Anasayfa / YARATILIŞ / Yasak elma
imanilmihali.com

Yasak elma

Cennetteki yasak ağaç, Allah’ın hukuk ve sınırıdır. Buna tecavüz haksızlık ve zulümdür. Bu sınırlar yeryüzü için hududullahtır. (EHY)

Tevrat kaynaklı çoğu rivayette, efsanelerde, mitlerde sayısız yasak elma bahsi vardır ki en acımasızı İblisin sahip olmadığı ama insanda olan ruha sahip bir çocuk edinmek ve böylece sınavı daha en baştan sekteye uğratmak adına Adem ile cinsi münasebette bulunmasıdır. Rivayetlerin devamında doğan çocuğun ruhsuz ve ucubik olması yani GOLAN olmasından bahsedilse de bu yakıştırma ihtimalden öte gidemez. (Ancak bu Golan, masonik amblemlere baş harfini (G) verecek kadar çok sayıda inanana hitap etmektedir.) Her ne kadar yasağın delinmesini takiben Adem ve eşinin ayıp yerlerinin görünür olması bir şüphe uyandırıyorsa da Kur’an’ın bildirmediği bu hali kutsallar arasına dahil etmek tevhide uygun değildir.

Yine bazıları ölümsüzlük isteği, melek olma arzusu, kudrete sahip olma veya ilahlık hevesi olarak yakıştırmalarda bulunsa da, Lillith, Medusa türü efsaneleri de bir kenara bırakıp ayetler üzerinden konuşmak en doğru olandır. Çünkü doğru sadece oradadır. Kur’an’a göre yasak elma ile kast edilen yasak, haram veya günah edilen her şeyi ifade etse de en uygun yakıştırma “Hududullah”tır.

“Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı. Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” Allah, dedi ki: “Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır.” Allah, dedi ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.” Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik). Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.” (A’raf 7/19-27)

Merhum Elmalılı’nın yasak ağaca dair tefsiri şöyledir;

“ … İnsanın yaratılışının aslındaki mevkii böyle yüksek ve naziktir. Melekler secde ettiler, İblis etmedi böyle oldu. Ve dedik ki, ey Âdem! Sen eşinle o cennette otur: İblis’in kovularak çıkarıldığı o cennette dur.

Oturunuz da, neresinden dilerseniz yiyiniz, mubahtır. Ancak bir şu ağaca yaklaşmayınız, ki zalimlerden olursunuz, haddinizi tecavüz ve kendinize yazık etmiş olursunuz. Demek ki Âdem ve eşi, cennette diledikleri gibi hareket edebilecek ve istedikleri yerde istediklerini yiyip nimetlenebilecek bir serbestlik ve helâl kılma ile iskân edilmiş olmakla beraber bu yetki ve izin hiç sınırı olmayan sonsuz bir hürriyet ve mülk edinme olmayıp, bir sınıra kadar idi ki, şahsen veya cins olarak tek olan bu ağaç ve bunun meyvesi o sınırı belirlemiş ve ona yaklaşmak, kendileri için yaradılışça mümkün ise de dinen ve hukuken yasaklanmıştı. Malumdur ki ağaç örfte yer sınırlarından bir sınırı, onun meyvesinden yemek de, davranış sınırlarından bir sınırı gösterir. Bu nokta, Âdem’in cennette bile sorumluluktan kurtulmuş olmadığını ve bu ağaç civarı, aslında cennetten sayılmakla beraber, Âdem ve eşi için bir cennet değil bir imtihan alanı olacaktı. Ve her kim olursa olsun ona yüce Allah’ın tayin ettiği sınıra ve hukuk çizgisine tecavüz ederse haksızlık ve böylece kendine zulmetmiş olacağından Âdem ve eşine de buna yaklaşırsanız zalimlerden olursunuz buyurmuştur.

Bu iskân ve tebliğ üzerine şeytan, kendilerinden örtülüp gizlenen yerlerini meydana çıkarmak: cinsel organlarının bulunduğu yerleri açmak için ikisine de bir vesvese (kuruntu, şüphe) verdi. Âdem ve eşi, bu zamana kadar yaradılışlarında kendilerini utandıracak ve tiksindirecek çirkin pis şeylerin çıkmasına yer olacak ve çıkacak kötü yerlerini ne kendilerinden, ne de birbirlerinden görmüyorlar ve hatta bilmiyorlardı. Ayıpları örten yüce Yaratıcı başlangıçta onu örtmüş, kendilerinden gizlemişti. Bir rivayete göre bir nur ile görüşlerine kapalı idi. Diğer bir rivayete göre de tırnak çeşidinden bir örtü ile örtülü idi. Anlaşılıyor ki insan ne kadar yüksek olursa olsun, bilkuvve ayıptan uzak değildir. Ve yaratılışın bütün kuvvetleri şöyle dursun, fiilen ihtiva ettiği parçalarına bile tamamen vakıf olamaz.

Bu şekilde insanın yaradılışı iyiye de kötüye de yeteneklidir. Ve bu yeteneğin gelişmesi yaratılıştan sonra Allah’ın emir ve yasağıyla belirleyip sınırladığı faaliyet hududuna uyması ölçüsüyle orantılıdır. Şu halde yaratılışın öncesi, emir sınırıyla denk olduğundan yaratılış, ahsen-i takvim (en güzel biçim) üzerine olmakla beraber, iradî kuvvetin ortaya çıkmasından itibaren emre muhalefet imkân dahilinde olduğundan, o ahsen-i takvimin içinde bir de esfel-i safiline (aşağılar aşağısına) düşme yeteneği vardır ki, işte din ve ilâhî emirler, insanlığı bu düşüşten korumaya yönelik olduğu gibi, şeytanın azim ve kararı da bu insanlarda o ayıpların ortaya çıkarılmasıyla bu düşüşe yöneltmektir. Ve bunun için ilk yaratılış gereğince cennette olan Âdem ve eşine, kapalı olan ayıp yerlerini açmak için bir vesvese vermiştir.

Şeytan, Âdem’e ve eşine böyle bir vesvese verdi ve dedi ki: Rabbiniz sizi bu ağaçtan başka bir sebeple değil ancak iki melek olacağınızdan veya ebedî kalacağınızdan dolayı men etti. Yani bundan yerseniz, ya yemek içmek ihtiyacından melekler gibi müstağnî olursunuz (ihtiyaç duymazsınız), yahut ölüm yüzü görmez, ebedî kalırsınız, diye bir taraftan onları Âdem’e secde ile emredilmiş olan meleklere imrendirmek, bir taraftan da maddî sebebin, ilâhî takdiri değiştirebileceği şüphesiyle ne olursa olsun bir sonsuzluk ve devamlılık sevdasına düşürmek istedi. Ne zaman ki o ağacı tattılar, kendilerine kötü yerleri beliriverdi. İsyanın uğursuzluğu yüz gösterdi, kapalı ve gizli olan cinsel yerleri açılıverdi, bunun üzerine utançlarından derhal üzerlerine cennet yaprağından yamalar yamamaya başladılar. Denilmiş ki bu yaprak incir yaprağı idi. Rabb’leri yüce Allah da kendilerine şöyle seslendi: Ben sizi o ağaçtan men etmedim miydi? Ve mutlaka şeytan size açık bir düşmandır, demedim miydi? Ki birincisi yasağa karşı gelmekten dolayı, ikincisi de düşman sözüne aldanmalarından dolayı darılma ve azarlamadır. Şeytanın düşman olduğunun hatırlatılması, bu surede açıkça geçmemiş ise de bu sorunun gereğine ve Tâhâ Suresi’nde “Bu senin ve eşinin düşmanıdır.” (Tâhâ, 20/117) ayetinin belirttiğine göre, demek bu hatırlatma da yapılmıştı.

Bu azarlamağa karşı Âdem ve eşi bakınız ne dediler: Ey Rabbiniz, biz nefsimize zulmettik, kendimize yazık ettik. Ve eğer sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olacağımız şüphesizdir, dediler. Derhal durumu anlayıp hatalarını itiraf ve tevbe ve istiğfara teşebbüs ederek ilâhî rahmete sığındılar ki, bu yalvarış kelimeleri Bakara Suresi’nde “Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı (tevbe etti) bunun üzerine (Allah) Onun tevbesini kabul etti.” (Bakara, 2/37) âyetinde işaret olunan kelimelerdir. İlâhî suale karşı İblis’in sözü geçen cevabıyla, Âdem ve eşinin bu cevaplarını mukayese etmeli (karşılaştırmalı) de bu kelimelerin derhal Âdem’in kalbine gelmesi ne büyük ilâhî bir lütuf olduğunu ve Âdem’in mizacı ile İblis’in içyüzü arasında ne büyük bir fark bulunduğunu anlamalı ki, İblis’in ateş ve çamur kıyaslamasındaki cehaletinin sırrı bu noktada açıkça görülmektedir.

Bununla beraber ilâhî emir ve yasaklara karşı gelmekle işlenen herhangi bir günah affedilmiş bile olsa, günahı işleyeni nezâhet-i mutlaka (mutlak temizlik) mertebesinden indirmeğe sebep olacak demektir. Çünkü bu tevbe ve yakarış üzerine Allah buyurdu ki: İniniz, bazınız bazınıza düşmansınız. Ve size yeryüzünde bir vakte kadar bir yerleşme ve yararlanma var. Yani Allah dedi ki: Onda, o yeryüzünde yaşayacaksınız, ve orda öleceksiniz, ve yine oradan çıkarılacaksınız, öldükten sonra diriltilip toplanacaksınız. İşte Allah, siz insan cinsini yeryüzünde böyle yerleştirdi.

Ey Âdemoğulları, muhakkak ki biz üzerinize çirkin yerlerinizi örter, avret yerlerini örter bir elbise, bir de rîş (yani güzellik ve öğünmek giysisi yahut servet ve refah) indirdik. Yerle, gökle, içle, dışla, fertle, toplumla, tabiatla, sanatla ilgili sebepleri yaratıp ihsan ettik. Âdem ve eşi cennette saklı ve gizli otururlarken ayıpları açılarak yeryüzüne gelmiş oldukları gibi, Âdemoğullarından her biri de ana karnında “döl yatağı” içinde saklı ve gizli olarak rızıklanıp dururken çırılçıplak yeryüzüne indiler.

Sonra da ayıplarını örtecek veya giyinip kuşanıp süslenecek şekilde fakirce veya zengince iki çeşit elbise ile korunmaya ve örtünmeye ve hatta güzelleşme ve süslenmeye imkân buldular. Bu arada, takva elbisesi takva hissi veya takva duygusu ile giyim yani hayâ, utanma duygusu ve Allah korkusu ile giyilen ve Allah’ın izniyle maddî manevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan korunma elbisesi yok mu, bu, mutlak hayırdır. Sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma ve istifade asıl bununladır. Zira takva duygusu, korkusu ve imanı, hayâ ve irfanı olanlar zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en az Âdem ve eşinin yapraklarla örtündükleri gibi ayıp ve örtülmesi gereken yerlerini örter ve muhafaza ederler.

Fakat takva duygusu olmayan günahkârlar ne kadar giyinseler yine kıçları, açılmaktan kurtulamazlar. Çünkü bunlar, elbise nimetinin ayıp ve örtülmesi gerekeni örtmek; sıcak, soğuk ve rahatsız edici çirkinliklerden, hastalık sebeplerinden korunmak, düşmandan sakınmak ve nihayet güzel bakışı cezbedecek ve kötü bakışı defedecek, hiç kimsenin ne şehvetinin heyecanına ve ne nefretinin gelişmesine sebep olmayacak faydalı bir sima, edeb ve vakar rahatlığı ile güzelleşme gibi gerçek fayda ve güzel maksatlarını düşünemezler. Şehvet, kibir ve gururla süslü püslü giysiler içinde kibrini ilan etmek isterken, bir taraftan en kötü yerini açar, hatır ve hayale gelmez zarar ve edepsizliğe düşerler. Bunun için süslü elbise, giysi, şeref ve ihtişam dahi hadd-i zatında ilâhî bir nimet ol m akla beraber, birçoklarının gözlerini kamaştıran görünür çekiciliğine rağmen hayır ve mutlak fayda değil, bir gurur metâıdır. Asıl hayır, takva giysisidir ki, örtülmesi gerekli yerlerin örtülmesi (setr-i avret), namusu korumanın ilk şartını teşkil eder. Bu, yani elbise indirilmesi, Allah’ın ayetlerindendir. İnsanlığa olan lütuf ve yardımını, bağış ve rahmetini gösteren delillerinden ve alametlerindendir. Umulur ki bunu düşünürler. Bundaki delalet vecihlerini, rabbânî hikmeti düşünür Allah’ın nimetlerini hatırlar, tanır veya uslanıp çirkinliklerden sakınırlar.

Rivayet ediliyor ki, cahiliyye Araplarından bir takımları, bu cümleden olarak Humus’tan olmayan A’rab yani bedevîler Kâbe’yi çıplak oldukları halde tavaf ederler ve içinde Allah’a isyan ettiğimiz giysilerimizle tavaf etmeyiz, derlerdi. Çoğunlukla erkekler gündüz, kadınlar gece tavaf ederler, kadınların gündüz tavaf ettikleri de olurdu. Kadın bütün göğüslerini ve göğüslerindekileri açar ve hatta büsbütün çırılçıplak olur, ancak cinsel organına şar a p üstüne sinek konmuş gibi hafif, seyrek bir paçavra kor, “tavaf ederken beni kim ayıplar”, der ve şu: “Bugün bunun bir kısmı veya hepsi açılır, açılanını da helâl etmem.” beytini söylerdi. İşte bu ayetler bu sebeple nazil olmuştur.

Ey Âdemoğulları, sakının şeytan sizi de belaya düşürmesin. Ebeveyninizin (babanızın ananızın) kötü yerlerini, (Mücahid’in tefsirine göre kendilerine fenalık veren günahlarını) kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak, üzerlerindeki takva elbisesini sıyırtarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sizi de aldatıp fitne ve belaya düşürmesin, sakının. Çünkü o ve o kabilden olanlar sizi, sizin onları görmeyeceğiniz yönden görürler. İblis de cinden olduğundan, o şeytan ve onun hemcinsleri nesil ve insan askerleri gözünden gizlenebilen cin güruhundandırlar. Ve hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremeyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazen görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemeyerek göründüğü de olur. “Şeytan sizi belaya uğratmasın.” yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür.

Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi, ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan on a görmediği tarafından, gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyen imansızların dostları (velileri, âmirleri, iş başları, başlarına bela olmuş yakınları, arkadaşları) kılmışızdır. İmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi “Muhakkak biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları günaha sevk ediyorlar.” (Meryem, 19/83) ayeti delaletince imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytanlığı sever, şeytana mahsus hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar, eşkıyanın reisi, en büyük haydut olur. Bunun gibi imansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevk eder, soydurur, soyarlar.”

“Andolsun, bundan önce biz Âdem’e (cennetteki ağacın meyvesinden yeme, diye) emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık. Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de, İblis’ten başka melekler hemen saygı ile eğilmişler; İblis bundan kaçınmıştı. Biz de şöyle dedik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun. Şüphesiz senin için orada aç kalmak, çıplak kalmak yoktur. Orada ne susuzluk çekersin, ne de güneş altında kalırsın.” Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi. Allah, şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Eğer tarafımdan size bir yol gösterici (kitap) gelir de, kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne (dünyada) sapar ne de (ahirette) sıkıntı çeker. Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.”” (Ta’ha 20/115)

Yasak ağaca uzanmak günahından evvel belki de o ağacın cennetlerde neden var olduğunu anlamamız gerekir. Her şeyin bol ve zahmetsiz olarak sunulduğu, kaygı ve endişenin olmadığı o ortamda o yasak neden vardır? Vardır çünkü Yüce Allah her şeyi bahşederken bazı şeyleri kendisine saklamış, o bahçelerde bile bir tahdit ve sınır koymuş, gaybı bilen olarak belki dünya sınavı öncesi bir vasıta yaratmıştır. Sonuçta insan orada dilediği her şeyi yapacak ama bir sahibi, Yaratan’ı olduğunu ve hüküm altında bulunduğunu unutmayacaktır. Aynı yere halife olmak bahsinde geçtiği gibi insan o cennetlerde her şeye muktedir olacak ama kullandığı hükümler hep Allah adına ve Allah’ın verdiği imkan ile ve Allah’ın rızası için olacaktır. Keza o ağaç İblis için de, insan için de bir sınavdır. İnsan yememekle, şeytan yemeye özendirmekle sınav edilecektir. Gaye buyken, dünya sınavının minyatürü ilk sınav ve o yasak meyvenin kopartılmasındaki dehşet daha anlaşılır olacaktır.

Ağaç dini örfte sıkça kullanılan, ayetlerde de gerek ilahi mucizelerin sergilenmesinde, gerek altında biat edildiği için övülmekle, dünya bereketi ve cennet müjdeleri için örnek olarak kullanılmakla, bereket misali olarak öne çıkartılan, hatta güzel ve kötü söz ile örneklendirilen bir varlıktır. Hatta bunlardan olan zakkum cehennemin dibindeki ağaç olarak anlatılırken Yunus Peygamber sahile vurduğunda gölgelik olsun diye üzerine örtü diye yaratılan varlık olarak gösterilir. Özetle zakkum hariç (ki o bir sınavdır) tüm ağaçlar serinlik, gölge, bereket ve tokluk gibi güzel manalar taşırlar. Cennette var olduğu bildirilen sidir ve muz ağacı gibi sayısız ve emsalsiz ağaç elbette vardır lakin Adem Peygamber ile eşinin meyvesinden tattığı ağaç elbette bunlar değildir, muhtemelen özel, tek bir ağaçtır ve meyvesi de muhtemelen cezbedicidir. Çünkü gaye sınavdır.

Ayette fiziki bir meyve olarak tasvir edilen bu meyvenin elma türü bir şey olduğu muhakkak olsa da bizler için ifade ettiği mana bundan çok ötedir, olmalıdır. Çünkü o meyve tüm insanlığın hatta tevhidin silsilesini etkilemiş, sınava, yeryüzünün var edilmesine sebep olmuştur. O halde üzerinde düşünmeyi de hak eder niteliktedir. Mana boyutunda üzerinde düşüneceğimiz ilk şey güzel ve kötü söze emsal verilen ağaç kavramı olmalıdır. Buradan hareketle denebilir ki yasak elmayı koparmakla Adem ve eşi güzel olan bir kutsallığın meyvesini koparmıştır. Yani verdikleri zarar bir şekilde güzele zarar vermektir, kutsala müdahale ve haddi aşmaktır.

“İnanan ve salih ameller işleyenler, Rablerinin izniyle, ebedî kalacakları ve içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokulacaklardır. Oradaki esenlik dilekleri “selâm”dır. Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün durumu da; yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir.” (İbrahim 14/ 23-26)

Diğer yandan yasak elma yasaklanmayı hak eden bir mahiyette olmalı ve daha derin mana ifade etmelidir. Bu nedenle o yasak meyve ile kast edilen, tek yasak olmasına yakışır mahiyette inanmak, güvenmek, yasaklara riayet, teslim olmak ya da cennetlerdeki geniş hürriyete rağmen sınırsız ve koşulsuz olunamayacağının bilinmesi gibi geniş tercümeye sahip ulvi bir yasak olmalıdır ki bizlerce meyve Allah’ın sınırları ve o meyvenin kopartılması Allah’ın sınırlarına riayetsizlik yani Allah’a inkar ve isyan demektir. Bu yüzden büyük vebale mazhardır ve bedeli ağır olmuştur.

Peki bu eylem bize ne öğretir? Ayetin devamında bahsedilmesinden de anlaşılacağı üzere bu meyvenin kopartılması TAKVA ile ilgilidir ve takva insanlar arasında ama sadece Allah katında bir üstünlük derecesidir. Merak veya hadsizlikle, bilerek ve isteyerek kopartılan o meyve gibi, zalim insan Allah’ın sınırlarına fütursuzca saldırmakta, boyundan büyük işlere imza atmaktadır. İşte daha yeryüzüne indirilmeden insanlara verilen bu kıssa ile bildirilen şey, dünya sınavının yasak elmaları koparmak veya koparmamak sınavı olduğudur.

Peki bu dünyada en büyük yasak takvaya ihanet ise insanlık bundan ne anlamalıdır? Elbette dinin emir ve yasaklarını, özde taşıyacağı sadakati, sevgi ve korku ile bağlanmayı, çok istese, merak etse, hatta mecbur kalsa da Allah’ın sınırlarını aşmamayı, kısaca imandan vazgeçmemeyi.

Allah’ın gerçek ve hak vaadiyle bu hadiseyi birleştirince de karşımıza çıkan sonuç; o cennetlere geri dönme koşulunun ancak ve sadece takvaya uygun yaşamak olduğudur. Burada da en mühim nokta şudur ki bahsedilen namaz, tesettür veya sakal, tesbih, oruç, takke değil … imandır, içten sadakat ve teslimiyettir. Bu nedenle iman, İslam’ın abdestidir. Önce iman olmadığı sürüce tüm ibadetler spor veya hobiden ibaret cansız ameller olacağından, sahabeler nasıl önce imanı ve inancı, sonra Kur’an’ı ve en son dini öğrendiyseler, tüm insanlık da din adına her şeyden evvel imanı öğrenmediği müddetçe kurtuluş gerçekleşmeyecektir. Bu ise Allah’ın vadettiği esenlik ve cennetlerden mahrum kalmak, diğer seçeneğe, cehennemlere mahkum olmak demektir.

Yani insanlık o yasak ağaca yaklaşmamalı, hele meyvesini asla kopartmamalıdır. Kopartanlar tövbeyle affedilene kadar günahkardır ve tevbe kabul olsa da külliyen bir temizleme getirmeyecek, şartlı tahliye ile sınırlı olacaktır. Adem’in hatasından sonraki tövbesi kabul edildiği halde cennetlerden mahrum bırakılması ve sınava mecbur edilmesi bu beyana delil teşkil eder. Şeytanın o cennete nasıl girdiğine dair ise sayısız rivayet vardır lakin en muteber olanı cennetlere yakın bir yerden özendirmiş olmasıdır. Keza kıyamet sonrası gidilecek cennetler ile o ilk cennetin aynı olup olmadığı da belli değildir. Yine de doğrusunu Allah bilir.

NOT: Bu cennetin Huld (ebedilik) cenneti veya gök cennetlerinden bir cennet veya yeryüzü cennetlerinden bir cennet olması hakkında bazı görüşler vardır ki, Bakara Sûresi’nde buna dair bazı açıklamalar geçmişti (Bakara, 2/35). Burada d a şunu kaydedelim ki İblis’in emriyle indirilip çıkarılan cennet hakkında İbnü Abbâs, (r.anhüma) “Huld cennetinde değil, Adn cennetinde idiler.” demiştir. Şu halde Adem’in yerleştirildiği de Adn cenneti demektir. “Dâl” harfinin sükûnuyla “adn” ikâmet dem e k olduğuna ve “mâdin” kelimesinin de aslı bu olduğuna göre “Cennet-i adn” ismi hilkat madeni ve aslî ikametgâh olan cennet anlamına işaret eder. Bu ise Âdem’in ilk varoluş nimetini kazandığı yaratılış cenneti manasına işaret eder. “Cennet-i adn” dahi Cenn e tü’l-Me’vâ, Cennetü’n-Naîm, Cennetü’l-Firdevs, Dârü’s-Selâm, Cennetü’l-Huld, Cennetü’l-Vesîle gibi ahiret cennetlerinden sayılmış olduğuna göre Âdem’in ilk meskeni olan Adn cennetinin ahirette Huld cenneti geçidinde ilk cennet olacağı ve bunda “İşte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur.” (Zuhruf, 43/72) ayetinin mısdakınca (dosdoğru delaletince) başlangıç ile sonun bir kavuşma yeri bulunacağı anlaşılabilir. Daha iyisini Allah bilir.

VESVESE lügatte hışırtı, fışırtı, fısıltı gibi gizli ses demektir. Bu münasebetle gönülde birbiri arkasından gelip tekrar eden gizli söze vesvese ve bir nefse böyle söz bırakmaya da vesvese vermek denilir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İlk isyan

Yüce Allah topraktan yaratacağı insana diğer tüm melek secde etmesini isterken, aslında kendi kudretine ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir