Anasayfa / İMAN ESASLARI / İman damlaları / Ümmet mi? Millet mi?
imanilmihali.com
Ümmet mi? Millet mi?

Ümmet mi? Millet mi?

Ümmet mi? Millet mi?

Müslüman camianın tamamını kucaklayacak tek millet ve tek dil ereği ki – bu hilafet sancağı altında olacaktır -ümmetçilik, Türk ırkını tek vatan, tek bayrak, tek toprak altında toplayacak ereğin adı da Milletçiliktir. Kısaca ümmet dini maksatlarla bir araya gelmiş insanları, millet ise din dahil tarihsel, sosyal, genetik ve kültürel birlikteliği ifade eder ve bu bağların içinde dinde mevcuttur. Yani ulus olma bilinci ve millet olma farkındalığı ümmetçilikten daha büyük ve modern zaman gereklerine daha fazla cevap veren bir kurumdur. 

Ümmet Kur’an’da övülen bir meziyet olup Allah’ın seçkin ve güzel ümmeti olarak İslam camiası gösterilmiştir.

Çünkü özellikle İslam’ın ilk yıllarında sınırlar, kavimler, ırklar, dinler vs. pekçok ayrım varken iman kardeşliğinin tesisi için coğrafi sınırlardan ziyade bu gerekliydi ve İslam dini sınırlara hapsedilemeyecek kadar yüceydi. Dahası İslam’ın hedefi fiziksel sınırlar ve görsel reklamlar değil vicdani ve ilahi birliktelikti. Sınırlar, uluslar inşa etmek için henüz gerekli güç ve nüfusa sahip olamayan İslam camiası için gerekli olan şey ümmeti tesis etmekti.

Millet kavramı değişen dünyanın gereği olarak daha ziyade yaşama hakkını korumak, güvenliği temin etmek ve birliktelikle sosyal refaha uzanmak ihtiyacından zuhur etti. Serbestçe ibadet garantisi de bu millet kavramı içinde yer aldı. Millet olma bilinci insanların değişik ümmetler şeklinde yaratılma yüce hedefinin de doğal bir sonucu olarak dünyanın değişik yerlerinde tesis edilen devletler eliyle yayıldı. Çünkü İslam dünya ve insanlık dini olarak tek bir coğrafyaya ve tek bir ırka hitap etmekten öte tüm insanlık için bahşedilmiş bir dindi ve hedef yeryüzüne egemen olacak bu dini tüm ümmetlerin kabul ve tasdik etmesiydi.

Zaman içinde milletler kuruldu ki Kur’an aslında bu devlet ve toplulukların her birini de ümmet olarak tasvir eder. Kendi yasa ve geleneklerine, dillerine sahip çıkan bu milletler dini tercihlerini de dilediklerince yaşayıp ümmet olma bilincini yüreklerinde kurdukları sevda bağları ile gayet güzel yaşattılar ve İslam bu birliktelikten güçlenerek çıktı.

Millet kavramı özellikle son zamanlarda dine karşı değil dinin destekçisi olarak görev yaparken, Müslüman milletlerin ayrı coğrafyalarda ve yönetimlerde olması asla bir sorun teşkil etmedi. Çünkü tüm Müslüman milletlerin dini anayasası Kur’an hepsini Allah yolunda toplamaya ve adaletle dürüstlüğe yöneltmeye yetti.

Yakın zamanlarda özellikle siyonizmin etkisindeki dünya baskı ve teşvikiyle İslam göz ve kan yaşı dökülen ülkelerin sıfatı oldu. Lakin bunda noksan ve hatalı olan husus ümmet olamamak, tek bayrak ve ideal altında toplanamamak değil, dinden ve Kur’an’dan uzaklaşmak ve bilgiyi reddederek medeniyetin gerisinde kalmaktı ki bu gerilik ekonomik ve askeri, siyasi ve sanatsal manalarda hep kendisini göstererek Müslüman camiaları zayıflattı ve kirli oyunlar hep bu geri kalmış devletler üzerinde oynandı.

Şimdilerde yapılmak istenen; etki, mahiyet ve gereğini yitirmiş olan hatta dinen emredilmemiş olan hilafet makamını yeniden tesis etmek ve sözde Müslüman ülkeleri önce bu mecazi kavram altında daha sonra da tek millet bayrağı altında toplamak, yüzyıllardır acı çeken Müslüman devletleri bu bayrak altında huzura ve esenliğe kavuşturmaktır.

Kur’an kardeş olmayı, Peygamberimiz kardeş olmayı emrederken eşitlik, hürriyet, dürüstlük ilkesini öğütlerken, pek az nüfusa sahip Müslüman kesimin o zaman dar bir coğrafyada toplandığı gibi tek devlet olmayı işaret etmemiş, aksine yeryüzüne İslam’ın egemen olması, İslam’ın tanıtılabilmesi adına uzak diyarlara kadar iman sesinin duyurulmasını belirtmiştir.

İslam’ın gayesi bu noktada Kur’an hükümlerine uyulduğu takdirde sayısız devlet, sayısız coğrafya ve sayısız millet olabilir. Kur’an’ın emrettiği husus milletlerin tek bir bayrak altında toplanmasından ziyade Kur’an emirleri ile yönetilen milletlerin tesis edilmesidir.

Kısaca İslam’ın hedefi ümmet değil, Kur’an’ın hayata egemen olmasıdır. Bu anlamda diller, renkler, bayraklar değil adil ve eşitlikçi kural ve kanunlar, dine isyan etmeyen bilim ve gelenekler, şirke batmayan, dost-düşman tanıyan halklardan kurulu toplumlar önemlidir.

Dahası hilafelik bir emir değildir, farz değildir. En iyimser tarifiyle sünnettir. Hilafet makamı, ruhban sınıfı, aracı dinsel kurumlar İslam’da yeri olmayan batıl uygulamalardır. Din adına tek yol gösterici ve danışılacak merci KUR’AN’dır.

Kur’an’a saygılı tüm insan, devlet ve toplumların hilafet makamı olmadan da doğru yolu bulacağı kesindir. Tıpkı bilimi terk edip, şehvete dalıp, devşirmeler elinde oyuncak olan son zaman Osmanlı devleti gibi batıl, eski, yanlış olan kurumlar çökmeye mahkumdur. Yüce Allah’ın dilemesi ile de gerçekleşen bu yıkımlar takibinde pekçok yeni fidanın doğmasına temel teşkil etmiş uygulamalardır.

İslam hür, doğru ve tarafsız yaşanmalı, kişi ve kurumlar insan ile Yüce Rabbimiz arasına girmemelidir. Bu din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, ibadet ve iman konusunda kişilerin ferdi ve gönüllülük esasıyla dilediğini serbestçe yapabilmesidir ki Türkiye Cumhuriyeti yaban otlarından temizlenmiş duru İslam’ı insanlığa yeniden hediye etmiş, Müslüman camiaya süngü kaygıları ve tecavüzcü emperyalistler korkusu olmadan serbestçe ibadet ve kulluk edilebilecekleri güvenli ortamı sağlamış ve millet ve ümmet terimlerini bünyesinde layıkıyla toplamıştır.

Diğer milletlerin kaybı dini arındıramamaları, bilimden uzaklaşmaları, astronomik ekonomik avantajlarına rağmen din ve millet uğruna yeterince gayret sarf etmemeleridir. Tüm İslam devletleri adına konuşacak olursak sorun tek millet olamamak değil, ayrı ve Müslüman ülkeler (Kardeşler) olarak bu gönül bağının gereklerini yerine getirememek ve özellikle Hristiyan ve Yahudi egemenliğine direnememektir.

Türkiye Cumhuriyetinin dinamik, sosyal, laik ve güçlü yapısı tüm ülkelere örnek teşkil ederken onların tembelliği, bilimsizliği, savurganlığı ve bencilliği seçmiş olması Türkiye’nin suçu değildir. Bu nokta o kadar önemlidir ki onların bugün yaşadığı gaflet tek kelime ile özetlenecek olursa; “Atatürk Cumhuriyeti gibi millet olamamak ve İslam’ı Türk anayurdundaki gibi temiz ve içten yaşayamamak” denebilir.

Nitekim önümüzdeki dönemde de tek İslam devleti ütopyası peşinde koşmak yerine ki bu birliktelik şimdilerde yapılacak olursa tüm İslam alemini mahva götürür, yapılacak şey ayağa kalkmaya çalışmak, Kur’an’a sarılmak, empoze ve enjekte edilen uluslararası kuralları yeniden sorgulamak, kimin dost kimin düşman olduğunu anlamaktır.

Yazık ki bugün İslam ile yönetilen, halkın çoğu İslam olan ülkeler Müslüman olmayan ülkelerin güdümü hatta mandası altındadır ve o ülkelerin düşünce hayatları ile beklentileri de o denli hastalıklıdır.

Bu devletlerin birleşmesi ile oluşacak bir ümmet yok olmaya mahkûmdur ki arzu edilen aslen budur. Bu birliktelik sağlıklı kurulabilse bile dünyanın gayesi İslam’ın kalkınması değil en basit tanımıyla Komünizme saldıracak askerler ordular yetiştirmektir. Bu ümmet gerçekleşirse tek bir yöneticinin ele geçirilmesi, ardından gelecek bilinçsiz camiayı ele geçirmek demek olacaktır. Yani halifeliğin kurulmasını isteyen dış devletlerin gayesi ki, siyonizmin en ateşli gayesi (Tek islam devleti kurmak) budur, İslam’ı kalkındırmak değil, halifeyi satın alarak veya kendisine benzeterek kendi düşmanlarına karşı bilgiden uzak yöneticiye kör itaatli Müslüman askerler ile saldırmak ve bu sayede hem düşmanlarının hem Müslümanların katledilmesini sağlayarak bir taşla iki kuş vurmaktır.

Nitekim halifelik makamı tesis edilince sayısız tarikat, mezhep, tekke, zaviye yeniden açılacak çok değil üç ay içinde din tanınmaz ve hurafelere bulanmış bir şirk vesilesi olacaktır.

Oysa dünyada iki taraf ve iki ideoloji dışında bir şey yoktur; Allah dostu kavimler ve Allah düşmanı kavimler.
Müslüman camia, Kur’an ve muazzez Peygamber rehberliğinde seçkin, şanslı, dürüst insanlardan kurulu milletler olarak Allah düşmanı kavimlere aldanmamak, bilakis onlara düşman olarak hak yolu seçmekle mükelleftir.

Müslüman camia bunu yapabilmek için ayrı olmalı, tek adam boyunduruğuna girerek 2 milyar Müslümanın kaderini tek kişiye teslim etmemeli ve Kur’an’ı hayatına egemen kılmalıdır.

Müslüman milletler diri, uyanık, imanlı, sebatlı, akıllı olarak Allah’ın ipine sarılmalı, diğer Müslüman ülkelere dost ve destek, ortak düşmanlara karşı haşin ve kararlı olmalıdır.

Gaye ümmet olmak değil Müslüman olmaktır.

Mesele dünyanın Müslüman olması değil, Müslümanların Müslüman olabilmesidir.

Dejenere edilmiş, hurafelere boğulmuş İslam’ın kurtuluşu, aydın, samimi, Kur’an dostu gönüllerin hayata Kur’an penceresinden bakmasına bağlıdır. Bu evin olduğu ülkenin dili, bayrağı önemli değildir. Önemli olan kalplerde yanan iman ateşidir.

Peygamberimizin komşu krallıklara yazdığı mektuplar incelenir, tüm peygamberlerin yaptığı çağrılar incelenirse hiçbirinin aynı topraklara, aynı bayrağa çağırmadığı, aksine kendi ülkelerinde kendi yasaları ile yaşamaya devam ederken İSLAM’A DAVET ETTİĞİ görülecektir. Peygamberimiz komşu krallıkları tek devlet olmaya değil, İslam olmaya davet etmiştir. 

Yani, Müslüman camiaların aynı millet olarak bir araya gelmesi ütopyası yıkıcı bir siyon zehirinden başka bir şey değildir. Kaldı ki Arap, Arap olmayan, Endonezyalı vs. milletler arasındaki gelenek, alışkanlık, bilinç ve hatta sosyal farklar bu milletin fiilen tesisinin gerçekleşemeyecek olduğunun ispatıdır. Ülkeler yerinde dururken halife makamının tepeye oturtulması ise Allah ile kul arasına makam koymak yani şirktir. Şeyhülislam mantığı yerine Kur’an’ın emrettiği Kur’an’a ve kalbe danışmak ve istişaredir.

İslam devleti tesisi, İslam reisliği hayalleri İslam’a fayda değil zarar verecek siyon zehirleridir.
Müslüman ülkelerin yapacağı şey din ve bilimi aynı değere taşımak, Allah’ın sınırlarına riayet ederek Kur’an’ı hayata egemen kılmaktır.

Mü’min gönlünde tek millet – tek ümmet ütopyalarını değil, Allah’a ve sadece Allah’a layık kul olma arzusunu, Allah rızasını kazanma isteğini taşıyandır.

Ümmet olma isteği ile hedeflenen gaye halihazır coğrafi ve yasal statüyle de elbet başarılabilir ama Kur’an İslam’ı toplumlara egemen olamazsa ne yapılsa boştur ve Allah tembel, teslimiyetçi, hain, münafık, İslam düşmanı, sahte dincileri, Müslümanlar arasını açanları, dini bölenleri asla affetmeyecektir.

Borç batağındaki insanlar, teröre bulanmış Müslüman devletler, kan ve göz yaşı döken İslam, kardeşe düşman sözde mezhepler artık dostu ve düşmanı görmeli, emek ve zamanını boş gayeler uğruna değil Allah düşmanları ile savaşa yöneltmelidir.

Mesele uyanmak ve ayağa kalkmak meselesidir. Uyanan İslam alemi ayrı milletler de olsa tek bir ümmet olma, tek ses olma yürekliliğini ve azmini zaten gösterecektir. Dirilişin ve haksızlığa isyan etmenin adı da bu topraklar için millet olma bilincidir. Türk ve Müslüman olup, bu sıfatın hakkını verebilmek ise yücelerin yücesidir.

Bir gün tüm insanlık Türk olmanın erdemini ve Anadolu’nun Müslüman Türk’ün elinde olmasının bahtiyarlığını takdir edecek ve huzur ve esenlik dünyaya Türkler eliyle yayılacaktır.

Tehlike göz önünde ve faaldir. Sorun görmeyen gözler ve toplumları boş hevesler ile kandırarak yanlış yola sevk eden zehirli yılanlardadır. İslam kalp ve akıl birlikteliğini emrederken bunu kast etmiş, aklını kullanmayanlar üzerine pislik yağacağını bildirmiştir. Zaman; aklı kullanmak ve Türk ve İslam motifine dört elle sarılma zamanıdır.

Bu asla ve asla bir aşırı ırkçılık simge ve sloganı değildir. Allah’ın dini zaten buna cevaz vermez. Ama bu dünyanın selameti ve ülkemizin idamesi için gerekli olandır. Allah’ın bu topraklara ve Türk’e verdiği görev; İslam’ı temiz yaşayarak yüceltmek, hurafesiz, yalansız, sadece Kur’an’dan esinlenen İslam’ı yaşama ve cihana egemen kılmaktır. İslam’ı savunacak başkaca ülke, İslam’ı duru olarak yaşayabilecek başkaca ülke yoktur.

Bu görev ağır olsa da ALLAH DOSTLARI hem İslam’a, hem Türklüğe sahip çıkmakla mükelleftir.

Allah ancak bölünmeler, çarpışmalardan, kardeş kavgalarından arınıp tek yürek olduğu ve etrafına aydınlık saçtığı zaman Türk’ü egemen ve bahtiyar edecektir. 

Allah tüm mü’minleri korusun ve bağışlasın!

Allah Türk’ü namerde muhtaç ve aldanmış eylemesin.

Amin.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İman, mü’minin her şeyidir.

İMAN ETMEK İÇİN İLK ADIMLAR

İMAN ETMEK İÇİN İLK ADIMLAR İnandığımızı iddia ederken yerine getirmediğimiz mükellefiyetler veya hepten inanmadığımızı beyan ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir