Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / Hutbe ve vaazlar / Vaaz; bela ve müsibet halinde “sabır”
imanilmihali.com
sabır ve merhamet

Vaaz; bela ve müsibet halinde “sabır”

Vaaz; bela ve müsibet halinde “sabır”

BELA VE MÜSİBET HALİNDE SABIR

Üzerinde yaşadığımız dünya çeşitli tehditler altındadır. Bizler bunun farkında olsak da olmasak da. Dünya yaratılışından itibaren çeşitli değişikliklere uğramış olup değişmeye de devam edecektir. Bu değişimler kimi zaman can ve mal kaybına neden olmaktadır. Bu kayıp nedenlerine doğal afet diyoruz. Başta depremler olmak üzere seller, tusunamiler, karada ve denizde görülen hortumlar, fırtınalar, orman ve mesken yangınları, volkanik patlamalar, çığ düşmeleri, yaygın hastalıklar, büyük ölümlere ve yıkımlara neden olan savaşlar, kıtlıklar v.b gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Hepsinin ortak yanı ansızın insanların ölümüne ve büyük maddî kayıplara neden olmalarıdır. Bütün bu olaylar bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleşir. Nasıl ki yağmurun yağması bulutlar ve rüzgârlar sayesinde ise insanın hastalanması da bir sebebe dayanmaktadır. Modern ilim bunların bazılarını keşfederken bazılarını “doğanın gereği” diyerek geçiştirmektir. Önlemler konusunda da birçok görüşler ileri sürmelerine rağmen alınan tedbirler çok kere işe yaramamaktadır Dünya, insanların denenmesi, Allah’a iman edenlerle etmeyenlerin ayrılması için özel olarak yaratılmış bir imtihan yeridir. Allah bu gerçeği amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur…” (Hud Suresi, 7) ayetiyle haber vermiştir. Dünya için olan bu özel imtihan ortamı son derece eksiksiz hazırlanmıştır; öyle ki karşılaşılan her olay belirli sebeplerle meydana gelir.

Her detay sebep-sonuç ilişkileri içerisinde gerçekleşir. Örneğin, insanların yeryüzü üzerinde durabilmesi yerçekimi kanunuyla açıklanır; yağmurun yağması bulutlar ve rüzgar sayesinde gerçekleşir; ölüm, kaza veya hastalık mutlaka bir sebeple oluşur. Kuşkusuz bu tarz sebep sonuç ilişkilerini sayfalarca sıralayabiliriz. Bu sistemin bir özelliği de, her olayın insan mantığının kavrayabileceği şekilde gelişmesidir. Örneğin, Allah zaman zaman insanları doğal afetler yoluyla uyarabilir. Bu tarz bir olayda, mesela bir depremi düşünelim; pek çok insan ölebilir veya yaralanabilir. Bunların arasında gençler ve yaşlılar, erkekler ve kadınlar, hatta çocuklar olabilir. Tüm bunlar son derece “doğal” görünür ve gafil olan insan, bu afetlerin Allah tarafından özel bir amaca yönelik olarak yaratıldığını fark etmez. Şimdi düşünelim; eğer böyle olmasaydı ve bir depremden yalnızca Allah’a karşı suç işleyen kişiler etkilenseydi ne olurdu? Kuşkusuz imtihan ortamı tamamen yok olurdu. Ama Allah böyle bir şeye izin vermemiş ve yukarıda da belirttiğimiz gibi dünyada gerçekleşen her olayı son derece “doğal” görünümlü bir mizansende hazırlamıştır.

Bu “doğal” görünümlü olayların ardında bir amaç ve hikmet olduğu, ancak Allah’ın farkında olan ve derin bir kavrayışa sahip olan müminler tarafından fark edilir. Ayrıca Allah “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz” (Enbiya Suresi, 35) ayetiyle tüm insanları zaman zaman iyi ve kötü olaylarla deneyeceğini bildirmiştir. Bir olay olduğunda o ortamdaki pek çok insanın bundan etkilenmesi elbette imtihanın bir sırrıdır. Unutulmamalıdır ki Allah sonsuz adalet sahibidir ve O, sonsuz adaletiyle her insana yaptığının tam karşılığını ahirette verecektir. Bu dünyada insanların başlarına gelen olaylar yalnızca bir denemedir. Sabredenlerin de, denendiklerini fark edemeyenlerin de karşılığı eksiksiz olarak ödenecektir.

Nitekim Allah’a gönülden bağlı, O’nun yüceliğini hakkıyla takdir edebilen insanlar dünyanın bu sırrını kavramışlardır. Başlarına bir musibet geldiğinde hemen Allah’a yönelir ve tevbe ederler. Çünkü Allah’ın Kuran’daki şu vaadini bilirler: Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: “Biz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır. (Bakara Suresi, 155-157) Yukarıdaki ayetlerde de bildirildiği gibi inanan veya inanmayan tüm insanlar bazı olaylarla denenirler. Kimi zaman doğal bir afet, kimi zaman günlük hayattan bir olay, kimi zaman birtakım eksiklikler veya hastalıklar; dünyada insanlardan hiç uzak olmayan gerçeklerdir. Bu tarz belalar kimi zaman şahısları, kimi zaman ise toplumları etkileyebilecek düzeyde meydana gelirler ve insanları hem maddi hem manevi yönden etkileyebilirler.

Örneğin, refah ve bolluk içinde yaşayan kişilerin iflas etmesi, son derece güzel bir insanın bir kaza sonucu yüzünün bakılamayacak hale gelmesi veya tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanması, ani bir fırtınayla bir şehrin zarar görmesi zaman zaman rastlanan ve dünya hayatının “pamuk ipliği”ne bağlı olduğunu gösteren olaylardır. Önemli olan, insanların bu olaylardan almaları gereken dersi kavrayabilmeleridir. Çünkü Allah’ın insanlara, maddi ve manevi zarar veren olaylarla hatırlatmalar yapması, o insanların bulundukları sapkın durumdan kurtulmaları, Allah’ın dosdoğru yoluna girmeleri için kendilerine verilen bir mesajdır. Allah, insanlara yaşatılan bu felaketlerin de dünya üzerindeki hiçbir şey gibi boşuna yaratılmadığını, bunların insanlar için birer “hatırlatıcı” olduklarını göstermektedir. Allah Kuran’da hiçbir olayın Kendi izni olmadan gerçekleşemeyeceğini bize şöyle bildirmiştir: Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, herşeyi bilendir. (Tegabün Suresi, 11)

Tüm bunların yanısıra karşılaşılan zorlukların bir hikmeti de şudur: Kendini dünyada güç sahibi gören insan, Allah’ın dilemesi ile bir anda gerçekleşen afetler karşısında, ne derece aciz olduğunu fark eder. Ne kendine, ne de etrafındaki insanlara yardım etmeye güç yetiremez. Herşey Allah’ın elindedir; O’ndan başka zarar veya yarar vermeye gücü yeten kimse de yoktur. Bu gerçek insanlara şöyle bildirilmiştir: Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir. (Enam Suresi, 17) . Özellikle dünyanın bekçiliğine soyunan, insanları ve devletleri korkutan güçlere sahip ülkelerin dahi engelleyici önlemleri almada çaresiz kalmaları Allah’ın kudretini göstermektedir. Bu şu anlamda algılanmamalı; insan mademki ilahî kudret karşısında çaresiz, ilmi çalışmalara ne gerek var teslim olalım, başımıza gelene katlanalım. İslam da böyle bir anlayış yoktur.

Başta da değindiğimiz gibi kul (insanoğlu) gücünün yettiği kadar dünyayı imar etmek, mamur hale getirmek için en güzel, en sağlam çalışmalarda bulunacak bütün bunları insanların mutluluğu ve ahiret dünyasını yani cennet hayatını kazanmak için yapacak. İnsanoğlu yaratılış gayesinin dışında hareket ettiği zaman kendi elleri ile bela ve musibetleri davet ediyor. “(Allah’ın buyruklarını umursamaz hâle gelen şu) insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı: Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır.” (Rum 41) Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Dünyada rahat yoktur.” Müslümanlar olarak rahat edelim diye zevke ve sefa âlemlerine, heva ve heveslerimize kapılıp Allah’ın yasaklarını sakınmadan helalmiş gibi yapmaya başlarsak uyarı bakımından bölgesel afetler gelmektedir.

“Onlar bizi öfkelendirince biz de onlardan intikam aldık ve hepsini suda boğduk. Onları daha sonra gelenler için bir selefi ve (kötü) örneği kıldık.” (Zuhruf 55- 56) Her olayda bir sebep- sonuç ilişkisi var demiştik ya, bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır: “İbn-i Ömer(r.a) anlatıyor: Bir gün Rasulullah(s.a.v) yanımıza gelip şöyle buyurdular; Ey Muhacirler! Beş şey vardır. Onlarla imtihan olacağınız zaman (artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır) onların siz hayatta iken zuhurundan Allah’a sığınırım. Bu beş şey şunlardır:

1- Zina: Bir millette zina ortaya çıkar ve aleni işlenecek bir hale gelirse mutlaka o millette taun hastalığı yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde görülmeyen hastalıklar yayılır.

2- Ölçü ve tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın(idareci) zulmüne uğrar.

3- Zekât vermemek: Hangi millet mallarının zekâtını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla düşmezdi.

4- Ahdin bozulması,

5- Kitabullah ile hükmetmeyi terk: Hangi milletin imamları(önderleri) Kitabullah ile ameli terk ederek Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçerlerse Allah onları kendi aralarında savaştırır.”

Bütün bu ayetler ve hadis-i şerifler bizlere tefekkür etmeyi, tezekkür yapmayı ve dersler çıkarmamızı öğütlüyor. Yine Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetini görmezler mi? Onlar bunlardan kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleriyle daha üstün idiler. Günahları sebebiyle Allah onları yakalayıverdi. Onları Allah’tan koruyacak (hiçbir şey) olmadı!” (Mü’min 21) Cenab-ı Hakk insanoğluna seyahat etmeyi, gezmeyi tavsiye ediyor. Niçin? O kavimlerin başlarına gelenleri görüp ibret almaları ve hayatlarını Allah’ın arzu ettiği şekilde yaşamaları, yanlış yapmamaları, dünya ve ahiretlerini kötü kılmamaları için. Akıllı insanlar iman ederler, tedbir alırlar, takdire boyun eğerek sabrederler. Neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu ancak Allah bilir. Görüyoruz ki ilahî uyarılar bizlerin iyiliği içindir.

Günlük hayatımızdaki bir takım düzenlemeler nasıl bizler için gerekli ise dünya ve ahiret hayatımızı iyi ve mutlu kılmak için Allah’ın emir ve nehiylerine gücümüz oranında riayet etmek de o derece gereklidir. Dünyamızı daha yaşanılır bir hâle getirelim derken ellerimizle yıkıyoruz. “Başınıza gelen her musibet, elinizle yaptıklarınızdandır. O(Allah) birçoğunu affeder.” (Şura 30) “Kendi elleriyle yaptıklarına karşılık bir kötülük isabet ettiği zaman bir de bakarsın ki insan hemen nankörleşir.” (Şura 48) Ülkemizde ve dünyada yaşanılan deprem felaketlerinde görülmüştür ki insanlar fazla para kazanmak için malzemelerden çalarak diğer insanların canlarına kastetmişlerdir. Kasıtlı çıkarılan orman yangınları, denizlerimizi ve akarsularımızı kirleten zehirli atık sular, ozon tabakasına zarar veren gazların kullanımı, geri dönüşümü olmayan maddelerin tabiata terk edilmesi ve daha nice davranışlarımızla doğaya yani kendimize ve sağlığımıza zarar veriyoruz. O halde ne yapmalıyız ki Allah’ın azabından emin olalım. Ebu Musa(r.a) anlatıyor: Rasulullah(s.a.v) şöyle buyurdular: “Allah Teâlâ Hazretleri ümmetim için bana iki eman indirdi.

1- Sen aralarında olduğun müddetçe Allah onlara (umumi bir) azab vermeyecektir.

2- Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe Allah onlara azap vermeyecektir. Ben aralarından ayrıldım mı (Allah’ın azabını önleyecek ikinci eman olan) istiğfarı kıyamete kadar aralarında bırakıyorum.”(Tirmizi)

Allah Rasulü’nün de işaret ederek tavsiyede bulunduğu gibi bizlere emanet olarak bıraktığı ilahî mesaj Kuran’a ve Allah’ın insanlık için müjdeleyici, yol gösterici olarak gönderdiği Peygamberinin sünnetine uymak, tavsiyelerine önem vererek hayatımıza aktarmaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Asla gaflete düşmeyelim. Sürekli birbirimize nasihat edelim ve ikazlarda bulunalım. Cemaat halinde hareket edelim. Muhammed ümmeti olduğumuzu unutmayalım. Kardeşlik hukukuna riayet edelim, birbirimizi sevelim, sayalım. Tüm insanlığın kurtuluşu için, dünyada İslam medeniyetinin yeniden inşâsı için gayretle, aşkla, şevkle çalışalım. Bize mi kaldı demeyelim. Nice azların çoklara galip getirildiğini unutmayalım. Bu uğurda, bu yolda başımıza gelecek her türlü bela ve musibet dediğimiz sıkıntılara sabredelim, göğüs gerelim.

Duruşumuz İslamî, insanî olsun. O zaman bütün insanlık rahat edecektir. İslam’ın yaşandığı veya yaşanmaya çalışıldığı asırlarda dünyada afetler az olmuştur. Yapılan istatistikler bunu göstermektedir. Ne zaman zulüm, haksızlık hâkim olmuş o zaman nesiller bozulmuş, kan, gözyaşı dinmemiş, rızk darlığı, geçim sıkıntısı baş göstermiştir. Kısaca, insanca- müslümanca yaşamak istiyorsak hem maddî hem de manevî yükümlülüklerimizi yerine getirmek zorundayız. Çevremizdeki, ülkemizdeki ve dünyadaki afetlere duyarsız kalamayız. Gazete sütunlarından, televizyon ekranlarından takip ettiğimiz kadarıyla geçmişte olduğu gibi günümüzde de art niyetli insanlar, gruplar, devletler bizlerden daha hızlı davranıp, adeta bu olayları fırsat bilip misyonerlik faaliyetleri, fuhuş sektörleri, organ mafyaları kendini göstermekte, bütün bunları da “yardım kampanyası” adı altında yapmaktadırlar.

Biz müslümanlar ise pasif kalmaktayız. Ama ecdadımız böyle yapmamış. Dünyanın en ücra köşelerindeki mazlumların imdadına koşmuşlardır. Günümüz müslümanları olarak insanların dil, din ve ülkelerine bakmadan yardımlarına koşmalı bunları adeta bir fırsat bilerek İslam’ı tebliğ etmeliyiz. Yaralarını sarmalıyız. Çünkü “insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” demektedir Allah Rasulü. Müslümanlar bir binanın yapı taşları olduklarını unutmamalıdırlar. Ayrıca şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Yardım konusu oldu mu zenginlere göz dikmekteyiz. Bence yanlış bir anlayış. Allah her müslümana ayrı ayrı imkânlar vermiş. Bizler de bu imkânları, olmayanlara sunmak zorundayız. Zenginlerin yapmaları gereken görevler Kuran’da zikredilmiştir. Fakirlerin de kendilerine has yapmaları gereken katılımlar vardır. Neticede tüm müslümanlar afetler karşısında duyarlı olmak zorundayız. Bugün komşumuza yarın bize olabilir.

Alıntı:http://www.islamdahayat.com

Vaaz; bela ve müsibet halinde “sabır”

Bu yazıyı okudunuz mu?

Hz. Peygamberin hutbeleri

Hz. Peygamberin hutbeleri

Hz. Peygamberin hutbeleri Hz. Peygamber (sav) 63 senelik yaşamının 23 senesini risalet ile geçirmiş, sünneti ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir