Anasayfa / Global siyonizm / Yüce Allah’ın hesabı, muradı ve vaadi
imanilmihali.com

Yüce Allah’ın hesabı, muradı ve vaadi

“Allah, “Şüphesiz ben ve peygamberlerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Mücadele 58/21)

Yüce Allah, her şeyi yaratan, tek ve muktedir olandır. Yaşamı var edenin de yaşama sessiz kalacağı, izlemekle yetineceği elbette düşünülemez ve zaten ayetinde kendisini her an bir iş ve oluşta olarak tarif etmesi de Yüce Allah’ın Arş, kainat, tabiat, dünya ve bedenlerdeki her şeyle yakından ilgili olduğunu gösterir.

Bizlere şahdamarı kadar yakın olan Allah, yıldızlara da, ağaçlara da, yanardağların kızgın lavlarına da, okyanus dibindeki çakıl taşlarına da … yakındır. İblis’e ve zalim insana bilhassa yakındır.

Ve O’nun hesabı herkesin, her şeyin üstündedir. O, kendisinin ve dininin galip geleceğini, rahmet, merhamet ve şefaatinin sadece razı olduğu kullara nasip olacağını, kendisine bağlı kalanları cennetlerine alacağını, diğer yandan iblis ve iblise uyanları cehenneme dolduracağını, insanlardan çoğunun iblise kanacağını duyurandır. Her şeyi bilen Allah, insanlık tarihinin tüm geçmiş ve geleceğini de gören olarak yarattığı iblise, insanın zalimliğine boyun eğecek de haşa değildir. O’nun hesabı galip geleceğine göre de kötülük ve şeytanlık kazanamayacak, doğru ve güzel olan galip gelecektir. Sınav bu güzele, Allah’ın muradına, fıtratta verdiğimiz söze uygun yaşamaktan, bu inanç ve sadakati Türklükle, namusla, insanlıkla güçlendirmekten ibarettir.

Yaratışın, yaşamın, dinin, kıyamet ve ahiretin, hesap ve mizanın, şefaat ve azabın tek sahibi Rahman ve Rahim olan Allah’tır. Ondan başka ilah, kurtarıcı, şefaatçi yoktur. Din O’nun, ilim, kudret, hüküm sadece O’nundur. Yüce Allah hiçbir şey yokken var olan, her şeyi yaratan, her şeyin sahibi olan, mutlak güç ve ilmin tek sahibi en yüce varlıktır. Vahdaniyet (Allah’ın Bir’liği) yalnız O’na mahsustur. O, tüm kâinatı, bilinen ve bilinmeyeni var eden, Tek ve eşsiz olan, zıtlıklardan denge kuran, doğmayan, doğurmayan, rızkı, medeti, nimet ve şifayı tek başına veren, her an bir işi ve oluşta olan (insanlara da bunu emreden), yarattıklarını başıboş bırakmayan, uyumayan, azameti büyük, şefaat ve azabı Yüce olandır.

“De ki: “O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır; O, hiçbir şeye muhtaç değildir.) O’ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir). Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlas 112/1-4)

İnsan, bu hayatı, Rab’bine sadık, imanla ve insanca yaşamak için söz vermiştir. Fıtrattan mahşere giden yolda bu misaka riayet sınavın başarı anahtarıdır. İnsanlık serüveni O’nun dilemesiyle cennetlerde başlamış, insanı aşağılayan kibirli, nankör İblisin isyanıyla belirli bir süre için yeryüzüne mahkum olmuştur. Bu sürenin sonunda tüm varlık ve nefisler ölecek, yeniden dirilişte salih kullar müjdelere ererken, lanetli iblise uyanlar o cennetlere bir daha geri dönemeyecektir.

O, kendisine mutlak itaat eden nurdan yaratılmış meleklerden ve dumansız ateşten yaratılmış cinlerden farklı olarak, düşünebilen bir varlık yaratmayı istemiş ve kendisine ruh, akıl ve kalp verdiği, emaneti üstlenen bu varlığı yeryüzüne hükümdar, asli yurdu olan cennetlere varis kılmıştır. Çünkü O, mutlak, şartlanmış, güdülerle, cezadan korkarak gördüğüne itaat eden değil, zulümle isyan edebilecekken, mahlukata ve cihana örnek olacak, huşu ve sevgiyle kendisine, dinine tam bir teslimiyetle görmeden itaat eden bir varlık istemiştir. Sınav bu yüzden vardır ve İblis’in isyanı da bu yüzdendir.

İnsan tabiatı gereği özgür olmaya mecbur bir varlıktır. Bu sayede yaşar, tercih yapar, hesap verir. Yüce Allah, varlık ve oluşu ‘Sünnetullah’ (Tanrının tavrı, tarzı) denen kanunlara göre düzenlemiştir ve bu kanunların hepsi iyidir. Kötü ise insanın şikayetlerine esas kendi yanlışlarıdır. Kötü ve şer yoksa özgürlükte yoktur. Allah’ın insandan beklediği, kötüye ve şeytana teslim olmak yerine ışık yönünde özgürlük kullanıp şeytanı aşmaktır. İblisin secde etmemesinin sebebi, insana özgürlüğün verilmiş olmasıdır. İblisin hasedinin temelinde yatan özgürlüğü ise insan maalesef iblisi dinlemek şeklinde aleyhinde kullanmaktadır. Oysa yüce Allah insanı bu hürriyeti manipüle edecek şeytana karşı da uyarmıştır.

İnsanın üstlendiği emanet cennetlere varis olma hakkıyla gelen, Kur’an ile yaşamak ve örnek olmak görevi, tevhidi yaşatma mecburiyeti, şeytana uymamak sadakati, imandan kopmama misakı, taşınan ruhu temiz tutma ve sahibine temiz iade etme mesuliyetidir. Emaneti yüklenen insan, kendini, ailesini, evladını, millet ve dinini, beden ve aklını, ruh ve şuurunu tertemiz teslim almıştır, sahibine temiz iadeye mecburdur. Bu mesuliyetin adı vebal’dir. Bu vebal tek tek her kulun, başta da din içindeki liderlerin, yöneticilerin, sözü dinlenenlerin ve sonra her bir Müslümanın boynunadır.

Evlatlarımız ilahi bir yolculuktan sonra bize ulaştığına göre yaratılmışlardır. Yaratmak ise sadece Allah’a mahsustur. Yani evlatlar bizim değil Allah’ındır, bizlere emanet vermiştir. Bu emaneti Allah’a ve yaratılış gayesine uygun büyütmek ise farzların yücesi, İslam’ın geleceğinin kaçınılmazıdır. Terbiye, ahlak, iman ve cihadı öğretmek zorunda olduğumuz evlatlar, aynı zamanda kötülüğün mağlup edilmesi için lazım olan güç ve motivasyondur.

Yaratılışın gayesi; sadece Allah’a ibadet ve kulluk edecek, en derin imana sahip, başkaca ilahlar atamayacak, aksine muktedirken ve görmediği halde Yaratan’ına minnet ve şükran duyacak, kötülüğe düşman, sadece Allah’a güvenen ve sığınan bir akıllı beşeriyetin tesis edilmesidir.

İblis, daha önceki adıyla Azazil veya Azaz-el (Allah’ın değerlisi anlamındadır) olan dumansız ateşten yaratılmış cindir. Varsayımlara göre daha önce faydalı işler yapmış ve ilahi katta mertebelere gelebilmiştir. Lakin büyüklenmesi ve cehaleti nedeniyle nefsine uyan iblis, insanın yaratılması esnasında tüm mahlukata verilen insana secde emrine karşı çıkarak, sınavını kaybetmiş, isyan etmiştir. Sınavı kaybettiği için de cehenneme mahkum olmuştur.

Bu isyan, mazeret ve lanetlenme insanlara bir şeyler hatırlatmalıdır. Yani insanlık, Allah’ın ahdine karşı gelirken sınavı kaybettiğini de anlamalıdır. Şu dipnot olarak hep akıllarda kalmalıdır ki Allah günah işlemeyi bile mazur görebiliyorken affetmeyeceği tek şey yasağa öfkelenilmesi ve kendisine ortak tanınmasıdır. Bu öfke sahiplerinin maymun ve domuza çevrildiği akıllardan çıkmamalıdır. Şirk tutkunları ise zaten afsızlığa mahkumdur.

Yüce Allah insandaki, hikmeti ve kabiliyetleri bilen, zamanın sonuna dek yaşanacakları gören olarak, İblisin bu isyanını engellemek, bir emirle bastırmak ve insan hayatının geri kalanını şeytansız yaşatmak yerine, onu lanetlemiş, sınav aracı kılmış, belirli süreye dek sınavın negatif kutbu olmak görevini vererek yaşamasına müsaade etmiştir. O halde iblisin yaratılmasındaki hikmet de anlaşılır olmuştur. Demek ki insan, iman ve şeytanlık arasındaki tercihleri ile sınav edilecektir. Demek ki şeytan cennetleri insandan çalmaya çalışmaktadır.

Sınav felsefi olarak şöyle izah edilebilir; ilk yaratılanlar nurdan var edilmiş meleklerdir ve sınavları sıfır hata ile emredileni, verilen görevi yapmaktır. Nitekim tamamı bunu başarmaktadır. Akıl, ruh ve şuurdan yoksun Cinlerin sınavı ise cennetlerde yahut Arş katında iyi ve kötü arasında görsel-güdüsel tercihe dayalıdır. Cinler hata yapabilme lüksüne kısmen sahip olsalar da gözleri önünde cereyan eden fevkaladelikler nedeniyle iman etmeme gibi bir yanlışa düşmeyi akıllarından bile geçirememektedir. (Bunun tek istisnası şeytanın isyanında görüldüğü üzere kibirle büyüklenmek ve öfkeyle azmaktır. Aynı şey insan yaşamında da söz konusu değil midir?) Söyleneni anlayabilen cinlerin sınavı, tebliğ ve tembih edilene uymak sınavıdır. En güzel vaziyette yaratılan insanın sınavı ise güzel ve kötü arasında irade kullanarak, görmediği yaratan ve aleme kendi rızasıyla ve Allah emrettiği için yaşamaktır.

İnsanın yaratılış kararına dek cinlerin ve meleklerin sınavı bulundukları mevkinin, aksine imkan tanımaması sebebiyle de olsa gerek sorunsuz gitmiştir. İblis’in de o ana dek öfke ve isyana varan ciddi bir ihmali olmamış demektir. Secde emrine isyanının ilk isyan olarak adlandırılmasındaki mana da budur. İblisin daha önce faydalı ve büyük işler yaptığına dair rivayetler Kur’an’da yer almaz ancak bir cin olarak Yüce Meclis’te olduğuna göre büyük bir vazifesi olmalıdır. (Kim bilir belki de o yüce meclis yaşamakta olan varlık gruplarının (melek ve cinlerin) temsilcilerinden ibarettir.

Velhasıl Yüce Allah’ın muradı; Allah’ın düşünebilen, doğruyu bulabilen, itikad ve itimat eden, görmeden inanan bir varlık yaratmak ve onu cennetlerine varis kılmaktır.

Allah’ın vaadi

“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.” (Bakara 2/214)

Yüce Allah aciz değildir, habersiz olmadığı gibi haşa tedbirsiz de değildir. Güvendiği, sevdiği, pek çok varlıktan üstün yaratıp içine ruhundan üflediği (kendisine vekil kıldığı), emaneti teslim ettiği, misak aldığı, cennetlerine varis kıldığı insanı şeytanın amansız hamlelerine karşı korumasız bırakacak da değildir. Nitekim O, iman zırhını, şeytanın dokunamayacağı insanları işaret edip, tevhid ve imanla, en son gelen peygamber ve kitaplarına göre yaşayanların korunacağını, sadece iman edip salih amel işleyenler cennetlere geri döneceğini, cehennemini şeytana uyanlarla dolduracağını bildirendir. Allah’ın hak vaadi dediğimiz de budur.

Şeytanın imanlı kullar üstünde sultası olmayacağının bildirilmesi de ibadet, amel, ahlaktan da önce insanın imana sahip olması gereğine işarettir. İman, tüm diğer dini vecibelerin abdesti mahiyetindedir, dinler üstü tevhid demektir. Bu da hadisin işaretiyle demektir ki; iman etmeden kimse cennetlere geri giremeyecektir. Bu iman samimi olmak zorundadır. Huşu dediğimiz ‘samimiyetle yönelme ve kalple sevme’ fazileti ise, dilde kalmayan imanın göstergesidir. Bu şekilden, riya ve gösterişten uzak, duru bir sevgi, teslimiyet ve güvenme duygusudur. Şeytanın dokunamayacağı kalpler de bunlardır. Yapmacık iman ise şeytandan bir huydur. Kitap ve peygamberlere riayet ise hak dinin gereklerine itimat demektir.

İman ve Allah sevgisi, fıtratta misak ile yemin vermiş olan insana benzetme yerindeyse, fabrika çıkışında standart donanım olarak sunulmaktadır. Zamanla büyüyen insanın alışkanlık ve zaafları deformasyona uğrayarak bu nimeti zayıflatır ve kalbini dolduran Allah sevgisi azaldıkça da boşalan yere başka sevgiler, endişeler girer. Bu yer değiştirme süreci, engellenemez ise bir zaman gelir ki o kalp sevgisizlik, zulüm, batıllık, şeytanlık ve kötülükle dolar. Ayetlerin mühürlü kalpler dediği de budur. Bu noktadan sonra da iflah çok kolay değildir.

Şimdi burada durup kocaman bir parantez açmamız gerekiyor. Eserde buraya dek anlatılanlar daha ziyade şeytanların, küresel veya değil, plan ve tahribatlarıydı. Onların zalim ve siyasi manevralarla, dini ve milliyetleri sömürerek, para ve ahlakları kullanarak, sınır ötelerine zehir saçarak, zihin kontrolü veya kültür genlerini tahrip ederek yaptıkları hile ve tuzaklardı. Sonrasında kurtuluş için neler yapılabileceğine göz gezdirdik. Şimdi sözü Kur’an’a ve Yüce Allah’a bırakma zamanıdır. Çünkü her akıl ve irade gibi O’nun da fikri ve ahdi vardır ve O’nun vaadi kesindir.

Bugüne dek, tüm güç ve yetki onlardayken, halen dünyanın dört yanına tek tuşla hükmedebilirken, karşılarında ciddi bir direnç olmadığı halde verebildikleri tüm hasar ancak bu kadardır. Bundan sonrası için planları ne kadar acımasız ve keskin olsa da karşılaşacakları netice de bundan farklı olmayacaktır. Çünkü onların da çok iyi bildiği gibi kader çoktan yazılmış ve tebliğ edilmiştir. Bu kaderde şeytan ve askerleri mağlup olacak Allah ve dostları kazanacaktır. Ve bu vaat, insan aleyhine yemin eden İblisin ahdettiği an kendisine tebliğ edilmiştir. Tebliğ makamı ise Yüce Allah’tır.

Buradan hareketle aslında dünya sınavı sonucu belli bir oyundan başka bir şey değildir. Kaybetmeye mahkum iblis ve soyu tarafında olanlar ile galip geleceğine yemin eden Yüce Allah’ın takımında yer alanlar arasındaki mücadele ne kadar çetin geçse de sonuç değişmeyecektir. Şu farkla ki iblis milyarlarca insanı peşine takıp kandırırken, gerçekleri buyuran Yüce Allah’ın dostları az sayıda kalacaktır. Çünkü şeytan beşeri, Yüce Allah ahireti müjdelerden bahseder ve zalim insan fani şehvet ve makamları tercih edecek kadar cahildir.

“Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın. Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır. İnkâr edenler için çetin bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” (Fatır 35/5-7)

“… Oysa şeytan, Allah’ın izni olmadıkça, mü’minlere hiçbir zarar verebilecek değildir. Öyle ise mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Mücadele 58/9,10)

İblisin ahdi karşılığında Yüce Allah, şeytanı hemen orada cezalandırmak yerine ruhsat (Haydi, onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatlerde bulun.” (İsra 17/64)) ve zaman vermiş, dünya sınavını dilemiş ve şeytanı sınav vesilesi kılarak bir vaatte bulunmuştur; Şeytanın imanlı kullar üzerinde sultası olmayacak, iblise uyanların sonsuz hayattaki kaderi şeytanlarla aynı olacak, iman edip salih amel üreten has kullar, gelen peygamber ve kitaplara itikat ve itimat ettikleri sürece cennetlere geri dönmeye hak kazanacaktır.

Özetle Yüce Allah’ın hak vaadi; imana sarılarak kendisine sığınanları cennetlerine, şeytana uyup imanı terk edenleri ise cehennemlerine koyacağına, göndereceği peygamber ve kitaplara inananları affedeceğine, iman edip salih amel üretenlere korku olmayacağına dairdir. “Hak vaad” tabiri ise hükmün adaletine ve mutlaka gerçekleşeceğine işarettir. Keza bunu destekleyen çok sayıda ayet vardır.

“İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik. İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara 2/38-39)

“Allah, dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.” (A’raf 7/18)

Yüce Allah’ın vaadinin satır aralarında ise; Allah’tan başka ilah tanımamak, ortak koşmamak, iman etmek, şeytanı en büyük düşman olarak görmek, şeytana aldanmamak, belirli zaman müddetince gönderilecek kitap ve peygamberlere itikat ederek korunmak, iblisin ahdinde yer alan hususlara karşı dikkatli olmak, haram ve günahtan sakınmak, Allah’ın sınırlarına riayet etmek vardır. Dikkat edilirse bu hak vaadin içeriği ana hatlarıyla; tevhidin emirlerini yerine getirmek ve şeytanın yaptığı-yapacağı hileleri engellemek adına gerekli olan her şeyi kapsamaktadır ve detayı ayetlerle bildirilmiştir. Kaçınılması istenenler haram ve günah şeklinde, uyulması gerekenler ise farz ve sevap şeklinde buyrulmuştur. Bu vaadin hakkını verenlerin yurdu yine, yeniden cennetler, şeytana uyanlar ve imana-Kur’an’a riayet etmeyenler için cehennemler ebedi azap çukurları olacaktır. Kısaca dünya sınavının çerçevesi hak ve adaletle çizilmiş, tebliğ edilen her bir kutsal Allah’ın vaadinden bir parça teşkil etmiştir.

İblisin ahdinde yer alan kandırmacaların hiçbirine kanmamak, yapacağım dediği şeylere riayet etmemek Allah’ın vaadine hak kazanmak, Allah rızasına ermektir. Allah’ın imanın insanları koruyacağına dair vaadi, büyük bir rahmettir ki bu kalkan olmadan amansız şeytan saldırılarına karşı koymak imkansızdır. Nihayet dinin her çağda ve her ümmete bahşedilmiş olması ilahi hikmetin şefaat dolu nimetleridir. İnsan ise … zalim, cahil ve nankördür.

Yüce Allah, sınavın başlangıcında (fıtratta) insana bizzat hitap ederek, şeytanı en büyük düşmanı kılarak, yasak sayısını asgaride tutarak dinini bildirmiş, yeryüzüne o bilgilendirmeden sonra göndermiştir. Lakin Kabil’le başlayan şeytana kanma hadisesi göstermiştir ki zalim insan için kalbine konulan adalet terazisi vicdanlar doğru yolda kalması için yeterli değildir. Bir zaman sonra artan Kabil’ler nedeniyle yüce Allah bu kez adeta sil baştan yaparak Nuh tufanı ile kafir ve müşrikleri, bozguncuları toptan yok etmiş yani vicdanın (cemalin) tam aksi kutbunu celalini gösterip azabıyla müdahale etmiştir. İkinci bir şansla kurtulan salih insanlık yine “iyi kalamayınca” Allah bu kez her topluma tek tek, içlerindeki en güvenilir ve sözü dinlenir insanlardan elçiler göndermiş, unuttukları yemini hatırlatıp kısa basit sözlü hatırlatmada bulunmuş, rota çizmiştir.

İnsan bu kısa ve az sayıdaki emirlere de uymak yerine azgınlığa yönelince Allah bu kez mucizeler sergileyip ahit almış, ama insan ahdinden dönerek yine lanete müstahak hale gelmiştir. Zaman unutkanlık sebebi olunca Yüce Allah ara ara ve kısmi nice helak, musibet ve belalarla cezalandırmayı denemiş, kısa süreli imana dönen insan azmaya devam edince, Yüce Allah bu kez peygamberlerinin arasını sıklaştırmış, insanlığın en zalim toplumlarına (İsrailoğulları) öncelik vererek diğerlerine de örneklik yolunu seçmiştir.

Firavun zamanı nice işkencelere tutulan insanlık, o zulümden kurtarıldığı halde yine buzağılara tapacak kadar vefasızlık gösterebilmiştir. Başkaca ilahlar ve şeytanlar arayan, sihre sapan, cinlere tabi insanlık bir kez de Süleyman Peygamber zamanında tüm şeytanlar ve o şeytanlardan medet uman kahinler boyunduruk altına alınarak sınanmıştır. Yüce Allah, bunca peygamber arasında nice doğru sözlü güzel insanlar da nasip etmiştir ki vahye doğrudan muhatap olmadığı düşünülen bu insanlar ilim ve akılla toplumlara doğru yaşam şekillerini yaşayarak göstermişlerdir. İnsanlık peygamberleri öldürdükçe ve dinlerini kendileri kaleme almayı tercih edince Yüce Allah peygamberlerini de mucizelerle donatmıştır.

Yüce Allah’ın semavi dinlere kadar verdiği tüm nasihat ve emirleri sözlüdür, nasihat içeriklidir, kısa ve basittir. Bundan sonraysa yazılı olarak bildirilecektir. Lakin insan zalimdir, nankördür ve yazılı olarak vahyedilen Musa Peygamberin taşa yazılı levhalarını değiştirecek, Davud peygamberin Zebur’unu yok edecek, İsa Peygamberi üç senelik risaletinin ardından çarmıha gerecek, kavmiyle 23 sene yaşayan Hz. Peygamberi inkar edecek kadar uslanmazdır.

Yüce Allah, Zebur’da nasihatlerini, Tevrat’ta kısmen emir ama çoklukla müjdelerini, İncil ile sevgi ve hoşgörü dolu tembihlerini iletmiş, bunları tahrif eden insanlığa nihai ve detaylı tedbir olarak Kur’an ile kesin emir ve yasaklarını, hem de yazılı olarak bildirmiş, dahası Kur’an’ı kendi ebedi korumasına almıştır.

Adalet Kur’an’la tamam olmuştur. Kur’an tüm din yolculuğunun özeti, tamı, sonudur, detaylı, kısa ve özdür. Tüm insanlık için anayasa ve rehber mahiyetindedir. Bu Yüce Allah’ın son kutsal ve toplu müdahalesidir ama elbette son iradesi değildir. Yüce Allah, mucizelerle, musibet ve afetlerle, yeni keşiflerle insanlara ilim ve idrak göndermeye, iman ve hidayet vermeye devam etmektedir. Lakin dini tamamdır, bakidir. Gönderdiği ilhamlar o dinin hayata tatbikini temin maksatlıdır.

Kendisi için çok kolay olsa da Yüce Allah, haşa felsefe olarak hiçbir zaman tüm insanlığın kurtuluşunu dilememiştir. O dilemiştir ki emirle değil rızayla, tamamı olmasa da bir kısmıyla insanlık iman çatısında toplansın ve kendisinden başkasına meyletmesin. Son’u gören olarak O’nun dileği, iman edenlerin kurtulması, etmeyenlerin bela çukurlarında yok olmasıdır. Çünkü ahdi veren insandır, emaneti yüklenen insan sözünü tutmalıdır, Allah’ın vaadi boşuna değildir ve değişmez. İblis ise her safhada baş düşman, kandıran ve caydıran olarak devrededir.

“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkâr etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur…” (Zümer 39/7)

Ahir zamanda Yüce Allah sözünü tamamlamış, insanı şeytanlar arasında Kur’an’la ve kalbiyle baş başa bırakmış, insana gözler önündeki ayetlerini işaret ederek başkaca bir kılavuza ihtiyacı olmadığını hatırlatmıştır. İblise verilen süre sonuna kadar insanlık artık tek başınadır, başka peygamber ve kitap gelmeyecektir. Evvela bizzat hitapla, sonra tufanla, sonra nasihatle, sonra helaklarla, sonra sözlü ve nihayet yazılı tebliğlerle tarih boyunca hatırlatmada bulunan Allah, Kur’an’la kalıcı tebliğini yapmış ve adaletini göstermiştir. Bundan sonrası insana kalmıştır. Ahirette zerrece haksızlık olmayacak, hesap Kur’an ile görülecek, kimse haberim yoktu diyemeyecektir.

Allah’ın hesabı; iblisin mağlubiyeti, siyonizmin acı sonu, küreselcilerin hüsranı, iman sahiplerinin esenliği, İslam’ın ve Kur’an’ın altın çağda egemenliği, küfrün çaresizliği, ahiret müjdelerinin salih kullara nasip oluşu, şeytanların ebedi cehenneme mahkumiyeti üzerinedir.

“… Biz onların (Yahudilerin) arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.” (Maide 5/64)

Yüce Allah’ın hesabı her şeyin üzerindedir ve Allah tuzak kuranların en çetinidir. Buraya kadar anlatılanlar dünyayı acınası ve yaşanmaz hale getirmeye gayretli iblis ve taraftarlarının gayesidir oysa Yüce Allah bunu bilen, bir yere kadar müsaade eden ama nihayette mücadeleyi kendi taraftarlarının kazanacağına yemin edendir. Yani şeytan ve soyu ne yaparsa yapsın kader ve akıbet değişmeyecek, doğru ve imanlı olanlar kazanacaktır. Çünkü Allah’ın hesabı ayetinde bildirdiği üzere başkadır. İblisin yeminine karşılık insana imanı buyuran, Fil ordularına karşı ordularını gönderen, kabalist kahinlerin insan ve cin ordularına karşı Hz. Süleyman’ın emrine cinleri ve tabiat kuvvetlerini veren, Hz. Peygamber’ini cihatlarda yalnız bırakmayan Allah, kıyamete yakın zamanlarda da iman kardeşlerinin yardımına elbet yetişecek ve şeytanların kazanmasına müsaade etmeyecektir.

Dehşetli kıyametin soğuk nefesinin hissedildiği ahir zamanda şeytan soyunun gayretlerini artırma ve hızlandırma emeli boşuna değildir. İnsanlık dünya sınavının sonuna yaklaşmakta, azmakta, şeytan taraftarları çoğalmakta ve kıyamet hissedilir olmaktadır. Ahir zamanın kıymetlisi İMAN, bu zamanda elde tutulması gerekendir. Bu dönemde imanlı kalabilmek zorlaşacaktır. Ne yapmak lazım sorusunun cevabı ise önce Kur’an’da, sonra kalpte ve akıldadır. İnsanlık Kur’an, beden ve kainattaki ayetleri okuyarak yapılmaya çalışılanları anlayabilir ve iblisin ahdindeki gayelere vakıf olabilirse ahir zamanı daha iyi yorumlayacak, kalbine danışırsa doğruyu görecek, aklını kullanırsa şeytan oyunlarını boşa çıkaracak, imana sarılırsa tuzak ve hilelerden kurtulacaktır.

Allah’ın hesabı, herkesin hesabı üzerindedir. Doğrular tüm toplumlar tarafından öğrenildiğinde, ‘Türkiye Türkler’e bırakılmayacak kadar değerlidir’ diyenler ve Avrupa’da da Türk bayrağını yakanlar, Anadolu’da Türk milletinin yaşıyor olmasına şükredecektir. Şimdi bunlar için çok fazla kahır etmeye gerek yoktur.

Allah her şeyi işiten, gören ve bilendir. O, kafirler istemese de nurunu tamamlayacak olandır. Yüce Allah şeytanlara başarı şansı elbette vermeyecektir ama Yüce Allah dilerse tüm bu rezillikleri tek bir emri ile silme kabiliyetine sahipken diler ve ister ki; kulları bunu Allah adına, Allah rızası için, samimiyetle yapsın, kanmasın, korkmasın, aldanmasın, mücadele etsin, aklını kullansın, imandan ve kendisinden vazgeçmesin. Yüce Allah, insanların çoğunun şeytanlarla bir olduğunun elbet farkındadır, şeytanların insanlar hakkındaki zannında haklı çıkacağını da bilmektedir ve Allah, insanların Kur’an’ı hayatın dışına ittiğini, iteceğini de bilmektedir. Allah cehennemleri dolduracağına ahdetmiştir ama cennetleri dolduracağına ahdetMEmiştir.

Allah, “Andolsun ki ben ve Peygamberim muhakkak galip gelecektir” buyurarak Hakk’ın zaferini işaret etmiş ve iman cephesinin tüm şeytani oyun ve tuzaklara rağmen muzaffer olacağını emretmiştir.

Zulümlerin vebali … yarına kalsa da kimsenin yanına kalmaz ve Allah tuzakları boşa çıkarandır. Yüce Allah buyurmaktadır ki ‘Onlar ne zaman savaş ateşi yakmaya kalktılarsa Allah söndürmüştür.’ Bu da demektir ki YDD senaryosunun geleceği tasarlanandan farklıdır. Ahir zaman Kur’an’ın altın çağı olacaktır. Bizi ilgilendiren husus imanda sabit kalmak, akıl ve bilimden vazgeçmemek, şeytanlara düşman, meleklere ve mü’minlere dost olmaktır.

Allah ve Peygamber’in galip gelmesi; Kur’an’ın ve hükümlerinin haklı çıkması, Allah’ın muradının gerçekleşmesi, İblis ve askerlerinin emrine girmeyenlerin kazanması ve Altın çağın Kur’an çağı olması demektir. Hak kazanacak, batıl kaybedecektir. Tevhid kazanacak diğer tüm insan ürünü din ve inançlar kaybedecektir. Her şeye rağmen böyle bir savaş yaşanacak olursa da bu savaşın tarafları ülkeler olmayacak, iman ve küfür cepheleri olacaktır. Öyle ki zulüm üretenlerle mağdurlar var olma mücadelesine girecek, iman orduları Türklerin önderliğinde sayısız kayıplar verdikten sonra Allah’ın yardımı gelecek ve zafer kazanılacaktır. İşte Türk’lerin tarihi ve manevi misyonu da budur, buradadır.

Yüce Allah’ın insanı zalim, cahil, nankör ve aceleci tanımlaması boşuna değildir. Hakikat elbet tecelli edecek ve Kur’an ile yeniden yapılanma elbet gerçekleşecektir ama çok canlar yanacak, akıbetler kararacaktır. İmana davet edenlerin bir görevi de imansızlığı red ve lanetlemektir. Bu yapılmazsa iman güdük kalır ve Allah sadece kendisine yardım edene yardım eder. Yani kul şeytanın oyunlarına direnmedikçe imanı tamam olmaz ve dünyalık umuduyla şeytanların emellerine sessiz kalanlar aynen onlar gibi dilsiz şeytan olurlar.

“İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (İbrahim 14/22)

İbrahim suresinin bu ayeti şeytanın saadet zincirine aldananları ahirette bekleyen durumun izahına mükemmel örnektir. Çünkü Şeytan, ahirette derdine düşecek, kandırdıklarını kurtaramayacağı gibi bir de onları kendisini azdırmakla suçlayacaktır. İnsanı gurura, hayale, çirkini güzel görmeye sevk eden şeytan, iç dengeleri alt üst eder ve gerçeğin çehresini değiştirir. İnsanın yanlışı ve eğriyi fark edemeyişi böyle başlar ve bu gidiş sapma, uçuruma yuvarlanmayla son bulur. Tam bu anda da şeytanın alayıyla karşılaşılır.

“Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. Nihayet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.” (Haşr 59/16,17)

“Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzab 33/67,68)

Nihayet, azanın da azdıranın da akıbeti ebedi ateşler olacaktır. Çünkü bu Allah’ın vaadidir. Aldatan önderlerin cehennemlik halleri ise, aldanan gafiller gibi misliyledir.

Kısaca şeytanlar yaşamın sonunda; ebedi cehenneme mahkum olacak, kimseye şefaat edemediği gibi şefaatten mahrum kalacak, kandırdıklarının günahıyla ayrıca hesaba çekilecek, fıtri lanetinden kurtulamayacak, kananlarla alay edecek, akılsızlıkla suçlayacak, kibrinin ve isyanının bedelini ödeyecek, kendisine ilahlık vasfı verenleri kendisini de saptırmakla suçlayacak, kananlara bu surette ilave vebal yükletecek, kötülük üretemez hale gelip, derin azaplara mahkum olacak lakin az sayıda da olsa insanların cennete girmesine ve insanın sınavını kazanmasına mani olamayacak, Hakk’a ve ilahi nizama boyun eğecektir.

Ateşin ortaya çıkması ve yakması için bir yanıcı, bir yakıcı ve bir de oksijene gerek vardır. Bu misale göre insan odun, şeytan kibrit ve yaşam oksijendir. Bu üçü bir araya geldiğinde ateş olup yakacaksa … hayat ve biz sabit kaldığımıza göre ateşten süratle uzaklaşmak lazım gelir.

“Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilecek. Artık onlar ve o azgınlar ile İblis’in askerleri hepsi birden tepetaklak oraya atılırlar. Orada onlar taptıklarıyla çekişerek şöyle derler: “Allah’a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk. Bizi ancak (önderlerimiz olan) suçlular saptırdı. İşte bu yüzden bizim şefaatçilerimiz yok. Candan bir dostumuz da yok. Keşke (dünyaya) bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.” Elbet bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmiş değillerdi.” (Şu’ara 91/103)

Elden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek iman gereğidir. Peki Allah kendi rızası için can ve malıyla mücadele etmeyi dileyenlere, ortaya atılanlara, dille, elle, canla cihat edenlere yardım edecek midir? Elbette. Bu ahdidir. Ne zaman yardım edecektir? Kullar samimi ve azimli olduklarını ispat ettikten hemen sonra!

“Gök yarıldığı zaman, Yıldızlar saçıldığı zaman, denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman, Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek. Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?” (İnfitar 82/1-8)

Yüce Allah, dünya üzerindeki bozgunculuğa sessiz kalacak, şeytanın yere egemen olmasına müsaade edecek değildir. Zaten böyle olmayacağını da bildirmiştir. O, tüm bu kötülükleri bir tek sesle yok etmeye de kadirdir. Lakin o diler ki kulları, kendi rızasına mazhar olma isteğiyle, zorlamaksızın ve kendisi adına bu zulüm ve aldanışlarla mücadele etsinler, huzur ve refahı tesise çalışsınlar. Hatta bu uğurda ölmeyi göze alsınlar. Ancak bu niyet ve irade ortaya konduktan sonradır ki Allah yardım edecek ve şer yenilecektir. Ama bu irade ortaya konmadan Allah’ın zaferini beklemek dini anlamamaktır, israiloğullarının gafletine düşmektir, tevekküle ters davranmaktır. Çünkü tevekkül, kadere koşulsuz rıza değil, kader çamurunu niyet ve gayretle, Yüce Allah ile birlikte yoğurup, ortaya çıkacak eseri Allah’a havale etmektir.

Akıl ve kalp, iman ve aşkla tevhide sarılmayı emrederken, şeytanlarla mücadele etmekten başka yol yoktur. Kaldı ki bu saldırışlar illa kılıçla olmak zorunda değildir ve Allah’ın vaadi haktır. O halde akıllar bu hak vaadin ve kati akıbetin istikametinde doğru tarafta olmaya mecburdur. Allah’ın yardımı işte ancak ondan sonra gelecektir.

“Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.”
(Bakara 2/281) (Kur’an’ın son inen ayeti)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir