Anasayfa / AHİR ZAMANLAR / Sünnete uygun yaşamak
imanilmihali.com
Sünnete uygun yaşamak

Sünnete uygun yaşamak

Sünnete uygun yaşamak

Sünnetin dini literatürde tek manası ama iki ayrı anlamı vardır ki bunların ilki; Hz. Peygamberin din adına (örfler değil) davranışları (hadis yani sözleri sünnete sonradan ilave edilmiştir) ve diğeri; farz ve vacipten sonra gelen sünnet kavramıdır.

Sünnetin ibadette terim olarak karşılığı; yapana sevap kazandıran, terki durumunda günaha sebep olmayandır. Sünnet rekatlar gibi.

Sünnetin Peygambere atfedilen davranış ve sözlere ait kısmı ise Peygambere itaat gibi çok daha yüce bir mana ifade eder. Muazzez Peygamberin din adına vahye aracı olduklarına iman ve itimat etmek bu yüzden tüm mü’minlere borçtur, farzdır. Ehli sünnet ifadesinde anılanlar gibi.

Bu iki mana farkı dini akidesi zayıf olanlar için gayet tehlikelidir çünkü bir yanda sünneti farzların üzerine çıkarma tehlikesi (yani din adına hüküm yetkisinin Peygambere de verilmesi) ve öte yandan Peygambere itaatın, terki durumunda günaha sebep olmaması idrakinin yarattığı tehlike vardır.

Daha açık söylersek, kimileri davranış demek olan sünneti yüceltmek ve farzın üzerine çıkarmak, kimileri ise Peygamberin örnek Kur’an ahlakını ve dini örnek seviyede yaşayarak göstermesini, sünnetin terkinin günah olmaması sebebiyle yok saymak noktasındadır.

Bu anlam kargaşası bir yanda Peygamberi ilahlık mertebesine varacak kadar aşırı yücelten (şirk), diğer yanda adeta (haşa) yok sayan bir idrake (Deizm vb.) yol açmaktadır.

Dindeki kaosun ve Kur’an sünnet çatışmasının bir sebebi budur. Yani evvela kavramın iki farklı manası olduğu iyice anlaşılmalıdır.

Kaosa bir diğer sebep ise davranış demek olan sünnete ait milyonlarca yalan ve uydurmanın hadis şeklinde ve din diye ilmihal ve fıkıh kitaplarında geziyor olmasıdır. Bu bezdirici yalan tufanları sebebiyle çoğu kimse hadislere itibar etmemek de, etse de ayetle teyit aramaktadır.

Nebi’ye yapılan haksızlık şurdadır ki Hz. Peygamber ömrünü Kur’an’a adamış iken Kur’an hilafına söz söylemesi mümkün değildir. Buna rağmen ortada gezen hadislerin neredeyse yarıya yakını Kur’an ile çatışma halindedir. Bunun emevi zulmü olduğu aşikardır ama dini akidesi zayıf olanların bu noktaya temas etmesi zor olduğu için kabuller toptan kabul veya toptan red gibi iki zıt kutba doğru kaymakta, akıllar ve kalpler karışmaktadır.

Bir üçüncü sebep ise yalan veya uydurma olmadığı halde örflerden kaynaklanan veya beşeri bir kul olmasından dolayı icra ettiği günlük şeylerin Peygambere atfedilerek din adına servis edilmesidir.

Birkaç örnek verelim;

Pantolonu oturup giymek, açık arazide, haşeratın bulunduğu yerlerde çıkarmış olduğumuz ayakkabıyı giyerken silkelemek, vücudun yarısı gölgede, yarısı güneşte oturmamak, özellikle köy yerlerinde yatmadan önce yorganı silkelemek, altına bakmak, yemeği kaynar haldeyken yememek, yemekten önce ve sonra elleri yıkamak, tırnakları kesmek, bıyığı (dudaklar açıkta kalacak, yemek yerken kaşığa bulaşmayacak kadar) kısaltmak, vücuttaki fazla tüyleri gidermek.

Sünnet diye sunulan (meşhur bir dini yorumcunun ramazan ayı yazısından alınmıştır) bu örnekler incelendiğinde görülecektir ki bunların tamamı beşeriyetle alakalı, örfi, sağlık ve temizlik konularıdır. Yani insan İslam’a girmemiş dahi olsa bunları zaten yapmak zorundadır çünkü bunlar insan olmanın ve güvende olmanın gereğidir. Gayri müslimlerin bile icra ettiği bu şeyleri dine sünnet diye sokmak yukarıda bahsedilen örf, kabul ve alışkanlıkları dinleştirmek demektir ki sünnetin ağırlığına zarar vermektedir.

Sünnete dair bu kaos neticede imanlı kalpleri ikilemde bırakmakta, uzun vadede tırnak kesmeyi dinden sayan, peygamberin aslında sünnet olan namaz ve ibadetlerini farzlaştıran, Peygambere itaati aşırı yükseklere çıkaran bir anlayış topluma egemen olmaktadır.

Kaldı ki toplum birde sahte ve gerçek hadisler arasında, hatta işine gelen ve gelmeyen sünnetler arasında gidip gelmektedir ve yazı konumuzda aslen budur.

Örnek verecek olursak; “tırnak kesmeyi” dinden sayanlar için mesela Peygamberin “hırsızlık yapan kızım olsa elini keserdim” hadisi bir şey ifade etmemektedir. Veya “Kızım Fatma seni ben bile kurtaramam. Babam şefaat eder diye düşünme, bana güvenme, Allah’ın emirlerini yerine getir” hadisi bir şey ifade etmezken ve teba hala şefaat hayaliyle yaşarken, mesela tuvalete sol ayakla girmemek dinden sayılmaktadır.

Bu tezat bize şunu gösterir ki sünnetteki kaos sadece terim karmaşasında değil aynı zamanda gereklerinin yapılmasındadır.

Hz. Peygamberin sünneti diye öne çıkartılan kıyafet konusu ise trajikomik bir hadisedir çünkü bu husus örflerle karıştırılmakta ve hem Peygamberin hem O’nun kafir amcasının kıyafetinin aynı olduğu nedense unutulmaktadır. 

Hz. Peygamberin sünneti denilince akla gelmesi gereken; hadislerden de önce ve örflerden arınmış olmak şartıyla, tevhidin hayata yansıtılmasında Hz. Peygamberin sergilediği Kur’an ahlaklı örnek yaşam biçimidir.

Yani örflerin, yalan ve uydurmaların, beşer olmaktan kaynaklanan gerekelrin dinde yeri yoktur, bunlar sünnetten asla değildir. Hadislerin milyonlarcasından sahih olanların sayısının 30 veya en fazla 500 olduğu hatta bazılarınca 1 olduğu düşünülürse sünnet konusunda çok dikkatli olmak gerekir.

Kur’an ve sünnet şeklinde dinde iki ayrı kaynak yaratmaya çalışanlar bu sahih ve Kur’an’i sünneti dinleştirmek gayesinden ziyade uydurma hadisleri dinleştirmek ve bu sayede menfaat elde etmek olduğu için zulme imza atmışlar ve fıkıh kitaplarını dahi ele geçirmişlerdir.

Sünnet, soru sorma ve doğrulama, doğrusunu görerek öğrenme, bakarak örnek alma imkanı kalmadığı için Hz. Peygamberin vefatıyla sona ermiştir. Sonraki alim ve önderlerin hiçbirisi ilahi vahye muhatap olmadıkları ve sorulara dair ayetler kendilerine indirilmediği için sünnet kaynağı değildir, olamaz. İnternet ve kitaplarda dolaşan bilmem kimin sünneti safsatalarının tamamı bu nedenle koca yalanlardan ibarettir.

Arap olmayanın cennete gidemeyeceğini bildiren, cennet lisanının arapça olduğunu hatta kabir sorgusunun arapça yapılacağını idda eden anlayışın şeytani olduğuna asla şüphe yoktur. Lakin acıdır ki müslümanların çoğu buna inanmaktadır ve Kur’an’ı anlayarak bir kez okumadığı halde, yıllarını arapça telaffuz eğitimine ayırmakta ama netice de yine bir lafza dahi anlamamktadır.

Şeytanın bir numaralı hedefi olan bu ‘anlamadan Kur’an okuma’ illetinin temeli işte yukarıdaki uydurma hadisleri icat edenlerin şeytani fikirleridir ve bunun şirke nasıl gebe olduğu çok net görünmektedir.

Oysa sünnet, ibadet konuları ağırlıklı olmak üzere, o muazzez nebi’nin ayetleri tefsiri, izahı, nasıl yapılacağını göstermesi, nelere dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatmasıdır.

İslam alemi risaletin başlamasından yıllar sonra hala adak ağacı sevdasındaysa, on dört asır sonra hala orucu bozan şeyleri soruyor ve bunları ekranlarda cevaplayanlar program başına milyarlar alıyorsa bu cehalet ahir zamanda da sürecek demektir ve sürmektedir.

Hakikat’in tek ev sahibi Kur’an olduğu halde sünneti dine ikinci kaynak diye dayatanlar sünnetin başına sahih kelimesini koymaktan dahi çekinirler ki uydurmalar dahil tüm hadisleri dinden saydırarak menfaat ve çıkar statülerini devam ettirmek isterler. Aynı zamanda da İslam düşmanlığı yaparak, beşeri bir din icadı hevesindedirler.

Sahabelerden rivayet edilen hadis ve sünnetlerin evvelinde önce Hz. Peygamberi günahsız bir melek yapmak gayreti ve sonra (haşa) ilahlaştırılan Peygamberden boşalan koltuğa sahabelerden bazılarının oturtulması ama bunun içinde sahabelerin günahsız sayılması oyunu oynanmaktadır ki bu toplum üçüncü halife Hz. Osman’ın yahudi mezarlığına ve taşlamalarla gömüldüğünden dahi habersiz yaşamaktadır. Günahsız kılınan sahabeler fikri topluma yerleşince de yalanlar sırayla üretilmeye başlar ve öyle olmuştur da. 

Hilafet kelimesinin kendisi dahi şirke komşu iken, halifeleri yeryüzünde Allah’ın gölgesi (haşa) farz etmek, işte sünnet ile hedeflenen kandırmacanın nihai doruklarındandır. Bu sayede toplum Kur’an hilafına sürüleştirilecek ve kontrol altına alınacaktır. Halkın adının kul olması dahi küfürdür ki kulluk sadece Allah’adır.

Tüm bu kandırmaca ve pislikler nedeniyle en çok zarar gören de muhakkak rahmet Peygamberidir. kendisine atfedilen milyonlarca yalan sebebiyle O’na da haksızlık yapılmakta ve ahirete vebal aktarılmaktadır. Hz. İsa (as)’ya mealen “Allah’ın oğluyum diye sen mi bildirdin?” diye soran Allah, Hz. Peygambere bu sünnet yalanlarının hesabını sormayacak mıdır? Peygamber kendisini bu utanca sevk edenlerden, suça ortak edenlerden şikayetçi olmayacak mıdır? Peygamberin şefaati bu ahlaksızlara nasip olabilir mi? Allah, şefaat için şart koştuğu ‘Allah rızası’nı bu haksız ve yalancılara nasip eder mi?

Baştan sona risk ve tehlike taşıyan sünnet hadisesinde şunu atlamamak gerekir ki Hz. Peygamberin Kur’an hilafına söz ve davranış üretmesi asla mümkün değildir. Bu belaya sebep olanlar dinci ve yobaz tayfasıdır ki kendileri dinden olmadığı gibi mü’minleri de dinin dışına çekmek isterler. Bu sayede de cepleri hep doludur.

Peygamberin sünneti ile asıl kast edilen ise; Allah’ın buyruklarının insanlara anlaşılacak şekilde sözlü izahına ve yaşanarak gösterilmesine dair ameli eylemlerdir. Bunları öğrenmek ve kopya etmek her müslümana sünnet dahi değil farzdır. Çünkü tamamı Kur’an’idir. Ancak, dine fatura edildiği halde şeytana hizmet eden uydurma ve yalanları kopya etmek ise (Kur’an ile mukayese etmemek gafletiyle) başa beladır, cehenneme davetiye çıkarmaktır.

Kula düşen, diğer din kitaplarının muteberliğine dair geçerli kural olan Kur’an’a uygunluk şartını, aynen ve daha dikkatle hadis ve sünnete de uygulamaktır.

İbadetteki şekilsel farklılıkları, abdest alırken okunacak dualardaki değişiklikleri, gerçek sünnetlere riayetsizliğe yol açan sürçmeleri Yüce Allah affeder. Ancak; imana ait hususlarda yanlış belletilenleri, uydurulanları, saptıranları Allah affetmeyeceği gibi, Kur’an’a müracat edilip sorgulanmadığı için de cezalandırır. Yani kul bir yandan sünneti sevmek ve kopyalamaya çalışmak ama öte yandan dikkatli olmak zorundadır.

En acı olan ise en derin sünnet tutkunlarının bile, yukarıda iki örnekle hatırlatılan (hırsızlık, şefaat) vahim durum bildiren sünnetlere duyarsız kalırken, basit ve sıradan, şekilsel sünnetler (sakal, tüy, misvak vs.) peşinde koşmasıdır.

Sünnete sadık oalnlar evvela şuna karar vermelidir; nasıl ki Kur’an’ın bazı ayetlerine itibar etmemek tümünü inkar etmek anlamı taşıyorsa, sünnetin sahih olanlarının tamamına da riayet etmek şarttır. Yani işe gelen sünnetleri alıp, işe gelmeyenleri duymazdan gelmek riyadır ve adı gizli şirktir.

Allah’ın hesabı Kur’an nassları yani farzları iledir ki tüm emir ve yasaklar Kur’an’dadır. Yüce Allah, Peygambere itaati emrederken, O’nun Kur’an ve din adına bildirdiklerine imanı kast etmiştir. Çünkü din adına hüküm sadece Allah’ındır ve Hz. Peygamber’in din adına hüküm yetkisi asla yoktur ve O sadece bir muazzez elçidir. Peygamberin sünneti bu nedenle kutsal ve farz olan iman ve tevhid konularına ait örneklemelerden ibarettir ve tamamı Kur’an açıklaması durumunda olduğundan Kur’an istikametindedir.

Sünneti sanki dinin ayrı bir dalı veya ayrı bir vahiy meselesi yapmak, dini noksan göstermeye çalışmak ve bu açığı sünnetlerle kapatmayı dilemek şirktir çünkü din tamdır, sondur, bakidir.

Kul, sünneti Kur’an ile sorguladıktan sonra alıp kabul etmekle, sahih olanlara uymakla ama daima Kur’an’a tabi olmakla mükelleftir. Çünkü sorgu ve hesap Kur’an iledir, Kur’an en büyük şefaatçidir, Peygamber ümmetinden Kur’an’ı anlayarak okumadıkları ve hayata yansıtmadıkları için şikayetçi olacaktır, inanmayanların hesabı dahi Kur’an iledir.

Bu yüzden her müslümana Kur’an’ı anlayarak okumak farzdır.

Kur’an’ı okumayan, anlayarak okumayanlar ise şefaatten mahrumdur.

İfrat veya tefrit ile Peygamberi abartıp ilahlaştıranlar ile Peygamberi aşağı gösterip postacı konumuna indirenlerin tamamı küfür cephesinin neferleridir ve din bu değildir. Doğru olan o muazzez elçinin örnek bir mü’min ve ahlak sahibi olduğunu kabul, risaletini layıkıyla yaptığına ikna ve hayatının ve ecelinin Kur’an ile olduğunu idraktir.

Bu hissiyat kulu yanlışlardan kurtaracak, uydurma hadislere mahkumiyetten ve Peygamberi küfür ve şirke alet etmekten uzaklaştıracaktır.

Uydurma hadisler tatlıdır. Hurafeler yalan hayallerdir. batıl olanlar zevk vericidir ama her devirde tek bir doğru vardır ve o tevhiddir. tatlı yalanları din diye dinleyenler, sohbetin zevkine varsa da dinin dışına çıktığını artık anlamalıdır.

Güzel olan Peygamberdir, sünnetidir.

Çirkin olan, O’na ve ona atfen sahabelere yalan ve uydurma ithaf edip dine yalan söyletenlerdir.

Mü’min; Allah’a ve Peygambere itaat ve itimat eden, Kur’an’ı başına taç , kalbine rehber eden, gönlünde başka ilahlara yer vermeyen, şeytanı, şeytan soyunu ve şeytancıkları en büyük düşman görendir.

Mü’min, sünnete bu istikamette yaklaşabilen, sünneti Kur’an ile sorgulayabilen ama sorgulayabilmek için de kendisine farz olan ‘Kur’an’ı anlayarak okumak’ ibadetini layıkıyla yerine getirendir.

Peygamber; yaşamım da ölümüm de Allah içindir dediğine göre kula düşen, Allah için yaşamak ve ölmektir.

Sünnete uygun yaşamak ; Hz. Peygamberin şekilsel veya örflerden kaynaklanan hallerini değil, ÖRNEK KUR’AN AHLAKINI BAZ ALMAK, O’NUN İMAN VE İBADETİNE YAKLAŞMAYA ÇALIŞMAK, bunu yaparken gaflete, yalana, abartmaya düşmemek, sünnetleri Kur’an ile sorgulamaktan asla vazgeçmemektir. 

Sünnete uygun yaşamak, başta takke, elde tespih, şalvarla dolaşmak değil, HZ. PEYGAMBER gibi ahlaklı, imanlı, ibadetli ve salih amelli olabilmek, O’nun Kur’an ahlakını örnek almaktır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Seçmenin ve oy vermenin vebali

Sevgi, adalet ve hoşgörü

Sevgi, adalet ve hoşgörü Sevgi Sevgi, kulların kalplerine fıtratla konan, her daim yeşil ve taze ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir