Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / Sırat-ı Mustakim, fıtrat ve sünnetullahtır
imanilmihali.com
Sırat-ı Mustakim, fıtrat ve sünnetullahtır

Sırat-ı Mustakim, fıtrat ve sünnetullahtır

Sırat-ı Mustakim, fıtrat ve sünnetullahtır

Yüce Allah Kur’an’da insanların doğru yolda olmak ve kalabilmek için dua etmelerini isteyerek, doğru yolun önem ve mukaddesatına işaret etmiştir. Bu yol doğru, temiz, güzel ve hak olan tek yoldur.

“Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.”(Fatiha 6,7)

Yüce Allah’ın kendisi de bu doğru yol üzerindedir. Yani hak ve hukuka riayet, zerrece haksızlık veya kayrım olmaksızın, tek bir tane iyilik veya kötülük unutulmadan yaşanacak hayat ve ahiret sorgusunun doğru , hak ve adil oluşu iledir ki Yüce Allah kendisi de bu yolda olduğunu ve bu hak kurala, ahdine uyacağına ahdetmiştir.

“ … Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.” (Hud 11/56)

Yüce Allah’ın dini, fıtratı yani yaratışı değişmez ve bu anlamda tüm dinlerin istikameti de aynıdır ve tamamı insanlığı doğru yola iletmek, raydan çıkmış insanlığı yeniden rotaya oturtmak içindir.

“Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum 30/30)

Doğru yol ancak Yüce Allah’a , Kur’an’a ve Hz. Peygambere itaat ile mümkündür ki bu inanç ve itikad kalbi olmalı ve ispat edilmelidir.

“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler.” (Ahzab 33/66)

Çünkü Allah’ın kanunu (Sünnetullah) iman, ahlak, salih amel, ibadet ve tamamen hak üzere kuruludur ve içerisinde batıl, pis, çirkin, faydasız ve geçici bir şey bulunmaz. Allah’ın sünneti (sünnetullah) dediğimiz bu kurallar aynı zamanda hududullah yani Allah’ın sınırlarının da ifadesidir. Ve bu sınırlar asla değişmez. Değişen sadece zamana, kavmin gidişatına, iman seviyesindeki sapmalara bağlı olarak değişen dünyevi unsurlardır ki çoğu helal ve haramların artma ve eksilmesiyle alakalıdır. Yoksa tevhide has hususlarda asla bir değişiklik veya sapma yaşanmaz, yoktur, olmayacaktır.

“Allah’ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih 48/23)

Kul, doğru yolda bulunmak ve ilerleyebilmek için öncelikle fıtrata ve misakına sadık kalacak, sonra hadislerin işaret ettiği gibi “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmaya” gayret edecektir ki “Peygamberimizin ahlakı da Kur’an’da yani Allah’ın sünnetindedir.”

Yüce Allah’ın üzerinde olduğunu buyurduğu doğru yol, tüm kullara da emredilendir, tüm insanlığın çağlar boyu davet edildiği yoldur. Bunu ahiret hayatında ince bir köprüyle ifade etmek (doğrusunu Allah bilir) mecazi olabilir çünkü dünya hayatının doğru ve yanlışları, defterde yazanlar, helalleşmeden sonra kula kalan günah ve sevaplar ile akibetler belli olacak ve kimin doğru yolda (Sırat-ı Mustakim’de) olup olmadığı daha önce belli olacaktır.

Dolaytısıyla kanaatimizce doğru yol ile kast edilen yaşarken takip edilen iman, ibadet, ahlak dolu salih amel yoludur, sünnetullaha ve hududullaha sadakat, fıtrat yeminine bağlı kalabilmek ile kast edilen yaşam tarzıdır ki bunun sağı, solu, azı çoğu, altı üstü, istisnası yoktur.

Bu yüzden hak birdir batıl çoktur.

Bu doğru yoldan çıkanların Kur’an’da anılması ise gazaba uğrayanlar ve sapanlar şeklindedir. Burada sapanların hristiyanlar, gazaba uğrayanlar tabiri ile de yahudilerin kast edildiği peygamberimizin hadisleriyle sabittir. Lakin muhakkak ki gazap ve sapma sadece bu gruplarla sınırlı kalacak değildir ki o dinlere mensup insanlardan niceleri affa uğrayacakken, nice kendisini müslüman sanan gafil gazaba uğraayanlardan olacaktır.

Dolayısıyla Yüce Allah her rekatta kullarına Fatiha suresinin okunmasını emrederek, fıtri misakta verdikleri sözü hergün hatırlatmakta, doğru yoldan sapanların hallerini göstermektedir. Kul Fatiha ile Allah’a söz vermekte, sadaket ve acizliğini sunmakta, başka ilahlara meyletmeyeceğine yeminle, doğru yolda kalabilmek için Allah’ın yardımını istemekte ve Yüce Allah’ın gazaba uğrayanlar ve sapanlar ile kendi arasına mesafe koymasını dilemektedir.

Doğru yoldan ufak sapmaların her zaman telafisi mümkündür ki tevbe rahmeti bu yüzdendir ve her zaman açıktır. Gazaba uğramak ise sayısız inkarı, ahde vefasızlığı bolca yaşayan ve yaşatan insanlar içindir ki onların ıslahı o denli kolay değildir. Helak edilen sayısız kavmin günahı da, bu doğru yoldan sapmada haddi aşmak ve inkarda aşırı gitmek, yasaktan, sonuçlarından ve vebalinden korkmamak kısaca Allah’ın kanun ve sınırlarını toptan reddederek ilahlık mevkisine başkaca yaratılmışları koymaktır.

İnsanoğlu günahsız değildir. Günah işleyecek, tevbe edecek ve af dileyecektir ki rahmet kapıları hep açıktır. Yani doğru yoldan yapılan geçici ve küçük sapmaların her zaman telafisi mümkündür hatta büyük günahların bile inşallah affı kabildir. (Hadis; İnsan günah işlemeseydi zaten Yüce Allah bizi götürür yerimize günah işleyen bir toplum getirirdi.) Lakin gazaba mazhar olmak isyanda aşırı gitmek ve sınır tanımamaktır ki küfrün telafisi mümkün şirkin telafisi mümkün değildir. Yani kısaca sapanlar kafirler, gazabı hak edenler müşriklerdir. Kafirler Allah’ın dilemesiyle elbet bir gün dönmeyi düşünecek ama müşrikler, Allah dilemedikçe, ilahları onların benliğini ele geçirdiği için dönüşü düşünmeyerek gazabı zaten hak edeceklerdir.

Demek ki doğru yoldan ayrılmanın azabı ve vebali büyüktür ve ceremesi hem bu dünyada hem ahiret yurdunda çekilecektir. Tam tersi iman ve fıtrata sadakat ise her iki cihanda ödüllendirilecek olandır.

Bu ödüle layık olabilmenin yolu ise doğru yola (sırat-ı mustakim’e) ulaşabilmek, bu yol üzerinde kalabilmek, sapmamak, aldanmamak, sağa sola kaymamaktır.

Bu yolun; Allah’ın fıtratına yani yaratışa (yaratıştaki gaye, ilim ve kudret), sünnetullah’a (yani işleri düzenleme ve yoluna koyma ilim, ahlak ve kudreti) bağlı olduğu hatırlanacak olursa Allah’ın emrettiği sınırlarına riayetin farz olduğu daha iyi anlaşılacaktır ki bu riayet kalbi yani samimi ve içten olmak zorundadır. Yoksa dinde kalple desteklenmeyen şekli itikadın çöp kadar değeri yoktur.

Bu kalbi itikat ve itimat (yani iman) kulun sapmasına engel, güzele ulaşmasına dayanaktır. Bu inancın ilk şart ve cennetlere girmeye yeterli olması nedeniyledir ki diğer tüm amellerin muteberlikleri hem imanlı olma hem de Kur’an’a uygunluk şartları ile ölçülür. Yani iman yoksa tüm ibadet spordan, tüm hayır ve ameller sıradan bir yardımdan, tüm ahlak gösterileri kibir ve gösterişten öte gidemez. Bu imansız hal ve gidiş ise bir süre sonra kulu kendi nefsine veya şeytana tabi olmaya iter ki bu sapmanın zirvesi, gazaba layık olmanın adıdır.

Öte yandan doğru yol ile kast edilenin kurtuluşa götüren yol olması iledir ki dünya sınavının hasadının yapılacağı ahiret yurdunda sorgu ve hesap, kulun dünyada yaşarken bu doğru yol üzerinde durmaya gösterdiği istisna derecesinde karşısına çıkacaktır.

Allah’ın ve Peygamberin ahlakıyla ahlaklanmaktan anlamamız gereken de budur ki örnek, has, adil, helal, Kur’an’a uygun ahlakın adı Allah ahlakıdır. O nasıl zulmetmez, unutmaz, zerrece haksızlık yapmaz ise, O nasıl fıtrat, misak ve ahdine sadık ise kuldan beklenen de budur.

Peygamber’in ahlakı, risalet öncesi de yüksektir lakin ayetlerin buyurduğu gibi ruh ve bedeninde ilahi dokunuşla gerçekleşen temizleme ve güçlendirme sayesindedir ki O, İslam ahlakına tabi olmuş, mükemmelleşmiş ve Kur’an ahlakına erişebilmiştir.

Risalet öncesi peygamberin örfi ahlakının güzelliği insanca yaşamaya yeterliyse de risalet ile kendisine bahşedilen İslam ahlakı O’nu doğru yol üzerine koymuş ve örnek kul mertebesine eriştirmiştir.

O’nun ahlakı beşeri ve ilahi boyutta olduğundandır ki insan olarak yapıp ettikleri de, dini vecibeleri gereği örnek olarak gösteregeldikleri de Kur’an istikametindedir ki zaten kendisi de dini, imanı, ahlakı, salih ameli örflerden, ata kabullerinden değil ayetlerden öğrenmiştir.

Bu konu doğru yol üzerinde olabilmenin çok önemli bir bahsidir ki örfi veya toplumsal olarak bir kişi iyi hatta ahlaklı olabilir lakin doğru yol üzerinde olmak sadece bu niyet ve amellerin Kur’an’a uygun ve Allah sınırlarına sadık olması iledir.

Toplum kabulleri, ata kabulleri, örfün gereklerine göre yaşanan iyilik ve kötülükler toplumlara, zamana, mekana göre değişir ama Allah’ın fıtratı da, fıtrattaki gaye ve kanunları da değişmez.

Bu nedenle sadece ahlaklı olmak cennetlere girmeye yeterli olmayacaktır.

Sırat-ı Mustakim’in adı, tasviri, mahiyeti ve hikmeti ise ayetlerde izah edilmiş olup aslen sadece Allah’a kul olmak, başkaca ilah aramamak şeklinde özetlenebilir ki diğer tüm tartışma ve kabuller buna göre değer kazanır veya reddedilir. Bu sadece kelimesi zaten şirk ile tevhidin de sınır çizgisidir ki sadece varsa tevhid vardır, yoksa yoktur.

Doğru yol üzerinde ilerlemeye gayretli kulların gücü nispetinde yapabildikleri ve yapamadığı pek çok şey vardır ama her kul gücü nispetinde mesuldür ve kul gücünün yetmediği yükle zaten sınanmaz. Lakin bu güç yetmeyen meselelerde kalbi veya dil ile karşı çıkmamak izni de değildir.

Gerçekleşmeyen hayra olan samimi niyetin aynen hayır gibi karşılık görmesi, kötülüğe niyet edilmişken o kötülüğün gerçekleşmemesi durumunda kula günah yazılmaması bu nedenledir.

Özetle; sırat-ı mustakim, tek hak ve doğru yoldur, fıtrat ve sünnetullah’ın toplamıdır, değişmez olandır, Yüce Allah’a varan biricik yoldur, tüm dinlerin ortak paydası ve yaşamın gayesidir ki fıtri misak ile buna sadık kalacağına yemin eden insanlık hesap günü bu yemine olan bağlılığı nispetinde gülecek veya ağlayacaktır.

Rabbim bizleri doğru yol üzere eylesin.

Rabbim bizi gazaba çarptırılanlardan, sapanlardan eylemesin.

Rabbim bizi Kur’an üzere yaşatsın, Kur’an üzere öldürsün. Amin!

Sırat-ı Mustakim, fıtrat ve sünnetullahtır

Bu yazıyı okudunuz mu?

İlk isyan

Yüce Allah topraktan yaratacağı insana diğer tüm melek secde etmesini isterken, aslında kendi kudretine ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir