Anasayfa / Global siyonizm / Türk ve İslam olmak nedir?
imanilmihali.com

Türk ve İslam olmak nedir?

“Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran 3/142)

Uyanmak ve dirilebilmek için üçüncü adım Türk ve Müslüman olduğunu hatırlamak, gereklerini yerine getirmektir. Çünkü bu iki değer etle tırnak gibi ayrılmaz bütündür.

“Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.” (Atatürk, Nedim Senbai, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., s. 102, 1979) Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Dünya tarihindeki tüm savaşların ortasında Türkiye vardır. Türkiye’nin coğrafyasındaki tüm kaderi belirleyendir. Bundan sonra da öyle olacaktır. Buna küresel dünya savaşları dahildir.

Türklük beşeri hayatın zorluklarını aşmak için şarttır. Maneviyatın doğru cevabı ise İslam’dır. Mühim olan Müslüman veya Türk doğmak, öyle olmak değil, bu nimetlerin hakkını vererek adam gibi, İslam gibi, Atatürk gibi yaşamaktır. Kulun bu yolda önünde iki güzel örnek vardır ki ikisi de Mustafa’dır. İlki Muhammed Mustafa (sav) yani Peygamberimizdir, dini, imanı yaşayarak tam ve güzel gösteren örnektir. Diğeri Mustafa Kemal Atatürk’tür ki imana ve vatan aşkına sarılı benliğiyle Türklüğü ayağa kaldırmış, Türklük kıymetlerini yeniden hatırlatmış, esaret ve karanlıkları dağıtarak memleketin bekasına Allah’ın izin ve desteğiyle imkân sağlamıştır.

Allah’a tabi ve kul olabilmek; Kur’an’ı anlayarak İslam’ı, sınırları ve görevleri öğrenmek, Hz. Peygamberi örnek almak; O’nun Kur’an ahlakı ve sahih sünneti ile huylara çeki düzen vermek, Mustafa Kemal davasını anlamak; Türklüğün değerlerini hatırlayarak zorluklara göğüs gerebilmek için şerefle ve mertlikle dik durmaktır.

Merhum Mehmet Akif Ersoy 11 sene Ortadoğu’da dolaştıktan sonra “Müslümanlık ta, insanlık ta sadece Anadolu’dadır” demekle Anadolu İslam’ının nasıl temiz, nasıl Kur’ansal ve Türk dokulu olduğunu ifade etmiştir. Bu övülesi Anadolu İslam’ının şekillenmesinde, Türklük bilinci doğrudan etki etmiştir. Çünkü mertlik ve sebat, cesaret ve ahlak Türk’ün ananesidir ve esir düşmektense ölmeyi yeğleyen bu ulus zulme direnmeye, dinine ve ezanına son nefesine kadar bağlıdır. Çünkü Türk olmak, Türküm diyebilmek, vatana sadık, bayrağa sahip, şehit olmaya istekli olmaktır.

‘Türk ve Müslüman’ kelimelerinin batıda hala aynı manada kullanılması boşuna değildir. Çünkü batı güçlü ve çağdaş medeniyet denilince İslam aleminden sadece Türkiye’yi anlar. Kurtuluş savaşı sonrası mübadele esnasında Batı Trakya’daki Müslümanlar ile ülkemizdeki Rumların takası anlaşmasında da Türk kelimesi (veya Osmanlı) yerine ‘Müslüman’ kelimesinin kullanılması göstermiştir ki Türkiye hür ve gönüldaş İslam aleminin bağımsız yurdudur ve Türk hisseden herkes Türk’tür. Bu nedenle Türk milliyetçiliği kafatası milliyetçiliği değil, yürek milliyetçiliğidir.

Atatürkçü olmak; laikliği yaşarken dine saygılı olmak, dini yaşarken akla ve bilime uymaktır. Türkiye Cumhuriyeti bugünkü hür ve nispeten yaban otlarından temizlenmiş İslam’ını, özgürce haykıran ezan seslerini, huzurla ibadet edebilmesini Atatürk devrimlerine borçludur.

İslam’ın hala ayakta ve egemen olabilmesi çağlar boyu Türkler sayesindedir. Bu misyon Yüce Allah’ın Türk’e verdiği en mukaddes görevdir. Türk olmak güveni, dürüstlüğü, barışçılığı, imanı, esir olmamayı, zulümle savaşı gerektirir ki İslam’ın da emri başka bir şey değildir. Yani Türklük ezelden beri sahip olduğu öz nitelikleri sadece İslam’da bulduğu ve gönlüne düşen ilahi ateş bunu emrettiği içindir ki İslam’a tabi olmuştur.

Türklük din değildir, millet olma bilincidir ve Türk örfleri ile İslam ayrı şeylerdir. Lakin Türk örflerinin tamamına yakını maneviyatla içiçe olduğu içindir ki ahlak ve namus ön plandadır, günlük hayata giren kandiller, mevlitler, lokma dökmeler, kabir ziyaretleri, mukabeleler, hatimler İslam’ın hayata yansıyan yüzü olarak toplumda geniş kabul görmüştür.

Putçuluk, ecdatperestlik, şeyhperestlik (pirizm) Türk örflerinde yok ise bunun sebebi imana saygılı Türk halkının Kur’an’la sağlam köprüler kurmasıdır. Anadolu’ya tasavvuf yoluyla İslam’ı taşıyanların tamamı Kur’an yolunda yürüyen Allah kullarıydı ve onlar sadece Kur’an ile konuşurdu. Bu aşı Türklerde öylesine kuvvetli tutmuştu ki tarikat ve meşreplerin bugünkü acınası haline rağmen, Türklük hala zamana aldanmayarak o tarikatların ilk zamanlarından kalma Kur’ani İslam’a tutunmaktadır.

İslam olmak; huzur, barış ve esenlik için sadece Allah’a teslim olmaktır ki Türkler sadece Allah yolunda yaşar ve ölürler. Aksine davrananların kafa kağıtlarında ne yazarsa yazsın mazilerinde Türklüğe ve İslam’a aykırı bir şeyler muhakkak vardır ve bir kısmı da devşirme Yahudi veya başka bir şeydir. Çünkü Türk ve İslam olmak iki kere su verilmiş çelik gibi sert ve mukavim olmak, zorluklardan yılmamak, inançtan dönmemek, tembellik etmemek, esir olmamak demektir.

Hristiyanlığın yayılması korku ve kaosa, Yahudiliğin yaygınlaşması yalan, tehdit ve sihre dayalıdır. Müslümanlık ise hak ve son din olarak sürekli artan taraftarlarıyla doğal mecrasında usul usul akmaya devam etmektedir. Çünkü yalana, tehdide, sihre ihtiyacı yoktur. Bu yüzdendir ki son yıllarda diğer dinler küçülürken büyümekte, tüm yaşanmış zulüm ve geri kalmışlıklara rağmen mazlum ve mağdurların sesi olmaya devam etmektedir. 1900’lerde Müslümanların dünya nüfusuna oranı % 12,4 iken bu rakam 2000’de % 29,9’a yükselmiştir. Yani yükselen değer Müslümanlık yarınların inancı olacak ama maalesef bu arada iblislerin hedefinde durmaya devam edecektir.

Bu yüzyılda İslam’ın en güçlü ve akıllı kalesi Türkiye’nin belinin kırılması ve kendi canının derdine düşmesi şeytani saldırıların temel uğraşlarından birisidir. Türkiye yeni yüzyılda başarılı olabilecek, öne geçebilecek insan ve bilgi birikimine sahiptir, sahneden kovulması karara bağlanan İslam’ın en iyi, en akıllı, en güzel şekilde yaşandığı tek ülkedir. Yani Türkiye pek çok yönden büyük engeldir, aşılmalı, yıkılmalı, kırılmalıdır. Bunun için Türkiye’yi diğerlerinden farklı kılan şeyin etkisizleştirilmesi lazımdır ki bu Atatürk Cumhuriyetçiliğin laik dini yani Kemalist Kur’an dinidir. Müslümanlar bu gaye uğruna tarikatlaştırılarak parçalanacak, akılsızlığa ve Kur’ansızlığa mahkum edilecek, kurucusuna düşman edilecektir ki Türk direnci kırılabilsin. Omurga bir kez kırılınca da zaten gerisi kolayca gelecektir.

Bu gaye Türkiye küresel sistemlerin merkezine otursa bile devam edecek bir kindir. Yani yeni dünyada Türkiye’ye verilecek rol dini kökenli değil muhtemel sosyalist bir rol olacak, laiklik, Atatürkçülük, İslam ve tarih bilinci silinmeye zorlanacaktır. Bu sadece ülkemiz için değil tüm dünya devletleri için tatbik edilecek bir usüldür ama bizlerin bu değerlere kudretli tutunuşları, bizi o damarlardan koparıp almak isteyenlerin daha şiddetle asılmalarına sebep olacaktır. Lakin akıllı bir idareyle inanç ve manevi boyutları birey ve toplumla sınırlı tutarak, devleti küresel ekonomiye paralel hale getirmek de mümkündür. Doğru olan da budur. Hezeyanla, acemice küreselliğin karşısına tek başına çıkmak ise kabul edilemez bir risk olacaktır. Lakin şayet bu tez doğruysa ülkemizi çok yakında bir sosyal demokrat (küreselci) iktidarın beklediğini söylemek abartmak olmayacaktır. Müteakip senaryolarda şayet İran veya civar komşu ülkelerin silah zoruyla sisteme dahil edilmeleri planı var ise bu da bizi güçlü bir ordu sonucuna götürecek, modern silah sistemleri ve kalabalık bir ordu yeniden görülür olacaktır.

Laik Türkiye Cumhuriyetinin, Türk ve İslam motifine dayalı dik duruşu tüm İslam alemine örnektir. İslam evrenseldir ve İslam cihana egemen olacaksa, bu örnek Türkiye Cumhuriyetinin şiddet ve zulme karşı duran ama dosta güven veren, akla dayalı ama gönle ses veren, muhafazakar ama modern yapısı ile mümkün olacaktır. Petrolü yakında bitecek Ortadoğu’nun iki seçeneğinden birsi terör ve savaşa müracaat etmek, diğeri laik Türkiye örneğinden yola çıkarak sıfırdan inkılaplar yaratmaktır. Bu inkılaplara dini idrakler (dinin kendisi değil) dahildir. Lakin görünen odur ki İslam ülkeleri henüz o olgunlukta değildir. Bu yüzden çoğu terörist muamelesi görecek, açlık ve kanla sınav edilecektir.

Bayrağın dalgalanmasına, ezanın okunmasına toz değdirmeyen bir Türk ve İslam anlayışını bezdirecek, susturacak güç Allah’ın izniyle yoktur, olmayacaktır. Türk’üm diyen Türk, İslam’ım diyen İslam’dır. O halde bunu yüceltmek ve daha ileri götürerek cihana Allah nizamını yaymak, bunu yaparken aklı komutan yapmak mecburiyeti vardır ki akıl burada bilimi, yasaları, doğru muhakemeyi temsil ederken İslam iman ve şeytana kanmama demektir. İslam’ın sancağı ile kahraman Türk bayrağı yan yana dalgalanmadıkça hem içeride hem de dışarıda esenlik ve huzur mümkün değildir. Kalbin bu iki yarısını birbirinden ayırmaya kalkmak kalbi ortadan bölmek ve bedeni öldürmektir ki buna müsaade edilmeyecektir.

Ticaret ahlakından, mahremiyete, haram korkusundan kamu malına el uzatmamaya kadar pek çok yasak Türk ve İslam olanın kanında, milli ahlakında vardır. Türk halkı harama uzanmaktan korkan, yasaklardan çekinen, helal ve sevaplara gönülden bağlı bir topluluktur. Bu yüzden asırlarca ticaretten kaçınmış ve ziraatla uğraşmıştır. Sanıldığı gibi kafasının çalışmamasından değil harama bulaşmaktan korktuğu için…

Evlerden eksik olmayan Kur’an ve dualar, gece yarıları yanan ibadet lambaları, sabah ezanıyla coşan yürek tesbihatları dinmeyecektir. Öte yandan birileri İslam’a saldırdığı anda, İslam sancağını yerlerde sürümeye kalktığı anda karşısında yine ve daima Türkleri bulacak, İslam alemi bir ve birlik olacaksa bu Türklerin etrafında olacaktır.
Şehit olma arzusunu taşıyan, dini ve vatanı için şehadeti arzulayan başka bir millet yoktur. Bu ruh Allah’ın bahşettiği şerefli bir ruhtur ve Türklük yanında İslam anılmasa bile İslam’la yan yana yürüyendir. Nüfus cüzdanlarında Türk ve İslam yazdığı halde hakkını vermeyenler ise muhakkak bir yerlerden kaçağı olanlardır. Bunların damarlarında asil kan dolaşmamakta, kalplerindeki gönül tahtalarında Allah yerine başka şeyler yazmaktadır. Cüzdanları üzerine bir aşk yaşayan bu kullar için üzülmeye gerek de yoktur.

Türklükle birleşebilen İslam, kudret (kas gücü) ve aynı zamanda hüccet (bilgi gücü)’tir. İslam, inancın gücünü, Türklük savaşma azim ve iradesini ifade eder ki Türk ve İslam olmak gönüllerin ve halkların düğünüdür. Milli değerlerini yitiren diğer İslam ülkelerini ise Müslüman olmak bile kurtaramamıştır.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanun ve nizamlar ilmin medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür.” 1930 (Afet İnan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 56) Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Yüce Allah, şanlı tarihin uzun safahat yıllarından sonra müşküle düşen Anadolu insanının saf yüreğinden fışkıran dualara cevap vermiş, lütuf ve merhametini göstererek yok olmanın eşiğine gelen Türk’e Atatürk’ü nasip etmiştir. İmandan ve Milletinden aldığı güçle Atatürk ve dava arkadaşlarına güç ve destek veren Yüce Allah, iyiliği ve kendi yolunda mücadeleyi ödüllendirmiş, iman sahiplerinin zayıf ve sayıca yetersizliğine rağmen orduları ile de destekleyerek, muzaffer kılmıştır. Önce Çanakkale’de ve sonra İstiklal harbinde Türk’ün muzaffer olmasındaki gerçek hikmet, Türk ve İslam olan bu Milletin yeniden Allah ve mertlik yoluna geri dönme arzusudur. Bu sayede sayısız düşman dize getirilmiş, sayısız aydınlanma inkılabı hayata geçirilerek bir yandan İslam yaban otlarından temizlenmiş ve diğer yandan Türklük unuttuğu değerlerine geri dönmüştür. Türk İstiklal harbinin ve Cumhuriyet İnkılaplarının gerçek başarısı da buradadır ve bu başarı yarının dünyası için daha bir başlangıçtır.

Milletin evvela imana ve sonra Kur’an’a dönmesiyle, din erdirici ve kurtarıcı bir mahiyet kazanmış, Atatürk ve dava arkadaşlarının Yüce Allah’ın bir rahmeti olarak bu topluma kazandırdıkları kalıcı mahiyete ersin diye de Cumhuriyet yönetimi halkın kaderi olmuş ve Atatürk sevgisi Cumhuriyet’le özdeş olarak kalplere yerleşmiştir.

Aydınlanan ve uçurumun kıyısından dönen Türkiye Cumhuriyeti’nin bu muazzam başarısı komşu devlet ve milletlerce de hayranlıkla ve gıpta ile izlenmiş, Türklüğün ve İslam’ın yaşadığı bu aydınlanma süreci onlara da umut ve örnek olmuştur. Bu uğurda saysız şehit verilmiştir. Ancak her bir şehit modern ve laik Türkiye’nin temeline feyz ve can katmış, bu vatan topraklarının kutsallığına kutsallık eklemiştir. Dünyanın tam merkezinde yer alan, sayısız nimetle mükâfatlandırılan bu mukaddes Anadolu topraklarını Türk’e emanet eden Allah, gerek Ortadoğu’ya, gerek Asya ve Avrupa’ya da yakın olmasını dileyerek oralara da iman ve şerefi taşımasını dilemiştir. Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet de tam olarak buradadır. Türk milleti sadece kendisi için değil, tüm iman alemi, tüm Türklük ve Türk gibi mert düşünebilen halk ve milletlerin, hatta dünya millet ve dinlerinin lideri olarak tüm mazlumların sesi, bileği ve lideridir. İblisin husumeti de bu yüzdendir.

Yüce Allah dünyada hızla yayılmakta olan şer fikirlerin, Siyonist şeytani hamlelerin, kapitalist ve emperyalist düşmanların mazlum milletleri ezmesine karşı durmak ve lider olmak için Türk Milletini seçmiştir. Tarihten gelen güçle, kültür ve örflerden kaynaklanan kudretle, İslam’dan aldıkları imanla Türkler bunu Allah’ın izni ve desteğiyle yapabilecek kudrettedir. Diğer tüm mazlum devlet ve milletlerin kaderleri üzerinde de etkili olan Türkler bu mesuliyeti taşıyacak iradeye sahiptir ve nasıl ki insan emaneti üstlenip cennetlere varis kılındıysa, Türkler de insani – beşeri yaşamın örnekleri olarak iyilik ve hakkaniyetin, adalet ve şerefin timsali olarak ahir zamanların emanetçisidir. Çünkü Yüce Allah, Atatürk’ü ve Anadolu’yu sadece Türklere değil, tüm cihana ve özellikle mazlum devletlere nasip etmiştir. Tarih boyu Türkler bu yüzden tarihten silinmemiş, Anadolu bu yüzden Türk’ten başka Kaan tanımamıştır. Zamanın en çetin ordularına karşı kazandığı zaferlerle bu aziz toprakları Yurt yapabilen atalarımız, tarihe yön verecek kahraman Türk devletlerinin tohumunu bu mübarek topraklara asırlar önce ekmiştir. Çünkü bu topraklar Allah’ın Türk insanına bahşettiği, adeta özenerek yarattığı, dünyanın merkezi, tüm coğrafya ve inanışların ortası, bereket ve rahmetin pınar başıdır.

O halde Türk olanlar ve Türk gibi hissedenler “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” sözünü korkusuzca sarf edebilmeli, Allah’a kul olmaktan gayri fikriyatı olmayanlar “La İlahe İllallah” (Tek İlah Allah’tır, Allah’tan başka İlah yoktur) diyebilmelidir.

Yüce Allah kendisine yardım edenlere yardım eder ve Allah iman edenlerin dostudur. Zulümle girdiği tüm savaşlarda olmaz deneni başaran Türk Ordusunun muzaffer olmasında elbette Allah’ın katkı ve yardımı mevcuttur. Yüce Allah haklı ve mazlum olanın kazanmasını dilemiş, zalimlere dur demiştir. Bu da demektir ki haklı ve doğru olan Türk Milletidir. Başta Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, yenilgi yüzü görmemiş iman ordusunun neferleri ‘Allah, Allah’ nidaları ile şehitlik mertebesine ulaşabilmek umuduyla siperden sipere koşmuştur. Asil kandan ibaret bu Türk askerinin, atası, kızanı, anası, kardeşi ile birlikte inşallah cennetlere mazhar olacağı da sönmeyen umudumuzdur.

Osmanlı İmparatorluğu, beylikten yükselen bir Türk devleti, sonrasında halifeliği bünyesine katmış bir İslam alemi olarak tarih ve kültürümüzün elbette değişmez ve kaliteli bir parçasıdır. Ne var ki pek çok hataları olmuş, iç ve dış gelişmelere dayanacak kudret ve hüccetten yoksun kaldığı için, ekonomi ve askeri alanda başlayan çöküşüyle parçalanmak zorunda kalmıştır. Küreselciliği anlamayan Osmanlı padişahları özellikle hilafetten sonra tamamen başka bir kimliğe bürünmüş, Türklük ve İslam birbirinden koparılmış ve Türklük arka sıralara indirilirken, Müslüman etiketi ilk sıraya yerleştirilmiştir. Etnik ve azınlıklar dahi bu dönemde Türklerden üstündür. Türklük ve İslam’ın birbirinden koparılması ise sonu hazırlamıştır. Velhasıl Siyonizmin farkına varamayan Osmanlı, şaşalı dönemlerindeki ilerici, inançlı, Türk ve mert yapısını kaybettiği anda gerilemeye başlamış, İstanbul’u aldıktan sonra maruz kaldığı menfi değişim sonunu hazırlamıştır. Çünkü Osmanlı İstanbul’u değil, İstanbul Osmanlı’yı almıştır.

Bugün hilafet ve saltanatı geri getirmek isteyenler siyonist zihniyetin kara büyüsü altındadır. Çünkü Cumhuriyet ilanı ile varlığı müddetince en derin darbeyi alan siyonizm en az yüz yıl vakit kaybetmiştir ve bunun acısını bu yardakçılarla Türk yurdundan çıkarmakta kararlıdır. Atatürk düşmanlığı ile hilafet arzusunu yan yana koyanlar bunu çok iyi değerlendirmelidir ki evlatlarımızın çağdaş ve emin geleceği Cumhuriyetin ve laikliğin devamına bağlıdır, akıl ve bilimi devlete rehber yaparken, dini vicdanlarda hür bırakmak doğru olandır. Türk yurtları üstündeki oyun çok eskidir, İblis’in ahdine kadar gerilere uzanır ve kıyamete dek de sürecektir. İblis’i ve ahdini tanımayan milyonlar ise yaşananları sadece para, güç veya enerji için sanacak kadar ruhsuz, bilinçsiz ve zavallıdır.

Türk ülküsüne en büyük hizmeti yapan Atatürk’ün dine hizmetlerini, yüceliğini Müslüman Türk milleti elbet öğrenecektir. Bu vatanda hür yaşayanların ahde vefa ve vatana sadakat yemini vardır ki her iki Mustafa’ya da sadık kalamayanlar ahde vefasızlardır. Bu bayrak altında insanca yaşayanların Allah’a kulluğu Muhammed Mustafa’dan, kula kulluk etmemeyi Mustafa Kemal’den öğrendiği ortadadır. Muhammed Mustafa (sav)’ya ve Mustafa Kemal’e bu ülke çok şey borçludur ve ülkemiz bugün İslam aleminin çağdaş önderi, batının hayran olduğu bir laik İslam devleti ise bu muazzez peygamber ve Atatürk iledir.

Bir Müslümanın Atatürk’ü sevmemesi olacak şey değildir. Çünkü kılınan namazların, tutulan oruçların, okunan ezanların selameti Atatürk sayesindedir, vatanın bütünlüğü, zulmün bitirilmesi, huzur ve güvenin sağlanması Atatürk iledir, ana babaların, evlatların düşman çizmeleri altında kirli namusları kader diye yaşamaması Atatürk sebebiyledir. Beden değil fikir olan Atatürk aşkı, ilahi değil beşeri bir aşktır. Bu aşkı putlaştırma şeklinde göstermek, şeytanların kendi imansızlık ve gafletlerini bizlere de bulaştırmak hevesidir. Heykele, minnet borcuyla koyulan bir karanfili, puta tapmak olarak niteleyenlerin, dini ve insanlığı bir an önce öğrenmesi şarttır.

Şura ve meşveret yani Cumhuriyet ve demokrasi Allah emridir. Bugün Atatürk ve Cumhuriyet’e düşman olanların arzusu tüm bu kazanımları ortadan kaldırmak, sadece Türkiye’yi değil, Türkiye’yi örnek alan tüm mazlum devletleri de karamsarlığa ve yokluğa mahkûm etmektir. Mesele Kuvayı Milliye’nin inanç ve umuduyla, o zaman ki gayret ve çalışmayla, o kurucu kadronun azim ve istikrarıyla buluşabilmek, aynı arzu ve isteği yaşatabilmektir. Bu sağlandığı takdirde Türk Gençliği kendisinde çok daha büyük işler yapmak için güç ve kudreti zaten bulacaktır. Gençliğin muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda zaten mevcuttur ve önünde Atatürk gibi muhteşem bir deha örneği durmaktadır. Bu nedenle yarınlar çok daha güzel olmaya gebedir ve bunu durdurmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Çünkü ok artık yaydan çıkmış, Türk Ulusu esaretini kaybetme noktasına geldiği o karanlık anlarda bir daha aynı hataları yapmayacağına yemin etmiştir.

Unutturulmaya çalışılsa da, tabelalardan kaldırılmaya çalışılsa da Atatürk ve ilkeleri şekilsel değil kalbi bir meseledir, tüm cihanın kurtuluş reçetesidir ve Atatürkçü görüşe düşman olanların anlayamadığı şey Atatürk aşkının kalplerden silinemeyeceğidir. Çünkü Atatürk adı gökyüzüne yıldızlı harflerle kazınmış, kalplerin en müstesna yerlerine konuk edilmiş, göz bebeklerine imza diye atılmış, fikirlere nefes gibi nakşedilmiştir. Bu sevda seli sayesindedir ki Cumhuriyet’in yıldızı her geçen gün parlamakta, ay yıldızlı bayrak daha bir gururla dalgalanmaktadır.
Türk ve Müslüman Türk Ulusu, ezele uzanan nice yüzyıllarda var ve bağımsız olarak hürriyet ve istiklal sancağını gururla taşımaya devam edecektir. Çünkü Atatürk ideali sadece bir mazi destanı değil, yaşamın vazgeçilmez felsefesi, geleceğin ışığıdır. Bu yolda en büyük görev Türk Gençliği’ne düşmektedir.

Zübeyde Hanım’ın bilezikleri ile mayalanmış Türk Kurtuluş savaşı ile inkılapları yapan kadronun tamamı bizlerden çok daha Müslüman ve imanlıdır. Çünkü onlar; en büyük ibadet olan cihadı layıkıyla yerine getirmiş, sabretmiş, yokluklardan dolayı pes etmemiş, zulme sessiz kalmamış, esir ve haysiyetsiz yaşamaktansa ölmeyi göze alıp Heyet-i Temsiliye ruhuyla çarpışmayı seçmiş, hurafe ve batıla savaş açarak İslam’ı yeniden Kur’an mihverine sokmuştur.

Allah Türk milletine yardım etmiş ve muvaffak olmasını dilemiştir ki bu boğaz harbinde de, Dumlupınar ve Sakarya’da da böyledir. O halde Allah kahraman ordumuzun başkomutanı Atatürk’e yardım etmiştir. Demek ki Allah Atatürk’ü sevmekte ve başarılı olmasını dilemektedir. Bu yüzden Atatürk her şeyden önce bir teolojik fenomendir. Sapık siyonist mantığa dünyada güç yetirebilen tek lider Ulu önder Atatürk’tür. Sadece O’dur ki ülkede masonik faaliyetlere tam on üç yıl kilit vurmuş, şeytani emellerine (bedelini canıyla ödemiş olsa da) izin vermemiştir.

Türk’e yakışan Atatürk ilke ve inkılaplarını çağa uydurmak, temel ve tamamlayıcı prensiplerin tümünü benimseyerek kültür ve tarihle bütünleşen milli his ve milli ahlakı yüceltmektir. Müslümana düşen, Allah’tan başka ilah tanımayarak, Kur’an ile yeniden yapılanmak ve doğru yolda sebat etmektir. İnsanın yapması gereken hür, namuslu, bilgili, sevgi ve merhamet dolu onurlu bir yaşam sürmektir. Adam olmak, bu üçünün birlikte yaşanmasıdır.

Türk ve İslam olanın arasını ayırmaya yeminli dincilik, şeytani emperyalizmin gerçekten zeki ve hünerli stratejilerinden, toplum mühendislerinden yardım almış ama asıl zaferini, dine uzak olanların neredeyse laikliği dinsizlik zeminine taşıyan gafletlerinden yararlanarak elde etmiştir. Sağ ise laikliği dinsizlik sayarak şeytanın ekmeğine yağ sürmüştür. Sonuç; kurumsal düşüncenin ve Atatürk aydınlığının yarattığı akılcı miras yerle bir olmuştur. Bu sebeple “İslam’ın göz yaşlarından laikliği dinsizlik sananlar kadar, dinsizliği laiklik sananlar da mesuldür.”

Dünyadaki en kutsal kardeşlik iman kardeşliğidir. Bu kardeşlik yarınlarda çok daha fazla kıymet kazanacaktır. İmanın iktidar olmadığı yerde şeytan ihtilal yapar. İman kardeşliği iman etmiş, sadece O Allah’a teslim olmayı dilemiş, araya başka kişi ve varlıkları sokmadan kulluk ve ibadette sadakat ve devamlılık (sürekli ibadet eden değil, daima aynı Allah’a bağlı kalan ilah değiştirmeyen) gösterenlerin, salih amel ve niyet üretenlerin kardeşliğidir. Bu aynı zamanda iman ve tevhidin de tarifidir.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran 3/103)

“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez ve yardımı terk etmez. Her Müslümanın, diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. Takva buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” (Tirmizî, Birr 18)

Mü’min güzel imana, ibadete ve ahlaka sahip, Allah yolunda cihat ve hicret eden, maddi veya manevi hayatını Kur’an dışı yollara sürüklemeyendir. Ve bütün mü’minler kardeştir. Bu kardeşlik iman kardeşliğidir ve tüm soy, ırk, akraba ilişkileri ötesinde Allah’tan korkan ve Allah’ı seven kulların gönül bağıdır.

Türklük, ahdi ve mesuliyeti ile şeytanları yenmek, en azından onlara bağlanmamakla mükelleftir. Kur’an’ın tek düşmanı zulümdür ve şirk dahi zulüm olduğu için afsızlığa mahkumdur. Şeytanın tüm art niyetleri de bir zulüm olduğundan, şeytana uyanlarca sergilenen her bir söz veya eylem zulüm içerdiğinden … Türk’e düşen zulümle cihad etmektir.

“Benim durumum, bir ateşin yanındaki kişinin durumuna benzer. Ateş yanıp etrafını aydınlattığı zaman, pervaneler ve diğer bazı böcekler kendilerini ateşe atmaya başlarlar. Adam yanmamaları için onları ateşten uzaklaştırmaya çalışır, fakat onlar buna rağmen kendilerini ateşe atarlar. Aynı şekilde ben de sizleri eteklerinizden tutup cehennem çukuruna düşmekten alıkoymaya çalışıyorum; ‘Buraya gelin, ateşten uzaklasın, buraya gelin, ateşten uzaklaşın’ diye bağırıyorum. Ama ne var ki, sizler elimden kurtulup doğruca cehennem çukuruna koşmaya devam ediyorsunuz.” (Hz. Muhammed (s))

Kurtuluş ve esenlik hem bu hayattaki beka ve hem de sonraki hayattaki esenliği tarif eder. Önce öğrenmenin ve sonra düzelmenin ve nihayet kurtulmanın hesabını yapabilmek için de tevbe ve dua ile imana, Türk olmanın şerefini hatırlayarak sineye dönmeye gerek vardır. Teşhis ve tedavi olmadan şifa gerçekleşmez. Aslı inkar ederek, güzeli reddederek bir yere varmak da mümkün değildir. O halde; akli ve kalbi uyanış, Türk ve Müslüman olunduğunu hatırlama, Kur’an’a dönme, niyet ve iradelerde öze dönüş esenlik için şarttır. Çünkü insan her boş geçen süre… ziyandadır.

“Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr 103/1-3)

Kur’an’ın en büyük yasakları ile İblis’in yeminlerinin ve İsrailoğullarının ahlaksızlığının birebir uyuştuğunu artık anlamak zamanıdır. Buradaki hikmet olacakları bilen Allah’ın insan yaratılmadan bile önce Levh-i Mahfuz’da tüm ayetlerini adaletle kaleme aldırmış olmasında saklıdır. Yani O, şeytan dahil kimin nasıl bir hayat yaşayıp, neler yapacağını ezelden bilendir. Şeytan bunların süslü gösterip körükleme vasıtası, israiloğulları gibi zalim nankörler yaşayan örnekleridir. Yasakların Kur’an ile bildirilmesi ise ilahi rahmet ve şefaat eseridir. Hatırlatıcı nasihatlerdir. Dileyen ders alır, dileyen almaz. Ancak her şeyin bedeli vardır. Bu şunun için mühimdir ki gaye gerek insan olmak, gerek mümin veya Atatürkçü olmak olsun doğru yol bir tanedir. Şeytanlar da işte bu yoldan saptırmakla görevlidir.
Görüldüğü üzere iman ve inanç boyutu, millet ve vatan kavramları, erdem ve namus faziletleri hep içiçedir. Biri diğerini tamamlar. Bunların aynı ruh ve bedende toplanması ise sizin kıymetinizi belirler. Bu kıymetten uzaklaşılan her bir an ziyandır…

Hızla ilerleyen medeniyet ve teknoloji yolunda bir an bile duraklamak geri kalmak demektir. Corona günleri sağlık hizmetleri bir kez daha göstermiştir ki üretimde esas gelir getiren işlerden de ziyade temel ihtiyaçlarda olmalı, gelişen teknoloji yaygınlaşmalı, bilgi seviyesi yükselmelidir. Dışarıya bağımlı ve muhtaç ülkelerin hali ortadadır. Bu nedenle ülkeler ve toplumlar üretmedikleri, gelişmedikleri, modern teknolojileri takip etmedikleri her gün … ziyandadır.

Tüm insanlık ve bilhassa İslam alemi süregelen aldanışlarını sonlandırmalıdır. Allah dostu Hz. İbrahim (as)’in her dinde ayrı bir yeri vardır ve hanif bir Müslüman olan Hz. İbrahim tüm dinlerin atası sayılacak kadar mübarek bir şahsiyettir. Kur’an bu anlamda O’nu över ve bu övme sadece Allah’a teslim olma, hakka yönelme anlamındadır ve bu nedenle de Hz. İbrahim tevhid eridir, haniflik örneğidir.

“Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim’i dost edindi.” (Nisa 4/125)

Hz. İbrahim’in alçak gönüllü, yardımsever, meşakkatli, sevgi ve merhamet dolu olması elbette güzeldir. Lakin O’nu Allah dostu yapanlar koşulsuz teslimiyeti ve putlara canı pahasına savaş açmasıdır. Hz. İbrahim küfre sapmış kavim içinde tek başına ve babasına ve zalim Nemrut’a karşı hakkı ayakta tutmaya çalışan, bu uğurda Allah’tan başkasından korkmayan, ateşlere razı olan, hak yolunda oğlu Hz. İsmail’i (as) kurban etmeye varacak kadar tevekkül sahibi güzel bir insan, makul bir kuldur. Bu cesaret ve sadakat neticesidir ki Yüce Allah O’nu seçkin kılmış ve yüceltmiş, ateşlerin dokunamayacağı yüce bir mevkine getirmiş ve ahiret yurdunda da yüce makamlar tahsis etmiştir.

Ahir zamanın İslam alemi maalesef putlara, Hz. İbrahim’in kavminden çok daha fazla tabidir, tapmaktadır. Ahir zaman putları sokaklarda, ekranlarda peş peşe boy gösterirken bırakın o putlara savaş açmayı, o putları ilah olarak kabul ettiği halde bunu itiraf edecek kişi sayısı yok denecek kadar azdır. Sokaklar ve ekranlar bu viral enfeksiyon gibi bedenlere bulaşmış putlarla dolup taşarken kimi sihir ve büyüden, kimisi yıldızlardan, kimi ruh ve cinlerden, kimi türbelerden, kimi ölülerden, kimi şeyhlerden, kimi para ve kişilerden, kimi bizzat şeytan ve soyundan, kimi nefsi ve aklından medet umar, haber almayı diler, Allah ile kendisi arasında aracılık edeceklerine ve şefaat sunacaklarına itimat eder haldedir. Şirkin tanımından, iblisin ahdinden habersiz Müslüman kitle bu nedenle bir türlü mü’min olamamakta, Hz. İbrahim ve ehlibeytinin vasıf ve ilhamlarına yaklaşamamaktadır. Böyle olunca da İslam alemi kan ve göz yaşına mahkum bir halde yokluğa doğru kayıp gitmektedir.

Kur’an’a mesafeli insanlık gafletini telafi etmek yerine, putlara taptığını ve şeytanlara aldandığını inkar etmekle meşguldür. Oysa putları yakmak Allah emridir. Putlar ortalıkta boy gösterirken hak ve duru din İslam’dan bahsetmek mümkün değildir. Cahiliye Araplarını kıskandıracak kadar Müslümanlıktan uzaklaşan İslam alemi, cahil Arapların reçel ve tahtadan yapılmış putları yerine sayısız put üretmiş, her bir putun arkasına cin ve şeytanları koymuş, nefsini, kişileri ve bilimi ilahlaştırarak her şeye sözde akılla çare bulmaya başlamıştır. Tamamı şeytanın oyunu ve Siyonizm’in şovu olan bu gaflet fırtınaları nedeniyle gözler kör, kulaklar sağır ve akıllar tutulmuş haldedir. Kalpler ise imansızlıktan kapkaradır ve tevhid sokaklardan çekileli çok zaman olmuştur. Tamamı cahil ve zavallı haldeki İslam ülkeleri laikliği anlayamamış, Kur’an’ı terk etmiş haldedir ve ahirette nasipsizlerden olacağını bir türlü idrak edememiştir. Şimdiki zalim müşrikler de ilahlarına kurbanlar kesmektedir. Ama bu kurbanlar artık cahiliye dönemindeki gibi deve yahut kuzu değil benlikleri, haysiyetleri, insanlıkları, şeref ve namuslarıdır.

İslam alemi, bir an önce nefsini terbiyeye, iman için yalvarmaya, nimet ve rızıklara şükretmeye, merhamet ve bağışlamaya, her suretle cihada, aklı kullanmaya, hurafelerden arınmaya muhtaçtır. Orucu, namazı bozan şeylerle oyalanan, dinle adeta dalga geçen İslam alemi imanı bozan şeylerden bihaberdir. Dini namaz ve tesettürden ibaret sanan, oruç ve zekatla cennetlere gideceği masallarına aldanan İslam alemi gerçeği elbet görecektir lakin o vakit geç olacaktır.

Hakikat Allah’tan başka ilah olmadığıdır. O yaratılanlara hayat veren de, o güç ve mevkileri bahşeden de , o servetleri dağ gibi yığan da Yüce Allah’tır ve bu sınav olsun diyedir. Herkesin sınavı kendisine, herkesin putu kendisinedir. Kul, hiç olmazsa doğru tarafta, Allah dostları yanında olduğunu ispata mecburdur.

İsyan gidişatı değiştirmek için başkaldırıdır. Bu doğru yol gösterici ile yapılırsa ümit ve gelecek yaratır, yanlış rehberle hedefi ıskalar, yıkımı getirir. Biri lanetlik, biri rahmetlik iki isyan vardır. Adem isyan etti, isyanının basiret üstüne olmadığını anlayıp, suçunu itiraf ederek boynunu büktü ve kurtuldu. İblis ise inat ve kibre oturan isyanında haklı olduğunu öne sürerek isyan üstüne isyana girip battı. Doğru isyan yaratıcılığın, ermenin, tevhidin temelidir ve basiret üzerine yürümelidir. Peygamberlerin isyanı ve şeytanın isyanı en büyük isyanlardır. Şu farkla ki şeytanın isyanı basirete değil, haset-kin-inada oturmuştur. Peygamberlerin isyanı ise basiret mesnetlidir. Doğru isyana kutsal isyan da diyebiliriz. Basiret üzere çağırmayan benliklerin isyanı, isyan değil hüsrandır. Bunun en tipik örneği de siyasal İslam’dır. Şeytan isyanların hedefini saptırmada büyük bir ustadır. En büyük zararı da böyle verir.

Tedavinin evveli teşhis, aydınlanmanın evveli uyanmaktır. Dizilerle arseniğe alıştırılan zihinler, sevgisiz paraya tapar haldeki kalpler arınmak için evvela durum tespiti yapmalı, hatalar ve gaflet noktaları anlaşılmalıdır ki düzelme ve iyileşme yaşanabilsin. Tevbe ve dua kapıları daima açıktır. Cehalet prangaları kırıldığı müddetçedir ki aydınlıkları, kara bulutlarla örtmek mümkün olmayacaktır. Cehalet sadece okuma yazmama bilmek değildir. Bilgiye ulaşmamak, bilgiyi aramamak, olan bilgiyi kullanmamak, bilgiye inanmamaktır da. Bilgiyi kötüye kullanmakta, bilgiye sırt dönmek de, karanlık bilgileri silah yapmak da cehalettir. Aydınlık ise doğru bilgi ışığında yürümektir.

“Her kim de işlediği zulmünün arkasından tövbe edip durumunu düzeltirse kuşkusuz, Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Maide 5/39)

“Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min 40/60)

Siyonizme karşı aldanışları bitirmenin, yapılan gaflet ve cehaletleri sonlandırmanın gereği olan tevbe ve dua acizliği kabulün, pişmanlıkla af dilemenin, yapılan hatadan dönmek için, bir murada ermek için, hayır diye düşünülen bir şeyin gerçekleşmesi için el açmak, yalvarmak ve Yüce Allah’tan aman dilemektir. İçten ve samimi olması gereken dua ve tevbe, evvela küfrün terki için olmalı, iman vermesi için Allah’a yakarışla devam ederek, maddi isteklerden ziyade manevi nasipler için olmalı, bağışlanmak ve o hatayı tekrarlamamak azmiyle affedilmeyi umarak sadece Allah’a yapılmalıdır. İnsan cennetlerdeki ilk günahından tevbe ile arınmıştır. Bu hayattaki aldanış ve gafletlerinden de yine tevbe ile kurtulacaktır.

Gurur getiren ibadettense, gözyaşı getiren eksikliğe sarılmak gerekir ki cennetliğim diyen bu yüzden cehennemdedir. Ahir zamanlarda kullar çağın artan imansızlıklarının da etkisiyle küfür ve şirk denizlerinde boğulmak üzeredir.

Elinizden çok şey gelmese de sizi kurtaracak iki şey vardır; Allah herkesi kabiliyeti ölçüsünde mesul tuttuğu için zulme ne kadar yapabiliyorsanız karşı durmak ve şerri-şeytanları yenemeseniz ve bertaraf edemeseniz de asla onlara esir ve taraf olmamak.

Küreselci siyonizmin dini manada can düşmanı Kur’an’dır. İncil, Tevrat ve Zebur’u tarumar eden şeytanlar Kur’an’a el süremedikleri için ‘inkar’ yolunu seçmiş, bununla da yetinmeyip Hz. Peygamber ve İslam’ı da yok saymıştır. Şeytanlar hakikatin sadece Kur’an’da olduğunu ve kurmaya çalıştıkları düzenin Kur’an ile lanetlendiğini bilmektedir. Bu yüzden isterler ki kitleler uyanmasın ve Kur’an’a yaklaşmasın. Yaklaşsa da anlamadığı dille okusun, gerçeği bulamasın ve iman-amel edemesin, ibadetle yetinsin.

İslam Yüce Rabbimizin korumaya aldığı Kur’an rehberliğinde kıyamete kadar sürecek dindir. Esenlik, huzur, barış ve sadece Allah’a teslimiyet demek olan İslam asla değişmeyecek, bozulmayacak ve Allah dilemedikçe yerine başkaca bir din gelmeyecek olandır. İslam ilk günkü gibi duru ve saftır çünkü Kur’an ile ilkeleri belirlenmiş bu din, Kur’an değişmediği için ilk günkü gibi parlak ve temiz muhafaza edilmektedir.

İslam alemi koyun sürüsü değildir. İnsanlar halktır, halk İslam’ı hak eden Müslüman kitledir ve Kur’an sömürülenler uyansın ve yönetime gelsin isteyendir. Günün en çok arzulanan adalet, barış, huzur, esenlik, rızık ve bereket gibi kavramları bizler Kur’an’dan uzaklaştıkça da hayal olmaya devam edecektir. Çünkü ayetin ifadesiyle Peygamber şöyle diyecektir. “Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.”(Furkan 30/25)

Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi “Kur’an göklere çekildi ve onun dini adına yeryüzünde yalan ve hezeyan kaldı.” Yazık ki toplumun bugün Kur’an’la dostluğu kalmamıştır. Hâlbuki kese doldurmaktan başka bu hayattan beklediği kalmayanlar Kur’an’la kucaklaşma sürecini başlatacak olurlarsa dinimiz bizim aleyhimize yıkım aracı olarak kullanılamayacak ve kader ufuklarımızda yepyeni aydınlıklar parlayacaktır. Ancak o zaman ki İslam, oy delisi particileri, para delisi kodamanları, şirk askerlerini boğacak ve toplum üzerine esenlik ve bereket yağacaktır.

Muhammed suresinde (47/7) bildirildiği gibi “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” Bu uyanış, yeniden Kur’an’la yapılanma ve dini tekrar ayağa kaldırma manasınadır ve muhafazası gerekli olandır. Bu bir kulluk görevidir ki Allah rızasına ulaşabilmenin yolu da budur. İslam kaynaklarını pisleten zehir odaklarından kurtuluş, arı dine, doğru yola, Hakk’a yönelerek mümkündür ki bunun en temel ve değişmez kaynağı Kur’an’dır. Kaldı ki farz ve sünnet mukayesesinde taht daima farz’ındır.

Kur’an ile yeniden yapılanmak denilince anlaşılacak olan bir reform değildir çünkü reform bozulan bir şeyi yeniden düzenlemek ve rayına oturtmaktır ki İslam için bu yanlıştır. Çünkü İslam bozulmamıştır, bozulmaz. Dolayısıyla dinde reformdan söz edilemez. Hristiyanlığın yanlışı buradadır ki kilise ve papalık kendisine çeki düzen vereceği yerde reform hareketleriyle dine düzen vermiş, neticede üç mezhep, onlarca şeytani dokunuş ve zulüm hasıl olmuştur. Bozulan, dinci tayfasının şirkleştirdiği yapma dindir ve bunun İslam’la alakası yoktur.

Kur’an Allah’ın ayetlerini evren, insan, Kur’an şeklinde derlemekte ve bunların üçünü de Kitap olarak ifade etmektedir. Dolayısıyla okunması gereken bu üç kitap Allah’ın ayetleridir ve görülmesi, okunması, sevilmesi gerekendir.

Vefatından sonra Hz. Aişe validemize Peygamberi soruyorlar. Diyor ki; “Kur’an okuyun. Peygamberin hayatı, davranışları ondadır.” O yüce insanın dini, imanı, ibadeti, ahlakı Kur’an’daysa hepimizinki Kur’an da olmalıdır. Toplumun ahlaki olgunluk ve değerlerini şimdi tarafsız olarak mukayese edelim. Sonuç? Hüsrandır.

Muhammed İkbal şöyle diyor; “Kur’an’ın menzil ve maksadı başka, bugünkü Müslümanların hareket ve ayinleri başkadır. Onların kalbinde ateş yanmıyor. Onların göğsünde Muhammed Mustafa yaşamıyor” Yine İkbal şöyle sesleniyor; “Softa ve mollanın eserisin, Kur’an’daki hikmetten hayat almıyorsun. Kur’an ayetleri ile senin ilgin, Yasin okuyup rahat ölmekten ibaret.” (Cavidname, beyit, 244,991)

Söz hakkı Kur’an’ın, din Allah’ındır. Okunmayan, anlaşılmadan okunan, üzerinde düşünülmeden okunan Kur’an’ın dine katkısı olmaz, yeniden dirilmeye hiç olmaz. Kur’an mealen, düşünülerek, rehber edinilmek gayesi ile okunmalı ve manası anlaşılmaya çalışılmalıdır. Arapçaya gömülmüş Kur’an molla ve softaların tek gayesidir ki insanlar bir şey anlamasın ve danışılacak makam onlar olsun ve bu sayede payelensinler. Oysa Allah ile kul arasında hiçbir varlık veya kişi olmaz. Tek aracı Kur’an’dır ve aranan her şey O’ndadır.

Aydınlanmanın, dirilişin tek çıkış yolu Kur’an dinine geri dönmek ve yanlışlardan arınmaktır. Yoksa korkulur ki çok geç olacaktır. Bugün dünya küresel Siyonist yahudiciliğin kontrolü altındadır. Uyanış, Kur’an yaşam dışı ilan edildiği için gerçekleşememektedir. Kitleler yazık ki mürid olma, cennetleri paylaşma umuduyla şirk batağında debelenip durmaktadır.

Hz. Peygamber kendisinin ve Ehlibeyt’inin cennetinden emin değilken, cennet tapusu dağıtanlara artık dur deme vaktidir. Gerçek cennet Allah’ındır. O cennetin anahtarı ise Kur’an imanıdır. Ötesi boş ve nafiledir. İslam’ın, insanlığın ve Türk’ün selameti, Allah’ın himayesindeki Kur’an’dadır. Din Allah’ın, hüküm Allah’ın, kudret ve ilim sadece Allah’ındır ve Kur’an Yüce Allah’ın mübarek kelamıdır. Biliniz ki kirliler kirlilerle… temizler temizlerledir. Ateş ve toprak misali herkes dengini, yoldaşını çok geç olmadan elbet bulacaktır!

Dünya bir yangın yerine dönmüş durumda. İnsanlık, adalet ve barışın tesis edildiği özgürlükçü ve adil bir düzenin hasretini çekiyor. Bu düzeni de; hak, barış, iyilik, şefkat, merhameti esas alan bir dine mensup oldukları için uydurma veya muharref dinler değil ancak İslam kurabilir. Millî Görüş’ün Lideri Erbakan’ın öncülüğünde Yeni Bir Dünya’nın kurulması için başlatılan D-8’lerin insanî prensiplerini burada belki yeniden hatırlamakta fayda var : 1. Savaş değil, barış! 2. Çatışma değil, diyalog! 3. Çifte standart değil, adalet! 4. Üstünlük değil, eşitlik! 5. Sömürü değil, işbirliği! 6. Baskı ve tahakküm değil, hürriyet ve insan hakları!

Kur’an’dan sonra kitap gelmeyecektir. Şayet gelseydi muhtemelen ayetler bizden şöyle bahsederdi;

“Allah’a andolsun, o ümmete Kur’an’ı verdik. Fakat şeytan onlara batıl ve hayasız işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır.”

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılmadılar. Parçalanıp bölündüler. Allah’ın nimetini unuttular. Hani onlar bir ateş çukurunun tam kenarındaydı da onları oradan kurtarmıştık. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”

“İbrahim’in kavmi ile Lût’un kavmi ve Medyen halkı da (yalanlamışlardı). Muhammed de yalanlandı ve nihayet o inkârcılara mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni inkâr etmek nasılmış, (gördüler).”

Bu ayetler hakkımızda hala inmediyse ve toptan helak olmadıysak bu Allah’ın rahmeti ve vaadi sebebiyledir… bizlerin Müslüman ve mü’min olduğumuz için değil!!! Peki Hz. Muhammed (sav) ve Ulu Önder Atatürk bugün yaşasaydı bizler hakkında ne düşünürdü? Onların yüzüne bakabilir miydik?

Mü’min, Tek Allah ve iki Mustafa için yaşayan ve ölendir. Rabbim her iki Mustafa’dan da razı olsun. Bizler onlardan razıyız, tüm melekler ve peygamberler de razı olsun. Amin!

“Güneş, dürüldüğü zaman, Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman, Dağlar, yürütüldüğü zaman, Gebe develer salıverildiği zaman, yaban hayatı yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman, diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman, amel defterleri açıldığı zaman, gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman, cehennem alevlendirildiği zaman, Cennet yaklaştırıldığı zaman, herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.” (Tekvir 81/1-14)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Onurlu yaşam, insan olabilmek

İnsan olmak, kurtulmayı düşünmek için kafidir. Hürriyetler, haklar, temel ihtiyaçlar noktasında her insan bir evrendir, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

50 + = 52