Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Suriyeli mülteciler
imanilmihali.com
Suriyeli mülteciler

Suriyeli mülteciler

Suriyeli mülteciler

Muhacir ve Ensar Kur’an’ın Mekke’den hicret edenlere (Muhacir) ve Medine’de bu muhacirlere ev sahipliği yapan şehir halkına (Ensar) verilen adlardır. On yıllık Mekke safahatından sonra İslam, orada tutunamayacak kadar azap ve işkencelere maruz kalmış, hicret Allah emri ile yaşanmış ve on sene süren Medine hayatında İslam değişik dinlerle de temas ederek evrensel ve kalıcı hale gelmiştir.

Hicretin hikmetini tam olarak bilemesek de anlaşılan odur ki İslam’ın köklenmesi, iman kardeşliğinin kalıcılaşması için ve toplumsal dayanışmanın örneklendirilmesi için bu hicret şarttı ve uygulandı. Dahası İslam, orada münafıklarla da, Yahudilerle de karşılaştı ve Müslümanlar dinen gelecek tehlikeleri ilk anda anlama şansına sahip oldu. Nitekim nice savaşta müşriklerle yahudilerin ortaklaşa hareket etmesi pek çok Müslüman cana sebep oldu. (Kafir demiyoruz çünkü cahiliye arapları kafir değil müşrikti ve Allah’ı asla inkar etmez ama yanına bir sürü yedek ilah koyarlardı. Tıpkı şimdilerde olduğu gibi.) Lakin ensar ve muhacir hep sırt sırta savaştı.

Medine’de yaşananların detayı incelenirse medinelilerin ekmeğini, evini paylaştığı ensar ile iman kardeşliğini tesis edebildiği, rızkı paylaştığı, tarlaların bölündüğü görülür ve savaşlarda ensar ile muhacirler sırt sırta yan yana savaşmıştır. İmar işleri de, ekip biçme faaliyetleri de hep ortaklaşadır. Nitekim Medine vesikası olarak adlandırılan belge, o döneme ait bir anayasa hükmündedir ve azınlıkları, etnik kökenleri karşılayan ideal ve adaletli bir anlaşmadır.

Özetle, memleketlerindeki zulümden kaçan Müslümanlar, Medine’ye sığınmış, orada her türlü kolaylığı görmüş ve yeni kardeşleriyle birlikte omuz omuza müşriklere karşı durarak İslam’ı güçlendirmiştir. Neticede Mekke’ye geri dönülmüş ve İslam doğduğu evinde evrenselleşmiştir.

Bugüne gelirsek ülkemiz beş milyon gibi bir rakamda Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapmakta, halk onları zulümden kaçan ensara benzetmekte, kamu elinden gelen yardımı yapmakta, halk ekmeğini onlarla paylaşmak dileğindedir.

Lakin …

Ortada (muhacir ve mülteci arası) bir büyük fark vardır ve hicret anlayışına tamamen aykırı bu hal onların giderek değişen hallerini haklı çıkarmaktan uzaktır. Evvela onlar Mekke halkı gibi değildir, Mekkelilerin şehirlerindeki zulme karşı verdikleri mücadeleden uzaktırlar ve Medine’lilerle (yani bizlerle) sırt sırta savaşmamaktadırlar.  Yani onlar muhacir değil sadece mültecidir çünkü muhacirliğin hakkını vermemektedirler. 

Evvela Suriye’de savaşın ve zulmün devam etmesi bir gerçektir ve kadınlarla çocuklar için burada olmak zorunludur ama erkekler için ülkesini korumak veya ülkesindeki hainleri göndermek adına açılan iki cepheden birinde savaşmak görevi vardır bu ihmal edilmektedir. Yani orada halen savaşanlar varken, kaçan erkeklerin burada sanki ülkelerinde savaş yokmuş gibi davranmaları, ticarete dalmaları, orada savaşmayı akıllarından geçirmemeleri anlaşılır değildir.

Orada şayet devasa bir tehdit varsa, oradakilerin de kaçması veya buradakilerin bayram tatiline gitmemesi (!) gerekir ki 75 bin insanın her bayram ülkesine tatile gitmesi oradaki tehdidin aslında hicret etmeyi gerektirmeyecek boyutta olduğuna veya en azından göğüs gerilebilir sınırlarda olduğunun ispatıdır.

Buraya göç edenelrin aldıkları yardımlarla servetler edinmesi ve memleketlerine hiç olmazsa yardım göndermemesi de anlaşılır değildir. Keza burada kuyumcu açanlar, lokantalar açanlar hallerinden gayet memnundur ve hatta Türk vatandaşlığına geçmek için can atmaktadır.

Suriye cehenneminde ülkemiz kahramanları savaşırken onlardan hiç kimsenin silaha sarılmaması kabul edilir olmaktan uzaktır.

Silahla yani elle olmasa dahi İslam’da zulme karşı çıkmanın diğer iki yolu dille ve hiç olmazsa kalbi isyandır ki hiçbir Suriyeli isyana yeltenmemektedir.

Medine’de yaşananlardan iman ve İslam olarak farklı bu zorunlu göç bu nedenle hicret olarak asla tanımlanamaz ve adı bir mülteci hareketidir.

Bu mültecileri, İslam’ı sömürerek ve halkı aldatarak, Mekke’den hicret edenler gibi göstermek suretiyle yardım toplamak ise din sektörünün büyük getiri pazarıdır.

Maruf yani ortak insanlık değerleri Kur’an emridir ve bu mültecilere yardımı emreder ki Kur’an dinine bakılmaksızın dünyanın her neresinde inleyen bir mazlum halk varsa, oradaki zulme karşı cihad etmeyi emreder. Nitekim ülkemiz bu görevi layıkıyla yapmaktadır. lakin asıl mazlum olanlardan olanların burada keyif çatıyor olması akılları karıştırmaktadır.

Mülteci hareketi veya Suriyeli Sığınmacı Sorunu, ülkeye gelenlerin adlarının karıştığı ahlaksızlık ve yasa dışılıklarla da büyümeye devam etmektedir ki Mekkeli olup Medine’ye göç eden ensar orada asla hırsızlığa, soyguna, tacize kalkışmamıştır.

Sokakların devletten aldıkları maaşa, verilen tıbbi ve eğitimsel desteklere rağmen dilenci çocuklarla dolması, bunların inatla Türkçe öğrenmemeye azmetmeleri, trafiği, hayatı menfi etkilemeleri ise vakurdan uzak olduklarının işaretidir, helal ve alın terine olan inançsızlıkları, nankörlükle karışık doymak bilmezlikleridir.

Keza bu göçmenlerin ülkede hakim olan mezhep dışında bir mezhebe bağlı olmaları da din içindeki yerlerini ve aslında bizimle aynı noktaya bakmadıklarını göstermektedir. Bu maalesef yöresel çatışmalara dahi sebep olmaktadır. (Oysa Allah’ın dini tektir ve mezhepler din olamaz, yorumdan ibarettir.)

Ülkede uzun yıllardır karşılaşılmayan kökü kazınmış hastalıkların onların gelişiyle yeniden ortaya çıkması ve halkımızı tehdit etmesi ise sadece savaşın sonucuna bağlanamayacak kadar mühim bir temizlik ve sağlık sorunudur.

Onlara yapılmakta olan mali yardımların, sıradan ülke insanlarından fazla olması ise sosyal adalet ve huzuru bozmakta, ülkedeki muhtaçlara verilebilecek dikkat onlara kaymaktadır.

Örnekleri çoğaltılabilecek bu haller bize gösterir ki;

Bu mülteciler, muhacir değildir, sıradan göçmenlerdir.

Ülkelerindeki savaş ve zulümden kaçmışlar ancak o zulme savaşma azmini gösterememişlerdir.

Suriye’de yaşanan zulmü dilleriyle ve kalpleriyle dahi (çoğusu) lanetlemekten uzaktırlar.

Ev sahibi ülkeye duydukları minnet asgari seviyededir.

Sağlık, inanç ve sosyal alışkanlıkları bakımından bizden farklıdırlar ve gelişim için çaba göstermemektedirler.

Tüm ihtiyaçları karşılandığı halde ahlaksızlık ve hırsızlığa meyilli yapıları ahlaki zaafiyetlerine delil teşkil etmektedir.

Durumlarında sabitlik ve şeffaflık yoktur.

Netice olarak mülteciler olrak gelenler zulümden kaçmış olmakla misafirimizdir ve elimizden gelen yardımı yapmak boynumuzun borcudur. Lakin onların da buna saygı duyması, ülke menfaat ve kurallarına uygun yaşaması, bizlerin onlar adına verdiği zulme karşı savaşa destek olmaları lazım gelir.

Bayramlarda ülkeye gidilebiliyorsa her daim orada yaşanabilir demektir ve bu en çok göze batan meseledir.

Onlardan burada servet yığanlar kadar onlar adına buradakilerden kendilerine siyasi ve mali çıkar sağlayanlar ile onların sırtından servetler yapanlar ise en az onlar kadar mesuldür, suçludur.

Onlara düşen hak ve hakikat uğruna, Kur’an yolunda cihat etmek, zulme direnmektir. Beşeri kaygılarla hatta menfaatler uğruna burada keyif sürerken, orada çarpışan soydaşlarını görmezden gelmek onlara yakışmayandır.

Bu mesele bura halkının menfaatlerine dokunmaya başlamadan tedbir alınması ise kamunun görevidir. Çünkü devlet mültecileri almakta elbet haklı olsa da asli görevi kendi vatandaşlarının huzur ve asayişini sağlamaktır.

Bunun hem onlar hem bizler adına sınav olduğu muhakkaktır ancak bunu suistimal etmek ne onların ne de içimizden çıkacak bazılarının hakkıdır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Bütünleşemeyen İslam

İslam’a hizmet nedir

İslam’a hizmet nedir “… Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir