Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / Türkler ve İslamiyet / Türkler Allah’ın yeryüzündeki ordularıdır
imanilmihali.com
Allah'ın orduları

Türkler Allah’ın yeryüzündeki ordularıdır

Türkler Allah’ın yeryüzündeki ordularıdır

TÜRKLER VE İSLAMİYET

Allah niçin, Allah’tan başkasının hükmünü kabul etmemiş, tek yaratandan başkasına boyun eğmemiş, insanca yaşama şartlarını her zaman savaşarak korumuş olan Türk toplumunu var etmiştir? Allah niçin Anadolu’da Türkler’in yaşamasını, Türk olma bilincinin kuvvetlenmesini nasip etmiş ve Anadolu Türk yurdu olmuştur? Allah’ın hesabı, herkesin hesabı üzerindedir. Doğrular tüm toplumlar tarafından öğrenildiğinde, ‘Türkiye Türkler’e bırakılmayacak kadar değerlidir’ diyenler Anadolu’da Türk milletinin yaşıyor olmasına şükredecekler. Şimdi bunlar için çok fazla kahır etmeye gerek yoktur.

Türkler; tarih boyunca insan toplumlarını öldürmek, hüküm altına alıp zulmetme iradesiyle yaşamış olanların karşısında durmuş, boyun eğmemiş, diğer insan toplumlarını korumuşlardır. Türkler, Allah’ın yerdeki ordularıdır.

Var edildikleri günden bu güne Allah’ın dinini/öğrettiği yaşam ilkelerini yerde korumuşlardır. Din yaşam demek olduğu ve dinde/yaşamda baskı ve zorlama olmadığı için, Allah’a ait olan dini/yaşamı bir millet olarak korumak, insanca yaşam şartlarımız korumaktır. Yaşantımızdan hesaba çekileceğimize ve ahiret hayatına inanıp inanmamak herkesin kendi kararıdır. Bu kararı verirken herkes kendi iradesinden sorumludur. Bu, dinin/yaşamın inanç olan sınav yönüdür.

Fakat insanlar yalnız değil toplum olarak yaşarlar ve semavi kitapların tüm insanları ortaklaşa ilgilendiren kısmı, tarif edilmiş olan yaşam ilkeleridir; ahlâklı, adaleti dimdik ayakta tutarak barıştan ve yardım etmekten yana yaşamak. Bir millet olarak Allah’ın dinini/öğretilerini korumak, insanca yaşam hakkımızı korumaktır. Zulüm edecek, adaleti ve ahlâklı yaşamı ortadan kaldıracak olanlara karşı boyun eğmemektir. Temelinde, insanca yaşam şartlarının korunmasıdır.

Türkler tarih boyunca tek Tanrı’dan başka ilâh olmadığına inanmış olarak kendi örf ve adetleriyle yaşayıp hâkimiyet altına girmedikleri gibi, bu konuda birçok millete yardım da etmişlerdir. Cihad ederek Allah’ın dinini korumak; zulmün olmadığı insanca yaşam şartlarına sahip çıkıp, barış ve adalet içinde yaşama şartlarımızı koruyarak Allah’ın öğretmiş olduğu yaşam düzenini istediğimizi ve böylece, Allah’ın ve O’nun iradesinin taraftarı olduğumuzu ispat etmektir.

Kral Nemrut (belki de Nemrudiye demek doğru olandır), Hz.İbrahim’i yakmak için bir ateş yakmış. Bir karınca başının üstünde bir damla suyla son sürat koşarken başka bir karınca, bu telaşla nereye gittiğini sormuş. Su damlasını taşıyan karınca ‘Duymadın mı? Kral Nemrut, Hz. İbrahim’i yakacakmış, oraya gidiyorum’ diye cevap vermiş. Diğer karınca gülmeye başlamış ve ‘Sen ateşi görmedin herhalde, başını döndür de bir bak, neredeyse göğe değecek. O bir damla su o ateşe ne yapar ki?’ diye sorunca diğer karınca cevap vermiş; ‘Olsun, hiç olmazsa hangi tarafta olduğum belli olur…’

Her şey Allah’ın hükmü ve kontrolü altındadır. Tüm mesele; yerdeki bu kısa hayatımızda hangi tarafta olduğumuzu ve sonrasında da aynı şekilde yaşayacağımızı gösterebilmektir. Hepsi bu.

İslam dininin/yaşamının, Arap yorumu ile Türkmen yorumu arasında çok büyük bir fark vardır. Arap toplumunda din/yaşam ve inanç, Allah ve cehennem korkusu üzerine yaşanmaktadır. Korku üzerine kurulmuş bu inançla da binlerce yıldır insanları sömürüyle ve cahillik çemberi içinde tutarak yönetmişlerdir. Türkler ise tarih boyunca Allah’ın sevgisini kazanma ve bu sevgiyi kaybetmeme üzerine yaşamışlardır.

Bu nedenledir ki Türkler tarih boyunca oldukları her yerde adalet ve doğrulukla hükmetmiş, gerekmedikçe savaşmamış, topraklarını sonuna kadar korumuş, zulmedene bile kötülük yapmamıştır. Allah sevgisi ile yürekleri dolu halde yedi kıtaya hükmetmiş, doğruluk ve cesaretin timsali olmuştur.

İslamiyet’in bugün geldiği nokta da Türklerin etkisi buradadır. Bu sevgi ve adalet duygusu yerine korku, zulüm ve inançsızlık politikası izlenmiş olsaydı ne o coğrafyalarda İslamiyet yayılır, ne de Müslümanlık bu kadar saf ve güçlü kalırdı. Yüce Kur’an’da ve sahih hadislerde açık bir şekilde “Türk” adının geçmemesi, Türk’ün kast edilmediği anlamına gelmez. Dahası bugün modern dünyada görülen yaşam ilkeleri ve İslamiyet’in gelişimine doğrudan katkı sağlayan savaş ve coğrafyalar düşünüldüğünde bu ayet ve hadislerde bahsedilenin (Doğrusunu Allah bilir) Türkler olduğu anlaşılacaktır.

Türk kapsamı içine giren ırk, halk, toplum, aşiret, devlet, soy ve kavimlerin tümü düşünüldüğünde Yüce Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’ün diyene!” veciz sözü daha iyi anlaşılacaktır. Dikkat edilirse bu tasnifte mezhep, dil yoktur. Türk gibi ahlaklı İslam yaşayan, doğruluk ve adalet ile Yüce Allah’a yönelen, Allah uğrunda ölmeyi severek kabul eden herkes nerede yaşar ve hangi dili konuşursa konuşsun Türk olmayı hak eder.

Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi; gerçek Müslümanlık Anadolu’dadır. Bu coğrafya ‘ya sevk edilmiş, bu topraklarda köklendirilmiş, dünyanın merkezi olan bu yerlerde hür, emin, mütevazi, güçlü ve Allah sevgisiyle yaşayan ve etrafına örnek olan Türk’ler İslam’ın da insanlığın da geleceğidir. Çünkü Türk’ler hurafelerden uzak, masum ve temiz kalpli yaklaşımları ile Kur’an ve hadislere koşulsuz itimat etmiş, kalplerini İslam’a onuna kadar açmış, İslam sancağı altında yaşamayı arzu etmiş, bunu yaparken menfaat arayışına girmemiş, ödül ve cezayı sadece Yüce Allah’tan beklemiştir.

Ortadoğu Müslümanlığı gibi maddi çıkarları esas almamış, dünyevi makam ve ünvanları elinin tersiyle itip sadece Allah rızasını aramıştır. İnşallah sonsuza kadar da bu güzellik Allah’ın izniyle bu şekilde devam edecektir.

Müslüman camiasının bugün yaşadığı içler acısı durum Anadolu İslamiyet’inden nasiplenmemiş olmasındandır. Önder ülke Türkiye’nin her alanda olduğu gibi din işlerinde de örnek ve ileri seviyede olması; Kur’an’ı anlayarak en az bir kere Türkçe okumasında, dini siyaset veya dünyevi çıkarlara alet etmemesinde, zulme ve haksızlığa karşı koyması sebebiyledir.

Anadolu köylerindeki sulandırılmamış, hurafeleştirilmemiş, nemalandırılmamış, sadece Allah sevgisini simgeleyen ve sadece Allah rızasını arzulayan bu İslamiyet anlayışı İslam’ın olması gereken tarifidir. Batının veya bizzat Ortadoğu’nun empoze etmeye çalıştığı tercüme edilmiş İslamiyet Allah’ın emrettiği “din” değildir. Çünkü Allah’ın dini; iman, ibadet ve ahlak üçayağına oturmuş, adalet ve hakkı savunan, ahiret hayatını hedef alan, eşitlik ve hoşgörü temalı dindir.

Bu dinde ne ruhbaniyet vardır, ne şahsi menfaat. Arzu edilen menfaat sadece Allah rızasıdır ve Türk’lerin İslam’ı sadece Allah içindir. Bunun dışında düşünenler, İslamiyet’i Türk gibi yaşayamayanlar; ya geçici olarak nefsine ve şeytana uymuş Türk’lerdir ya da bunlar Türk ve Müslüman değildir. Çünkü Türk olup Allah’ın emirlerine karşı gelmek tüm tarih boyunca olduğu gibi asla mümkün değildir.

Tevbe kapısı hep açıktır, yanlıştan dönmek her zaman mümkündür. Kur’an’ı Türkçe olarak ve Atatürk’ün nutkunu bir kez okumak hem dünya hem ahiret meselelerinin anlaşılmasına yetecektir. İşte bu mesele Atatürk’ün din anlayışının da temelini oluşturur. Çünkü anlaşılmayan din başkalarına mahkûm olur. Tarihini bilmeyenler başka milletlerin oyuncağı olur.

Atatürk sayesindedir ki Türklük bilinci ortak kültür ve tarihi değerlerle yücelmiş, İslamiyet tefsir ve meal ettirilerek Anadolu insanına sunulmuş, sadece Anadolu’da değil tüm dünyada temiz, arı vaziyette gönüllere taht kurmuştur. Demek ki başarı anahtarı buradadır. Şimdilerde yok edilmek istenen bu iki manevi değer, yani tarih ve kültür ile İslamiyet, ülke üzerinde oynanan oyunların ortak paydasıdır.

İslamiyet’in ortadan kaldırılması ancak Türklüğün yok edilmesiyle mümkündür. Türklüğü kaldırmak zordur. Çünkü Türkiye’yi yok etseniz de Türklüğü kaldıramazsınız. O zaman yapılacak şey Türklüğü sulandırmak, kandırılmışlarla ülkeyi bölmektir. İslamiyet’te nasibini benzer şekilde Arapça’ya ve tarikatlara mahkum edilerek almıştır ki insanlar okumasın ama dinlesinler. Ruhban sınıfının teşkilini hedef alan bu yaklaşım ki ruhbaniyeti Allah yazmamıştır, İslamiyet’i sosyal bir hobiye çevirmek veya başka dinlerle kaynaştırmak hedefini güder. Oysa Allah’ın son dini İslamiyet’tir ve bu dinin koruyucu askeri Türk’lerdir. Kim ki sebepsiz yere, Türklere, Peygamber ocağında yetişmiş Türk askerine, İslamiyet’e zarar verme gayretindedir, o ne Türk ve ne de Müslümandır.

Son söz olarak; Kur’an’ı en az bir kere anlayarak (Türkçe) okumak farz iken okumayanın, nutku bir kez okuyup Türklük meselesini kavrayamayanların dünyada da ahirette de mazeretleri yoktur. Hele Kur’an’ı en az bir kere anlayarak okumamak Allah’a karşı işlenmiş en büyük haksızlıktır!

TÜRKLER HAKKINDAKİ OLASI AYETLER

“Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (Bakara 2/251)

“Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.” (Mearic,70/40,41)

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Maide 5/54 )

“İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar.” (Muhammed 47/38 )

“Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.” (Enbiya 21/105 )

“Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” (Hac, 22/ 41 )

TÜRKLER HAKKINDAKİ OLASI HADİSLER

Bana benden önce hiç bir Peygambere verilmeyen beş şey verilmiştir. ( bunlardan biride) benim bütün kırmızı ve siyah kavime Peygamber olarak gönderilmemdir ( Ebi Zer-Ğıfari )

Büyük çarpışmada (Malazgirt) harbinin o kan gövdeyi götürdüğü günlerde “kırmızı çehrelilere” ( TÜRKLERE ) müjdeler olsun! Allah”a yemin ederim ki insanlar çatlasa da patlasa da Allah onları , hem bu dünya , hem de öbür dünyada kesinlikle mükafatlandırılacaklardır ( Tubeyin kab)

Şanı yüce olan Allah şüphesiz bana (ümmetime kırmızı çehreliler sayesinde ) İran’ı ve Bizans’ı ele geçirmeyi vaad etti. Bundan da öte; onların karılarını, çocuklarını, kölelerini ve bütün hazinelerini bana peşkeş çekti. Zira bana kırmızı çehrelileri (TÜRKLERİ) yardımcı kılmakla beni çok güçlendirdi. (Raşid b. sa) Sizler deriden çizmeler giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. O kadarki sizler küçük gözlü kırmızı çehreli yassı burunlu yüzleri sanki örs üstünde döğülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkanlar gibi sağlam (bir kavim olan) TÜRKLERLE çarpışırsınız ( Ey Ebu Hüreyre!)

insanların ( Allah katında ) en hayırlılarının, bu dine girmeden önceki devirlerde bu dinden en fazla yüz çeviren kimseler olduğunu görürsün. Oysa insanlar tıpkı ( has) madenler gibidir. cahiliye devrinde hayırlı olan kavimler İslam dinine girdikten sonrada bu dinin (en) hayırlıları olurlar. Sizden birinizin üzerine öyle bir zaman gelecek ki; bu kişi için beni görme isteği; onun aile ferdleri ve mallarının bir misli daha o kimsenin kendine verilmesinden daha sevimli olacaktır. ( TÜRKLERDEN öyle insanlar geleceklerdir ki onların Peygamberi sevme ve ona kavuşma sevgisinin önüne mal, mülk ve aile ferdleri de dahil hiç bir şey geçmeyecektir) (Ebu hüreyre)

“Ey Ali ! Sizler beni asfar ile ( rumlarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak ( bir millet ) “İSLAMIN YÜZ AKLARI” uluları gelir. Onlar öyle kimselerdir ki Allah yolunda cihad etmekten; ne bir kınayanın kınamasından ve nede onların dedikodusundan aska çekinmezler” ( ibn Kesir )

Benim onlarla veya onlardan bazıları ile birlikte olmam, sizlerle ya da sizlerden bazıları ile birlikte olmamdan daha güvencelidir ( Nasıf, et-Tac fi Ehadis er-Rasul)

Türkler size dokunmadıkça sakın sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Çünkü, Allah’ın ümmetine vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura Oğulları onların elinden çekip alacaklardır” (et- Taberani)

Yakın bir gelecekte kantura oğulları ırak ahalisini ıraktan çıkaracaklardır. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü, yassı burunlu, değirmi yüzlü insanlardır (ebul-Kemal)

Sakın Habeşîler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayınız (Türkler de böyledir). Hele TÜRKLER size ilişmedikçe sakın sizde TÜRKLERE ilişmeyiniz (onlara saldırmayınız) ( en-Neseş)

TÜRKLER size dokunmadıkça sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı insanlardır (el-Cüveyni)

Müslümanlar; yüzleri örs üstünde döğülmüş ve derilerle kılıflı kalkanlar gibi (sağlam) bir kavim olan TÜRKLERLE çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onlar yünden yapılmış elbiseler giyerler ve yünden yapılmış çarıklarla yürürler.(Sahih-u Müslim)

Allah bu ümmete mevalilerden bir ordu gönderecektir. Onlar ata binmede Araplardan çok üstün silah kullanmada onlardan çok daha mahirdir. İşte Allah bu dini onlarla yeniden ihya edecektir! çok yakın bir gelecekte Allah (C.C) ellerinizi (yurt ve yuvalarınızı) bazı yabancılar (TÜRKLER)’le dolduracaktır. Onlar aslanlar gibi cesurdurlar. Harblerde düşmandan yüz geri edip kaçmazlar. İşte bunlar; daha önce sizin harbettiğiniz kavimlerle harbedecekler ve sizin ganimetlerinizi de onlar yiyeceklerdir. (Harblerde aldığınız ganimetler bundan böyle onların eline geçecektir) ( et-Taberani)

İstanbul; onun böbreği ele geçirilinceye kadar feth olunmayacaktır. Ya böbreği neresidir diye sorulduğunda o, AMURİYE demiştir ( el-Fiten)

İstanbul’dan önce ve İstanbul ise ROMADAN önce mutlaka fethedilecektir (el- fiten)

Ülkeleri ( düşmana karşı) koruma gücü on kısma ayrıldı: Bunun dokuzu TÜRKLERE ve biri diğer milletlere verildi. Yine böyle, cimrilikte on kısma ayrıldı; bunun dokuzu İranlılara ve biri de diğer milletlere, cömertlikte on kısma ayrıldı; dokuzu ehli Sudana biride diğer insanlara, haya da on kısma ayrıldı; dokuzu kadınlara, biride diğer insanlara, hased ( nifak ) de on kısma ayrıldı; dokuzu Araplara biri diğer milletlere, kibirde on kısma ayrıldı; dokuzu Rumlara biri diğer milletlere verildi ( et- Taberi)

Ben onların isimlerini, babalarının isimlerini, hatta (harb meydanlarında) binmiş oldukları atların renklerini dahi pekâlâ biliyorum. onlar, o dehşetli günlerde yer yüzünün en hayırlı süvarileri (yani akıncıları)dir. Siyah sancaklılar gelinceye kadar harbler kendi aranızda olacaktır. Daha sonra (hazar) Türkleri başkaldıracak ve sizler onlarla çarpışacaksınız. Bundan sonra bineklerinizin sırtındaki eyerler henüz kurumadan Mağrip halkı isyan edecektir. ( el-fiten)

Ümmetimden bir kavim Hindistan’a gaza ederler ve oraların fethini Allah onlara nasib eder. o kadar ki hind hükümdarları boyunları demir zincirlerle bağlı (esir) olarak gelirler. İşte Allah onların günahlarını bütünüyle affedecektir ( el-fiten)

Ümmetimden iki askeri birlik vardır ki Allah onları cehennem ateşinden mutlaka koruyacaktır. Bu birliklerden biri Hindistan’a gaza eder ve diğeri ise HZ İSA( a.s) ile birlikte olur ( ve ona yardım eder) (et-tac fi ehadis er-rasul)

Yüce Allah’ın HZ ADEM”i yarattığından bu güne kadar, şu sema gölgesinin altında katledilmek suretiyle öldürülenlerin en hayırlıları şunlardır: bunlardan birincisi Habildir. Onun kardeşi Kabi melun öldürmüştür… Daha Rumların kanlı harplerinde öldürülenlerdir. Bunlar bedir harbinde öldürülen (mümin)ler gibidir. Daha (Moğol) Türklerinin öldürdükleridir. Bunlar Uhud harbinde ölen (Müslüman)lar gibidir ( el- fiten)

Ben bu kan gövdeyi götüren harblere hele bir ulaşabilsem, ondan önceki (harbler) bana hiç gelir ve ondan sonra olacaklara aldırış bile etmem. Zira o kan gövdeyi götüren harb en büyük harbdir ve DECCALİN harbinden daha büyüktür. Zira deccalin ordusu bir milletten oluşur. Bu harbi yapanların ordusu ise birçok milletten oluşur. ( Konusu geçen harb Malazgirt savaşıdır ve karşı tarafta 12 kralın toplam 80 sancak altında 12şer bin askeri vardır ki bu 960 bin düşman eder TÜRK ordusu ise 25 bin kişidir yani aradaki fark 38.4 kattır hadis el fiten den alınmıştır)

Rumlar A”mak (antakya) ve mercidabık”a inmeden önce kıyamet kopmayacaktır. İşte bu sıralarda, onların karşısına şehirdeki bir ordu dikilir ki, bunlar yer yüzünün en hayırlılarıdır. Her iki ordu harbetmek üzere yerlerini aldıklarında Rumlar ; “bizimle (Araplar, yani) bizim karılarımızı ve çocuklarımızı esir alanlarla aramızdan çekilin ki biz onlarla çarpışalım. Müslüman (askerler) bunu kabul etmezler ve şöyle derler; “Sizinle (bu) kardeşlerimizin arasından Allah”a and olsun ki asla çekilmeyeceğiz. Bu sırada harbde başlamış olur. Müslümanların üçte birisi (harbetmeden) mağlup olur. Allah onların hiçbir zaman tevbelerini kabul etmesin. Bu arada Müslümanların üçte biride öldürülür, bunlar Allah katında en yüce şehitlerdir. Askerlerin geri kalan üçte biri Rumları yener ve fetihlerine devam ederler, ayrıca bir fitneye de düşmezler. İşte İstanbul’u da bunlar (TÜRKLER) fethedecektir. (ebu hüreyere)

Allah katında en ulu şehid şüphesiz ki denizlerde yapılan harblerde şehit olanlardır. Sonra ise Antakya ve civar kasabalarında (Rumlara karşı) şehit olanlar, daha sonra ise Deccal”a karşı şehit olanlardır (Abdullah b. amr b. el-Astan)

Kan gövdeyi götüren asıl o büyük harpler başladığında, Şamdan bir ordu çıkar. İşte bunlar Allahın gelmiş geçmiş en hayırlı kullarıdır (sözü edilen ordu halifenin Türk’lerden oluşan ordusudur.) (el fiten)

Utbe b. Nafi”den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir; Bir gazada AllahIN ELÇİSİ (S.A.S ) ile beraberdik. Hz. PEYGAMBERe batı tarafından ve üzerlerinde yün elbiseler bulunan bir kavim geldi. Onlar kendisine bir tepenin yanında kavuşmuşlardı. Onlar ayakta, Hz. PEYGAMBER ise oturuyordu. İçimden bir ses bana dedi ki; “Şunların yanına git de onlarla PEYGAMBERİN arasında dur! Ona bir baskın yapmasınlar!” Sonra (kendi kendime) onlarla bir sır konuşur, dedim ve yanlarına vararak onlarla Hz. PEYGAMBER”in arasında durdum (ve o konuşmalardan ) dört kelime belledim, bunları elimle de sayarım, (Hz. PEYGAMBER onlara şöyle diyordu) ; Sizler ( Araplar ) Arap yarımadasına gaza edeceksiniz. Allah onu size fethedecektir. Sonra İran’a gaza edeceksiniz. Allah orasını da size fethedecektir. Sonra sizler ( Osmanlı Türkleri ) Bizans’la gaza edeceksiniz. Allah orasını da size fethedecektir. Sonra yine siz (Osmanlı Türkleri) Deccala gaza edeceksiniz. Allah onu da fethedecektir.” Bunun üzerine Nebi “ya Cabir! Biz Bizans (toprakları) fethedilmedikçe Deccalın çıkacağını zannetmiyoruz dedi”

Amir b. Avr”ın rivayet ettiğine göre ; Hz. PEYGAMBER (S.A.S) şöyle buyurmuşlardır : “Sizler (rumlarla olan) en uzak sınır boylarında (mesela) Bevla da düşmana karşı nöbet tutmadıkça kıyamet kopmayacaktır” ; Ondan sonra Hz. PEYGAMBER – “Ey Ali! Ey Ali! Ey Ali!” diye seslendi. Hz. Ali, – “Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın elçisi (buyurunuz)” dedi . Bundan sonra Hz. PEYGAMBER şöyle buyurdu ; “Sizler Rumlarla mutlaka çarpışırsınız! Ne var ki sizden sonra ” İslamın yüz akı” bir ordu (OSMANLI) gelir ve Rumlarla, asıl onlar çarpışır. Onlar öyle kimselerdir ki; Allah yolunda olmaktan ve bir kınayanın kınaması ve nede dedikodusundan hiç korkmazlar. İşte onlar tesbih ve tekbir sesleri ile İstanbul’u fethederler. Ordan da daha önce hiç bir yerden alamadıkları miktarda öyle çok ganimetler elde ederler. Onlar bu ganimetleri aralarında kalkanları ölçek yaparak taksim ederler. Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne ulu kumandan, onun askerleri ise ah ne iyi askerlerdir. İstanbul’u ; Allah’ın evliyaları ( dostları ) olan kavimlere Allah nasip edecektir. Artık Allah onlara bir daha ölüm, hastalık, bela ve musibet yüzü göstermeyecektir. ( el-Fiten )

İstanbul’u fetheden zatın adı da benimki gibi Muhammed olacaktır ( el-Fiten ) (Mehmet ismi Muhammed isminin Türkçe yazılışıdır)

Nefsim elinde olan Allah”a yemin ederim ki ; yılanın sıkışıp hücresine girdiği gibi , imanda sıkışacak ve sonunda şu iki mescide ( mekke ve Medineye ) çekilecektir… Bu sırada Allah’ta öfkelenir, kılıcıyla onlara darbe ve mızrağı ile onlara hücum eder. ( Abdullah b. amra ; “Ey Abdullah Allah’ın kılıcı ve mızrağından maksat nedir? diye soruldu o da : émümin kullarunun kılıcı ve oku olmalıdır!” dedi). Artık bundan sonra Rumların hepsi helak olur. Sonra bu (TÜRKLER) Rum ülkelerine alırlar, onların bütün kalelerini ve şehirlerini tekbir ve tehlil sesleri ile ele geçirirler. En sonunda Heraklenin şehrine (İSTANBUL) gelirler ve Halici karşılarında (bir çarşaf gibi ) yayılmış olarak bulurlar. Daha sonra orayı (İstanbul’u) tekbir ve tehlil getirerek gth ederler. Onlar kükreyen tekbir sesleriyle öyle hücum ederler ki, surların bir tarafı düşer, sonra bir kere daha (ufukları dolduran ) tekbir sesleri ile hücum ederler. Bu defa surların diğer kısmı düşer. Ne var ki surların denize bakan (haliç) kısmı düşmez. Bundan sonra onlar ROMA’ya yürürler ve orasını da tekbir sesleri ile ele geçirirler. İstanbul’dan öyle çok ganimet alırlar ki onlar o gün ganimetleri (altınları) sayarak değil, ölçek, ölçek taksim ederler” (el-Fiten)

“Allah müminlerin (ordusu)na İstanbul ve Roma’yı tesbih ve tekbir sesleri ile fethini nasip etmedikçe kıyamet kopmayacaktır ( Amr. b Avf)

“Mülk ve bir diğer ifadeye göre hilafet, taa ki kırmızı benizli, sanki yüzleri örs üstünde dövülmüş, derilerle kılıflı, sağlam kişiler olan (TÜRKLER ) bu ululukta (hilafette) onlara üstünlük sağlayıncaya kadar, mutlaka benim torunlarımın elinde olacaktır. (Bundan sonra hilafet artık TÜRK’lere geçmiş olur) (el-Hamevi)

“TÜRK dilini mutlaka öğreniniz. Zira mülk ve saltanat uzun süre onların ellerinde olacaktır” (el-Kaşgari, Divan-ı Luğat et-Türk )

“Ümmetimin emirliğine (yani hilafete) en sonunda Kantura Oğulları (TÜRKLER) sahip olacaklardır.”

TÜRKLERİN ÂLİMLER TARAFINDAN TASVİRİ

Çevrenin insanlarına tesiri hususunda TÜRK ülkelerinden daha kuvvetli tesir eden başka bir ülke duymadık onlar, öyle şeylerdir ki, devletlerini, atlarını, hülasa orda yaşayan her şeyi TÜRK’leştirir ve TÜRKE has bir şekle sokarlar ( el cahiz)

Türkler; çokluk, cesaret, kahramanlık gibi özellikleri ile diğer milletlerden ayrılırlar onların yüzleri geniş, burunları yassı bilekleri kalındır Öfkeli, et yemeye çok düşkünlerdir. Yürümekten bıktıklarını sandığın zaman yeni yürümeye başlamış gibi at koşturduklarını, dağların başlarına tırmandıklarını görürsün Onlar büyük gayret ve himmet sahibi kimselerdir. Onlardan biri köle olduğu zaman dahi, efendisinin askerlerine kumandan olmakla yetinmez belki efendisinin yerine geçmek ister. Nitekim onların bu özelliklerine işaret eden Hz. Peygamber , ” TÜRK’ler size dokunmadıkça sizde TÜRK’lere dokunmayınız!” buyurmuşlardır ( el-Kazvini )

ATATÜRK DİYOR Kİ;

Atatürk’ün inkılap programının din alanındaki en kritik aşamasını, İslam dininin temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercümesi ve Türkçe okunması ile ilgili düzenlemeler oluşturmaktaydı. Atatürk bu konuda şöyle diyordu: “… Türk Kur’an’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapda neler olduğunu Türk anlasın…” (Osman N.Ergin, Türk Marif Tarihi, Cilt V, İstanbul 1977, s.1950).

Atatürk’e göre, “Bir insanın anlamadığı ve bilmediği şeye tam ve içten inanması imkânsızdı. Tam ve gerçek iman ancak bilmekle mümkün olabilirdi. İbadette kul için şart olan huşu ve samimiyet de yine ancak okuduğunu anlamış olmakla sağlanmış olurdu. Geçmişte Türkler kendi ulusal dillerinde değil sadece Arapça’yla Allah’a duada bulundukları için ne yaptığını ve yapacağını bilmeksizin adeta bir sözcüğün bile anlamını anlamadan Kur’an’ı ezberleyip beyni sulanmış hafızlara döndüler.” (Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları, s.365-367)

‘Türkler’ diyor Atatürk, ‘İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; geçmişin batıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet’ten uzaklaştıkları için, kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar. Gerçek İslam’ın çok yüce, çok kıymetli gerçeklerini olduğu gibi almamakta inatçı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor…’ (Sadi Borak, Atatürk ve Din, s.36-37) (Rönasans, Aralık 1991s.61)”

“Ata’nın dil ve tarih konularıyla yakından uğraştığı dönemdi. Zaman zaman Çankaya’daki toplantılarında ben de çağrılı olarak bulunuyordum. İsteği üzerine de Dil Kurumu’nda etkin görev almıştım. Din ve tasavvuf konuları üzerindeki çalışmalarımı da biliyordu. Böyle bir araştırı toplantısında birden bana seslenerek: -‘ Sizden bir ricam olacak. Bir ülkeye ve ulusa Tanrı katından bir yalvaç (peygamber [Farsça]) niçin gönderilir?’ dedi. Şu yanıtı verdim : -‘ O ülke ve ulus ya da kavim, bilinen ve benimsenen Tanrısal buyruklar, âhlak düzeni ve iman gereklerini toptan inkar eder ve dünya için olumsuz örnek olursa onları doğru yola iletmek için Tanrı görevlendirir. Bütün Tanrısal betiklerin (kitapların) birleştiği gerçek budur.’ Nasıl derinden bir soluk aldığı, yüzündeki mutluluk çizgileri, başıyla onaylaması gözlerimin önündedir. Dedi ki:

– ‘ Evet çok haklısınız. İşte bu nedenledir ki yüce Tanrı, Türk ülkelerine ve ulusuna, bir yalvaç göndermek gereğini duymamıştır. Çünkü Türk ulusu, İslam’dan çok çok önce tek Tanrı ınancına iyeydi (sahipti). Âhlak yapısını da hiçbir çağda bir yalvaca gereksinecek kadar yitirmedi. Kişioğlunun yaptığı putlara da tapmadı.’ Sonra da su açıklamada bulundu : -‘ Geçenlerde Ürdün Emiri Abdullah ülkemizdeydi. Şöylesi sırasında konu, İslam âlemi için kutsal sayılan yerlere geçmişti. Biliyorsunuz, bu kişinin babası Mekke Emiri şerif Hüseyin Paşa, 1. Dünya Savaşı’nın en bunalımlı döneminde, İngilizler’le işbirliği yaparak Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış ve Hicaz- Filistin cephesinin düşmesine asıl neden olmuştu. Emir Abdullah, üç yalvaç Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in aynı çevre ve aynı kavimler, yani Sami kavimleri Museviler ve Araplara gönderildiğini, bu nedenle de bu yerlerin Musevilik-İsevilik-Muhammedilik için kutsal olduğunu, bu kutsallığın da sürdüğünü söyledi.

Oysa biliyorsunuz biz Türkler, İslam’ı tek Tanrı inancını getirdiği için benimsedik. Onun dünya hareketi olabilmesini de kafa ve kılıcımızla biz sağladık. Türkler Müslüman olmasaydı İslam, Musevilik gibi yerel bir din olarak kalırdı. İslam âlemine bu gerçeği anlatmak gerektir. Araplar, topraklarına üç Tanrısal din yalvacının gelmesiyle övünüp üstünlük öne sürerler. Bizi de bu durumda olmadığımızdan küçümserler. Aslında bu bizim âhlak ve insanlık benliğimizi, hiçbir çağda bir yalvaca gereksinecek kadar yitirmemiş olmamızın Tanrısal değerlendirmesi ve onayıdır. Çünkü hangi yalvacın nerede yol gösterme görevi yapacağı Tanrı’nın takdiridir. Bu gerçekleri algılayabilmiş din adamlarımızın ulusumuza bu gerçekleri anlatarak o topraklarda aradıkları asıl esinlenme ve erk (kudret) kaynağının kendi yurdu olduğunu, karşıdakilerin, atalarının ayıbını kapatmak için uydurduklarına inanmamalarını sağlamaları asıl görevdir.’ Velet İZBUDAK (Atatürk’ün Dine Bakışı)

“İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler” (Napoleon Bonaparte – Fransız İmparatoru)

Türkler Allah’ın yeryüzündeki ordularıdır

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an’la yeniden yapılanmak

Kur’an’la yeniden yapılanmak

Kur’an’la yeniden yapılanmak Yüzyılın bu kesiminde giderek artan öfke, zulüm ve cehaletin ardında Müslüman kitlelerin ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir