Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Yaşamayı hak etmek ve insan olmak
imanilmihali.com
yaşamayı hak etmek ve insan olmak

Yaşamayı hak etmek ve insan olmak

Yaşamayı hak etmek ve insan olmak

YAŞAMAYI HAK ETMEK VE İNSAN OLMAK
Burada insan olmakla alakalı bahsedilecekler bizi insan yapmayacaktır. Sonuçta burada yazılanlar da hayata yön vermek hevesindeki birilerinin düşünceleri. Bu düşünceler size ait değil. Düşünüp, doğru olduğunu kavrar ve buna göre davranmayı kabul ederseniz bundan sonraki yaşantınızda bu felsefe sizin olur. Ama şu an bunlar sizden başkasına ait. Ne kadar insan olduğunuza şu anki gibi satırlar bittiğinde de kendimiz karar vereceğiz. Yada bir gün önceki hayatımıza kaldığımız yerden devam etmeyi seçeceğiz.
İnsan olmak tanımı zor bir kelime gibi. Sözlüklerde bulunmayan, başkasının bize anlatamayacağı, filmlerden öğrenemeyeceğimiz, neler umarak baktığımız o ilk bakıştan sonraki her saniyede damarlarımızda hissettiğimiz türden. Dünyaya ilk merhaba dediğimiz anda gerçekleşen tesadüfî bir randevu gibi.
Bize anne ve babamızdan gelen milyarlarca bilgi damarlarımızda saklıyken, beynimizin kıvrımları daha şekillenmemişken, etrafımızda gördüğümüz her nesneyi kaydederken merhaba dedik hayata. Bebeklik yıllarından çocukluğa geçene kadar hep kopyaladık ve depoya hapsettik onları gün gelir kullanırız diye. Hiçbir zaman kullanamasak ta onlar hep diskte yer tutmaya devam etti. Bisiklete binmeyi, yürümeyi, yüzmeyi kavradık. Piyano çalmayı, başka lisan öğrenmeyi, matematiği, resim yapmayı öğrendik.
Genç olduk dik başlılıkla, bildiklerimizi yok sayarak ve hayatı yeniden keşfetmek istemiyle. Hatalar yaparak öğrenmeyi yeğledik hayatı. Ergen olduk, yetişkin olduk, adam olduk, yaşlı olduk.
Peki, insan olabildik mi? Yaşamayı hak edebildik mi?
İnsan olmayı anlamak için yaratılış maksadını anlamak gerek. Bu kadar eşsiz güzellikte düzen ve kâinat varken, canlılar kendi arasında bir ahenk yaratmış, yaşam sorunsuzca akarken, bizler neden yaratıldık? Dünyanın başına bela olmak için mi? Yoksa daha ulvi bir maksat için mi?
Yaratan bu güzel kâinatta noksan bir şeyler olduğunu düşünmeseydi belki bizleri yaratmayacaktı. Hayata renk katmak için, dengeleri zorlamak için, tarafları belirlemek için bir kuvvet çarpanı gerektiği kanaatine varmış olmalı ki zahmetli bir süreçten sonra bizleri yer’e indirdi. Belki başta bizler için tasarladığı mekân bu değildi. Belki hepimiz doğruluk ve güzellik üzerine şartlandırılmıştık. Ama sonra muhtemelen planlar hatalar nedeniyle zorunlu olarak değişti ve dünya sahnesi birdenbire değişiverdi. Ya da insanlığın kaderi buydu. İmtihan olması gereken bir şeydi ve insanın yaratılışı bu imtihan yapılsın diyeydi.
İnsan yeryüzünde oyuna sonradan katılan zorba bir çocuk gibi kendisine yer açtı, kuralları kendisi belirlemeye başladı ve kendi ihtiyaçlarını esas alıp diğer hayatları yok saydı. Hayvanlar ve bitkiler âlemi hoşnut olmasa da bu oyunun kuralıydı ve o günden sonra mutluluk ve huzur şartlara bağlı yaşamak zorunda kaldı. Saf huzur, kutsal ahenk kaybolarak yerine geçici mutluluklar geldi.
Kutsal kitaplardan bilebildiğimiz kadarıyla insan şeytanın kışkırtmaları sonucu yediği yasak meyveden dolayı cennetten çıkartıldı. Bir melek misali huzur içinde yaşanılası yerden sürgün edilmeden de tüm yerküre insan için düzenlendi ve belirli bir süre devam edecek sürgün hayatı ilk insan ve eşi ile başlamış oldu.
Huzur ve ahengi anlayabilmek için önce iyi ve kötüyü, gece ve aydınlığı, yanlış ve doğruyu telaffuz etmek lazım. Bu ayrıma neden olan etkenleri de.
Cennetten kovulmamıza neden olan şeytan ki kendisi de kovuldu, yeryüzünde peşimizden ayrılmamaya yemin etti ve iyi-kötü mücadelesi sonlanmamak üzere başlamış oldu. Şeytan insanları sonsuza dek kandırmaya yemin ederek belirli süreye kadar süre sözü aldığı için de tüm gücüyle bizlere yöneldi.
Bizler, biz gelmeden önceki canlılardan iki yönden farklıydık. Şuur ve ruh. Bu hediyeler belki de varlık sebebimizin ta kendisiydi. Bizlere bu nedenle daha ilk günden şu söylendi. “Aklınızı kullanın ve ruhunuzla, bedeninizle doğruluk ve dürüstlükten ayrılmayın, şeytanın oyununa gelmeyin. Gelirseniz belirli süre sonunda alacağınız karşılık huzur eğil elem olur.”
Kabaca bu netlikteki tembih ile değişik ümmetler halinde ve farklı yerlerde yaşam başladı, devam etti. Zaman içinde şeytan durmadı ve bizleri kışkırtmaya devam etti. Yanına aldığı soydaşları ve insanlarla birlikte çok büyük sayılara ulaştı ve her seferinde bu kananlar topluluğu dünyayı zehir etti. Düzgün yaşayan insanlar arasına karıştıklarından ümmetler değişik zaman aralıklarında cezalandırılıp ilahi adalet gereği telef edildi. Buna rağmen lanetlenenlerin de insanların da yerine yenileri geldi ve kıyamet saati çalışmaya devam etti. Her bir dönem fasılası yaşanan bir sınav süreciydi.
Bir süre sonra kötüler o kadar çoğaldı ve kötülük hevesindekiler o denli güçlü hale geldi ki yaratan bizlere defalarca elçiler ve kitaplar gönderip nasihat ve öğütlerde, hatta doğru yaşam sonundaki müjdelerde bulundu. Ceza ve mükâfatın açıkça tebliğ edildiği bu zamanlarda unutulanların yerine gelmesi beklenirken, insanlık yine yapacağını yaptı ve bu ilahi kitapları bile ya sakladı ya değiştirdi. Konuyla doğrudan ilgisi olmayan kalabalık insan kitleleri de gerçeği bilemediklerinden siyah giysili insanların dediklerine inanmak durumunda kaldı ve dinini o sayfalar noksan olarak yaşadı.
Son Peygamber ve kitaba gelene kadar ki süreç bu haldeyken Yaratan en son dinine ait gerekli emniyet tedbirlerini de alarak, değiştirilemez, çarpıtılamaz bir halde son tebliğlerini yaptı bizlere ve sürenin kısalmakta olduğunu bir kez daha hatırlatarak sözlerine son verdi. Yaratan kullanma kılavuzu olarak gönderdiği Kitap’larında özellikle Kur’an’ında nasıl yaşamak zorunda olduğumuzu defalarca söyledi bizlere.
Takdir kendisinde olmak üzere ilk başta söylenenlerde, vahyettiği Kitaplarında değişiklik olmadığını, tüm din felsefelerinin aynı özü paylaştığını, tümünün dürüst ve sevgi dolu yaşamı emrettiğini, kutsal akit ve ahde sadık kalacağını yeniden hatırlatarak bizleri son’umuzla baş başa bıraktı. Tevhidi emretti, şirkten uzak kalmamızı istedi.
Etkilendik, söz verdik, yoğun halk kitleleri oluşturduk, savaştık, öldük, yemin ettik, kısa bir süre de gayet mutlu ve huzurlu yaşadık ama bu son şansta sadece yüzyıl kadar sürdü. Sonra Kur’an dipdiri durduğu halde eski elçi ve kitaplara yapılanlar gibi unutulanlar, eklenenler, abartılanlar, değiştirilenler koyunlarımıza, gönüllerimize girdi.
Boşlukta hissettiğimiz anlarda kendimizi kollarına bıraktığımız dini yaşamın eklenen yorum ve verilen yanlış istikametler ile saf olmadığını anladık, hayallerimiz yıkıldı. Çünkü tertemiz, dosdoğru Kuran ve Peygamber karşımızda dururken, bizlere nasihat olarak bırakılan bir Kitap varken, biz yine kolay olanı ve dinlemeyi seçtik okumak yerine. Başkaları da bize farklı şeyler anlattı, hatta Yaratan ile aramızda köprü yerine koydu kendisini.
Din ve vaat edilen gelecek ile bulduğumuz huzur bu kötü maksatlı insanlarca yeniden yok edildi. Din silah oldu, siyaset aracı oldu, kandırmaca aleti oldu. Belki de insan bile olmayanlarca mahvedilen hayatımız bu sayede sonsuza daha kararsız ve biçare sürüklenmeye başladı. İşin doğrusunu bilenlerde korku ve dinlenmemek kaygısıyla hep sustu. Karanlık tünellerde ışıksız kaldık.
Sonuç, yaratılış gereği iyi son’la bitmek zorunda. Ama bu vaat edilen mükâfata kaç kişinin kavuşacağı şüpheli. Düne kadar Cennetin milyarlarca insanı nasıl alacağını düşünülürken bugün bu kadar boş koltuğa sanki gerek yok diye düşünüyor insan. Çünkü hak eden sayısının daha az olacağından şüphelerimiz var. Düne kadar kader kişilerle tek tek ilgilenir diye düşünürken bugün kaderin o topluluğun, ümmetin tamamı için ortak olduğunu düşünüyoruz. Yüce Allah belki de bu yüzden cehennemi dolduracağına ahdederken cennet için aynısını söylemedi?
Eğer yaratılış bahsettiğimiz gibiyse o zaman bizlerin var olma maksadı ne? Eziyet etmek, kanmak, binalar inşa etmek, savaşlar çıkarmak olmadığına göre?
Akıl ve ruhumuzla doğruyu seçip, şükredip, hatalarımızda tövbe edip, yaratana şükranlarımızı sunmak? Yaratanı anarak O’na yalnızlığını unutturmak? Kötüyü seçebilecekken doğruyu seçerek O’na bizler hakkında yanılmadığını göstermek mi?
Ya da Şeytanın cezasını perçinlemek? Bu tabiata sadece çeşit ve renk katmak mı? Rolümüz sadece sahnede aslında kendisini oynamayan birer aktör olmak mı? Meleklerle şeytanların savaşında piyon olmak mı?
Sınava alınan öğrenciler miyiz? Rodaj sürecindeki motor, deneme sürecindeki geçici memur veya test aşamasındaki ilaç mıyız? Cennet vadini hak edecek bir seçme müsabakası mı bu dünya yaşamı? Kadroya geçmek için çalışan sözleşmeliler miyiz?
Yoksa yaratılış gayesi ayetteki gibi sadece Allah’a kulluk ve ibadet etmek mi?
Sanki doğru cevap bunların tümü gibi.
Bu dünyanın bir sınav alanı olduğu, asıl yaşamın bu yerdeki yaşamdan sonra başlayacağı defalarca bize hatırlatıldığına göre bu on günlük yaşam, yani bizim zaman dilimimizle on bin yıllık süre, uzun bir sınavdan ibaret.
Tabi ki tek bir seferde herkesi alacak sınav salonu bulunmadığından bizler bu sınavı tamamlayıp salonu boşaltırken başkaları sınava giriyor. Kazananlar ise daha sonra hep birlikte açıklanacak.
Anılmak ve şükredilmek olası ihtiyacı nedeniyle yapılan bu sınav aslında çok adil ve çok kolay. Söylenen yoldan ayrılmamak, kanmamak ve öbür yaşamı hak etmeye yönelik kuralları uygulamak sadece bizden beklenen. Bunu yapmanın da iki ana kuralı var. İnsanca yaşamak ve şükretmek. Bu ikisinin şekil ve mahiyeti ise Kitaplarda yazılı. İbretlerle, örneklerle, vaat ve ikazlarla.
Bu ana kural arasına karıştırılmış yüzlerce caydırıcı ve yanlış arasından sıyrılmak aslında öz benliğini kaybetmemişler için çok kolay. Ancak nefsi sınır taşımaz hale gelmiş, kötülükte ısrarcı, şeytana uymuş, öbür yaşam yerine buradaki yaşamı yeğ tutmuş olanların bu soruları tam olarak yapabilmesi de zor görünüyor.
Yaratan şeytan ve yandaşlarına bile adilken bizlere çok daha adil ve merhametli. Bize tövbe etmek ve hatayı düzeltmek hakkını vermişken bazı bedenlerin bu sınavı geçememesi onların ne kadar kör ve sağır olduklarını gösteriyor. Tanınan bunca kolaylık ve verilen bunca joker hakkına rağmen yolundan dönmeyenlerin ıslahı belki öbür yaşamda da devam edecek. Cehennemde geçecek süreler sonunda ruh ve bedenler iyiliğe kılavuzlanınca, arınan bedenler cennete girecek ve sonsuz, dertsiz, huzurlu, arındırılmış yaşam orada hep beraber devam edecek. Düşmanların kalplerinden kötülüklerin silinip atılması ile tarif edilen bu olsa gerek.
Bu noktada yaratılış mantığını aşağı yukarı kavradığımıza göre görevimizi ve sorumluluklarımızı sıralamak lazım gelir.
Ama önce yaşamayı hak etmek konusuna girersek evet dünyaya gelen her canlı insan vadesi kadar ve adil şartlarda yaşamayı hak ediyor. Yaratan bile bunu böyle istemişken bizlerin hayır demesi zaten mümkün değil. Dahası hayata gelen yavruyu ölümle cezalandırmak gibi bir hak ve yetkimiz de zaten olamaz.
Peki, hak ettiğimiz bu yaşamda sınav salonuna giriş kartımız elimizdeyken ne yapmak veya ne yapmamak lazım?
Bu bir yerde satır satır yazılı ve herkesçe malum değil, geniş ve aslında bize kalmış. Doğruluğa programlandığımız için görevimiz sadece sapmadan yaşamak.
Dokuz aylıkken doğacak, iki yaşında yürüyecek, yetişkinken evlenip çocuk yapacak, dede olacak ve zamanı gelince öleceğiz. Ama nasıl doğru ve kaliteli yaşayacağımız kelimesi kelimesine bir yerde yazmıyor. İpuçları ve ana esaslar belli. Buna rağmen kesin olmayan daha doğrusu bir yerlerde harfiyen yazılı olmayan tavsiyelerin yokluğu nedeniyle de muhtemel bir kısmımız yolda boğulacak veya ormanda patikada giderken kaybolacak. Çünkü bizler melek değiliz ve hata yapmaya meyilliyiz.
Haksızlık değil bu? Herkese ayrı birer kullanma kitabı verilse, herkes melek olsa veya her defasında yaptığımız ferdi hatalar bize söylenseydi, ya da ne zaman öleceğimizi bilseydik o zaman iyilerin aleyhine bir durum oluşurdu. İyiliğe mükâfat, kötülüğe ceza vaat edilen bir sınavda eşit olmanın maksadı zaten burada gizli.
Sonuçta istesek te istemesek te sınavın şartları bunlar, ilk günden son güne kadar bu sınav salonundayız ve sonuçlarını daha sonra topluca öğreneceğiz. Bununla boğuşmaya haşa ne yetkimiz ne hakkımız var.
Bizleri bu sınavda başarısız kılacak şeylerin başında önce kendi nefsimiz, sonra kötülüğe ve yandaş toplamaya yemin etmiş, cezası belli şeytan geliyor.
O’nun da sınavı devam ediyor. Ama isyanına devamla O bizi yanına çekmeyi daha çok tercih ediyor. Maalesef bizlerden de şuursuzca O’na kanan bir o kadar fazla. Nefsimiz ise bizim içimizde olduğu halde bize düşman. Nefsimiz yine bir sınav aracı olarak ve bu anlamda bizleri kötülüğe zorlayarak doğru yolu bulmamızı sağlıyor. Daha doğrusu nefsine hâkim olabilenler sınavda başarılı oluyor.
Peki, kanmacaların ortak noktası ne o zaman? Her şey bu kadar açık ve adil iken bu taraf değiştirmeler neden var? Ahiret hayatına inanmamak mı? Tebliğlerin gerçek olmadığını düşünmek mi? Ceza ve mükâfatın bu yer’de verileceğine inanmak mı?
İlahi yoldan sapışın bu ilk göstergesi aynı zamanda şeytanın ilk silahı. Ahiret hayatı ve sorgulamaya inanmayanların bu tarafta özen göstermesi mümkün mü? Hele ki ahiret yaşamında mertebemizi, derecemizi ve yerimizi bu dünyada yapacaklarımız belirleyecekken bu kadar kör olmak mümkün mü? Bu sorunun cevabı maalesef evet. Sonrası çorap söküğü gibi geliyor.
İkinci en tehlikeli silahı ise ahretin var olduğu ancak affediciliğin sınırsız olduğu şeklinde. Yani Âdem ile eşine yaptığı gibi “Yiyin bir şey olmaz, olsa da affedilir” yalanıyla gerçekte var olmayan bağışlanma müjdesini bolca vaat ederken şeytan her insana yasak meyveyi yemesini ve sonrasında affedileceğini söylüyor. O zaman da özen göstermenin, kurallara uymanın bir anlamı kalmıyor. Ama bu o denli güzel bir haber ki biçare insanlar kanıyor ve kendisini dönülmesi zor yollara sokuyor. Oysa sorgulama salonunda biz onu ortak gösterirken kendisi “ben zorlamadım sadece cazip gösterdim, onlar kendi nefislerine uydular” diyecek.
Şeytanın sonraki silahı ise kandırmak, azdırmak, dolandırmak, unutturmak. Gerçeği, kuralı, olması gerekeni, saygı ve sevgiyi, yaşananları, ibretleri yok saydırmak, böylece kötülüğün vahametini hafifletmek. “Bu aslında kötü bir şey değil” mantığı bedenlere yerleştiğinde gerisi de kolaylıkla geliyor.
Daha pek çoğunu saymak mümkün.
Kötülüğe yenik düşmek için icat edilmiş silahlar ise çok ama çok farklı ve cezbedici. İnsan olmaktan bizleri alıkoyan ve belki yaşama hakkımız bile engelleyecek tarzda tahrip olmamıza yol açan bu silahlar somuttan ziyade soyut ve kendi iç benliğimize ateş ediyor doğrudan.
Unutmamak lazım ki hiç kimse bize istemediğimiz bir şeyi yaptıramaz. Zaten yaptırırsa bunun suçu ve günahı bize olmaz. Ama kötülük bize o denli süslü vaziyette gelir ve gözlerimiz o kadar körlenmiştir ki biz o şeyi yapmayı kendimiz isteriz. İsteyince de aklımızı yanlış bile kullansak irademizle yaptığımız için o şeyin sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız. O esnada bizi kışkırtan ise kenarda durmuş gülüyor olur çoğu zaman. “Ben bir şey yapmadım, teklif ettim, gösterdim, kendisi koşa koşa gitti ve onu yaptı.” Gayet adil bir mazeret!
Bu silahlar binlerce yıldır insanoğlunun hayatında var. Mağaralarda yaşanılan ilk zamanlarda başlayan kıskançlıklar, daha çok av kapma bencillikleri, kadınlar tarafından beğenilme duygusu, karşı cinse sahip olma fantezisi, elde etme ve egoyu tatmin etme duygusu gibi yüzlercesi hayatımızda bizimle iç içe.
Medenileşen toplumlara paralel olarak değişen bu silahlar aşk ve ihtirası, modayı, ateşi, petrolü, içki, kumar ve parayı, zengin olma isteğini, daha iyi yaşam şartlarına sahip olma isteğini beraberinde getirdi. Nefsimizin doymak bilmezliğini yakalayan kötülük onu bir silaha çevirip hassasiyetimizi zaafa döndürüp aradan çekiliyor. Biz ise o kabarmış arzumuzla saldırıyoruz hasmın üstüne. Galibiyetle nefsimiz doyarken aklımız ve ruhumuz isyan ediyor. Ancak vakit geçmiş oluyor.
Şeytan; nefsimizde zaten yer alan kazanma hırsımızı körüklerken bunu bir oka çevirip bizi hile yapmaya veya daha çoğunu kolay yoldan kazanmaya itiyor. İçimizdeki karşılıksız aşkı kırbaçlayarak bizi tecavüze varan seks düşkünlüğüne sürüklüyor. Güçlü olma isteğimizi kabartıp bizleri yok yere savaşlara sokuyor. Her seferinde de uzaktan seyrediyor.
İlk kötülüğün ardından ikincisi daha kolay, on beşincisi çok daha kolay gerçekleşiyor. Bir süre sonra zaten bu yaşam bize ait oluyor. Yaptığımız şeyi yanlış olarak görmemeye başlarken zarar verdiklerimizi de zavallı ve güçsüz olarak niteliyoruz.
Hata yapmış olmanın verdiği vicdan azabı kazanılan yeni statü gereği ortaya çıkan makam veya güç ile kayboluyor ve bu güç bize cazip geliyor. Tecavüz ettiğimiz, öldürdüğümüz genç kız bize yaşattığı haz sonrası zaten ona olan yönelişimizde kaybolduğundan, hevesimizi aldığımızdan eskisi kadar popüler de olmadığından ilgi alanlarımız başka yerlere kayıyor.
Kısa süreli kalbimiz ağrısa da kendimizi kandırıp, geri dönülmez yola girdiğimizi sanıp, tövbe kapısını unutup devam ediyoruz kötülüğe ve alışıyoruz. Birkaç dakika önce tecavüz etmeyi bu kadar istediğimiz kızın hayvani isteklerimizi giderdikten sonra artık gözümüze hiç cazip gelmemesinin şeytanın bir oyunu olduğunu hiç düşünmüyoruz bile. Veya birini öldürdüğümüzde kalbimizdeki vicdan acısının neden kaynaklandığını?
Bu kadar kandırıcı, caydırıcı varken ilk emredilenden caymayanlar ise dürüst ve doğru olarak yaşamaya, sınavda daha çok soru yapmaya gayret ediyor. Daha mütevazı, daha zor ve parasız bir yaşam sürerken iç huzuru anlamında diğerlerinden daha şanslı oluyor. Zayıf, güçsüz ama mutlu. İstediğini elde edemese de, güzel giyinmese veya iyi beslenemese de, güzel şatolarda oturamasa da daha mutlu.
Yaratan cenneti tasvir ederken ırmaklar, odalar, sohbet ve dinlenme yerleri, içecek ve yiyeceklerden bahsediyor kullarına. Şeytansa onları bu dünyada yaratmak ve rest çekmek telaşında. Yaratan paranın yoksul ve muhtaçlara yardım maksatlı verilmesini emrederken şeytan o parayla sahip olunacak gücü cazip kılmak gayretinde.
İnsan olmak bu nedenle zor. Bu caydırıcı ve aldatıcılarla mücadele etmek te. Ama başarmak için, ödülü hak etmek için mecburuz. Hele kanmış insanların ve insan olmayanların (!) ilk kanışlarından sonra çevreye deli dana gibi saldırmasıyla ve bu hastalığın etrafa bulaşmasıyla hayat daha zor hale geliyor.
Haksız yere para ve güce kavuşan daha çok suç işlerken yanına daha çok para delisi insan alıyor ve onlarda daha çok suç işliyor. Kötülük salgın gibi yayılıp mafyalaşıyor ve kenti, ülkeyi sarıyor. İlk ateşi yakan şeytan ortalıkta görünmezken onun işini kanmışların kendileri yapıyor. Yani kraldan çok kralcılar.
Saklanacak delik kalmıyor. İşe girerken patron, ev ararken ev sahibi, araba alırken üretici çıkıyor karşımıza. Barlar, cafeler, discolar günah yuvası olup çıkarken şehvet ve ihtiras kirli, karanlık ve kötülük kokan mekânlarda kol geziyor.
Hayatın devamı için bahşedilen, sevgiyi bütünleyen ve zevk veren çocuk yapma birleşimi adi ve şehveti bir günah batağı oluveriyor. O hale geliyor ki pek çoğu için bir hayat felsefesi oluyor.
En güvendiğimiz mekânlar bile sahte veya taraflılarca bize dar geliyor. İçine siyaset karışmış din, hilebazlığa dönmüş siyaset, tefeciliğe dönmüş cennet simsarlığı, tekelleşmiş ibadet hayatın her alanında dağ gibi duruyor önümüzde.
İnsanlar topluluğa dönüyor, topluluklar bozulunca insan olarak temiz kalmak ta mümkün olmuyor. Topluluk gerekleri biz kabullenmesekte kural olarak konuluyor önümüze. Bir kere ateşlenen kötülük her nefes aldığımız günde artık şeytanın uğraşmasına gerek kalmadan insanlarca defalarca yapılıyor. Kötülük ateşi içimizi yakıyor durmadan ve damarlarımızda ılık bir şehvet dolaşıyor.
Hayatlarımız işte bu zor tercihler arasına sıkışıyor ve er ya da geç yenik düşmek zorunda kalıyoruz kötülüğe. İstemesek te. İnsanlıktan çıkıp hayvanlaşıyoruz ve şeytan kazanıyor.
Sınav zorlaşırken salgın yayılıyor ve vücuda giren virüs gibi her geçen gün daha çok mesafe katediyor. Toplumun bir kolunda başlayan hastalık biz bir ayak bile olsak er ya da geç bize ulaşıyor. Taa ki o uzvu kesip atmadıkça. Kesmek te mümkün olamıyor çoğu zaman.
Bu nedenle insan olmak; yaratılış maksadına uygun yaşamak, kötülüğe yenilmemek ve müjdelenene kavuşmak arzusuyla tabiatın dengesine, evrenin mükemmelliğine saygı duymak, adreslendiğimiz yaşam formunu hayata geçirmek, genlerimizdeki huzura kavuşmak olarak çıkıyor karşımıza.
Bu yaşam formunda aşırılığa, lüks ve israfa, üstün gelmeye, kabalaşmaya, hor görmeye, zulme, haksızlık etmeye yer yok. Bu şekilde gerekmedikçe can almaya ve savaşmaya, dünya malına ve zevkine derinliğine dalmaya yer yok.
Yeterince kazanmaya, terazide haksızlık yapmamaya, paylaşmaya, hoşgörüye, bağışlamaya, arabuluculuk yapmaya yer var. Bu formda insani değerlere sahip olmaya, bütünleşmeye, ölmeye ama teslim olmamaya, hata yaparsak af dilemeye, kendimizi sürekli telkinlerle diri tutmaya, yeri geldiğinde modaya, borsaya, teknolojiye karşı gelerek mütevazı yaşamaya yer var.
İnsan olmak kısaca Yaratan’a layık olmak, umut etmek, kanmamak ve dürüst yaşamak kalpleri sevgi ve yardımlaşma hissiyle doldurmak.
İnsan olmak şeytana kanmadan imanlı durabilmek.
İnsan olmak hakikati görüp aldanmamak.
İnsan olmak…insan gibi yaşamak ve onurla ölmek.

 

Yaşamayı hak etmek ve insan olmak

Bu yazıyı okudunuz mu?

Atatürk’ün Dini Yönü ve Din Eğitimine Bakışı

Atatürkçülüğün dini yönden analizi

Atatürkçülüğün dini yönden analizi İslam dini, ahiret yaşamı dahil kıyamete dek ve kıyamet sonrası tüm ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir