Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Tekfir ve irtidat
imanilmihali.com
Tekfir-ve-irtidat

Tekfir ve irtidat

Tekfir ve irtidat İslam’a ait dinden çıkma-çıkarılma ile ilgili terimlerdir ve irtidat kulun kendi rızasıyla, tekfir başkalarının şahitliğiyle dinden çıkmak demektir. İrtidatın beşeri cezası yok ancak tekfirin vardır. Mürtedin ve şayet haksızsa tekfir edenin cezasını verecek olan Allah’tır.

Tekfir ve irtidat

İslam dini hoşgörü ve esenlik dinidir ki İslam’ın kelime anlamı da; huzur, barış, esenlik ve sadece Allah’a teslimiyettir. Dolayısıyla bu dine giriş ve çıkış kulun rızasıyladır.

İslam’a girmenin şartı öncelikle Kelime-i Şehadet getirmek (dille söylenmesi, kalpten hissedilmemesi bile yeterlidir) ve takiben dini vecibeleri kabullenmektir ki Kur’an ve Hz. Peygamberin sünneti bunlar arasındadır. Dine giren müslümandır ve müslümanın da kelime anlamı ‘Allah’a teslim olan’ demektir.

Dinde zorlama yani ikrah yoktur. Bu nedenle kul dine girmeye veya çıkmaya zorlanamaz ve bu iş zorla yapılırsa da dinen ve Allah katında zaten hükmü ve değeri yoktur.

İman etmek ise Amentü duasında anılan altı alt konuya (Allah’ın varlığına, Tek’liğine, kudretine, kitap ve peygamberlerine, meleklerine, ahirete ve kadere iman) kalple iman ve dille de bunu ifade etmektir. İman edene de mü’min denir ki mü’minlerin hepsi müslüman fakat müslümanların hepsi mü’min değildir. Çünkü İslam’a girmek ve iman etmek farklı şeylerdir.

Konumuzda anılan irtidat birisinin diliyle dinin hüküm ve inançlarını reddettiğini, artık bu dinin gereklerine uymayacağını ifade etmesidir ki buna dinden çıkmak denir. Dinden çıkanın adı da mürteddir.

Tekfir

Tekfir, birilerinin bir müslümanın hal ve hareketlerine bakarak onu din dışı ilan etmesidir ki kulun bu durumda rızası veya onayı aranmaz.

Kur’an ise bize dinin sadece Allah’a ait olduğunu ve imanı bilenin sadece Allah olduğunu defalarca haykırır. O kadar ki insanın sınırsız günah işleme hatta haram yeme hakkı dahi vardır. Tüm bunlar dine ait ve insanın melek olmadığına ispat örneklerdir. Yani kul günah işleyen ve sonrasında tevbe edendir. Çünkü Kur’an tevbeye muazzam bir kıymet verir ve en kafirler için bile bu tevbe kapısı daima açıktır.

Dolayısıyla ameller dinin göstergesi olsa da imanın göstergesi değildir. Çünkü zulme karşı direnmek ameli hariç amel imandan değildir. Mesela namaz kılmayan birisi imanın değil İslam’ın veya ibadetin gereğini yapmamış olur. İslam hukukunda ve arap geleneklerinde ise dinin gereklerini yapmayanlar kötülenmiş ve karalanmıştır ki alenen günah işleyen, günahın vebalini reddedenlerin durumu böyledir.

Tekfir kul dinde kaldığını söylediği sürece suçlayanları zan altında bırakır. Ne zaman ki kul da dinden çıktığını diliyle ifade ederse o zaman din dışılık gerçekleşmiş olur. Arap coğrafyasında ve Asr-ı Saadet döneminde yapılan uygulamalar cihadlar ve İslam’ın filizlenmesi zamanına denk geldiğinden ve küfür cephesi tek bilek olarak İslam’a saldırdığından farklı ve sert tedbirler almayı gerektirmiştir.

Lakin ahir zamanda İslam’a ait yayma ve beka sorunu kalmadığından bu tedbirler yumuşamış, ülkelerin hukuk sistemleri ve zihniyetler tekfiri neredeyse ortadan kaldırmıştır. Çünkü nihayetinde tekfir bir ispat meselesidir ve doğru değilse muazzam kötülükte bir iftiradır.

Bir müslümanın kâfir olduğuna hükmedilmesi onu pek ağır dünyevî sonuçlara, müeyyide ve mahrumiyetlere mahkûm etmek anlamına geldiğinden, tekfir konusunda çok titiz davranmak gerektiği açıktır. Bu, bireysel bir isnat ve iddia anlamındaki tekfir için de toplumsal bir yargı anlamındaki irtidad için de böyledir. Gelişigüzel tekfir iddialarına dayanılarak irtidad hükümleri uygulanamaz.

Tekfirin olumsuz sonuçlarına göz atacak olursak; yersiz yapılan tekfir, fert açısından ağır sonuçlar doğurmasının yanında toplum hayatında kapatılamayacak yaraların açılmasına, birlik ve bütünlüğün zedelenmesine ve parçalanmaya sebep olur. Çünkü bu durumdaki bir kimse, gerçek durumunu Allah bilmekle birlikte, toplumda müslüman muamelesi görmez, selâmı alınmaz, kendisine selâm verilmez, kestikleri yenilmez. Müslüman bir kadınla evlenmesine müsaade edilmez. Öldüğünde cenaze namazı kılınmaz. Müslüman kabristanına gömülmez.

Tekfir bu denli ağır sonuçlar doğurduğu içindir ki, Hz. Peygamber Medine toplumunda, münafıkların varlığını bildiği halde onları küfürle itham etmemiş, temelleri hoşgörüye bağlı bir İslâmlaştırma siyaseti izlemiş, pek çok hadiste de “Ben müslümanım” diyeni küfürle suçlamaktan sakınmayı tavsiye etmiştir.

Bir hadiste “Kim bir insanı kâfir diye çağırırsa, yahut öyle olmadığı halde ey Allah düşmanı derse söylediği söz kendisine döner” (Buhârî, “Ferâiz”, 29; Müslim, “Îmân”, 27) buyurulurken, bir başka hadiste de şöyle denilmiştir: “Bir insan müslüman kardeşine ey kâfir diye hitap ettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner” (Buhârî, “Edeb”, 73; Müslim, “Îmân”, 26).

Bir kimseyi küfürle itham ederken göz önünde bulundurulması gereken husus, o kimsenin küfür olan bir inancı gönülden benimsediğinin iyi tesbit edilmesidir. Muhatap küfrü açıkça benimsemiyorsa, onun inanç, söz veya davranışı ile küfre girdiğini söyleme konusunda temkinli olmak gerekir. Hz. Peygamber’in anılan tavsiyelerini göz önünde bulunduran bilginler “ehl-i kıbleden olup da günah işlemiş bulunan bir kimseyi bundan dolayı tekfir etmemeyi” Ehl-i sünnet’in temel prensipleri arasında zikretmişlerdir.

İrtidat (riddet) ve mürted

“ … Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara 2/217)

İrtidat ise kişinin kendi rızasıyla dinden çıktığını ifade etmesidir ki dinden çıkana da mürted denir. Bu durumda kul o ana dek gayet muntazam bir müslüman bile olmuş olabilir. Kendisi ifade ettiğinden de artık dinde kalması söz konusu değildir. Bu kimsenin mürtedden sonraki adı kafirdir.

İrtidatın tekfirden en büyük farkı kulun kendi beyanıdır ve bu hal akla, kalbe, delile, dini hususlara da uygun olduğu için şüpheye yer bırakmaz. Müslümanın irtidadı; görülmesi, duyulması, itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şahitlik edilmesi hallerinde sabit olur.

Mürtedlerin dinen cezasına bakılacak olursa da öncelikle o kişilerin tevbe etmesine imkan tanınması, inkarda ısrarcı oldukları hallerde de cezalandırılması söz konusudur. Burada kritik nokta şudur ki; bu tevbeye zorlama ve ceza uygulama işi Kur’an emri değil örf kaynaklıdır (Tevrat ve İncilin etkisi de yok sayılamaz çünkü o dinlerde de dinden çıkmak cezayı gerektiren bir haldir) ve dinden çıkana cezayı dünya ve ahirette verecek olan sadece Allah’tır.

Toplumun veya kulların ceza uygulaması dini değil örfi bir husustur ve kişi dinden çıksa, sonra yeniden girse sonra yeniden çıksa bile bunun cezasını veya sevabını verecek olan sadece Allah’tır ve Kur’an hiçbir ayetinde beşeri bir yaptırımdan söz etmediği gibi o kimseleri nasipsizlik, afsızlık, azap, hidayetten yoksunluk gibi hep dini kayıplarla tarif eder.

Dinden dönenlere Hz. Peygamberin ağır cezalara hükmetmesi ise ilgili ayetler nuzül olana kadardır. Peygamberin hükmünün Kur’an ile neshedilmesi ağır beşeri cezaları da ortadan kaldırmıştır.

(Not; Fıkıhta kişinin İslam dininden dönmesine irtidat (riddet), dinden dönene de mürtedd denir. Gelenekte, irtidat eden kişinin öldürülmesi gerektiği hususunda ittifak vardır. Hanefiler, irtidat eden kadını bundan istisna ederler. İrtidat eden kişiye, öldürülmeden tevbe teklifinde bulunulması gerektiği, bunun Hanefiler’e göre müstehab, diğerlerine göre vacip olduğu söylenir.[8] Geleneğe göre irtidat eden kişi; ölür, öldürülür veya ülke dışına kaçarsa sahip olduğu malları mülkiyetinden çıkar. Borçları ödendikten sonra malları Müslümanlar için ganimet sayılarak beytü’l-mala devredilir.[9] Ebu Hanife’ye göre, Müslüman iken kazandıkları mirasçılarına intikal eder. İmameyn’e göre ise her durumda malı mirasçılarına intikal eder. İrtidat eden kişinin nikâhı düşer, Şafiiler’e göre ise irtidat eden kişinin karısı iddet beklemelidir. Gelenek, irtidat edenin öldürülmesinin Kitap, sünnet ve icma ile temellendirmeye çalışmıştır.)

Burada çok mühim bir başka mesele daha vardır ki o da şudur; müslüman camianın diğer dinlere özenmesini, yanılgıyla onları tercih etmesini engellemek, İslam’dan çıkışı kışkırtan ve kolaylaştıran hatta özendiren tutum ve davranışlara tedbir getirmek. İslam’ı tamamen tanımaktan uzak camia için teknolojik gelişmeler ve diğer dinlere ait misyonerlik faaliyetler dikkate alındığında bunu sağlamak elbette zordur. Lakin örnek olmak zorunda olan müslümanlar imanlarıyla İslam’ı ve imanı sevdirmeli, tanıtmalı ve kayıpları engellemek için gayret etmelidir ki bu gayretin içinde asla kuvvete, zulme veya şiddete yer yoktur.

Sonuç

Tekfir, müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir. İrtidad ise müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir. Bu itibarla tekfir bir şahsın başkaları tarafından küfrüne hükmedilmesi, irtidad ise kişinin kendi irade ve ifadesiyle İslâm’dan ayrılması ve hukuk düzeni tarafından da mürted sayılması demektir.

İslâm kültüründeki tekfir ve irtidad kavramları, din ve vicdan hürriyetinin sınırlandırılması ve tehdit altında tutulması değil, toplumun ortak değerlerine ve dinî inançlarına karşı alenî saygısızlık ve saldırganlığı önleme, toplumda gerekli olan huzur ve sükûnu güvence altına alma, nesilleri inkârcılığın olumsuz etkilerinden koruma, tekfir edilen şahsa gerekli yaptırımların uygulanmasıyla da kamu vicdanı açısından adaleti gerçekleştirme gibi gayelere mâtuf bir tedbir ve toplumsal sağduyu refleksi niteliğindedir.

Din ve iman bir gönül işidir. Kulun dine girmesi de çıkması da kendi hür iradesine bağlıdır çünkü bu sınavın gereğidir. Hz. Peygamber (sav) dahi ancak tebliğ ve davetle görevlidir ve dine sokmakta zorlama yetkisine sahip değildir. Çünkü hesap soracak olan sadece Allah’tır.

“İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez. İşte onların cezası; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetinin üzerlerine olmasıdır. Onun (lânetin) içinde ebedî kalacaklardır. Onların azabı hafifletilmez, onlara göz açtırılmaz. Ancak bundan sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârda ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.” (Al-i İmran 3/86-90)

Dinden dönene uhrevi cezanın dışında dünyevi bir ceza Kur’an’a göre yoktur.

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara 2/256)

“De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” (Kehf 18/29)

“Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir zorba değilsin. O hâlde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf 50/45)

Lakin; tekfir yani birisini din dışı ilan etmenin vebali büyüktür. O kimse gerçekten dini inkar ediyor, gerekelriyle alay ediyor olsa bile imanı kimse bilemeyeceğinden kulun itirsfı beklenmeli ve sonra karar verilmelidir. Çünkü şayet kul günahlarına rağmen dinde kalmaya sebat ediyorsa onu din dışı ilan edenler büyük günah işlerler ki tekfir nedeniyle o kulun maddi ve manevi kayıplarının da vebali din dışılıkla itham edenleredir.

Tekfir şayet bir yalakalık, çıkar sağlama, birilerine yaranma veya bir ideoloji veya fikri yaymak veya tam aksine engellemek gibi beşeri maksatlarla yapılıyorsa bu çok daha büyük bir suç, iftira ve zulümdür ki cezası da çok daha büyüktür.

Tekfiri haksız olarak yapana ise İslam hukuku yalancılık, zulüm ile ayetlerin işaret ettiği cezalardan başkaca ceza öngörmez. Lakin unutulmamalıdır ki İfk olayında olduğu gibi bu iftira ve din adına karalama hem kişisel haklara hem de Allah’ın haklarına ve hem de Kur’an’a saldırı ve riayetsizliktir ki cezası misliyledir. Tekfiri yersiz olanlara verilecek ceza irtidattan farklı olarak beşeri hükümler de içerir ki bu hükümler daha ziyade yalancı şahitlik, yalan ve iftira cezalarıdır.

Son söz; kulun dine girmesi ve içinde kalması olması gerekendir. Allah günahları (şirk hariç) affeden ve tevbe kapısını hep açık tutandır. Rahmetlidir, merhametlidir. Kulun dini terki istenmeyen ancak kulun hür iradesine kalmış bir şeydir. Bu durumda alacağı cezayı verecek olan da Yüce Allah’tır ve aslen beşeri cezası yoktur.

Tekfir ise yalan ve ithama gebe olma ihtimali nedeniyle çok daha hassas davranılması gereken bir konudur ve gerçek değilse ve hele bu suç bir çıkar için yapılıyorsa vebali kaldırılamayacak kadar büyüktür.

İslam İlmihali 1, TDV Yayınları, 2002 istifade edilmiştir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Din ve Fıtrat

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir