerinde motifler bulunmasında sakınca var mıdır?

Hakaret kastı bulunmaksızın seccade veya cami halılarında Kabe veya Mescid-i Nebevi’nin resimlerinin yer almasında dini açıdan bir sakınca yoktur. Ancak seccadenin namaz kılanın dikkatini dağıtmayacak bir sadelikte olmasına ve kutsal mekanlar bile olsa herhangi bir resim taşımamasına dikkat edilmelidir.

Selamlaşma nasıl yapılır? Hükmü nedir?

Barış, rahatlık, esenlik demek olan selam, bir terim olarak Müslümanların karşılaştıkları zaman kullandıkları esenlik dileğini ifade eden özel sözlerdir. İslami uygulamada selamlaşma, taraflardan birinin diğerine “Selamün aleyküm” (selam, esenlik ve güven sizin üzerinize olsun) demesi; diğerinin ise: “Ve aleyküm selam” (Sizin üzerinize de selam, esenlik ve güven olsun) şeklinde cevap vermesi ile gerçekleşir. Dinimiz müslümanları kardeş ilan etmiş kardeşlik bilincinin yerleşip devam etmesi için de onlara bazı görevler yüklemiştir. Bu görevlerden biri de selamlaşmaktır. Kur’an-ı Kerim’de “Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı ile karşılık verin.” (Nisa, 4/86) buyurulmuştur. Selama misli ile karşılık vermek, “Selamün aleyküm” diyene “Aleyküm selam şeklinde; , “Selamün aleyküm ve rahmetullah” diyene ise “Aleyküm selam ve rahmetullah” şeklinde cevap vermekle olur. Selama daha iyisi ile karşılık vermek ise “Selamün aleykum” diyene, “Aleyküm selam ve rahmetullah” şeklinde; “Selamün aleykum ve rahmetullah” diyene de “Aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü” şeklinde karşılık vermekle olur. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Amellerin hangisi daha hayırlıdır” diye soran kimseye “Yemek yedirmen ve tanıdığına-tanımadığına selam vermendir” (Buhari, İman, 18) buyurmuştur. Selamı teşvik eden bir başka hadis-i şerif de şöyledir: “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız” (Müslim, İman, 24). İki Müslüman karşılaştığında söze başlamadan önce selamlaşmalıdır. Rasulüllah (s.a.s.): “Selam, konuşmadan önce gelir” (Tirmizi, İsti’zan, 11) buyurmuştur. İslami adaba göre binekte olan yaya olana, yaya olan oturana, az olanlar çok olanlara, küçük büyüğe selam verir (Tirmizi, İstihsan, 14). Bir gruptan ayrılırken ayrılan kişi de geride bıraktıklarına selam verir. Rasulüllah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz bir meclise vardığında selam versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selam versin. Önce verdiği selam, sonraki selamından daha üstün değildir.” (Ebu Davud, Edeb 139; Tirmizi, İsti’zan 15).

Sol el ile yemek yemek ve başka işler yapmanın sakıncası var mıdır?

Ümmetine, faydalı ve güzel olan adabı öğreten Hz. Peygamber (s.a.s.) camiye girmek, yemek yemek, elbise giymek gibi işlerde sağı kullanmayı, tuvalete girmek, sümkürmek ve camiden çıkmak gibi işlerde ise solu kullanmayı tavsiye etmiştir. Bu bağlamda “Biriniz mescide girdiğinde sağ ayağıyla girsin, mescitten çıktığında da sol ayağı ile çıksın.” (Hakim, el-Müstedrek, I, 218); “Biriniz yemek yediği zaman sağ eliyle yesin; su içtiği zaman da sağ eliyle içsin! Çünkü şeytan sol eliyle yer; sol eliyle içer.” (Müslim, Eşribe, 13) buyurmuştur. Hz. Aişe de, Rasulüllah’ın (s.a.s.) ayakkabı giymesinde, saçını taramasında ve benzeri bütün işlerinde olabildiğince sağdan başlamayı sevdiğini haber vermiştir (Buhari, Et’ime, 4). Bu bilgilerden hareketle bazı alimler bu gibi işlerde sağ eli kullanma ve sağdan başlamanın sünnet hükmünde olduğunu belirtmişlerdir (Kasani, Bedaiu’s-sanai, I, 22; İbn Hacer, Fethu’l-Bari, IX, 526; İbn Battal, Şerhu Sahihi’l-Buhari, IX, 462). Diğer bazı alimler ise, sağ eli kullanmanın mendup, sol eli kullanmanın tenzihen mekruh olduğunu söylemişlerdir (Nevevi, el-Mecmu’, I, 384). Alimlerin çoğu ise, bu emirlerin nedbe delalet ettiğini belirterek, Peygamberimiz (s.a.s.)’in sağ ile başlamayı sevmesinin, müstehaplık ifade ettiğini, bunun müekket sünnet olmadığını belirtmişlerdir. Buna göre, zaruret ve ihtiyaç halinde sol el de kullanılabilir (Ali el-Kari, Mirkatü’l-mefatih, XII, 419; Şevkani, Neylü’l-evtar, VIII, 160).

Suffe ve suffe ehli hakkında bilgi verir misiniz?

Suffe, Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde üzeri hurma dallarıyla örtülü, fakir, kimsesiz ve barınacak yeri olmayan Müslümanlar için yapılmış gölgelikti. Burada kalanlara Suffe Ehli, Suffe Ashabı denilirdi. Suffe Ehli, kimsesiz muhacirler, bekarlar, Arap kabilelerinden Müslüman olup Medine’ye göç edenler ile ilim tahsil etmek isteyen sahabilerden oluşuyordu. Bunlar genellikle yoksul kimselerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.), Suffe’de kalan sahabilerin yeme ve içme gibi ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenirdi. Bazı iyiliksever sahabiler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tavsiyesi üzerine bunları birer-ikişer evlerine davet ederek iaşelerini temin ederlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) zengin Müslümanları bunlara yardım etmeye teşvik ederdi. Ensar, hurma salkımlarını getirerek Mescid-i Nebevi’ye bırakırlardı. Suffe Ashabı arasında çeşitli işlerde çalışanlar da vardı. Suffe’de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dışında okuma-yazma ve Kur’an öğretmek üzere öğretmenler de görev yapıyordu. Ubade b. Samit bunlardan biridir. Burada toplanan öğrenciler esas itibarıyla kendilerini Kur’an öğrenimine vakfetmişlerdi; Kur’an ayetlerini aralarında müzakere ederler ve geceleri ilim tahsili ile meşgul olurlardı. Bu sebeple bunlardan yetmiş kişiye “kurra” adı verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine dışına irşad ve İslam’ı anlatmak için bir kimse veya ekip göndereceği zaman Suffe Ashabı arasından seçerdi. Bunlardan orduya katılanlar, diplomatik faaliyetlerde görevlendirilenler ve müezzinlik yapanlar da vardı.

Sünnet olmanın hükmü nedir?

Sünnet olmak (hitan), İslami şiarlardan yani sembol olmuş uygulamalardan biridir. Peygamberimiz (s.a.s.), yaratılışa uygun değerler (fıtrat) arasında sünnet olmayı da saymıştır (Buhari, Libas, 64). Sünnet olmak İslamda kuvvetli sünnet hatta bir yaklaşıma göre vacip olarak değerlendirilmiştir (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, V, 479). Bu sebeple zorunlu bir hal olmadıkça terk edilmemelidir. Sünnet olmak için kesin bir yaş belirlemesi yapılmış değildir. Çocuk yedi yaşına gelince sünnet edilmesinin uygun olacağı bazı alimlerce belirtilmiş olmakla birlikte, biyolojik yapının müsait olması kaydı ile olabildiğince erken yapılması çocuk psikolojisi açısından uygun olacağı söylenmektedir.

Takva ne demektir?

Sözlükte sakınma, kaçınma, korunma anlamına gelen takva terim olarak; iman edip emir ve yasaklarına uyarak, Allah’a karşı gelmekten sakınmak, dünya veya ahirette insana zarar verecek, ilahi azaba sebep olabilecek inanç söz, fiil ve davranışlardan ve her türlü günahtan uzak durmak anlamlarına gelir. Kur’an, baştan sona kadar takva-ittika kavramı ile örülmüş, çeşitli formlarda 250 defa kullanılmıştır. 54 defa (ittekullah’a) şeklinde Allah’a karşı gelmekten sakınılması emredilmiştir. Peygamberler de ümmetlerine hep takvayı tavsiye etmişlerdir (Al-i İmran, 3/138). Kur’an’da bu kavram; iman (Şu’ara, 26/11), tevbe (Maide, 5/65), itaat (Nahl, 16/52), günahları terk etmek (Bakara, 2/189), korkmak (haşyet) (Hac, 22/1), ibadet etmek (Nahl, 16/2) ve ihlas (Tevbe, 9/108; Hac, 22/37) anlamlarında kullanılmıştır. Takvanın üç mertebesi vardır; a) Şirk, küfür ve nifaktan korunarak imana sarılmak (Fetih, 48/26). Kelime-i tevhid, (Lailahe illallah=Allah’tan başka ilah yoktur cümlesi) kelime-i takvadır (Tirmizi, Tefsir, 48), b) Büyük günahları işlemekten, küçük günahlarda ısrar etmekten kendini alıkoymak ve dini görevleri, farzları yerine getirmek (A’raf, 7/96), c) Kalbi, Hak’tan meşgul edecek her şeyden temizleyip bütün varlığı ile Allah’a yönelmektir (Al-i İmran, 3/102). Takva kavramının kapsamına iman, ihsan, ihlas, ibadet, itaat, salih amel, birr ve adalet gibi övme ifade eden bütün kavramlar girmektedir. Yani takva kavramı, bu kavramların ifade ettiği bütün anlamları içermektedir. Takva-ittika kavramı adalet ve zulmün zıddıdır (Maide, 5/2, 8; Bakara, 2/189, 237). “Takva, azıkların en hayırlısıdır.” (Bakara, 2/197)

Tasavvuf ne demektir?

Sözlükte “yün giymek, saf olmak” anlamına gelir. Tasavvufun pek çok tanımı yapılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: “Kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir”, “Hakk ile birlikte ve O’nun huzurunda olma halidir”, “tasavvuf, baştan başa edebtir”, “nefisten fani, Hak ile baki olmaktır”, “Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir”, “temiz bir kalp, pak bir gönül sahibi olmaktır”, “herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır”, “kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir.” Tasavvufu her sufi içinde bulunduğu hale göre tanımlamıştır. Tasavvufu kısaca şöyle tanımlamak mümkündür: “Kişiye Allah’ı görürmüşcesine ibadet etme hazzına erişmesinin yolunu gösteren ilim.” Tasaavvufu bir hayat tarzı olarak benimseyen kimselere de sufi veya mutasavvıf denir.

Tavaf nedir? Kaç çeşittir?

Bir hac terimi olarak tavaf; Hacer-i Esved’in hizasından başlanarak ve Ka’be sola alınarak etrafında yedi defa dönmek demektir. Bu dönüşlerin her birine şavt denir. Tavafın, Ka’be’nin etrafında yapılması gerektiği şu ayet-i kerimeden anlaşılmaktadır: “Ve Beyt-i Atik’i (Ka’be’yi) tavaf etsinler.” (Hac, 22/29) Hükmü itibariyle farz, vacip, sünnet ve nafile olmak üzere dört çeşit, yapılışı itibariyle “kudüm”, “ziyaret”, “veda”, “umre”, “nezir”, “nafile” ve “tahiyye” olmak üzere yedi çeşit tavaf vardır. Hükümleri ve isimleri farklı olsa da bu tavaflarının hepsinin yapılışları, farzları (şartları ve rükünleri), vacipleri ve sünnetleri aynıdır. Bu tavaf çeşitleri ile ilgili bazı önemli açıklamalar şöyledir:: a) Kudum Tavafı: “Kudum”, sözlükte bir yere gelmek veya varmak anlamına gelir. Bir hac terimi olarak; “ifrad haccı” yapanların Mekke’ye vardıklarında yaptıkları ilk tavaftır. Bu tavafın yapılması sünnettir. İfrad haccı niyetiyle ihrama giren ancak Mekke’ye uğramadan doğrudan Arafat’a çıkan kimseler ile Arafat vakfesinden önce adetleri kesilmeyen kadınların kudüm tavafı yapmaları gerekmez. b) Ziyaret Tavafı: Ziyaret veya diğer adıyla ifaza tavafı, haccın rüknüdür. “Ve Beyt-i Atik’i (Ka’be’yi) tavaf etsinler.” (Hac, 22/29) ayetinde kast edilenin, bu tavaf olduğu hususunda din bilginleri arasında görüş birliği vardır. Ayette geçen “Tavaf etsinler.” emri genel bir ifade olduğu için, Mekkeli olan ve olmayan her hacı adayının mutlaka bu tavafı yapması gerekir. Ziyaret tavafının geçerli olması için; a) Arafat vakfesinin yapılmış olması, b) Belirli vaktinde yapılması şarttır. Ziyaret tavafının vakti, kurban bayramının ilk günü; Hanefi mezhebine göre, fecr-i sadığın doğması ile Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre gece yarısından sonra, Maliki mezhebine göre ise güneşin doğması ile başlar. Ancak bu tavafın birinci bayram günü Akabe cemresi taşlanıp, kurban kesip, tıraş olduktan sonra yapılması daha faziletlidir. Cumhura göre, ziyaret tavafının son vakti için bir sınırlama yoktur. Ömrün sonuna kadar yapılabilir. Ancak tavaf etmeden memleketine dönen kişinin, geri gidip tavafını yapması ve ceza olarak bir küçükbaş hayvan kesmesi gerekir (Said b. Abdülkadir, el-Muğni fi fıkhi’l-hacci ve’l-umre, Beyrut 2006, 179). c) Veda Tavafı: Afaki (Mikat sınırları dışından gelen) hacıların Mekke’den ayrılmadan yapmaları gereken son tavaftır. Buna sader (ayrılma) tavafı da enir. Veda tavafı, haccın asli vaciplerinden biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Sizden biri son olarak Kabe’yi ziyaret etmeden ayrılmasın.” (Müslim, Hac, 379) buyurmuştur. Adetli olup, adeti bitmeden Mekke’den ayrılmak zorunda olan veya lohusa olan kadınlar veda tavafı yapmazlar ve kendilerine bir şey gerekmez (Serahsi, Mebsut, III, 195; İbn Nüceym, el-Bahru’r-Raik, II, 377). d) Umre Tavafı: Umre tavafı bütün mezheplere göre umrenin farzlarından biridir. Umre tavafının vakti, umre ihramına girilmesinden sonra başlar. Son vakti için bir sınır yoktur. Umre ihramında iken her hangi bir vakitte yapılabilir. e) Nezir (Adak) Tavafı: Ka’be’yi tavaf etmeyi adayan kimsenin bu adağını yerine getirmesi vaciptir. Nezredilen tavaf belli bir zaman ile kayıtlanmış ise bu kayda uyulması gerekir. f) Nafile Tavaf: Mekke’de bulunulan süre içinde farz ve vacip tavaflar dışında yapılan tavaflara nafile (tatavvu) tavaf denir. Sahabeden Abdullah b. Abbas, tabiinden Ata b. Ebi Rebah, Said b. Cübeyr ve Mücahid b. Cebr’in görüşlerine göre; Mekkeli olmayanların Mekke’de bulundukları süre içinde Mescid-i Haram’da nafile namaz kılmaktan çok, nafile tavaf yapmaları daha faziletlidir. Mekkeli olmayanların Mekke’de bulundukları sürece nafile umre yerine nafile tavaf yapmayı tercih etmeleri uygun olur (İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, II, 502). g) Tahiyyetü’l-Mescid Tavafı: Kudum, ziyaret, umre, veda ve nezir tavafı yapmak durumunda olmayan kimselerin Mescid-i Haram’a her gittiklerinde, mescidi selamlama olarak “Tahiyyetü’l-Mescid tavafı” yapmaları müstehaptır. Yukarıda sayılan tavaflardan birinin yapılması halinde bu tavaf, “Tahiyyetü’l-Mescid tavafı” yerine de geçer (İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, II, 448).

Tecelli ne demektir?

Sözlükte ortaya çıkma, görünme anlamına gelen, tecelli, tasavvufta gaybden gelen ve kalpte ortaya çıkan nurlar; Allah’ın isim ve sıfatlarıyla sufinin kalbinde tezahur etmesi demektir. Bu hal sufinin nefsini arındırmasından sonra gerçekleşir. Mutasavvıflara göre Allah’la kulları arasında yetmiş bin perde (hicab) vardır. Gerçekte Allah her an tecelli etmektedir. Ancak bunu yalnızca kalp aynasını arıtan, parlatan kimseler anlayabilir. Kur’an’da Allah’ın dağa tecellisinden bahsedilmektedir. Bu tecelli esnasında dağ parçalanmış, Musa (a.s.) bayılmıştır (A’raf, 7/142). Bundan da anlaşılmaktadır ki, dünya gözüyle Allah’ın görülmesi mümkün değildir.

Teşrik tekbirleri nelerdir? Kim, ne zaman getirir?

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, kurban bayramının Arefe günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, ikindi namazı da dahil olmak üzere farzlardan sonra teşrik tekbirleri getirdiğine dair rivayetler vardır (Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, Haydarabad, 1344, III, 315; Darekutni, Sünen, Beyrut, 1966, II, 49). Buna göre Hanefilerde tercih edilen görüşe göre arefe günü sabah namazından bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar 23 vakit, her farzın ardından teşrik tekbiri getirmek, kadın erkek her Müslümana vaciptir. Teşrik günlerinde kazaya kalan namaz kaza edilirken teşrik tekbirleri de kaza edilir. Teşrik günleri çıktıktan sonra kaza edilmeleri halinde ise tekbir getirilmez. Namaz kaza edilmedikçe tekbirler kaza edilmez (Serahsi, el-Mebsut, II, 43; İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, II, 81). Şafii mezhebine göre ise teşrik tekbirleri sünnettir (Maverdi, el-Havi, 1994, II, 501).

Tevekkül ne demektir? Kader ile ilişkisi nedir?

Sözlükte güvenmek, dayanmak, işi başkasına havale etmek anlamlarına gelen tevekkül terim olarak, hedefe ulaşmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’a dayanıp güvenmek ve ondan ötesini Allah’a bırakmak demektir. Mesela bir çiftçi önce zamanında tarlasını sürüp ekime hazırlayacak, tohumu atacak, sulayacak, zararlı bitkilerden arındırıp ilaçlayacak, gerekirse gübresini de verecek, ondan sonra iyi ürün vermesi için Allah’a güvenip dayanacak ve sonucu O’ndan bekleyecektir. Bunların hiçbirisini yapmadan “Kader ne ise o olur” tarzında bir anlayış tembellikten başka bir şey değildir ve İslam’ın tevekkül anlayışıyla bağdaşmaz. Tevekkül, Müslümanların kadere olan inançlarının tabii bir sonucudur. Tevekkül eden kimse Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine razı bir kimsedir. Fakat kadere inanmak da tevekkül etmek de tembellik, gerilik ve miskinlik demek olmadığı gibi, çalışma ve ilerlemeye mani de değildir. Çünkü her Müslüman olayların, ilahi düzenin ve kanunların çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde olup bittiğinin bilincindedir. Yani tohum ekilmeden ürün elde edilmez. İlaç kullanılmadan tedavi olunmaz. Salih ameller işlenmedikçe Allah’ın rızası kazanılmaz ve dolayısıyla cennete girilmez. Öyleyse tevekkül, çalışıp çabalamak, çalışıp çabalarken Allah’ın bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır. Yüce Allah bir ayette “Kararını verdiğin zaman artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159) buyurmuş, müminlerin bir başka varlığa değil, yalnızca kendisine güvenmelerini emretmiş, çünkü tevekkül edene kendisinin yeteceğini bildirmiştir (Al-i İmran, 3/122, 160; Maide 5/11; Tevbe 9/51; İbrahim 14/11; Teğabün, 64/13; Talak, 65/3). Hz. Peygamber (s.a.s.) de devesini salarak tevekkül ettiğini söyleyen bedeviye “Önce deveni bağla, Allah’a öyle tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60) buyurarak tevekkülden önce tedbirin alınması için uyarıda bulunmuştur.

Tövbe hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte pişmanlık, dönme, nedamet anlamına gelen tövbe, İslami bir kavram olarak, kulun işlediği kötülük ve günahlara pişman olup, onları terk ederek Allah’a yönelmesi, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’a sığınarak bağışlanmasını dilemesi demektir. Tövbe, kula nispet edilince, arızi olan günah halini bırakıp asli olan salah haline dönmek; Allah’a nispet edilince de tali olan gazab bakışından, asli olan rahmet bakışına dönmek anlamına gelir. Günahlardan dolayı tevbe etmek farzdır. Kur’an’da tevbe ve türevleri seksen altı defa geçmektedir. Tövbe, Hz. Adem’le başlar ve kulluğun bir göstergesidir. Bir ayette tevbenin nasuh olması istenmiştir (Tahrim 88/8). Nasuh tövbe ise samimi, ciddi ve günaha bir daha dönmemek üzere yapılan tövbedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de her konuda olduğu gibi tövbe konusunda da ümmetine örneklik etmiş, hem de mü’minleri tövbe etmeye davet etmiştir (Buhari, Deavat, 4; Müslim, Tevbe, 1, 78). Küfürden imana dönmek kafirlerin, kötülüklerden iyiliklere dönmek fasıkların, kötü huylardan iyi ahlaka dönmek ebrarın (iyilerin), masivadan Hakk’a dönmek nebi ve velilerin tövbesidir. Tövbenin bir kısım şartları vardır. Günaha pişmanlık duymak, günahı derhal terk etmek ve bir daha eski hale dönmemeye azmetmek. Tövbenin rükünleri ise, farzların yerine getirilmesi, borçların ödenmesi, helal lokma yenilmesidir.

Tövbe nasıl yapılır?

Sözlükte pişmanlık ve dönme anlamına gelen tövbe, İslami bir kavram olarak, kulun işlediği kötülük ve günahlara pişman olup, onları terk ederek Allah’a yönelmesi, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’a sığınarak bağışlanmasını dilemesi demektir. Yüce Allah, bağışlanacak muttakilerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran, 3/135). Günahlardan dolayı tövbe etmek farzdır. Tövbe, Hz. Adem’le başlayan kulluğun bir göstergesidir. Günahkar kimse vakit geçirmeden tövbeye yönelmelidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra hemen tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa, (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kafir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır” (Nisa, 4/17-18). Peygamberimiz (s.a.s.)’inde (s.a.s.): “Günahlarından samimi olarak tövbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mace, Zühd, 30) buyurmuştur. İslam alimleri bu ve benzeri ayetlerle hadislerden hareketle tövbenin geçerli olması için gerekli şartları belirlemişlerdir. Buna göre bir tövbenin kabul edilebilmesi için; a) İşlenen günahı terk etmek, b) Günah işlediğine pişman olmak, c) Günahı bir daha işlememeye azmetmek, d) Eğer işlenen günah kul haklarıyla ilgili ise, bu durumda, hak sahibi ile helalleşmek gerekir. Kul hakkından kurtulmak ihlal edilen hakkı, sahibine veya varislerine iade etmekle veyahut affını istemekle olur.

Tövbede hangi dualar okunmalıdır?

Tevbe edecek kimsenin iki rekat namaz kıldıktan sonra Allah’a hamd, Rasulüne (s.a.s.) salat ve selam getirdikten sonra tevbe ve istiğfar etmesi, akabinde de salavat ve hamd ile bitirmesi tevbenin adabındandır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, bağışlanması için yaptığı pek çok duadan ikisi şudur: “Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim. Günahları bağışlayacak ise yalnız sensin. Öyleyse tükenmez lutfunla beni bağışla, bana merhamet et. Çünkü affı sonsuz, merhameti nihayetsiz olan yalnız sensin.” (Buhari, Ezan 149, Deavat 17, Tevhid 9; Müslim, Zikir 13). “Allah’ım! Günahlarımı, bilgisizlik yüzünden yaptıklarımı, haddimi aşarak işlediğim kusurlarımı, benden daha iyi bildiğin bütün suçlarımı bağışla! Allah’ım! Ciddi ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim. Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, ölçüsüz bir şekilde işlediğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senin gücün her şeye yeter.” (Buhari, Deavat, 60).

Türbelere adakta bulunulabilir mi?

İbadetler Allah için yapılır. Adak da ibadet anlamı taşıdığından sadece Allah için yapılması gerekir. Bu sebeple türbe veya ölüler için adakta bulunmak caiz değildir. Dolayısıyla bu yönde yapılacak bir adak geçersiz olur (İbn Kudame, Muğni, XI, 353). Böyle bir adak caiz olmamakla birlikte bir türbede Allah rızası için kurban kesmeyi adayan kişinin o kurbanı kesmesi vacip olur. Ancak kurbanı türbede değil, başka bir yerde keser. Böylece adak yükümlülüğünden kurtulmuş olur (Dimyati, Haşiyetü İaneti’t-Talibin, II, 394).

Uhud savaşı hakkında bilgi verir misiniz?

Uhud Savaşı 625 (hicri 3 Şevval 3) Uhud Dağı’nda Medineli Müslümanlar ile Mekkeli Ebu Süfyan’ın ordusu arasında yapılan bir savaştır. Mekkeliler Bedir Muharebesi’ndeki kayıplarının öcünü almak için ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in arkasından saldırmak için büyük bir hazırlığa giriştiler ve düzenledikleri orduyla Medine’ye doğru yola çıktılar. Çok geçmeden müşriklerin ordusu Uhud Dağı eteklerine geldi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabı ile yaptığı istişare sonunda şehir savunması yapmaya karar verdi. Özellikle Bedir Muharebesi’ne katılamayan gençlerin açık alanda savaş istekleri sonucunda muharebe Uhud Dağı eteklerinde başladı. Gelişmeler Müslümanların lehinde seyrediyordu. Bu arada Hz. Peygamber (s.a.s.) Uhud Dağı’ndaki dar bir geçidin iki tarafına okçularını yerleştirmişti. Bu suretle Mekkelilerin Uhud Dağı’nın etrafından dolaşarak Müslümanlara saldırma ihtimalini önlemeyi amaçlamıştı. Okçularına, “Kuşların bizim ölülerimizi yediğini görseniz bile haber verilmeden yerinizi terk etmeyiniz.” emrini verdi. İki tarafın kuvvetleri Uhud Dağı eteklerinde yoğun bir çarpışmaya girdi. Müslümanların saldırısıyla Mekke ordusu bozguna uğradı. Bunu gören okçular, muharebenin kazanıldığını sanarak yerlerini terk etmişti ve Mekkelilerin bıraktıkları ganimetleri yağmalamaya başladılar. Bundan yararlanan Halid b. Velid, yanındaki kuvvetlerle okçuların terk ettiği geçitten Müslümanlara saldırdı. Bu saldırı sonucu İslam ordusu güç kaybetti. Peygamber’in amcası Hz. Hamza şehit oldu. Mekke ordusu da kesin bir üstünlük elde edemeyip geri döndü. Kısaca işaret etmek gerekirse, Uhud savaşının ilk aşamasında Müslümanlar, ikinci aşamasında müşrikler başarılı oldu.

Vasiyetin dini hükmü nedir?

Vasiyet ölümden sonraya bağlı olmak üzere teberru yoluyla bir malı bir şahsa temlik etmek, bırakmaktır. Vasiyet ölüme bağlı bir tasarruftur. Bir kişi, mal ve haklarının en fazla üçte biri üzerinde ölüme bağlı tasarrufta bulunabilir, geriye kalan üçte iki varisler namına korunmuş hissedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) malının yarısını vasiyet etmek isteyen bir sahabiye üçte birini vasiyet etmesini söylemiş, hatta bunun bile çok olacağını beyan etmiştir (Buhari, Vesaya 3). Malın üçte birinden azının vasiyet edilmesi müstehaptır. Varisler fakir ise vasiyet etmemek daha faziletlidir. Terikenin üçte birinden daha fazla olan veya varislerden herhangi biri lehine yapılacak mali vasiyet ise, diğer varislerin iznine bağlı olarak geçerlidir (Mevsıli, el-İhtiyar, İstanbul, V, 769); zira varise vasiyet caiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadislerinde; “Allah Teala her hak sahibine hakkını vermiştir. Bu sebeple, varise (varislerden biri lehine) vasiyet yoktur.” (Tirmizi, Vesaya, 5; Ebu Davud, Vesaya, 6) buyurmuşlardır. Bu genel hükümlere bağlı olarak: Üzerindeki emanetlerin iade edilmesini, sahibi bilinmeyen borcun ödenmesini vasiyet etmek vaciptir, Üüzerinde borç olan oruç v. b. kefaretlerin ödenmesini vasiyet etmesi müstehaptır, Yabancılardan ve akrabalardan zengin olanlara vasiyette bulunmak mubahtır, Masiyet ve günah ile meşgul olan kişiye vasiyet mekruhtur (Merğinani, el-Hidaye, I, 127; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, Beyrut, 1421, VI, 648).

Vefat edenler için (7,40,52)dua günleri var mıdır?

Bir kimsenin ölümünün 7, 40 ve 52. günü şeklinde zamanlar tayin edip bu zamanlardan özel merasim yapma şeklindeki uygulamaların hiçbir dini dayanağı yoktur. Ölen bir Müslümanın usulüne göre yıkanıp kefenlenmesi ve cenaze namazının kılınarak defnedilmesi farzdır. Bunun dışında yapılması zorunlu olan bir şey yoktur. Ancak, sevabı ölen kimsenin ruhuna bağışlanmak üzere hayır yapılabileceği gibi çeşitli vesilelerle dua da edilebilir. Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bir adam: “Annem ansızın öldü. Öyle sanıyorum ki şayet konuşabilseydi, sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Şimdi ben, onun adına sadaka versem, sevabı ona ulaşır mı? “ diye sordu. Peygamberimiz de (s.a.s.): “Evet, ulaşır. Onun namına sadaka ver.” buyurdu (Buhari, Vesaya 19; Müslim, Zekat 51).

Vesvese hakkında bilgi verir misiniz? Vesveseden nasıl uzak durulur?

Sözlükte fısıltı, hışırtı gibi gizli söz, fiskos, kuruntu, işkil gibi anlamlara gelen vesvese, ıstılahta, şeytanın ilkaı, kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için insanı kışkırtması, aklını çelmesi, nefsin bayağı arzularına uymaya teşvik etmesi” demektir. Vesvese kelimesi Kur’an’da dört yerde geçmektedir. Vesvesecinin (vesvas) şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş (Nas, 114/1-6), şeytanın Hz. Adem ile eşini cennetten vesvese yoluyla çıkardığı bildirilerek mü’minlerin bu konuda duyarlı olmaları ısrarla istenmiştir (A’raf, 7/20). Hz. Peygamber (s.a.s.) de mü’minlere vesvese ile hareket etmemelerini tavsiye etmiş, vesvesenin dini-hukuki bir hüküm doğurmayacağını bildirmiş ve vesvese ile hareket edenin talakını (boşamasını) geçerli saymamıştır (Buhari, Talak, 11). Vesvese, sistemli bir zihin faaliyetine dayanmayan, zaman zaman kendiliğinden beliriveren hatıra türünden bir psikolojik olaydır. Bazı insanlar yapısı gereği vesveseye düşmeye daha elverişli olabilir. İnsanı dikkate ve uyanıklığa sevk eden vesvese faydalı olabilir, ancak vesvesenin artması ve bir çeşit rahatsızlığa dönüşmesine fırsat vermemek gerekir. Vesvesenin etkisi önü alınamaz bir güçte değildir. Dikkatli bir dini şuura, Allah karşısında ahlaki bir sorumluluk duygusuna sahip olan kişilerde bu etki işlemez duruma gelir. Kur’an’daki şu ayet bunu açıkça ortaya koymaktadır: “Takvaya erenler Allah karşısında hassas bir sorumluluk duygusuna sahip olanlar şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca Allah’ı anarlar ve gerçeği görürüler.” (Araf 7/201) İslam alimleri hastalık haline gelen vesveseden kurtulmanın yollarını şöyle sıralamışlardır: a) Samimiyet içinde Allah’ı anmak, vesvese ve şeytandan Allah’a sığınmak, b) Kişinin kalbinin onaylamadığı düşüncelerin kendi inançları olmadığını bilmek ve kötümserlikten kurtulmak, c) İsteği dışında içinden geçen düşüncelerin kendi inanç ve düşünceleri olmadığını bilip endişe ve korkudan uzak durmak, d) Yılanın aynadaki yansımasının insana zarar vermediği gibi iradesi dışında hayaline gelen sahnelerin kalbine zarar vermeyeceğini bilmek, e) Dinin “kolaylık” olduğunu, Allah’ın kulları için zorluk değil kolaylık dilediğini düşünerek ameli hayatını yürütmek, f) İçinden geçen olumsuz düşünce yahut sahnelere önem vermemek, önem verdikçe rahatsızlığın artacağını dikkate almak.

Vesvese nedeniyle akla gelen kötü şeyler hakkında bilgi verir misiniz?

Fısıltı, söz, fiskos, kuruntu, işkil demek olan vesvese yaygın olarak; kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için şeytanın insanı kışkırtması, aklını çelmesi ve akla kötü düşünceleri getirmesi anlamında kullanılır. Kur’an’da vesveseci şeytanın şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş (Nas, 114/1-6); Hz. Peygamber de mü’minlere vesvese ile hareket etmemelerini tavsiye etmiş, vesvesenin dini-hukuki bir hüküm doğurmayacağını bildirmiş ve vesvese ile hareket edenin, örneğin; “acaba eşimi boşadım mı boşamadım mı; eşimi boşamış olabilir miyim” diye kuruntu yapan birisinin talakını (boşamasını) geçerli saymamıştır (Buhari, Talak, 11). Şeytanın insanı küfre sürükleme yollarından birisi de, onu şüphe ve tereddüde sürükleyebilecek sorulardır. Kalpten geçen bu sorular, hiç şüphesiz şeytanın vesvesesi ile meydana gelmektedir. Bu istifhamların, desise olarak en şiddetli olanını, bizzat Allah Rasulü (s.a.s.) bize şöyle haber vermiştir: “Şeytan sizden birinize gelerek ‘filan ve filan şeyi kim yarattı? ‘ der. O kişi ‘Allah yarattı’ deyince peki, ‘Allah’ı kim yarattı? ‘ der. İş bu dereceye varınca o kimse hemen Allah’a sığınsın ve o düşünceden uzaklaşsın” (Buhari, Bedu’l-Halk 11; Müslim, İman, 214). Bazı rivayetlerde “Allah’a iman ettim, desin” ilavesi de vardır (Müslim, İman 212, 213; Ebu Davud, Sünne, 18). Bu itibarla vesveseye düşen kişilerin içinde bulundukları ve içlerinde bir sesin fısıldadığını söyledikleri küfür vb. ifadeleri, vesvese kapsamında olup sahiplerinin imanlarına ve dinlerine zarar vermez. Zira Allah Teala, kullarını güçleri ile orantılı olarak sorumlu tutmuştur. Yükümlülük güç oranındadır. “Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ashabı kiramdan bir kısmı gelerek şöyle demişlerdi: ‘Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağı kanaatindeyiz. ‘ Hz. Peygamber (s.a.s.) ‘Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz? ‘ diye sormuş, oradakiler de ‘Evet! ‘ deyince: ‘İşte bu (korku) imandandır (akla gelen vesvese de zarar vermez)” (Müslim, İman, 60) buyurmuştur. Konu ile ilgili başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Allah Teala, içlerinden geçen fena şeylerle amel etmedikçe veya onu konuşmadıkça, o şey yüzünden ümmetimi hesaba çekmeyecektir.” (Buhari, Eyman ve’n-Nüzur: 15). Kısaca, içinde bulunulan ortamdan kurtulmak için bu tür vesveselere itibar edilmemeli, hiçbir şey yokmuşçasına normal hayata devam edilmelidir. Zira vesvese, üzerinde durdukça yoğunlaşır.

Yemin ne demektir, dindeki yeri nedir?

Sözlükte “kuvvet, sağ el” gibi anlamlara gelen yemin, dini bir kavram olarak bir kimsenin Allah’ın adını veya sıfatını zikrederek sözünü kuvvetlendirmesi demektir. Mesela “VAllahi şu işi yapmam”, “VAllahi şu yere gitmeyeceğim” şeklindeki beyanlar böyledir. Yemin etmek aslında mübah bir davranış olmakla birlikte, gereksiz yere yemin etmek ve onu alışkanlık haline getirmek doğru değildir. Sıkça yemin eden kimse sözüne Allah’ı şahit tutmuş ve kutsal değerleri sözünün doğruluğunu teyit için yıpratmış olur. Yerine getirilmesi mümkün ve mubah olan bir şeyi, ileride yapacağına veya yapmayacağına yemin eden kişi, bu yeminini yerine getirmelidir (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, III, 45, 46). Kur’an-ı Kerim’de, verilen sözün yerine getirilmesi hakkında “Yeminlerinizi koruyunuz.” (Maide, 5/89), “Allah adına yaptığınız ahitleri yerine getirin. Allah’ı kefil tutarak kuvvetlendirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.” (Nahl, 16/91) buyurulur. Bu itibarla bir müslümanın yemin etmemesi, yemin etmişse bu, verdiği söze Allah’ı şahit tutmak demek olduğundan mutlaka yeminine bağlı kalması gerekir. Ancak farz veya vacip olan bir şeyi yapmamaya ya da haram ve günah olan bir şeyi yapmaya yemin eden kişinin, bu yeminini yerine getirmeyip keffaret vermesi gerekir. Dinen tavsiye edilen bir şeyi yapmamaya yemin eden kimsenin ise yeminini bozup keffaret ödemesi daha uygundur. Mesela, bir kimsenin borcunu ödememeye, bir müslüman kardeşiyle konuşmamaya, anne babasıyla aynı evde oturmamaya yemin etmesi gibi durumlarda yeminin bozulup keffaret ödenmesi tavsiye edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Bir kimse bir şey için yemin eder, sonra da ondan hayırlısını görürse yeminini bozsun ve keffaret ödesin” (Müslim, Eyman, 11-19) buyurulmuştur. Yalan yere yemin etmek dinimizdeki en büyük günahlardan biridir (Al-i İmran 3/77; Nahl 16/91, 94, 95; Buhari, Eyman 16; Müslim, İman 220).

Yemin çeşitleri nelerdir?

Üç çeşit yemin vardır. Bunlar; yemin-i lağv, yemin-i ğamus ve yemin-i mün’akidedir. Yemin-i lağv; bir şeyin doğru olduğu zannedilerek veya ağız alışkanlığıyla yapılan yemindir. Kişinin birini görmediği halde gördüğünü zannederek “VAllahi gördüm.” veya yemin kastı olmaksızın yemin sözlerini söylemesi, yemin-i lağv olarak kabul edilmiştir. Bu şekilde yapılan yeminden dolayı keffaret gerekmez. Kur’an-ı Kerim’de, kasıtsız olarak ağızdan çıkıveren yeminlerden dolayı kişinin sorumlu tutulmayacağı bildirilmiştir (Bakara, 2/225; Maide, 5/89). Bununla birlikte, ağız alışkanlığıyla konuşurken sıkça yemin edenlerin, bu alışkanlıklarından vazgeçmek için çalışmaları gerekir. Yemin-i ğamus; yalan yere edilen yemindir. Bir kimsenin olmamış bir şey için bilerek olmuş diye veya olmuş bir şey için bilerek olmadı diye yemin etmesidir. Bu en büyük günahlardan biridir (Buhari, Eyman 16; Müslim, İman 220). Böyle bir yemin keffaretle telafi edilemez. Bu şekilde yemin eden kişi, bilerek ve Allah’ın adını anarak yalan yere yemin ettiği için, pişman olarak, bir daha böyle bir hataya düşmemek üzere Allah’tan af dilemesi gerekir. Yalan yere yaptığı yemin sebebiyle başkasının hakkının zayi olmasına sebep oldu ise, bu zararı tazmin edip onlardan helallik istemelidir. Yemin-i mün’akide; mümkün olan ve geleceğe ait bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yapılan yemindir. Bir kimsenin şu işi yapacağım veya yapmayacağım diye yemin etmesi böyledir. Bu yeminin Allah’ın isimlerinden biriyle veya O’nun sıfatlarıyla yapılmış olması gerekir. Allah ve sıfatları dışında başka şeylere yapılan yemin, bu yemin kapsamına girmez (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, III, 47). Bu yemini eden kişinin, dinin yasakladığı bir şeyi yapmaya veya emrettiği bir şeyi terk etmeye yönelik olmadıkça ettiği yeminin gereğini yapması gerekir. Yeminini bozarsa keffaret öder (Merğinani, el-Hidaye, II, 72-75).

Yemini yerine getirmemenin kefareti nedir?

Mubah olan bir şeyi yapmak veya yapmamak için yemin etmek aslında mubah olmakla birlikte, onu alışkanlık haline getirmek doğru değildir. Nitekim Allah Teala “Yemin edip duran aşağılık kişiye sakın boyun eğme.” (Kalem, 68/10) buyurarak yerli yersiz yemin edenleri kınamıştır. Kur’an’da, verilen sözün yerine getirilmesi hususunda: “Yeminlerinizi koruyunuz.” (Maide, 5/89), “Allah adına yaptığınız ahitleri yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.” (Nahl, 16/91) buyurulur. Bu itibarla, bir Müslümanın mümkün mertebe yemin etmemesi, yemin etmişse, bir farz veya vacibi terk etmek, ya da haramı işlememek kaydıyla yemininin gereğini yapması gerekir. Yemininin gereğini yapmazsa günah işlemiş olur. Hem keffaret ödemesi, hem de tevbe istiğfar etmesi gerekir. Her ne şekilde olursa olsun yeminlerini bozanların yemin keffareti ödemeleri gerekir. Yemin keffareti on fakire birer fitre (fıtır sadakası) miktarı veya bir fakire on ayrı günde her gün birer fitre miktarı para vermek veya on yoksulu sabah akşam doyurmak ya da giydirmektir. Buna gücü yetmeyenlerin ise, ara vermeden üç gün oruç tutmaları gerekir. Bu keffaret Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiştir (Maide, 5/89).

Zekatın hükmü, önemi ve mahiyeti nedir?

Zekat, dinen zenginlik ölçüsü kabul edilen miktarda (nisap) mala sahip olan kimselerin Allah rızası için muayyen kişilere vermesi gereken belli miktarı ifade eder. Zekatın sarf yerleri Kur’an’da ayrıntılı şekilde açıklanmış (Tevbe, 9/60), nisabı da hadislerde belirtilmiştir (Buhari, Zekat, 32, 36, 38, 43). Buna göre temel ihtiyaçları dışında nisap miktarı mala sahip olan kişi diğer şartlar da yerine gelmişse bu mallarının zekatını vermesi gerekir (Kasani, Bedaiü’s-sanai, Beyrut, 1997, II, 389 vd. ). Nisap altında 20 miskal (80. 18 gr), devede 5, sığırda 30, davarda 40’tır. Zekatın farz olması için şartlar; malların nami (Üreyici) olması, sahip olunduğu andan itibaren üzerinden bir yıl geçmesi, borcundan ve asli ihtiyaçlardan fazla olmasıdır. Zekat hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır. Zekat, Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette namaz ile birlikte zikredilmiş (Bakara, 2/43, 110; Hac, 22/78; Nur, 24/56); Hz. Peygamber (s.a.s.) de zekatın İslam’ın en temel ibadetlerinden biri olduğunu bildirmiştir (Buhari, Zekat, 1). Kur’an ve hadislerde zekatın ardı ardına zikredilmesi toplumların ruhi olgunluğa ulaşmasında bu iki ibadetin rolünü göstermesi bakımından son derece önemlidir. Kur’an-ı Kerim, iyiliğe erişmenin ve muttaki bir mümin olabilmenin ilk şartlarından birinin zekat vermek olduğunu ifade eder (Bakara, 2/177). Aynı zamanda zekat kurtuluşa eren müminlerin vasıflarından biridir (Mü’minun, 23/1, 4). Bütün bunlara ilaveten zekat vermek, Allah’ın rahmetini celbeden hususlardandır (A’raf, 7/156). Kısaca zekat, malı temizleyen ve manevi arınmaya vesile olan bir ibadettir (Tevbe, 9/103). Ayet ve hadislerde sıklıkla emredilen zekatı vermemek müşriklerin vasfı olarak görülmüş ve Kur’an’da bu durum yerilmiştir (Fussilet, 41/6-7). Zekatın topluma dönük pek çok yararı da vardır. Mesela zekat, maddi gücü olmayanları kalkındırır, zengin ile fakir arasındaki uçurumu azaltır, zengin ile fakir arasında sevgi ve yakınlık doğmasına vesile olur. Bu yönüyle zekat toplumsal kenetlenmeyi artırır. Ayrıca toplumları bencillik ve kin gibi ahlaki hastalıklardan arındırır. Zekatın verileceği yerlerin toplumun her katmanındaki insanları kapsaması sosyal dayanışmanın da garantisidir.

Zekat ve sadaka-i fıtır kimlere verilir? Kimlere verilmez?

Zekatın verileceği kimseler Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiştir. Bunlar; fakirler, miskinler, zekat toplamakla görevlendirilen memurlar, müellefe-i kulub adı verilen kalpleri İslam’a ısındırılmak istenen kimseler, esaretten kurtulacaklar, borçlu düşenler, Allah yolunda cihada koyulanlar ve yolda kalmış olanlardır (Tevbe, 9/60). Fakir ve miskin, temel ihtiyaçları dışında herhangi bir maldan nisab miktarına sahip olmayan kimsedir. Ancak temel ihtiyaçları dışında, ister artıcı (nami) vasıfta olsun ister artıcı vasıfta olmasın, herhangi bir maldan nisap miktarına sahip olan kimse fakir veya miskin kapsamında olmadığından ona zekat verilmez (İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, Beyrut 1424/2003, II, 266). Borçlu, kul hakkı olarak borcu olan ve borcunu ödeyeceği maldan başka nisab miktarı malı bulunmayan kimsedir (İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, Beyrut 1424/2003, II, 268, 272). Yolda kalmış kimse, sürekli yaşadığı yerde malı bulunsa bile, çıktığı yolculukta parasız kalıp parasına ulaşma imkanı bulamayan, başka bir deyişle, parasızlıktan yolda kalmış ve memleketine dönemeyen kimsedir. Bu kimseye, malının bulunduğu yere dönmesine ve dönünceye kadarki ihtiyaçlarını gidermesine yetecek kadar zekat verilebilir (Kasani, Bedaiu’s-Sanai, Beyrut 1406/1986, II, 43-46). Aşağıda sayılanlara zekat ve fitre verilmez: 1) Ana, baba, büyük ana ve büyük babalara, 2) Oğul, oğlun çocukları, kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan çocuklara, 3) Müslüman olmayanlara, 4) Kendi eşine, 5) Zengine yani asli ihtiyaçları dışında nisap miktarı mala sahip olan kişiye, 6) Babası zengin olan ergen olmamış çocuğa (Merğinani, el-Hidaye, Beyrut 1410/1990, I, 122).

Zikir kavramı hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte anmak, hatırlamak, yad etmek anlamına gelen zikir, ıstılahta, Allah’ı anmak ve hatırlamak, onu unutmamak ve gaflet halinde olmamak, Allah kelimesini ve tekbir, tehlil, tesbih, tahmid cümlelerini tekrarlamak demektir. Zikir, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevi yetkinliğe ulaşmak amacıyla yapılır. Zikrin çoğulu ezkar ve zükurdür. Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur’an’da üç yüze yakın yerde geçmektedir. Bu ayetlerde “Allah’ı zikir” emredilmiş (Bakara, 2/152), Allalh’ı zikreden mü’minlerden övgüyle söz edilmiş ve kendileri için mağfiret ve büyük mükafatlar bulunduğu müjdesi verilmiştir (Ahzab, 33/35). Hz. Peygamber (s.a.s.) de zikrin en faziletlisinin la ilahe illallah olduğunu (İbn Mace, Edeb, 25) söyleyerek tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın önemine dikkat çekilmiştir. Zikir, dil, kalp ve beden ile olmak üzere üç çeşittir. Dil ile zikir, Allah’ı güzel isimleri ile anmak, O’na hamdetmek, tesbihte bulunmak, dua etmek ve Kur’an okumaktır. Beden ile zikir, bütün organların Allah’ın emirlerine uyması ve yasaklarından kaçınması ile olur. Kalp ile zikir ise Allah’ı gönülden çıkarmamaktır.

Zulüm hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte; bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymak, noksan yapmak, sınırı aşmak, doğru yoldan sapmak, meyletmek, hakkını eksiltmek, hakkını vermemek, men etmek ve yapılmaması gereken bir davranışta bulunmak gibi anlamlarına gelir. Zulüm kavramı, Kur’an öncesi Arap toplumunda insani ilişkilerde her türlü olumsuz söz, fiil ve davranışları ifade etmekte kullanılmıştır. Kur’an’da bu kavram insanlar arasındaki olumsuz ilişkiyi ifade etmekle birlikte çoğunlukla Allah’a karşı görevlerde inkar ve isyan olan söz, fiil ve davranışları ifade etmektedir. Kur’an’da zulüm kavramı 58 surede 266 ayet-i kerimede 289 defa geçmiş ve şirk (En’am, 6/82), küfür (Bakara, 2/254), nifak (Nisa, 4/64), günah (Bakara, 2/231), insanlara yapılan haksız muamele (Nisa, 4/10), noksan yapmak (Kehf, 18/33), azap, işkence (Nuh, 16/41), insan öldürmek (Bakara, 2/35), hırsızlık (Maide, 5/39), zarar vermek (Şura, 42/40-42), haksızlık etmek (Al-i İmran, 3/182), nefse zarar vermek (Bakara, 2/57), insanlara eziyet etmek (Şura, 42/41) vb. ilahi iradeye ters düşen her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlar anlamında kullanılmıştır. Zulüm kavramı Kur’an’da tamamen olumsuz anlam ifade etmektedir. En büyüğünden en küçüğüne kadar her türlü günah, isyan ve itaatsizlik zulümdür. Allah’a ortaklar koşmak, ayetleri yalanlamak, içki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm olduğu gibi, namaz kılmamak, mazeretsiz oruç tutmamak gibi ibadetleri terk etmek, hatta işlenen günahlara tevbe etmemek (Hucurat, 49/11) dahi zulümdür. En büyük zulüm şirktir (Lokman, 31/13). İnsan zulmü ya başkalarına karşı ya da nefsine karşı işler. Zulüm üç kısımdır: a) İnsan ile Allah arasında vuku bulan zulüm. Bu şirk, küfür, nifak ve isyandır. b) Kişi ile insanlar arasındaki zulüm. Haksızlık, hırsızlık, öldürme, iftira vb. günahlar. c) Kişi ile nefsi arasında zulüm. Bu, Allah’a karşı görevlerini yapmayan ve insanlara zulmeden kimsenin neticede nefsine zulmetmiş olmasıdır Diğer taraftan Kur’an’da ve diğer İslami kaynaklarda bütün çeşitleriyle zulmün haram olduğuna ve bunun ahiretteki cezasının da ağırlığına dair pek çok açıklama yer almaktadır.

Zühd kavramı hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte ilgisiz davranmak, yüz çevirmek, rağbet etmemek anlamına gelen zühd, tasavvufta, ahirete yönelmek, dünyaya doludizgin dalmamak; elde mevcut bulunsa bile gönülde mal ve mülk sevgisine yer vermemek demektir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya lezzetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Diğer bir ifadeyle ahireti unutup dünyaya esir olmamaktır. Zühd kelimesi Kur’an’da geçmezse de, dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu, malların ve çocukların birer imtihan vesilesi olduğunu bildiren ayetler (En’am, 6/32; Enfal, 8/28) zühd hayatını destekler mahiyettedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de zühdün helalları haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde bulunana güvenmemek olduğunu bildirmiştir (Tirmizi, Zühd, 29; İbn Mace, Zühd, 1).

NOT: T.C.Diyanet İşleri Başkanlığı resmi sitesinden derlenmiştir.

Sıkça sorulan dini sorular

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam’da büyük günahlar kitap özeti

İslam’da büyük günahlar

İslamda büyük günahlar merhum Yaşar Nuri Öztürk’ün aynı adlı eserinden esinlenerek hazırlanmış bir aydınlatıcı rehberdir. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir