Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / Dua köşesi / Sorularla iman ve dua
imanilmihali.com
sabır ve merhamet

Sorularla iman ve dua

Sorularla iman ve dua

AKAİD (İNANÇ) >

Ahiret, Ölüm, Kabir ve Kıyamet

Ahiret inancının delilleri nelerdir?

Ahiret ve ahiretteki durumlar “gayb” yani duyular ötesi alana ait olduğu için gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalır. Ancak bu, ahiret inancının aklen temellendirilemeyeceği anlamına gelmez. Nitekim bazı ayetlerde ahiret inancına dair bilgiler verilirken akli temellendirmelere dayanak teşkil edecek yaklaşımlar ortaya konulur. Söz gelimi, şu ayet, “İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (sperm) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık düşman kesilmiştir. Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki, “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek? “ De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” (Yasin, 36/78-79) bunun bir örneğidir. Akli olarak düşünüldüğünde, insanı meniden yaratan Yüce Yaratıcı, ikinci kez elbette yaratacaktır.
Bu alemin ve insanın sonradan var olduğu, alemin kıyametten, insanın da ölümden sonra yaratılmasının Allah’a zor olmayacağı aklın kolayca kabul edeceği bir husus olarak görülmektedir. Zira bu alemin bir sonunun olacağı, insanın da ölümlü olduğu aşikardır. Allah’ın kudretine gelince, bu fiziki alem onca büyüklüğü ve düzeni ile Yaratıcı’nın her şeye kudretinin yettiğini açıkça göstermektedir.
Bütün bunların yanında, İslam alimleri ahiretin gerçekliğine dair birçok delil sırlamışlardır. Bunlardan bazılarına değinilebilir: a) Bütün Peygamberler kıyametten, insanların hesaba çekileceğinden, dünya hayatından sonra ayrı bir hayat kurulacağından, iyilerin cennette, kötülerin cehennemde kalacağından bahsetmişlerdir. İnsanlığın güven ve ahlak abidesi olan Peygamberlerin yalan söylemesi mümkün olmadığına göre bütün bunlar haktır, gerçektir. b) İnsandaki adalet duygusu, ahirete inanmayı zorunlu kılar. Esasen insanlardaki adalet duygusunun temeli de Allah’ın adil olmasıdır. Diğer taraftan görüyoruz ki bu dünyada herkes işlediği suçun cezasını tam anlamıyla çekmemekte, birtakım haksızlıklar meydana gelmektedir. O halde adaletin tam olarak gerçekleşeceği bir yerin yani ahiretin olması zorunludur. c) İnsandaki sorumluluk duygusu ahiretin varlığına inanmayı zorunlu kılar. Yüce Allah insanı, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hayır ile şerri ayırt eden ve seçen bir varlık olarak yaratmış, bu seçiminden dolayı da sorumlu tutmuştur. İnsanın belli davranışlarından sorumlu olması bu sorumluluğunun karşılığını göreceği bir hayatı ve yurdu gerekli kılmaktadır. Bir ayette şöyle buyurulur: “Göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Vay o inkar edenlerin ateşteki haline! Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah’tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız.” (Sad 38/27-28) d) İnsandaki sonsuzluk ve ebedilik isteği ve duygusu, ahirete inanmayı gerekli kılar. Zira insana bu isteği ve duyguyu veren Yüce Yaratıcı’dan başkası değildir. Madem bu isteği ve duyguyu vermiştir elbette bu istek ve duygunun karşılanacağı alemi yani ahireti yaratacaktır.

Berzah hayatı ne demektir?

Berzah, sözlükte iki şey arasındaki engel, perde ve ayırıcı sınır anlamına gelmektedir. Dini ıstılahtaki karşılığı ise: Ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan kabir hayatıdır. Buna göre ölen herkes berzah alemine girecektir. Şu ayette “Berzah” ölümden sonra yeniden dirilişe kadar geçecek zaman diliminin oluşturduğu engel anlamındadır: “Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (Mü’minun, 23/100)

Kısaca değinmek gerekirse, insanın ölümüyle ahiret hayatı başlamış olur. Berzah hayatı ahiret hayatının ilk durağıdır. Nitekim bir hadiste bu açıkça belirtilmiştir (Tirmizi, Zühd, 5). Bu hayat bedensel olmaktan çok ruhsaldır. İnsanlar öldükten sonra iman ve amellerine göre kıyamete kadar ruhani olarak ayrı bir hayat yaşarlar. Kabir müminler için cennet bahçelerinden bir bahçe, inkarcılar için cehennem çukurlarından bir çukurdur.

Ölümü temenni etmek caiz midir?

Bir mümin ne kadar sıkıntı çekerse çeksin ölümü temenni etmemelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Sizden hiçbiriniz başına gelen bir sıkıntıdan ötürü ölümü asla temenni etmesin. Şayet ölümü istercesine olağanüstü bir darlık içinde kalırsa, o zaman şöyle desin: Allah’ım! Benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür.” (Tirmizi, Kıyamet, 26)
Ölünün arkasından ağlanır mı?
Ölüm acı bir olay, insan da acıklı olaylar karşısında acısını yansıtan bir varlıktır. Dolayısıyla, ölüm sebebiyle bir insanın üzülmesi, hüzünlenmesi, kederli bir hal alması normaldir. Hatta acısını açığa vurup sessizce ağlaması ve gözyaşı dökmesinde bir sakınca yoktur. Peygamberimiz (s.a.s.) de oğlu İbrahim’in, kızının ve kızının çocuğunun vefatlarında bizzat gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamış; kendisine, ağlamayı yasakladıkları hatırlatılınca, bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp, gözyaşı dökmekle Allah’ın azap etmeyeceğini, ancak mübarek diline işaret ederek onunla azab edeceğini belirtmiş ve; “Muhakkak ki ölü, ehlinin üzerine bağırıp çağırmasıyla azap duyar.” (Buhari, Cenaiz, 43) buyurarak ağlamakta mahzur olmadığını, ancak dille Allah’ın takdirine dil uzatmanın ve cahiliye döneminde olduğu gibi yaka-paça yırtarak ağlamanın doğru olmadığını beyan etmiştir. Nitekim onun, oğlu küçük İbrahim’in vefatında gözlerinden yaşlar akıtması, sonra da; “Göz ağlar, kalp üzülür, fakat Rabbimizin razı olmayacağı söz söylemeyiz.” (Buhari, Cenaiz, 32, 42, 43) buyurması bu konuda müminler için açık bir örneklik teşkil eder.

Kıyamet hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte “dikilmek, ayağa kalkmak, durmak ve canlıların Allah huzurunda saygıyla duracakları gün” anlamlarına gelen kıyamet, dini kavram olarak Yüce Allah’ın ezelde takdir ettiği zaman gelince, dünyadaki bütün canlıların ölmeleri ve bu dünya hayatının sona ermesidir.

Yine Kur’an’da kıyametin kesin olduğu ve yakın bulunduğu (İsra, 17/51) şiddet ve dehşeti hakkında bilgi verilmektedir. Kıyamet ve onunla ilgili diğer haller iman konusunu da ilgilendirdiğinden bu hususa işaret eden ayetler daha çok Mekke’de nazil olmuştur. Bu ayetlerin bir kısmında konunun önemine dikkat çekmek için kıyamet gününe yemin edilmektedir (Kıyame, 75/1). Ay’ın ve Güneş’in bir araya toplanıp, insanın kaçacak yer arayacağı bildirilmekte (Kıyame, 75/9-10), kıyametin büyük bir sarsıntıyla peş peşe iki kez geleceği, emzikli kadınların bile çocuklarını atacağı, göğün yarılıp, yıldızların dökülüp saçılacağı, insanın anasından, babasından, eşinden, çocuğundan kaçacağı, kabirlerin içindekilerini dışarı atacağı, dağların renkli pamuklara döneceği, herkesin yaptığının karşılığını -zerre kadar bile olsa- göreceği anlatılmaktadır (Hac, 22/1, 2; Kıyame, 75/1, 15; Mürselat, 77/7, 19; Nebe’; 78/38, 40; Nazi’at 6/9, 34, 42; Abese, 80/33, 42; Tekvir, 81/1, 13; Mutaffifin, 83/1, 15; Zilzal, 99/1, 8; Kari’a, 101/1, 11).

Kıyamet İsrafil adındaki meleğin sura üfürmesiyle başlayacaktır. Buna nefha-i ula denir. Bunun olabilmesi için yeryüzünde hiçbir iyi insanın kalmaması gerekir. Bu hususta bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kıyamet ancak kötü insanlar ve kafirler üzerine kopacaktır.” (Müslim, Fiten, 131) İsrafil ikinci kez sura üfürünce, bütün insanlar yeniden dirileceklerdir. Buna da ikinci nefha denilmektedir.

Kıyametin ne zaman kopacağı tamamen Allah’ın bilgisi dahilindedir. Dolayısıyla müminler için önemli olan kıyametin ne zaman kopacağı değil, bir gün mutlaka bunun gerçekleşeceğine inanmak ve ahiret hayatı için hazırlıklı olmaktır.

Kıyamet alametleri nelerdir?

Kıyametin ne zaman kopacağı bilinmemekle birlikte Hz. Peygamber (s.a.s.), onun meydana gelme zamanına işaret eden bazı önemli olay ve belirtiler hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Bu işaretler büyük ve küçük olmak üzere iki kategoride gösterilmiştir. Kıyametin küçük alametleri olarak, din ve inanç hakkında bilgisizliğin yaygınlaşması, içkinin çokça içilmesi, fitne, öldürme ve kargaşanın çoğalması, maddi refahla birlikte kanaatsizlik ve nankörlüğün artması, Allah rızası yerine çıkar ve menfaatlerin ön plana çıkması gibi olayları saymak mümkündür.

Büyük alametler ise şu hadiste bildirilmiştir: “On alamet meydana gelmedikçe kıyamet kopmaz. Deccal’ın çıkışı, Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesi, Ye’cuc ve Me’cucun çıkışı, Dabbetü’l Arz’ın çıkışı, güneşin batıdan doğması, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında meydana gelmek üzere yerin batışı, duman ve insanları mahşer yerine sürecek olan ve Aden çukurundan çıkan bir ateşin zuhuru.” (Müslim, Fiten, 13) Bu hadiste geçen alametlerin bir kısmı aynı zamanda Kur’an’da da muhtelif ayetlerde yer almaktadır.

Allah’a İman

Allah’a isim olarak tanrı kelimesini kullanmak caiz midir?

“Tanrı” kelimesi, Arapça “ilah” kelimesinin karşılığıdır. Bu kelime genel olarak “tanrı kabul edilenlere” verilen bir cins isimdir.

“Allah” kelimesi ise Arap dilinde, her harfinin özelliği olan ve her biri ayrı ayrı harfler halinde O yüce varlığa delalet eden özel bir isimdir.

Bu bakımdan, kelam alimlerine göre “Allah” kelimesi, Cenab-ı Hakkın yüce zatına ve bütün kemal sıfatlarına delalet eden “ism-i azam” ve “lafza-ı celal” yani özel ve en yüce bir isimdir. Hiçbir dilde bu kelimenin ifade ettiği özel manayı kapsayacak bir kelime bulunmamaktadır. Bu sebeple Müslümanların, ibadet ettikleri tek yaratıcılarını “Allah” diye anmaları daha doğru olur. Fakat Allah “esma-i hüsna” denilen 99 isminden biriyle anılabileceği gibi, dinimizin bildirdiği mutlak kemal sahibi, noksanlardan münezzeh olan yüce Allah’ı anma niyetiyle Türkçe olarak “Tanrı” diye de anılmasında bir sakınca yoktur.
Allah’ın bir olması ne demektir?
İslam inancına göre Allah birdir ve tektir. Bu bir oluş, sayı yönüyle bir “bir”lik değildir. Çünkü sayı bölünebilir ve katlanabilir. Allah böyle olmaktan yücedir. O’nun bir oluşu, zatında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde, rab oluşunda ve hakimiyetinde eşi ve benzeri olmayışı yönündendir. Onun birliği, varlığının zorunlu olup yokluğu düşünülemeyen tek varlık olmasını ifade eder. İhlas suresinde Allah’ın bir olduğu, hiçbir şeye muhtaç olmadığı, doğurmadığı ve doğurulmadığı, O’nun hiçbir denginin bulunmadığı ifade edilir. Kafirun suresinde de ibadetin ancak Allah’a yapılacağı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, kafirlerin taptıklarına önceden tapmadığı gibi, sonra da tapmayacağı ısrarla vurgulanmaktadır.

Evrenin onca büyüklüğüne rağmen tam bir uyum ve ahenk içinde varlığını sürdürmesi Yaratıcı’sının bir olduğunu açıkça göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim’in pek çok suresinde Allah’ın birliğini, eşi ve benzerinin bulunmadığını vurgulayan pek çok ayet vardır: “Allah hiçbir çocuk edinmemiştir. Onunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen alemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.” (Mü’minun 23/91-92), “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiya 21/22)
Allah’ın birliğinin delilleri nelerdir?
Yüce Allah’ın vahdaniyeti/birliği hem nakli hem de akli deliller yoluyla bilinir. Nakli delillerin başında Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in açıklamaları gelir. Kur’an-ı Kerim insanları aklını kullanarak evren ve yaratıklar üzerinde düşünmek suretiyle Allah’ın birliğini ikrar etmeye çağırır. Kur’an’da şöyle buyrulur: “De ki: “O, Allah’tır, bir tektir.” “Allah Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir. )” “Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).” “Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlas, 112/1-4). “ (Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir.” (Meryem, 19/65) “Hiçbir şey onun benzeri değildir.” (Şura, 42/11) Bu ayetler ve Kur’an’da Allah’ın birliğini ve birliğinin mahiyetini açıklayan daha birçok ayete göre Allah’ın bir olması, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmaması, her şeyin ona muhtaç olması, zatının doğmak ve doğurmak gibi bir sebebe dayanmaması, zat ve sıfatlarında kemal sahibi olması, yaratıklar içerisinde eşi ve benzerinin bulunmaması anlamına gelir. Evrendeki her şey cins, nevi ve türler olma açısından birbirinin benzeri iken eşi, ortağı ve benzeri olmayan Yüce Allah her şeyden münezzehtir. Demek ki Kur’an’a göre Allah’ın birliği, mahiyeti itibarıyla kendine özgü bir tekliktir.

Kur’an’da Allah’ın vahdaniyeti ve diğer sıfatları konusunda zikredilen nakli deliller aynı zamanda akli delilleri de içerir. Bu şu ayette açıkça görülmektedir: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiya, 21/22) Bu ayet iki ilahın varlığını ya da ilahlıkta müşterekliği/ortaklığı kabul etmenin aklen muhal/imkansız olduğunu ifade eder. Öyleyse Yüce Allah’ı bu türden nitelendirmelerden tenzih etmek gerekir. O bütün fiillerinde mutlak güç ve irade sahibi olan tek ilahtır. Bu bakımdan kainatın ve kainatta meydana gelen olayların yaratılmasında birden fazla ilahın müdahil olduğunu varsaymak batıldır. Zira bu durum evrenin fesadını gerektirir.
“İsm-i A’zam” hakkında bilgi verir misiniz?
İsm-i a’zam sözlükte “en büyük isim” anlamına gelmektedir. Terim olarak Allah’ın en güzel isimleri içerisinde yer alan bazı isimleri için kullanılmıştır. Bir grup İslam alimi, Allah’ın isimlerinin hepsinin eşit derecede büyük ve üstün olduğunu söylemiş, birini diğerlerinden ayırmamışlardır. Bir grup ise hadisleri göz önünde bulundurarak, bazı isimlerin diğerlerinden daha büyük ve faziletli olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bazı hadislerinde ism-i a`zamdan bahsedilmekte, bu isimle dua edildiği zaman, duanın mutlaka kabul edileceği bildirilmektedir (Ebu Davud, Vitr, 23; Tirmizi, Da`avat, 64, 65, 100; Nesai, Sehv, 58; İbn Mace, Dua, 9, 10). Fakat Allah’ın en büyük isminin hangisi olduğunu kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Çünkü bu hadislerin bir kısmında “Allah” ismi, bir kısmında ise’’rahman, rahim” (esirgeyen, bağışlayan), “hayyü’l-kayyum” (diri ve her şeyi ayakta tutan), “zü’l-celali ve’l-ikram” (ululuk ve ikram sahibi) isimleri Allah’ın en büyük ismi olarak belirtilmektedir. Öte yandan Hz. Ali’nin ism-i a’zamı şu altı isim olarak saydığı zikredilmektedir: Ferd, Hay, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddus”.

Konuyla ilgili bir hadis şöyledir: “Rasulullah (s.a.s.) bir kişinin şöyle dua ettiğini işitti: “Allah’ım, şehadet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’sın, birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) buyurdular: “Nefsimi kudret elinde tutan Zat’a yemin olsun, bu kimse, Allah’tan İsm-i Azamı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i Azamla dua ederse Allah ona icabet eder, kim onunla talepte bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir.” (Tirmizi, Daavat, 65) Başka bir hadis meali de şöyledir: “Bir adam şöyle dua etmiştir “Ey Allah’ım, hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur. Sen semavat ve arzın celal ve ikram sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyumsun (kainatı ayakta tutan hayat sahibisin. ) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum! “ (Bu duayı işiten) Resulullah (s.a.s.) sordu: “Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz? “ “Allah ve Resulü daha iyi bilir? “ “Nefsimi kudret elinde tutan Zat’a yemin ederim ki, o Allah’a, İsm-i Azam’ı ile dua etti. O İsm-i Azam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir.” (Ebu Davud, Salat, 368)

“Esma-i Hüsna” ne demektir?

İsmin çoğulu olan esma kelimesi ile, “en güzel” anlamındaki hüsna kelimesinin oluşturduğu bir sıfat tamlaması olan esma-i Hüsna, “en güzel isimler” anlamında yüce Allah’ın bütün isimleri için kullanılan bir terimdir. Kur’an-ı Kerimde “Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” (Taha, 20/8), “En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O galiptir, hikmet sahibidir.” (Haşr 52/24) mealindeki ayetlerde de ifade edildiği gibi en güzel isimler Allah’a mahsustur. Çünkü bütün kemal ve yetkinliklerin sahibi O’dur. O’nun isimleri en yüce ve mutlak üstünlük ifade eden kutsal kavramlardır. Allah’ın isimlerine esma-i ilahiyye de denilir.

Allah Teala’nın Kur’an’da ve sahih hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Kul bu isimleri öğrenerek Allah’ı tanır, O’nu sever ve gerçek kul olur. Kur’an’da “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin.” (A`raf, 7/180) buyrularak, esma-i hüsna ile dua ve niyazda bulunulması emredilmiştir. Esma-i hüsnanın birden fazla olması, işaret ettiği zatın birden çok olmasını gerektirmez, bütün isimler o tek zata delalet ederler: “De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini deseniz olur.” (İsra, 17/110)

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadislerinde, yüce Allah’ın 99 isminden söz ederek bu isimleri sayan ve ezberleyen kimselerin cennete gireceğini haber vermiştir (Buhari, Da`avat, 68; Tevhid, 12; Müslim, Zikr, 2; Tirmizi, Da`avat, 82). Hadislerde geçen “saymak” (ihsa) ve “ezberlemek” (hıfz) ile maksat Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve O’na iman, ibadet ve itaat etmektir. Allah’ın isim ve sıfatları 99 isimden ibaret değildir. Allah’ın ayet ve hadislerde geçen başka isimleri de vardır. Hadiste 99 sayısının zikredilmesi, sınırlama anlamına değil, bu isimlerin Allah’ın en meşhur isimleri olması sebebiyledir.

Çocuklara Allah’ın isimleri konabilir mi?

Bir anne-babanın çocuğuna karşı görevlerinden birisi ona güzel isim vermektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadisinde insanların kıyamet günü isimleri ile çağırılacağını belirterek “çocuklarınıza güzel isim koyunuz.” (Ebu Davud, Edeb, 69) buyurmuştur. Çocuklara Allah’ın isimlerini vermeye gelince, hemen belirtmek gerekir ki Allah’a has isimler çocuklara verilmemelidir. Şayet çocuklara ilahi isimler verilecekse başına “kul” anlamına gelen “abd” kelimesi eklenmelidir. Abdullah, AbdurRahman, Abdurrahim, Abdulkadir, Abdüllatif gibi.
“Allah’ın zaman ve mekandan münezzeh olması” ne demektir?
Allah’ın zaman ve mekandan münezzeh oluşu, O’nun hiçbir şekilde zaman ve mekanla ilişkilendirilmemesi demektir. Zira zaman ve mekan mahluk yani “yaratılmış” bir şeydir. Allah ise Yaratıcı’dır. Dolayısıyla O yaratıklara has özelliklerden münezzeh yani uzaktır. Biraz daha açarak ifade etmek gerekirse, “mekan” varlık ve nesnelerin bulunduğu yerdir. Söz gelimi bir meyve ağaçta, ağaç bahçede, bahçe bir bölgede, bölge dünyada, dünyamız güneş sisteminde, güneş sistemi galakside, galaksiler uzayda bulunmaktadır. Bunların hepsi mahluk, yani yaratılmış bir şeydir. Zamana gelince bu, varlıklardaki hareketliliğin birimsel olarak ifade edilmesi olup varlıktan ayrı bir şey değildir. Sonuçta bu da mahluk yani yaratılmış bir şeydir. Allah ise her şeyi var eden, yaratandır (Enam, 6/102). “O gökleri ve yeri yaratandır.” (Fatır, 45/1) O halde O, her çeşit zaman ve mekan kayıtlarından uzaktır.

“Allah’ın gazabı” ne demektir?

Sözlükte “kızmak, öfkelenmek; kızgınlık, öfke duygusu” anlamına gelen gazap genellikle rıza ve hilim kavramlarının karşıtı olarak kullanılmaktadır. Allah rahim, halim olduğu gibi aynı zamanda gazap edendir. Bir kutsi hadise göre Allah, “Rahmetim gazabımı geçmiştir (kuşatmıştır).” (Buhari, Tevhid, 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe, 14-16) buyurmuştur. İslam alimlerine göre Allah’ın gazabı, küfür ve isyan gibi birtakım tutum ve davranışları yadırgaması, zat-ı uluhiyetine ve her şeyden müstağniliğine uygun olarak bir çeşit “öfke”si ve onlara hak ettiklerinin karşılığını vermesi demektir.

Allah korkusu hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte korkmak, bilinen veya hissedilen bir işaretten dolayı irkilmek, bir tehlike karşısında ne olacağı endişesi içinde olmak, gelecekte hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşma düşüncesiyle kalbin yanıp üzülmesi demektir. Allah korkusu, terim olarak, “Allah’ın sonsuz yüceliği karşısında irkilmek, O’nun sonsuz büyüklüğüne paralel olarak hamd ve tesbih yapılamayacağını fark etmek, O’nun sayısız nimetlerine karşı yeterince şükredememe endişesi içinde olmak, O’nun sınırsız kemaline karşı duyduğumuz yahut duymamız gereken muhabbetin bazı tutum ve davranışlarımızla zarar göreceği kaygısını taşımaktır.”

Allah korkusu Kur’an’da teşvik edilen korkulardan biridir. “Eğer mü’minler iseniz benden korkun.” (Al-i İmran, 3/175) “Ey kullarım! Benden korkun, sakının.” (Zümer, 39/16) gibi birçok ayette Allah’tan korkulması emredilmiştir. Ancak Allah korkusu; insanın karanlıktan, açlıktan, yırtıcı hayvanlardan ve düşmandan korkması gibi bir korku değildir. İnsan, isyanı sebebiyle Allah’ın rahmet, mağfiret, rıza, sevgi, dostluk ve nimetlerinden mahrum kalmaktan; ilahi huzurda hesap vermekten ve dünya ve ahirette azabına uğramaktan korkar.

Kur’an’da Allah’ın gıyabında, makamından, vaidinden ve azabından korkmak söz konusu edilmiştir.a.) Allah’ın gıyabında korkmak (Maide, 5/94; Yasin, 36/11); Allah’ı görmeden, henüz huzuruna varmadan korkmaktır. b) Allah’ın makamından korkmak (Rahman, 55/46; Nazi’at, 79/40-41); Kur’an’da “Allah’ın makamından korkma” ifadesi kullanılmış ve bu korkuya sahip olanlar, cennetle müjdelenmişlerdir. Allah’ın makamı ile murat, insan ve cinlerin kıyamet gününde hesap vermek için Allah’ın huzurunda durmalarıdır. Allah, kullarının gizli-aşikar bütün yaptıklarını bilir, görür ve söylediklerini duyar. İnsanlar Allah’ın denetimi ve gözetimi altındadırlar. c) Allah’ın va’idinden korkmak (İbrahim 14/14); Allah’ın rızasından, cennet ve nimetlerinden mahrum kalmaktan, lanete ve sürekli azaba uğramaktan korkmaktır. Allah, mü’minlere cennet; kafir ve münafıklara ise cehennem va’dinde bulunmuştur (Tevbe, 9/68, 72). d) Allah’ın azabından korkmak (Ra’d 13/6; Hicr 15/49; Fussilet 41/43; Hadid 57/20).

Allah korkusu; Allah’ın celal sıfatlarına, vaid ve azabına yöneliktir. “Allah kullarına zerre kadar zulmetmez.” (Nisa, 4/40) Yüce Allah; varlığını, birliğini, meleklerini, kitaplarını, ayetlerini ve Peygamberlerini inkar edenleri, yalanlayanları ve isyan edenleri cezalandıracağını Kur’an’da bildirmiştir. İsyankar insan, tövbe edip af dilerse bağışlanır. İnkar, isyan ve zulmüne devam ederse cezalandırılır. İşte insan, bu inkar, isyan ve zulüm sebebiyle Allah’ın cezalandırmasından korkar. Yüce Allah, kendisini hem bağışlayan hem de cezalandıran olarak tanıtmıştır. İşte Allah korkusu insanın; Allah’ın mağfiret ve rızasından mahrum kalma, acı ve şiddetli azabına uğrama endişesi taşımasına yöneliktir. Allah korkusu deyince bunun anlaşılması gerekir.

Allah’ın azabından korkulması gerekir. Çünkü Allah’ın azabı; büyük (Bakara, 2/7), alçaltıcı (Bakara, 2/90), şiddetli (Bakara, 2/165), korkunç (İsra, 17/57), sert (Lokman, 31/24) ve kötü (Zümer, 39/24) bir azaptır. Allah, suçsuz yere hiç kimseyi cezalandırmaz. Ancak insanlar cezalandırmayı hak ettikleri bir suç işledikleri takdirde cezalandırır. Asıl cezalandırma yeri ahirettir. Bununla birlikte Allah, dünyada da insanları çeşitli şekillerde ıslah olmaları için cezalandırabilir. Geçmiş kavimlerden birçok insan ve toplumu inkar ve isyanları sebebiyle cezalandırmıştır (Ankebut, 29/40; En’am, 6/65). Allah korkusu hem dünyada hem de ahirette cezalandırılmaktan korkmayı ve cennet nimetlerinden mahrum kalmayı ifade etmektedir. Kur’an’da Allah’ın azabından emin olunmaması istenmiş (A’raf, 7/97) ve Allah’ın azabından ancak hüsrana uğrayanların emin olacakları bildirilmiştir (A’raf, 7/99).

Kur’an’da Peygamberlerin (Ahzab, 33/39), alimlerin (Fatır, 35/28), akıllı insanların (Ra’d, 13/19), hidayete erenlerin (Tevbe, 9/18), muttakilerin (Enbiya, 21/49), salihlerin (Beyyine, 98/7-8), namazlarını kılan (Me’aric, 70/27), hayırda yarışan (Mü’minun, 23/60), kurutuluşa eren mü’minlerin (Nur, 24/52), meleklerin (Enbiya, 21/26), canlı ve cansız bütün varlıkların (Nahl, 16/49-50; İsra, 17/57) Allah’tan korktukları bildirilmiştir.

Allah’tan korkanlar; Peygamberin uyarısına kulak verirler (Fatır, 35/18), iman edip salih ameller işlerler (Beyyine, 98/7-8), Kur’an’dan öğüt alırlar (Ta-ha, 20/3), Kur’an kıssalarından ibret alırlar (Nazi’at, 79/26), Allah ve Peygamberin emirlerine uyarlar (Nahl, 16/49-50), Kur’an okununca derileri ürperir, kalpleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar (Zümer, 39/23; Enfal, 8/2) ve günahları terk ederler (Maide, 7/27-28). Allah’tan korkan insan; hırsızlık, gasp, hainlik, iftira, zulüm ve işkence yapamaz, insan öldüremez, içki içemez, kumar oynayamaz, hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde olsa bile suç işleyemez, namazını, orucunu, zekatını ve haccını terk edemez, hiçbir görevini ihmal edemez. Çünkü Allah korkusu bütün bunlara mani olur. Allah’tan korkan kimse; ibadetlere devam eder, günahlardan sakınır, bir günah işleyince üzülür ve hemen bu günahından tövbe eder, nefsini hesaba çeker ve ahlakını güzelleştirir.

Kaza ve kader

“Allah böyle yazmış, ben ne yapayım? “ demek doğru mudur?

Kader ve kazaya inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane ederek, kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan “Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, bu şekilde takdir etmiş, ben ne yapayım? “ diyerek günah işleyemeyeceği gibi, günah işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez, kaderi mazeret olarak ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için, bu seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Burada dileyen, tercih eden, isteyen kuldur; yaratan da Allah’tır. Kul sorumluluk doğuran fiilleri irade edendir ama yaratan değildir; zira yaratmak Allah’a mahsustur. Kur’an-ı Kerim’de: “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (En’am, 6/102) buyrulmaktadır. Her şeyin yaratıcısının Allah olması bizim kötü ve yanlış işleri, sorumluluktan kaçarak Allah’a havale etmemize yol açmamalıdır. Bu kaderi istismar etmek olur. Ayrıca kader ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, İslam’ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir ilahi kanundur ve bir kaderdir. Sonuç olarak insanların, “Ben ne yapayım, kaderim böyle.” demesi doğru değildir.
Tevekkül ne demektir, kader ile ilişkisi nedir?
Sözlükte güvenmek, dayanmak, işi başkasına havale etmek anlamlarına gelen tevekkül terim olarak, hedefe ulaşmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’a dayanıp güvenmek ve ondan ötesini Allah’a bırakmak demektir. Mesela bir çiftçi önce zamanında tarlasını sürüp ekime hazırlayacak, tohumu atacak, sulayacak, zararlı bitkilerden arındırıp ilaçlayacak, gerekirse gübresini de verecek, ondan sonra iyi ürün vermesi için Allah’a güvenip dayanacak ve sonucu O’ndan bekleyecektir. Bunların hiçbirisini yapmadan “Kader ne ise o olur” tarzında bir anlayış tembellikten başka bir şey değildir ve İslam’ın tevekkül anlayışıyla bağdaşmaz.

Tevekkül, Müslümanların kadere olan inançlarının tabii bir sonucudur. Tevekkül eden kimse Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine razı bir kimsedir. Fakat kadere inanmak da tevekkül etmek de tembellik, gerilik ve miskinlik demek olmadığı gibi, çalışma ve ilerlemeye mani de değildir. Çünkü her Müslüman olayların, ilahi düzenin ve kanunların çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde olup bittiğinin bilincindedir. Yani tohum ekilmeden ürün elde edilmez. İlaç kullanılmadan tedavi olunmaz. Salih ameller işlenmedikçe Allah’ın rızası kazanılmaz ve dolayısıyla cennete girilmez. Öyleyse tevekkül, çalışıp çabalamak, çalışıp çabalarken Allah’ın bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır.

Yüce Allah bir ayette “Kararını verdiğin zaman artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159) buyurmuş, müminlerin bir başka varlığa değil, yalnızca kendisine güvenmelerini emretmiş, çünkü tevekkül edene kendisinin yeteceğini bildirmiştir (Al-i İmran, 3/122, 160; Maide 5/11; Tevbe 9/51; İbrahim 14/11; Teğabün, 64/13; Talak, 65/3). Hz. Peygamber (s.a.s.) de devesini salarak tevekkül ettiğini söyleyen bedeviye “Önce deveni bağla, Allah’a öyle tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60) buyurarak tevekkülden önce tedbirin alınması için uyarıda bulunmuştur.

“Hayır ve şer Allah’tandır” ne demektir?

“Hayır ve şer Allah’tandır”, demek bunları yaratan Allah’tır, demektir. Çünkü Yaratıcı O’dur ve O’ndan başka yaratıcı yoktur. Kula bakan yönüyle ise hayrı ve şerri irade eden, tercih eden kuldur. Bundan dolayı da insanlar hayır ve şer, iyi ve kötü bütün davranışlarından sorumludur.

Başka bir ifadeyle, “amentü”de ifade edildiği üzere her Müslüman kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanır. Yani alemlerin yaratıcısı olan Allah Teala hayrı da şerri de irade eder ve yaratır. Çünkü alemde her şey onun irade, takdir ve kudreti altındadır. Alemde ondan başka gerçek mülk ve kudret sahibi, tasarruf yetkisi olan bir başka varlık yoktur. İnsan, hayrı da şerri de kendi iradesi ile kazanır. Allah’ın hayra rızası vardır, şerre ise yoktur. Hayrı seçen mükafat, şerri seçen ceza görecektir. Şerrin Allah’tan olması, kulun fiilinin meydana gelmesi için Allah’ın tekvini iradesinin ve yaratmasının devreye girmesi demektir. Yoksa Allah kulların kötü filleri yapmalarından hoşnut olmaz, şerri emretmez, şerre teşrii (dini) iradesi yoktur.

Diğer taraftan İslam alimlerine göre, Allah’ın şerri irade edip yaratması kötü ve çirkin değildir. Fakat kulun şer işlemesi, şerri kazanması, şerri tercih etmesi ve şerle nitelenmesi kötüdür ve çirkindir. Mesela usta bir ressam, sanatının bütün inceliklerine riayet ederek, çirkin bir adam resmi yapsa, o zatı takdir etmek ve sanatına duyulan hayranlığı belirtmek için “ne güzel resim yapmış” denilir. Bu durumda resmi yapılan adamın çirkin olması, resmin de çirkin olmasını gerektirmemektedir. Yüce Allah mutlak anlamda hikmetli ve düzenli iş yapan yegane varlıktır. Onun şerri yaratmasında birtakım gizli ve açık hikmetler vardır. Canlı ölüden, iyi kötüden, hayır şerden ayırt edilebilsin diye, Allah eşyayı zıtlarıyla birlikte yaratmıştır. Ayrıca insana şer ve kötü şeylerden korunma yollarını göstermiş, şerden sakınma güç ve kudretini vermiştir. Dünyada şer olmasa hayrın manası anlaşılamaz, bu dünyanın bir imtihan dünyası olmasındaki hikmet gerçekleşemezdi. Şer Allah’ın adalet ve hikmeti gereği veya kendisinden sonra gelecek bir hayra vasıta ve aracı olmak ya da daha kötü ve zor bir şerri defetmek için yaratılmıştır.

Öte yandan Allah’ın kudreti ile meydana gelen her işte ya kendimiz, ya başkaları, ya da toplum için birtakım faydalar bulunabilir. Bir şeyin şer olması bize göredir. Bir ayette bu husus şöyle açıklanmaktadır: “Umulur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır. Ve yine umulur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” (Bakara, 2/216)

Kader değişir mi?

İnsan, kendisine bakan yönüyle kaderinin ne olduğunu bilmemektedir. Dolayısıyla insana düşen Allah’ın verdiği akıl, irade ve imkanlar çerçevesinde görevlerini en iyi şekilde yapma gayreti içinde olmasıdır. Allah’a bakan yönüyle ise kader O’nun olmuş, olacak her şeyi bilmesidir. Esasen O’nun mutlak uluhiyetinin gereği de O’nun her şeyi bilmesidir. Bu açıdan bakıldığında kaderin değişmesinden söz etmek Allah’ın ilminin değişmesinden söz etmek demektir; bu ise mümkün değildir. Dolayısıyla kaderde değişme bahis konusu olamaz. Ancak bazı İslam alimleri Allah’ın dilemesi halinde kaderin değişebileceğini söylemiştir. Onlara göre, kader, Allah’ın takdiri, kaza ise bunun infazı demektir. Bazen Allah, ata yani nimetlendirme, af ve mağfiret sayesinde kazayı bozabilir ve hükmünü gerçekleştirmez.

Kaderin değişebileceğini belirten alimler kaderi, kader-i mutlak (mutlak kader) ve kader-i muallak (şarta bağlanmış kader) diye ikiye ayırmışlardır. Değişmenin ilkinde değil, ikincisinde yani şarta bağlı kaderde olabileceğini kaydetmişlerdir. Onlara göre, sadakanın belayı def edeceğini, sıla-i rahim yapmanın ömrü uzatacağını belirten hadisler bunu teyit etmektedir. Bu ikinci kaderin Allah’ın ilmine bakan yönüyle düşünüldüğünde, yine bir değişikliğin olmadığını Allah’ın kulların şarta bağlı konularda nasıl davranacaklarını bildiğini, ancak insanları iyiliğe teşvik için bu rivayetlerin bulunduğunu ifade etmişlerdir.

Belalar ve musibetler kader midir?

Belaları ve musibetleri üç grupta değerlendirmek gerekir.a.) İnsan iradesinin söz konusu olmadığı belalar ve musibetler (depremler, engelli olarak doğmak gibi). b) İnsan iradesinin kısmen söz konusu olduğu belalar ve musibetler (kısmen kabahatli olduğumuz trafik kazaları gibi). c) İnsan iradesinin söz konusu olduğu belalar ve musibetler (alkollü araç kullanarak sebebiyet verilen kazalar, dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu maruz kalınan hastalıklar gibi). Allah’ın ilmine bakan boyutuyla bunların hepsi kader olmakla birlikte, ilki ve belli oranda ikincisi terim anlamıyla da kaderdir. Bu çeşit bela ve musibetler sabretmek şartıyla günahlara kefaret olduğu gibi Allah katında daha yüksek derece almaya da vesiledir. Sonuncusu ise insanların hatasından kaynaklandığı için, ilahi ilim açısından kaderin dışında olmamakla beraber insanlar bundan sorumludur. Mümine düşen her çeşit bela ve musibetlerden Allah’a sığınmak, fakat eğer bunlara maruz kalınırsa sabretmek ve kadere inanarak teselli bulmaktır. Şunu unutmamak gerekir ki Allah sonsuz rahmet ve inayet sahibidir. Dolayısıyla musibete maruz kalan bir kimseyi, sabretmesi şartıyla büyük mükafatlara nail kılacaktır. Ayrıca Allah insanları imtihan ettiği için, dilerse birtakım bela ve musibetler verebilir. İnsanlar bu durumda kulluklarının gerektirdiği tutum içinde olmalıdırlar.

Kitaplara İman

İlahi kitaplara imanın İslam’daki yeri nedir?

Allah’ın gönderdiği kitaplara inanmak iman esaslarındandır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde birçok açıklama vardır. Söz gelimi, Kur’an’ın ikinci suresinin başında “hidayet” üzere olanların özellikleri sayılırken, onların Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ve ondan önceki Peygamberlere indirilenlere iman ettikleri (Bakara, 2/4) belirtilir. Aynı surenin sondan bir önceki ayetinde de müminlerin Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Peygamberlerine inandıkları (Bakara 2/285) ifade olunur. Ayrıca “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, Peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır.” (Nisa, 4/136) buyrularak ilahi kitapları inkar eden kimsenin dalalet içinde olacağı belirtilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadisinde iman esaslarını sayarken bunlardan birisinin Allah’ın gönderdiği kitaplara inanmak olduğunu (Müslim, İman, 1) bildirmiştir. Esasen Allah’a inanan bir kimse O’nun mesajlarını bildirmek üzere kitap indirmesini benimser, inanır.

“Ehl-i kitab” ne demektir?

Kitap ehli anlamına gelen “Ehl-i Kitap”; Allah’ın Peygamberlerine indirdiği kitaplara iman edenlere verilen bir isimdir. Kitap Ehli, Kur’an’da; “kendilerine kitap verilenler” (Müddessir, 74/31), “kendilerine kitap verdiklerimiz” (Bakara, 2/121) ve “kendilerine kitaptan bir pay verilenler” (Nisa, 4/44) şeklinde de ifade edilmiştir.

Kur’an’da Yahudi ve Hristiyanlara “Ehl-i Kitap” denildiği gibi (Nisa, 4/153; Maide, 5/15, 19) diğer Peygamberlere indirilen kitaplara iman edenlere de “Ehl-i Kitap” denilmiştir (En’am, 6/84-90).

Çeşitli ayetlerde Ehl-i Kitabın kafir olanlarının; hakkı batıla karıştırdıkları (Al-i İmran, 3/71), bile bile Allah’a karşı yalan söyledikleri (Al-i İmran, 3/75), emanete riayet etmedikleri (Al-i İmran, 3/75), kendilerine verilen kutsal kitapları tahrif ettikleri (Al-i İmran, 3/78), Peygamberleri öldürdükleri (Al-i İmran, 3/112), Müslümanları sapıtmak (Al-i İmran, 3/69) ve küfre düşürmek istedikleri (Bakara, 2/109), Tevrat ve İncil’in hükümlerini hakkıyla uygulamadıkları (Maide, 5/68) bildirilmiştir. Fıkhi bakımdan Ehl-i Kitapla ilgili olarak özel hükümler vardır.

“Kitab-ı mukaddes” ne demektir?

Kutsal kitap anlamına gelen Kitab-ı Mukaddes genelde Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen yazılar koleksiyonuna verilen addır. Batı dillerinde bunun karşılığı olarak “Bible” kullanılır. Yahudi Kitab-ı Mukaddes’i sadece Eski Ahit iken Hıristiyanlar bu kavramla Eski ve Yeni Ahid’in tamamını kast ederler.

Tevrat (Eski Ahit) hakkında bilgi verir misiniz?

Sözlükte “kanun, talim ve şeriat” anlamına gelen Tevrat, ıstılahta, Yüce Allah’ın vahiy yoluyla Hz. Musa’ya, kavmine tebliğ etmesi için indirdiği kitabın adıdır. Kur’an-ı Kerim toplam 17 yerde bu kitaba atıfta bulunmakta, ancak onun Yahudiler tarafından tahrif edildiğini de bildirmektedir (Bakara, 2/75; Al-i İmran, 3/3, 48, 50, 56, 93; Maide, 5/43, 44, 46, 66, 68, 110; A’raf, 7/157; Tevbe, 9/111; Fetih, 48/29; Saf, 61/6; Cum’a, 62/5). Yahudiler Tevrat’ın birbirinin tamamlayıcısı olduğuna inandıkları beş kitaptan oluştuğunu kabul etmektedirler. Bunlar; Tekvin, Huruç, Tevrat, Sayılar ve Tesniye’dir. Tarihi kayıtlara göre ilk kez Asur Kralı Buhtunnasr Kudüs’ü işgal edince Tevrat nüshalarını yakmıştır. Yahudilere göre Azra isimli biri yüz sene sonra Tevrat’ı ezberinden tekrar yazmıştır. Bu nedenle Yahudiler Azra’yı da Peygamber olarak kabul ederler. Bu zatın Kur’an’da zikrolunan Hz. Üzeyr olabileceğini düşünenler de vardır. Yine Yahudi kaynaklarına göre Roma Kralı Artiokus da Filistin’i işgal ettikten sonra Tevrat nüshalarını ikinci kez yaktırmıştır. Böylece Tevrat’ın nasıl yazıldığı hususunda net bilgi yoktur. Ancak Müslümanlar, Allah’ın Hz. Musa’ya bir kitap verdiğine ve bunun Tevrat olduğuna inanırlar. Fakat o Tevrat’ın bugünkü Tevrat olmadığı da bir gerçektir. Yahudiler’in kutsal kitabına Hıristiyanlarca eski ahit adı verilmektedir.

Zebur hakkında bilgi verir misiniz?

Kelime olarak “yazılı şey ve kitap” anlamına gelen Zebur, Hz. Davud’a indirilmiş olan ilahi kitabın adıdır. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyurulur: “Gerçekten biz, Peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Davud’a da Zebur’u verdik.” (İsra, 17/55) Zebur, ilahi kitapların en küçüğü olup, yeni dini hükümler getirmemiştir. Bugün elde mevcut olan Zebur nüshaları, lirik söyleyiş ve ilahilerden, Allah’a övgü ve hikmetli sözlerden ve birtakım nasihatlerden meydana gelmiştir. Mezmurlar adıyla Eski Ahid’de yer almaktadır.

İncil (Yeni Ahit) hakkında bilgi verir misiniz?

“Yeni Ahit” Kitab-ı Mukaddes’in Hıristiyanlara ait olan kısmının adıdır. İncil, Hz. İsa’ya verilen ilahi ve Kutsal Kitabın Kur’an-ı Kerim’deki ismidir. İncil kelimesi; iyi haber ve müjde anlamına gelir. Latinceye: “Evangelium” olarak geçmiştir. Hristiyan dünyasında genel kabul gören; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinden başka; Barnaba İncili ve Saint Thomas İncili de meşhur İncil metinleridir.

Havariler, vaazlarında ve göndermiş oldukları mektuplarda, Hz. İsa’nın hayatını ve sözlerini nakletmişlerdir. Hz. İsa’nın öğretilerini yazan pek çok risale yazılmıştır. Miladi 325 yılında toplanan İznik Konsülü’nün kararıyla incelemeye tabi tutulan bu risalelerden, yeni ahdi (Ahd-i Cedid) oluşturan dört kitap seçilmiştir. Bunlar Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dır. Bu İncillere çeşitli din, kültür ve felsefelerden pek çok şey girmiştir. Bununla birlikte, bu İncillerde Hz. İsa’nın öğütleri, güzel sözleri ve prensipleri de bulunmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’i diğer kutsal kitaplardan ayıran özellikleri nelerdir?

Hz. Peygamber (s.a.s.)’e Cebrail aracılığıyla Arapça olarak indirilen ve bize kadar hiçbir değişikliğe uğramaksızın tevatür yoluyla gelen Kur’an-ı Kerim’i diğer kutsal kitaplardan ayıran birçok özellikten bahsedilebilir. Bunlardan bazıları şunlardır: a) Kur’an-ı Kerim’in hem lafzı yani ifadeleri hem içeriği mucizedir. b) Kur’an-ı Kerim Hz. Peygamber (s.a.s.)’e toptan değil, zamanın ve olayların akışına göre parça parça indirilmiştir. c) Kur’an-ı Kerim, en son kutsal kitaptır ve ondan sonra başka bir ilahi kitap gelmeyecektir. d) Kur’an, bize kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiş, kıyamete kadar da bu vasfının koruyacaktır. e) Kur’an-ı Kerim’in kapsadığı yüce gerçekler kıyamete kadar bütün insanların ve çağların ihtiyacını karşılayacak değerdedir. f) Kur’an-ı Kerim kolayca ezberlenebilir karakterdedir. Nitekim tarih boyunca yüz binlerce insan onu ezberlemiştir.

Kur’an-ı Kerim’de kaç ayet bulunmaktadır?

Bilindiği gibi ayet Kur’an cümlelerine verilen isimdir. Kur’an-ı Kerim üzerinde noktalama çalışmaları yapılırken ayetlerin belirlenmesinde bazı küçük farklıklar olmuş, söz gelimi bazı alimlerin müstakil ayet olarak belirlediği bir ibare bazı alimlerce iki ayet olarak düşünülmüş, böylece ayetlerin sayısı konusunda küçük farklılıklar ortaya çıkmıştır. İslam alimlerinden, söz gelimi, Ebu Amr ed-Dani’ye göre ayetlerin sayısı 6000, İsmail b. Cafer’e göre 6214, Zemahşeri’ye göre 6666, yine söz gelimi, Ehl-i Mekke’ye göre 6219, Ehl-i Kufe’ye göre 6236, Basralılara göre 6204, Şamlılara göre 6226’dır. Bunlardan bizim kültürümüze, akılda kolay kalacağı için ayet sayının 6666 olarak veren görüş yerleşmiştir. Bugün basılan nüshalardaki ayet sayısı 6236’dır.

“Kur’an’ın korunmuşluğu”nun kanıtları nelerdir?

Kur’an-ı Kerim Yüce Yaratıcı’nın kıyamete kadar gelecek bütün insanlara indirdiği son ilahi mesajıdır. O, bu yüce kelamı indirmekle kalmamış, onun korunmasını da bizzat üzerine almıştır. Nitekim O, bu gerçekliği şöyle açıklamıştır: “Şüphesiz o zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr, 15/9) Bu ilahi beyan onun korunmuşluğu konusunda müminler için en büyük güvencedir. Nitekim tarih de bunun canlı şahidi olmuştur. Zira Kur’an-ı Kerim inzal olmaya başladığında bir taraftan derilere yazılırken bir taraftan da birçok mümin tarafından ezberlenerek hafızalara yazılmış, ayrıca Müslümanların inanç ve ameli dünyalarına taşınarak hayata yansımış ve yazılmıştır. Diğer taraftan İslam fetihlerinin artması ve yeni beldelerin İslam’a dahil olmasıyla, üçüncü halife Hz. Osman bir komisyon kurmuş, Kur’an nüshaları çoğaltılmış, bunlar Mekke, Kufe, Basra, Şam, Bahreyn, Yemen’e gönderilmiştir. Müslümanlar bu ana nüshalara göre pek çok Kur’an nüshası yazmış, böylece bu ilahi kitap hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Son olarak şu da kaydedilmelidir ki, bugün Taşkent, İstanbul, Kahire ve Medine’de Hz. Osman döneminde istinsah edilen nüshalar olmasa bile bu nüshadan kopyalandığı güçlü ihtimal dahilinde bulunan Kur’an nüshaları vardır. Bu nüshalardan, mesela birisi, Tayyar Altıkulaç tarafından “Hz. Osman’a Nisbet Edilen Mushaf-ı Şerif” adıyla basılmıştır (İSAM Yayınları, İstanbul 2007).

Kur’an’ın mucize oluşunun kanıtları nelerdir?

Kur’an, lafzı, üslubu ve içeriği bakımından akıllara durgunluk veren, hayrette bırakan büyük ve ebedi bir mucizedir. Diğer Peygamberlerin mucizeleri, dönemleri geçince bittiği, onları yalnız o dönemde yaşayanlar gördüğü halde, Kur’an mucizesi kıyamete kadar sürecektir.

Kur’an-ı Kerim hem söz hem de mana yönünden mucizedir ve eşsizdir. Onun söz yönünden mucize oluşu, Arap edebiyatının en üst noktada olduğu bir dönemde inmesine rağmen, Araplar’a kendisinin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuş olması, onları bu konuda aciz bırakmasıdır. Nitekim bu husus Ku’an’da şöyle açıklanır: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan başka şahitlerinizi (yardımcılarınızı) çağırın. Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının.” (Bakara, 2/23-24; Hud 11/13; Tur, 52/33-34) Kur’an’ın bu meydan okuması karşısında hasımların en kolay bir yol olarak bunu yapmak yerine, en zor bir yol olan kılıca davranarak savaşı tercih etmeleri aciz kaldıklarının kesin kanıtıdır.

Öte yandan Kur’an-ı Kerim mana yönüyle de mucizedir. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in okuma yazma bilmeyen bir kimse iken, Allah’tan aldığı vahiy ile insanlara bildirdiği Kur’an, en yüksek gerçekleri de kapsamaktadır. İster pozitif ister sosyal bilimler alanında, insanlığın asırlar sonra ulaştığı gerçekler, asırlar önce Kur’an tarafından haber verilmiş, hiçbir buluş, onun getirdiklerinin aksini ortaya koyamamıştır. Aksine bilimsel gelişmeler, Kur’an’ın anlaşılmasını kolaylaştırmıştır.

Ayrıca ilgili kaynaklarda genişçe açıklandığı üzere, Kur’an’ın ses uyumu, dinleyenleri sıkmaması, her asırda yüz binlerce insan tarafından ezberlenmesi vb. açılardan da onun mucize olduğu açıktır.

Meleklere İman ve Cinler

Meleklerin varlığının kanıtları nelerdir?

Melekler gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalan fizik ötesi varlıklardır. Onların gözle görünmez, duyu organlarıyla algılanamaz varlıklar oluşu, inkar edilmelerine gerekçe olamaz. Pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalan ve duyu organlarıyla algılamayan nice varlıkların mevcudiyetine inanıldığı bir gerçektir. Esasen insan aklı meleklerin varlığını akli bakımdan imkansız görmez, bunu caiz ve mümkün görür. Bu durumda, konuyla ilgili kesin bilgi veren anlamı açık çok sayıda ayet ve hadislerdir. Bunlar meleklerin varlığı konusunda müminlerde hiçbir şüphe bırakmaz. Maddeleştirerek meleklerin varlığı ilgili bazı kanıtlar şöyle sıralanabilir: a) Bütün ilahi dinlerde melek inancı vardır. b) Bütün Peygamberler getirdikleri mesajda meleklerin varlığından söz etmişlerdir. c) Allah’ın kelamı olduğunda hiçbir şüphe olamayan Kur’an-ı Kerim’de meleklerin varlığına ve özelliklerine ilişkin onlarca ayet bulunmaktadır. d) Hayatı boyunca hiçbir zaman yalan söylememiş olan Hz. Peygamber (s.a.s.) pek çok hadisinde meleklerden, onların özelliklerinden ve kimi zaman onları gördüğünden bahsetmiştir. e) Yüce Yaratıcı’nın makro ve mikro alemde halkettiği varlıklardaki eşsiz güzellik ve mükemmelliği görüp değerlendiren ve bu suretle Allah’ı tesbih ederek yücelten özel varlıkların bulunması aklın kabul edeceği bir husustur.

Meleklerin özellikleri nelerdir?

Melekleri diğer varlıklardan ayıran özellikler şu şekilde özetlenebilir: a) Melekler nurdan yaratılmış, yemek, içmek, erkeklik, dişilik, evlenmek, uyumak, yorulmak, gençlik, ihtiyarlık gibi fiillerden ve özelliklerden arınmış nurani varlıklardır. Bir ayette şöyle buyrulur: “O’nun katındaki melekler kendisine ibadet etmekten, ne çekinirler ne de yorulurlar. Gece gündüz Allah’ı tesbih ederler ve usanmazlar.” (Enbiya 21/19-20) b) Melekler Allah’a isyan etmezler. Bir ayette şöyle buyrulur: “Melekler kendilerine her şekilde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarak ne emrolunursa onu yaparlar.” (Nahl, 16/50) c) Melekler kanatlı, son derece süratli, güçlü ve kuvvetli varlıklardır (Fatır, 35/1; Hakka, 69/17; Mearic 30/4). d) Melekler Allah’ın izniyle çeşitli şekil ve kılıklara bürünebilir. Nitekim Cebrail bazen Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ashaptan Dıhye suretinde görünmüştür. Yine, söz gelimi, Cebrail Meryem validemize bir insan şeklinde görünmüştür (Meryem, 19/16-17).

Melekler gaybı bilebilir mi?

Gaybı ancak Allah bilir. Bu bakımdan melekler gaybı bilemez. Eğer kendilerine Allah tarafından gayba dair bir bilgi verilmişse ancak o kadarını bilebilirler. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği üzere, Allah Adem’e varlıkların isimlerini öğretmiş, sonra da isimlerin verildiği varlıkları meleklere göstererek bunların isimlerini haber vermelerini istemiş, bunun üzerine melekler: “Seni tenzih ederiz. Senin öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.” diyerek cevap vermişlerdir. Sonra Allah Adem’e varlıkların isimlerini haber vermesini istemiş, o da söyleyiverince meleklere şöyle seslenmiştir: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ben bilirim. Neyi açıklarsanız neyi de gizlemişseniz ben bilirim.” (Bakara, 2/31-33)

“Kiramen Katibin” melekleri hakkında bilgi verir misiniz?

“Değerli yazıcılar” anlamına gelen Kiramen Katibin insanların yanlarında bulunan ve onların yaptıkları işleri amel defterine yazmakla görevli bulunan melekler demektir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Halbuki sizin üstünüzde hakiki bekçiler ve çok değerli yazıcılar (kiramen katibin) vardır ki, onlar ne yaparsanız bilirler.” (İnfitar, 82/11-12) Hafaza, rakib-atid melekleri de denilen bu meleklerin belirtilen yazma görevinden başka ahiret günü hesap sırasında yapılan işlere şahitlik edecekleri de ayetlerde bildirilmektedir: “Sur’a da üflenmiştir. İşte bu tehdidin (gerçekleşmiş) günüdür. O gün herkes beraberinde sürücü ve şahit (iki) melek bulunduğu halde mahşere gelmiştir.” (Kaf, 50/20-21) Diğer taraftan İslam alimleri söz konusu meleklerin yazma daha doğrusu kayda alma görevini nasıl yaptıkları konusunda kesin bir şey söylenemeyeceğini beyan etmişlerdir.

Cinlerin varlığı hak mıdır?

Cin sözlükte “örtülü ve gizli varlık, görünmeyen şey” anlamındadır. İnsanın duyu organlarıyla idrak edilemeyen bu varlıklar gayb alemine ait olup mahiyetleri konusunda fazla bir şey söylemek mümkün değildir. Cinlerin varlığı ve mahiyetlerine dair bilgiler ancak ilahi vahiy yoluyla Peygamberlere Allah’ın bildirdiği kadarıyla bilinir.

Kur’an-ı Kerim’de cinlerin alevli/dumansız, yalın ateşten yaratıldıkları zikredilir (Hicr, 15/27; Rahman, 55/15). Ayrıca Kur’an’da “Cin suresi” adıyla bir sure mevcut olup, daha birçok ayette ve sahih hadislerde cinlerden bahsedilmektedir. Bu bakımdan cinlerin varlığı gerçek olup her müminin buna inanması gerekir. İnsanlık tarihi ve tecrübesi, dini, felsefi ve sosyal bilimler yanında çeşitli fenni/bilimsel araştırmalar da cinlerin varlığını imkansız görmemektedir.

Cinlerin insanlardan daha uzun ömürlü olduğu, insanların bilemediği gizli şeyleri bildikleri ve eşyaya tasarrufta olağan dışı maharetlere sahip oldukları ayet ve hadis yorumlarından çıkarılmaktadır. Bununla birlikte cinler görünmeyen gayb alemine ait bir boyutta oldukları için onların yaşayış tarzı, insanlarla ilişkileri gibi konularda kesin yargılarda bulunmak mümkün görülmemiştir. Gayb alemiyle ilgili varlıklar olmalarına rağmen cinler de “mutlak gaybı” bilmezler. Zira gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.” (Sebe’, 34/14) Bu itibarla her ne kadar cinlerin hayat sürelerinin uzunluğu, ruhani ve manevi varlıklar olmaları, meleklerden haber çalmaları gibi sebeplerle, insanların bilmediği, geçmişe ve şu ana ait bazı olayları bilebildikleri ileri sürülse de onların “mutlak gaybı” bilmedikleri gibi gaybla ilgili verdikleri bilgilere de güvenilmez.

Zariyat suresinin 56. ayetinde cinlerin de insanlar gibi Allah’ı bilip ona ibadet etmekle sorumlu oldukları şöyle belirtilir: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”. Bu demektir ki cinler de insanlar gibi Allah’a inanıp emir ve yasaklarına uymakla sorumlu tutulmuşlardır.

Peygamberlere İman

Peygamberlik inancının İslam’daki yeri nedir?

Peygamberlere iman, imanın altı esasından biridir. Peygamberlere iman demek, insanlara doğru yolu göstermek için, Allah tarafından seçkin kimselerin gönderildiğine, bu kimselerin Allah’tan getirdiği bütün bilgilerin gerçek ve doğru olduğuna inanmak demektir. Bu aslında uluhiyetin gereğidir. Dolayısıyla Allah’a inan bir kimse O’nun Peygamberler gönderdiğine de inanmalıdır. Yüce Allah her Müslümana, aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün Peygamberlere inanmayı farz kılmıştır: “Peygamber de kendisine Rabbi tarafından indirilene iman etti, müminler de. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine iman ettiler. Allah’ın Peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız.” (Bakara, 2/285) Bu sebeple Peygamberlerin bir kısmına inanıp, diğerlerini tasdik etmemek küfür sayılmıştır: “Allah’ı ve Peygamberlerini inkar edenler ve Allah ile Peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu? İşte gerçekten kafirler bunlardır.” (Nisa, 4/150-151) Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadisinde iman esaslarını sayarken bunlardan birinin Peygamberlere inanmak olduğunu belirtmiştir (Müslim, İman, 1).

Her topluluğa Peygamber gönderilmiş midir?

Kur’an-ı Kerim’den anlaşıldığına göre kendilerine Peygamber gönderilmemiş hiçbir topluluk yoktur. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” (Fatır, 35/24) Başka bir ayette de şöyle buyrulmuştur: “Her ümmetin bir Peygamberi vardır.” (Yunus, 10/47) Şu kadar var ki Peygamberlerin vefatından sonra onların tebliği unutulmuş, böylece “fetret dönemi” adı verilen dönemler ortaya çıkmıştır. Şu ayet de fetret dönemi insanların azaba maruz kalmayacağını bildirmektedir: “Biz Peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsra, 17/15)

Peygamberlerin sayısı kaçtır?

İlk Peygamber Hz. Adem’den son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar pek çok Peygamber gelip geçmiştir. Gönderilen Peygamberlerin sayısı konusunda Kuran’da herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bir hadiste Peygamberlerin sayısının 124. 000 olduğu, bunlardan 315’ini resullerin teşkil ettiği haber verilmektedir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 266). Fakat bir ayette “Andolsun, senden önce de Peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var.” (Mü’min, 40/78) buyrulması göz önünde bulundurulursa Peygamberlerin sayısı ile ilgili bir rakam belirlemeksizin Hz. Adem’den Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar gönderilmiş olan Peygamberlerin hepsine inandım, hepsinin hak ve gerçek olduklarını kabul ettim, demek daha uygundur.

Mucize ne demektir?

Sözlükte “aciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsızlık veren iş” anlamlarına gelen mucize, terim olarak, insanların benzerini meydana getirmekten aciz kalacakları ve adeta meydan okuma şeklinde, Peygamberlik iddiasında bulunan zattan adetin hilafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak zuhur eden harikulade olaylara denir. Asıl maksadı, Peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamaktır. Herhangi bir olayın mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi verilmiş kişilerin elinde zuhur etmesi gerekir. Mucize gerçekte Allah’ın fiilidir, “Peygamber mucizesi” denilmesi mecazidir. Bu nedenle olayın onun aracılığıyla olması, tabiat kanunlarının çok üstünde ve onlara aykırı olması, iddiaya uygun olarak ortaya konulması, bir tekzip ya da inkardan sonra meydana gelmesi ve insanoğlunun aciz kaldığı bir olay türünden gerçekleşmesi gerekir. Diğer taraftan Peygambere verilen mucizeler, bir yönüyle imanın temel esaslarından olan nübüvvetle, diğer yönüyle de vahiy ile alakalıdır. Dolayısıyla mucizeye inanmak gerekir: “Ona, Rabbinden (başka) mucize indirilmeli değil miydi? Derler. De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ankebut, 29/50) Akıl bakımından da mucize imkansız değildir. Çünkü her an insanın çevresinde meydana gelen olaylar, hayatın kendisi ve her sahası mucizelerle doludur. Varlıkların yaratılması, ömrü tamamlanınca yok olması ve hayatın kesintisiz olarak devam etmesi bunun en güzel örneğidir. Sürekli müşahede ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat kanunlarını var eden Allah’tır. Allah bu kanunları dilediği zaman, Peygamberleri vasıtasıyla değiştirebilir. Bu değişiklik bir mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için akli bir engel yoktur. Aksine akıl, mucizenin meydana gelmesini kabul edip benimser.

“Ülü’l-azm” Peygamberler kimlerdir?

“Ülü’l-azm” Peygamberler, aldıkları ağır görev ve yüklendikleri sorumluluk karşısında herhangi bir yılgınlık göstermeden dini insanlara tebliğ görevini yerine getiren, bütün zorluklara göğüs germede azim ve sebat gösteren Peygamberler demektir. Kur’an’da ulü’l-azm Peygamberlerin isminin geçtiği bir ayette şöyle buyrulur: “O, dini ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahy ettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı.” (Şura, 42/13; Ahzab, 33/7)
Ulü’l-azm Peygamberler Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa ile Hz Peygamber’dir.

DUA ve ZİKİR >

Dua

“Niyaz” ne demektir?

Farsça bir kelime olup “dua etmek, yalvarmak, tevazu göstermek, istemek, ihtiyacını bildirmek” gibi anlamlara gelir. Türkçe’ye de aynı anlamda geçmiştir.
Dua nedir, nasıl yapılmalıdır?
Sözlük anlamı ile dua “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” demektir. Dini bir terim olarak dua ise, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelerek maddi ve manevi isteklerini O’na arz etmesi demektir. Temeli, insanın Allah’a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir irtibattır.

Duada daima tazim ve tazimle birlikte istekte bulunma anlamı vardır. Dua aynı zamanda zikir ve ibadettir. Böylece duada biri zikir ve saygı, diğeri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s.) “Dua ibadetin özüdür.” (Tirmizi, Deavat, 1) buyurmuştur. Aynı sebeple en önemli ibadet olan namaz, dua (salat) kelimesiyle ifade edilmiştir (En’am, 6/52; Kehf, 18/28). Diğer bir ayette de, “De ki; duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin.” (Furkan, 25/77) buyurulmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Duanın sadece Allah’a yöneltilmesi; Allah’tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler izafe edilen başka yaratıklara dua ve ibadet edilmemesi hususu Kur’an’da ısrarla vurgulanmıştır (Şuara, 26/213; Kasas, 28/88).

Ezan duasının dini hükmü nedir ve nasıl yapılır?

Ezandan sonra, Peygamberimiz (s.a.s.)’esalavat getirmek sünnet; vesile duasını yapmak menduptur (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 398; Ceziri, Kitabü’l-Fıkh ala Mezahibi’l-erbaa, I, 467).

Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Müezzini işittiğiniz zaman, onun dediğini tekrarlayın. Sonra bana salat getirin. Çünkü gerçekten kim bana bir defa salat getirirse, Allah onu on rahmet ile anar. Sonra da benim için Allah’tan vesile isteyin. Çünkü vesile Cennet’te bir makamdır ki, ancak Allah’ın kullarından bir kula layık görülmüştür, umarım ki o kul ben olayım. Artık kim benim için Allah’tan vesile isterse, şefaatim ona helal olur.” (Tirmizi, Salat, 157).

Konu ile ilgili olarak Buhari’de yer alan rivayet şöyledir:

“Her kim ezanı işittiğinde ardından ‘Ey bu tam davetin ve kılınmak üzere olan bu namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e vesileyi, fazileti ihsan et. Bir de kendisine va’d ettiğin Makam-ı Mahmud’u verip oraya ulaştır. ‘ derse, kıyamet gününde benim şefaatim ona vacib olur.” (Buhari, Ezan, 8). Bazı kaynaklarda, duanın sonuna “sen vadinden dönmezsin.” ifadesi eklenmiştir (Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, I, 410). Ezanı bittiğinde duyanlar bu hadiste ifade edildiği şekilde dua ederler.

“Ezan ile kamet arasında dua reddolunmaz.” (Tirmizi, Salat, 158) hadisi gereği, vesile duasının ardından başka dualar da yapılabilir (Nevevi, el-Mecmu’, III, 116-117).

Duada ellerin durumu nasıl olmalıdır? Duadan sonra elleri yüze sürmenin dayanağı var mıdır?

Dua sırasında avuçlar yukarıya gelecek şekilde elleri açık tutmak, istek ve niyazın anlamına uygun bir haldir. Ellerin yukarıya, göğe doğru kaldırılması Allah’ın gökte, belli bir mekanda oluşundan değil, göklerin yücelik ve azameti temsil etmesi sebebiyledir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) dua ederken bazen koltuklarının beyazlığı görünecek kadar ellerini kaldırırdı (Buhari, Deavat, 23). Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor ki; “Allah’a avuçlarınızı yukarıya getirerek dua edin, ellerinizin tersini değil. Duayı bitirdiğiniz zaman da ellerinizi yüzünüze sürün.” (Ebu Davud, Salat, 358). Ancak, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, bela ve musibetler sırasında dua ederken avuçları yere bakacak şekilde dua ettiği de rivayet edilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXI, 170; Azimabadi, Avnü’l-Ma’bud, IV, 251).

Rasulüllah’ın ellerini kaldırmadan da dua ettiği rivayet edilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XX, 231).

Dua sırasında normal olarak omuz hizasına kadar kaldırılan ellerin (Buhari, Deavat, 50) arası normal aralıkta tutulur. “Hz. Peygamber (s.a.s.) dua sırasında ellerini bir araya getirdi.” şeklindeki rivayet, “ellerini bir hizada tuttu; biri aşağıda, biri yukarıda değildi.” şeklinde yorumlanmıştır (Tahtavi, Haşiye ala Meraki’l-Felah, Beyrut 1997, I, 214).

Namazlardan sonra veya başka zamanlarda dua ederken elleri yüze sürmek, duada el kaldırıldığında sünnettir (Ebu Davud, Salat, 358; Edeb 107). El kaldırmadan dua edildiği zaman, ellerin yüze sürülmesi gerekmez (Tahtavi, Haşiye ala Meraki’l-Felah, I, 318).

Tövbe’nin dindeki yeri nedir, nasıl tövbe yapılır?

Sözlükte pişmanlık ve dönme anlamına gelen tövbe, İslami bir kavram olarak, kulun işlediği kötülük ve günahlara pişman olup, onları terk ederek Allah’a yönelmesi, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’a sığınarak bağışlanmasını dilemesi demektir. Yüce Allah, bağışlanacak muttakilerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran, 3/135).

Günahlardan dolayı tövbe etmek farzdır. Tövbe, Hz. Adem’le başlayan kulluğun bir göstergesidir. Günahkar kimse vakit geçirmeden tövbeye yönelmelidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra hemen tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa, (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kafir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır” (Nisa, 4/17-18). Peygamberimiz (s.a.s.)’inde (s.a.s.): “Günahlarından samimi olarak tövbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mace, Zühd, 30) buyurmuştur.

İslam alimleri bu ve benzeri ayetlerle hadislerden hareketle tövbenin geçerli olması için gerekli şartları belirlemişlerdir. Buna göre bir tövbenin kabul edilebilmesi için;

a) İşlenen günahı terk etmek, b) Günah işlediğine pişman olmak, c) Günahı bir daha işlememeye azmetmek, d) Eğer işlenen günah kul haklarıyla ilgili ise, bu durumda, hak sahibi ile helalleşmek gerekir.

Kul hakkından kurtulmak ihlal edilen hakkı, sahibine veya varislerine iade etmekle veyahut affını istemekle olur.

Tevbede hangi dualar okunmalıdır?

Tevbe edecek kimsenin iki rekat namaz kıldıktan sonra Allah’a hamd, Rasulüne (s.a.s.) salat ve selam getirdikten sonra tevbe ve istiğfar etmesi, akabinde de salavat ve hamd ile bitirmesi tevbenin adabındandır.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, bağışlanması için yaptığı pek çok duadan ikisi şudur:

“Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim. Günahları bağışlayacak ise yalnız sensin. Öyleyse tükenmez lutfunla beni bağışla, bana merhamet et. Çünkü affı sonsuz, merhameti nihayetsiz olan yalnız sensin.” (Buhari, Ezan 149, Deavat 17, Tevhid 9; Müslim, Zikir 13).

“Allah’ım! Günahlarımı, bilgisizlik yüzünden yaptıklarımı, haddimi aşarak işlediğim kusurlarımı, benden daha iyi bildiğin bütün suçlarımı bağışla! Allah’ım! Ciddi ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim. Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, ölçüsüz bir şekilde işlediğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senin gücün her şeye yeter.” (Buhari, Deavat, 60).
Kur’an’da geçen dua ayetlerinin mahiyeti hakkında bilgi verebilir misiniz?
Ayet ve hadislerde dua teşvik edilmiştir: “Rabbiniz, şöyle buyurdu: Bana dua edin, size cevap vereyim.” (Mü’minun, 23/60). “Kullarım sana beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim.” (Bakara, 2/186).

Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur: “Allah katında duadan daha üstün bir şey yoktur.” (Tirmizi, Deavat, 1; İbn Mace, Dua, 1).

Kur’an-ı Kerim’de dua ile ilgili ayetler geniş bir yer tutar. İki yüz kadar ayet doğrudan doğruya dua konusundadır. Ayrıca tövbe, istiğfar gibi kulun Allah’a yönelişini ve O’ndan dileklerini ifade eden çok sayıda ayet de geniş anlamda dua ile alakalıdır. Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında insanların Allah’a dua etmeleri emredilmiş, duanın usul, adab ve tesirleri üzerinde durulmuştur (Bakara, 2/186; Nisa, 4/32, 117, 134; A’raf, 7/29, 55, 180; Yusuf, 12/86; Mü’min, 40/60). Bazı ayetlerde şartlarına riayet edilmeyerek yapılan duanın kabul görmeyeceği ifade edilir (Bakara, 2/200; Yunus, 10/12, 22, 106; İsra, 17/11; Mü’minun, 23/ 99-100, 106-107; Kasas, 28/88; Fussılet 41/51). Bu gruptaki ayetlerin çoğunda, dünyada iken Allah’ı ve O’nun hükümlerini tanımaktan kaçınan, ancak ahirette gerçeği anlayıp acı akıbetleriyle yüz yüze gelince pişmanlık duyacak olanların dünyaya yeniden döndürülmeleri için Allah’a yakarışları anlatılmıştır. 100’den fazla ayette Peygamberlerin, diğer salih insanların veya toplulukların dualarına yer verilmiştir.

Bazı sure ve ayetler örnek dua metinleri mahiyetindedir. Fatiha suresi buna güzel bir örnektir. Bakara suresinin 201. ayetinde geçen, “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver; bizi cehennem azabından koru.” mealindeki dua, Fatiha’dan sonra en çok okunan dua olmuştur.

Enes b. Malik, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dua ederken en çok bu ayeti okuduğunu (Buhari, Deavat, 55) ve okunmasını tavsiye ettiğini (Müslim, “Zikir”, 23) belirtmiştir. Al-i İmran suresinin 8-9, 16, 53, 191-194. ayetleriyle, Furkan suresinin 74. ayetinin de dua niyetiyle okunduğu görülür. İbrahim suresinde Hz. İbrahim’in duasını ihtiva eden 35-41. ayetler ve özellikle, “Rabbim! Hesap günü gelip çattığında beni, annemi, babamı ve müminleri bağışla.” mealindeki 41. ayet sık tekrar edilen dua ayetleridir. Taha suresinde Hz. Musa’nın duası (Taha, 20/25-35) özellikle kısa, canlı, ahenkli ve etkili cümleleriyle Kur’an’ın en güzel dua örneklerindendir. Bu ayetlerde “Rabbim! Yüreğime genişlik ver; işimi kolaylaştır; dilimin bağını çöz ki sözümü anlasınlar.” ifadeleriyle dua edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Eyyub’a nisbet edilen dua cümleleri ayrı bir üslup taşır. Bu ayetlerde Hz. Eyyub’un, son derece ağır bir hastalığa ve musibetlere maruz kalmasına rağmen, dualarında Allah’tan istekte bulunmadığı, sadece durumunu arz etmekle yetindiği görülür (Enbiya, 21/83-84; Sad, 38/41). İslam alimleri onun bu tutumunu, sabır erdeminde yükselişin ve kulluk terbiyesinin en güzel örneği olarak değerlendirirler (bkz. TDV, İslam Ansiklopedisi, IX, “Dua” md. ).

Yağmur duası nedir? Nasıl yapılır?

Kuraklık dönemlerinde yağmur yağması için yapılan duaya yağmur duası (istiska) denir. Yağmur duası yapılacağında, üç gün peş peşe cemaatle birlikte yerleşim yeri dışına çıkıp dua yapmak müstehaptır. Duadan önce fakirlere sadaka verilmesi, herkesin günahlarından tevbe ve istiğfar etmesi, düşman olanların barışması uygun olur. Yağmur duasına giderken mütevazı ve boynu bükük bir durumda olmak, ihtiyarları ve çocukları, yavrularıyla birlikte hayvanları da götürmek müstehaptır (Zeylai, Tebyinü’l-Hakaik, I, 82).

Yağmur duasında kıbleye dönülür, imam ayakta ellerini yukarıya kaldırarak dua eder; cemaat de oturduğu yerde ellerini kaldırarak “amin” der (Fetavay-ı Hindiyye, I, 154).

Ebu Hanife’ye göre yağmur duasında kılınacak sünnet bir namaz yoktur. Ancak, cemaatin ayrı ayrı namaz kılması caizdir. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, bayram namazı gibi iki rekat cemaatle namaz kılmak menduptur. Yağmur duasında, ezan okunmaz, kamet getirilmez, zevaid tekbirleri alınmaz. Namazdan sonra hutbe okunur. Hutbe bitince imam insanlara arkasını döner, hep beraber kıbleye yönelerek dua ve istiğfar ederek yağmur talep ederler (Kasani, Bedaiü’s-sanai, I, 282-284).

Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerinde ise, yağmur duasında bayram namazı gibi zevaid tekbirleriyle iki rekat cemaatle kılınan sünnet bir namaz ve hutbe vardır (Nevevi, el-Mecmu, V, 77; İİbn Kudame, el-Muğni, II, 187; Ceziri, Kitabü’l-Fıkh ala Mezahibi’l-erbaa, I, 320).

Şifa niyetiyle Kur’an okumak ve okutmak caiz midir?

Kişinin maddi, manevi ve ruhi rahatsızlıklardan kurtulması için tıbbi tedavi yöntemlerine başvurması temel ilkedir. Bunun yanında Allah Teala’ya dua etmesi de uygun olur. Şüphesiz Kur’an mü’minler için şifa ve rahmettir (İsra, 17/82). Dolayısıyla gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadis-i şeriflerde yer alan dualar ve sureler, belirli sayılarla sınırlanmayarak okunabilir. Bu okumaya rukye denir. Sahabenin rukye olarak Fatiha suresini okuduğu ve Rasulüllah’ın da bunu onayladığı bilinmektedir (Buhari, Fedailü’l-Kur’an 9).

Aslolan, duayı insanın kendisinin okumasıdır. Ancak, iyi ve takva sahibi bir insan olduğuna inandığı diğer müminlerden de kendisine dua etmesini isteyebilir. Hz. Aişe’den (r.a.) söyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) hasta olan akrabalarının üzerine okuyarak sağ eliyle onları sıvazlar ve şöyle derdi: Ey Allah’ım, ey insanların Rabb’i, şu hastalığı gider, şifa ver, şifa veren Sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Hastalığı ortadan kaldıracak bir şifa ver.” (İbn Mace, Tıb, 35, 36).

İhtiyarlık ve ölüm dışında her hastalığın mutlaka bir çaresi vardır. Kişi tedavi olmada umutsuzluğa kapılmadan, uzman hekimlere müracaat ederek şifa aramaya devam etmeli; bunun yanında, derdi de şifayı da veren Allah’a sığınıp, şifa vermesi için dua etmelidir. Bu maksatla bazı alimlerimiz Kur’an-ı Kerim’den şifa konulu ayetlerin okunmasını tavsiye etmişlerdir. Şifa için okunan bazı ayetler şunlardır: (Tevbe 9/14, Yunus, 10/57, Nahl, 16/69, Şuara, 26/80, Fussılet, 41/44. )

Nazardan nasıl korunulur, nazar duası var mıdır?

Nazarın mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, bazı kimselerin bakışlarıyla olumsuz etkiler meydana getirebildikleri dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “İnkar edenler Kur’an’ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi.” (Kalem; 68/51-52) buyurulmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Göz (nazar) haktır.” (Buhari, Tıb, 35) buyurmuş; yüzünde sarılık gördüğü biri için; “Bunun için dua edin, çünkü kendisinde nazar var.” (Buhari, Tıb, 34) demiştir.

Resulüllah’ın (s.a.s.) nazar değmesine karşı Muavvizeteyn (Felak ve Nas) surelerini okuduğu; ashabına da bunları okumalarını tavsiye ettiği rivayet edilmektedir (Tirmizi, Tıb, 16; İbn Mace, Tıb, 32).

Bunların yanında sihire, büyüye ve nazara karşı birden çok dua okunabilir. Hz. Peygamber (s.a.s.), ayrıca torunları Hasan ve Hüseyin’i nazar ve benzeri olumsuzluklardan korumak için onlara şu duayı okurdu: “Sizi her türlü şeytan ve zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine ısmarlarım.” (İbn Mace, Tıb, 36). Yine Peygamberimiz (s.a.s.): “Kim hoşuna giden bir şey görür de; ‘MaşaAllahu la kuvvete illa billahi’ (Allah’ın dilediği olur. Ondan başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur) derse, ona hiçbir şey zarar vermez.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman, IV, 90) buyurmuştur.

Muska kullanmak dinen caiz midir?

Muska; hastalık, göz değmesi, afetten korunmak veya kurtulmak için yazılan ve insanların üzerlerine astıkları bir materyaldir.

Korkudan, nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek Kur’an-ı Kerim’den ayetler okumak, caizdir (Buhari, Fedailü’l-Kur’an 9; İbn Mace, Tıb 35-36). Ayet ve dua gibi metinlerin bir şeye yazılıp, insanların bedenlerine asılması veya iliştirilmesi konusunda Hz. Peygamberden bir rivayet yoktur. Ancak Abdullah b. Amr Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu bildirmektedir:”Sizden biriniz uykuda korkarsa ‘Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım. ‘ desin. O takdirde, hiçbir şey ona zarar vermez.” ve Abdullah b. Amr’ın da bu duayı temyiz çağına gelen çocuklarına öğretip, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp boyunlarına astığını rivayet etmiştir (Ebu Davud, Tıb, 19).

Bazı fıkıh kaynaklarında Kur’an-ı Kerim’den ayetler yazılıp, muska yapılarak takılmasında sakınca görmeyen alimler bulunduğu belirtilmektedir (Fetava-yı Hindiyye, V, 356). Bununla birlikte, muskadan medet umma, onu koruyucu olarak algılama, Allah’tan beklenilecek şeylerin muskadan bekleme gibi olumsuzluklara sebep olacaksa muska kullanılması doğru değildir. Bu bağlamda insanların duygularını istismar eden şarlatanlara karşı da uyanık olunmalıdır.

Hafızayı güçlendirmek için özel bir dua var mıdır?

Müslüman her türlü ihtiyaç ve isteği için, gerekli çalışmaları yapıp, sebeplere sarılmanın yanı sıra Allah’a dua edip isteğini arz eder. Hafızayı güçlendirmek, unutkanlıktan kurtulmak için de, bilimin öngördüğü zihni eksersizleri ve benzeri faaliyetleri yaptığı gibi, Allah’a dua etmekten de geri durmaz. Bu konuda sıhhati hakkında bazı şüpheler bulunmakla birlikte İbn Abbas’tan (r.a.) şöyle bir rivayet gelmektedir: “Hz. Ali (r.a.) Rasulüllah’a (s.a.s.) gelerek: ‘Annem ve babam sana feda olsun! Şu Kur’an göğsümde durmayıp gidiyor (unutuyorum). Kendimi onu ezberleyecek güçte göremiyorum. ‘ dedi. Rasulüllah (s.a.s.) ona şu cevabı verdi: ‘Ey Ebu’l-Hasan! (Bu meselede) Allah’ın sana faydalı kılacağı, öğrettiğin takdirde öğrenen kimsenin de istifade edeceği, öğrendiklerini de göğsünde sabit kılacak kelimeleri öğreteyim mi? ‘ Hz. Ali (r.a.): ‘Evet, ey Allah’ın Rasulü, öğret! ‘ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Cuma gecesi gecenin son üçte birinde kalkabilirsen kalk. Çünkü o an (meleklerin de hazır bulunduğu) meşhud bir andır. O anda yapılan dua makbuldür. Kardeşim Yakup da evlatlarına şöyle söyledi: “Sizin için Rabbime istiğfar edeceğim.” (Yusuf, 12/98) Eğer o vakitte kalkamazsan gecenin ortasında kalk. Bunda da muvaffak olamazsan gecenin evvelinde kalk. Dört rekat namaz kıl. Birinci rekatta, Fatiha ile Yasin suresini, ikinci rekatta Fatiha ile Hamim’i (Duhan suresi) oku, üçüncü rekatta Fatiha ile Eliflammim Tenzilü’l-Kitabi (Secde suresi), dördüncü rekatta Fatiha ile Tebareke’l-Mufassal’ı (Mülk Suresi) oku. Teşehhüdden sonra Allah’a hamdü sena et. Bana ve diğer Peygamberlere salat oku. Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar ve senden önce gelip geçen mü’min kardeşlerin için bağış dile. Sonra da şu duayı oku: Allah’ım! Beni hayatta baki kıldığın müddetçe bana günahları terk ettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden razı kılacak şeylere hüsn-i nazar etmemi nasip et. Ey göklerin ve yerlerin yaratıcısı olan Yüce Allah’ım! Ey Allah! Ey Rahman! Celalin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi zorla. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasip et. Ey göklerin ve yerin Yaratıcısı! Celalin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi ve kalbimi açmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasip edersin. Her şeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah’tandır”. Ey Ebu’l-Hasan! Bu söylediğimi üç veya yedi cuma gecesi yap. Allah’ın izniyle duan kabul edilecektir. Beni hak üzere gönderen Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun ki, bu duayı yapan hiçbir mü’min duasının kabulünden mahrum kalmadı. ‘

İbn Abbas (r.a.) der ki: ‘Allah’a yemin olsun, Ali (r.a.) beş veya yedi cuma geçtikten sonra tekrar Rasulüllah’a (a.s.) gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Önceleri dört beş ayet ancak öğrenebiliyordum. Kendi kendime okuyunca onları da unutuyordum. Bugün ise, artık 40 kadar ayet öğrenebiliyorum ve onları kendi kendime okuyunca Kitabullah sanki gözümün önünde duruyor gibi oluyor. Eskiden hadisi dinliyordum da arkadan tekrar etmek istediğimde aklımdan çıkıp gidiyordu. Bugün hadis dinleyip sonra istediğimde bir başkasına ondan tek bir harfi kaçırmadan anlatabiliyorum. ‘ Rasulüllah (a.s.) bu söz üzerine Hz. Ali (r.a.)’ye: ‘Ey Ebu’l-Hasan! Kabe’nin Rabbine yemin olsun sen müminsin! ‘ dedi.” (Tirmizi, Deavat, 115)

Dua ve zikir sesli mi, yoksa sessiz mi yapılmalıdır?

Duanın, alçak sesle, hüzünlü ve tazarru ile (yalvararak) yapılması adaptandır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Rabbinize yalvararak ve için için dua edin…” (A’raf, 7/ 55) buyurulmaktadır. Ancak, içtenlikle ve samimi olduğu sürece, sesli olarak da dua edilebilirse de, sessiz olması daha uygundur. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir yolculuk esnasında sesli olarak tekbir ve tehlil getirmeye başlayan bir grup sahabiye: “Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra dua ediyorsunuz ne de uzakta olan birisine. Muhakkak siz, işiten, yakın olan bir zata dua ediyorsunuz ki O sizinle beraberdir.” buyurmuşlardır (Buhari, Cihad 131; Müslim, Zikir 44; Ebu Davud, Salat, 361; Tirmizi, Deavat, 58).

Her zaman dua yapılabilir mi, özel dua yapma vakitleri var mıdır?

İslam dinine göre dua için mutlaka uyulması gereken özel bir zaman ve mekan tahsis edilmiş değildir. Her yerde her zaman dua edilebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde, Allah’ı tesbih edin (namaz kılın). Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.” (Rum, 30/17) buyurularak, ibadet ve duanın gün içine yayılmasının önemi vurgulanmıştır. Bununla birlikte Kur’an ve hadislerden anlaşıldığına göre gece seher vaktinde yapılan dualar daha makbuldür (Tirmizi, Deavat, 80). Al-i İmran suresi 16-17. ayetlerde cennetlikler şöyle müjdelenir: “ (Onlar) ‘Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru. ‘ diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah’tan) bağışlanma dileyenlerdir.” Bir başka ayette de şöyle buyurulmuştur: “Onlar, geceleri az uyuyanlardı. Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.” (Zariyat, 51/15-18)

Ramazan gecelerinde, Arafat vakfesinde, gece vakitlerinde, ezan okunduğu ve kamet getirildiği sıralarda, farz namazların sonunda yapılan duaların kabul edileceği hadis-i şeriflerde beyan edilmiştir (Müslim, Salatü’l-müsafirin, 166; Tirmizi, Dua, 8, Deavat, 80, 129; İbn Mace, Sıyam, 48).

444 veya 4444 gibi belli sayıda dua yapma uygulamasının dini bir dayanağı var mıdır?

Duaların kabulü için samimiyet önemli olup, belirli sayılarda okunması/yapılması şart değildir (Mü’min, 40/65; Tirmizi, Deavat, 66). Salat-ı tefriciyenin ya da herhangi bir duanın 4444 defa veya belli zamanlarda okunması şart olmadığı gibi okunduğunda muhakkak kabul olunacağını ifade eden herhangi bir ayet ve hadis bulunmamaktadır. Kişinin, bir isteğinin yerine gelmesini Allah’tan isteyeceği vakit, iki rekat namaz kılması (İbn Mace, Dua, 13), Allah’a hamd edip Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salat-u selamda bulunması (Ebu Davud, Salat, 358), duadan önce tevbe-istiğfar etmesi tavsiye edilir (Müslim, Zekat, 19).

Duaların kabul olması için bazı ön şartlar var mıdır?

Duanın kabul edilmesi için şu hususlara riayet edilmesi istenmiştir:

a. Duadan önce tevbe ve istiğfar edilmelidir. Günah işleyen, haramlardan uzak durmayan bir kulun duası kabul edilmeye layık değildir. Peygamberimiz (s.a.s.)’in şu hadisi çok dikkat çekicidir: “Allah yolunda seferler yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam ellerini semaya kaldırarak, ‘Ya Rabbi, Ya Rabbi’ diye yalvarıyor. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olur? “ (Tirmizi, Deavat, 2989)

b. Duaya Allah’a hamd, Peygamber’e salat-ü selam ile başlanmalı; yine salat-ü selam ve Allah’a hamd ile bitirilmelidir. Fudale b. Ubeyd’den (r.a.) rivayete göre O, şöyle demiştir: “Rasulüllah (s.a.s.), mescidde oturmakta iken bir adam geldi, namaz kıldı, sonra şöyle dua etti: Allah’ım beni bağışla, bana acı. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.s.): Ey namaz kılan, acele ettin, namaz kılıp oturduğun vakit Allah’a layık olduğu şekilde hamd et, sonra bana salat ve selam et, sonra da yapacağın duayı yap. Bundan sonra başka biri namaz kıldı. Namazdan sonra Allah’a hamd etti ve Peygambere salat ve selam getirdi. Başka bir şey yapmadı. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.s.), o kimseye şöyle buyurdu: Ey namaz kılan kimse! Dua et, duan kabul edilsin.” (Tirmizi, Deavat, 3476; Nesai, Sehv 27).

c. Dua içten, tevazu ile ve yalvararak yapılmalıdır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü o, haddi aşanları sevmez.” (A’raf, 7/55)

d. Israrla dua edilmelidir. Bir mümin, ettiği duanın kabul edilmesi hususunda aceleci olmamalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Sizden herhangi biriniz ‘dua ettim de kabul olunmadı’ diyerek acele etmedikçe duası kabul olunur.” (Tirmizi, Deavat, 12).

e. Umut ve korku içinde dua edilmelidir. Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.” (Enbiya, 21/90).

f. Dua ederken zaman seçimine de dikkat edilmelidir. Dua her zaman yapılabilirse de bazı vakitlerde yapılması, duanın daha çabuk kabul edilmesini sağlar. Bu vakitlerden birisi seher vaktidir. Allah Teala, geceleri dua, ibadet ve istiğfar ile meşgul olanları Kur’an-ı Kerim’de övüyor ve şöyle buyuruyor: “Onlar, geceleri az uyuyanlardı. Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.” (Zariyat, 51/15-18) Peygamberimiz’e (s.a.s.). “Ey Allah’ın Rasulü, hangi dua daha makbuldür? Diye sorulunca, ‘Gece yarısı ve farz namazlardan sonra yapılan duadır. ‘ cevabını vermiştir.” (Tirmizi, Deavat, 79).

Vefat edenler için 7, 40 ve 52. gün duası var mıdır, dini dayanağı nedir?

Bir kimsenin ölümünün 7, 40 ve 52. günü şeklinde zamanlar tayin edip bu zamanlardan özel merasim yapma şeklindeki uygulamaların hiçbir dini dayanağı yoktur.

Ölen bir Müslümanın usulüne göre yıkanıp kefenlenmesi ve cenaze namazının kılınarak defnedilmesi farzdır. Bunun dışında yapılması zorunlu olan bir şey yoktur. Ancak, sevabı ölen kimsenin ruhuna bağışlanmak üzere hayır yapılabileceği gibi çeşitli vesilelerle dua da edilebilir. Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e bir adam: “Annem ansızın öldü. Öyle sanıyorum ki şayet konuşabilseydi, sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Şimdi ben, onun adına sadaka versem, sevabı ona ulaşır mı? “ diye sordu. Peygamberimiz de (s.a.s.): “Evet, ulaşır. Onun namına sadaka ver.” buyurdu (Buhari, Vesaya 19; Müslim, Zekat 51).

Karınca duası diye bir dua var mıdır?

Halk arasında Hz. Süleyman döneminde yaşanan bir kuraklık sırasında bir karıncanın yağmur yağması amacıyla yaptığı dua olarak inanılan ve bu sebeple “karınca duası” denen dua, güvenilir hadis kaynaklarında yer almamaktadır. Halk arasında yaygın olan bu duanın içeriği, esma-i hüsnadan bazılarının sıralanması, Allah Teala’ya yönelik bazı hitaplar ve bereket talebinden ibarettir. İçeriğinde dine aykırı bir yön bulunmayan söz konusu duayı okumakta sakınca bulunmadığı söylenebilir. Ancak söz konusu duanın Hz. Peygamber (s.a.s.)’den rivayet edilen bir hadis olarak anlaşılması ve kazanç temin etmek maksadı ile kullanılması dinen caiz değildir.
Duaların sonunda söylenen “Amin” sözü ne anlama gelir; bunun dini dayanağı nedir?
Amin, “kabul buyur.” demektir. Dualardan sonra amin deme uygulaması sünnetle sabit olmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.): “İmam ‘Amin’ dediği vakit siz de ‘Amin’ deyiniz. Zira kimin ‘Amin’ demesi meleklerin ‘Amin’ demesine denk gelirse, o kişinin geçmiş günahları affolunur.” buyurmuştur (Buhari, Ezan, 111-112; Müslim, Salat, 62, 87).

Namazda Fatiha suresi okunduktan sonra Amin demek de sünnettir (İbn Mace, İkame, 14).

Yetmiş bin (70 000) kelime-i tevhid okumanın dini dayanağı var mıdır?

Kelime-i tevhid sözlük anlamı ile “Allah’ı birleme cümlesi” demektir. “La ilahe illallah” sözünden ibarettir ve “Allah’tan başka ilah yoktur.” demektir. Bu cümlenin ifade ettiği mana İslam’ın temel ilkesini oluşturur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Kıyamet gününde benim şefaatim sayesinde en mutlu olacak insan, kalbinden içtenlikle, La ilahe illallah diyendir” (Buhari, İlim, 33; Rikak 51) buyurmuştur.

Zikir, hatırlamak ve hatırlatmak demektir. Kelime-i tevhidi zikir olarak okumak, okuyana ve dinleyenlere Allah’ı hatırlatacağı için çok sevap kazandıran bir ameldir, zikirlerin en güzelidir. Rasulüllah (s.a.s.): “En faziletli zikir La İlahe İllAllah; en faziletli dua da elhamdülillah demektir.” (İbn Mace, Edeb, 55) buyurmuştur.

Bunun yanında günde yüz defa la ilahe illallah diyenin çeşitli şekillerde mükafatlandırılacağı yönünde hadisler bulunmaktadır (İbn Mace, Edeb 54). Sahih hadislerde belirtilenler dışında dua veya zikirlerin belli sayılarda yapılması gerektiğine inanıp bunu iddia etmek doğru değildir.

Kur’an’ı makamlı okumanın hükmü nedir?

Kur’an okumak ayet ve hadislerde üzerinde hassasiyetle durulan ibadetlerdendir. Kur’an’ı okumak (Kehf, 18/27), ayetleri üzerinde düşünmek (Sad, 38/29) ve öğütlerine sımsıkı tutunmak (Al-i İmran, 3/103) yine Kur’an’ın emridir. Ayet-i kerimeler Kur’an’ın “tertil” üzere okunmasını istemiştir (Müzzemmil, 73/4). Bu nedenle İslam alimleri Kur’an’ın medlere, tecvide ve vakıflara riayet ederek tane tane okunmasının sünnet olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca bu okuyuş Kur’an’ı anlama amacı için en uygun okuma biçimidir (Suyuti, el-İtkan fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1996, I, 331, 332). Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinden anlaşıldığı kadarıyla Kur’an’ı güzel sesle ve makamlı okumak teşvik edilmiştir (Buhari, Fezailü’l–Kur’an, 19; Tevhid, 32).

Yaptığımız ibadetlerin sevabı hayatta olanlara ve ölmüşlerimize bağışlanabilir mi?

Yapılan ibadetin ve hayırların sevaplarının başkasına bağışlanması caizdir. Kişi, okuduğu Kur’an-ı Kerim’in, kıldığı namazın ve işlediği bir hayrın sevabını başkasına bağışlayabilir. İster sağ, ister ölmüş olsun, kendisine sevap bağışlanan kimsenin, bundan yararlanacağı umulur. Başkası tarafından bağışlanan sevapla, bir kimsenin bizzat yapması gereken ibadet borçları ödenmiş olmaz ise de, bunlar iyilik ve sevaplarının çoğalmasına ve derecesinin yükselmesine vesile olabilir. Annesi ve babası öldükten sonra, onlara bir iyilik yapıp yapamayacağını soran kişiye Hz. Peygamber (s.a.s.); “Evet, onlara dua etmek, rahmet dilemek, onlar için istiğfar etmek, vasiyetlerini yerine getirmek, dostlarına hürmet edip ikramda bulunmak, akrabaları ile ilgilenip onlara karşı üzerine düşeni yapmaktır” buyurmuştur (Ebu Davud, Edeb, 130; İbn-i Mace, Edeb, 2). Annesinin aniden öldüğünü, şayet konuşabilseydi sadaka verilmesini vasiyet edeceğini zannettiğini, onun adına sadaka verirse sevabının kendisine ulaşıp ulaşmayacağını soran sahabiye de: “Evet, ulaşır. Onun namına sadaka ver” buyurmuşlardır (Buhari, Vasaya, 19; Müslim, Zekat, 16, H. No: 2373).

Buna göre, sevabı ölen kimsenin ruhuna bağışlanmak üzere her türlü ibadet yapılabileceği gibi, çeşitli vesilelerle dua da edilebilir. Yapılan ibadet ve hayırların sevabının bağışlanması, hayır duada bulunulması için kabir başında bulunmak şart değildir. Ancak imkanı olanların zaman zaman kabir ziyaretinde bulunarak orada dua etmesi daha uygundur. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Cennetü’l-baki’ye gidip orada dua ettiği bilinmektedir (Müslim, Cenaiz, 35; H No: 2299-2301).

İstiğfar duası nedir?

İstiğfar, işlenilen günahlardan ve hatalardan dolayı Allah’tan af ve mağfiret niyaz etmek demektir. Kur’an-ı Kerîm’de işledikleri kötülüklerden pişman olup tövbe-istiğfarda bulunanlar övülmektedir (Âl-i İmrân, 135). Kaynaklarda “istiğfar duası” adında özel bir dua yoktur. Ancak içeriği bakımından “istiğfar” anlamı taşıyan pek çok dua vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “seyyidü’l-istiğfâr” (istiğfârın en güzeli) diye nitelediği dua şöyledir: “Allah’ım! Sen benim Rabbimsin! Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben Senin kulunum; gücüm yettiği kadarıyla Senin ahdin ve va’din üzere bulunuyorum. Yaptığım fenalıkların şerrinden Sana sığınırım. Üzerimde olan nimetlerini itiraf ederim; günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü Senden başka hiçbir kimse günahları bağışlamaz.” (Buhârî, Daevât, 2).
Aslında kişinin Rabbine yönelerek içinden geldiği gibi dile getirdiği her türlü bağışlanma duası zaten bir istiğfardır.

 

T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı sitesinden derlenmiştir.

 

Sorularla iman ve dua 

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev

Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet

Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet Kader, kâinattaki ahenk ve ölçü, olan ve olacak her şey, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir