Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Zalim yöneticilere itaat
imanilmihali.com
Zalim yöneticilere itaat

Zalim yöneticilere itaat

Zalim yöneticilere itaat

Zulüm, hakkı sahibine vermemek veya sahibinden alarak başkasına tahsis etmektir. Her halukarda hak ait olduğu yerden başka bir yere gitmiştir ve Maun suresi bize, hakkı ait olduğu yere gitmesine mani olmanın dahi zulüm olduğunu anlatır.

Kur’an’ın savaşı işte bu zulümledir ve şirk dahi en büyük zulüm olduğu için afsızlığa mahkumdur. Keza amel imandan değildir lakin bunun tek istisnası zulme karşı direnmektir.

“ .. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır..” (Bakara 2/191)

“Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.” (Bakara 2/193)

Hal böyle olunca, Kur’an’ın zulme destek ve onay vermesi mümkün değildir. Keza cihadı ancak zulüm şartına bağlayan, zulüm altında inleyenlere yardımı onların inançlarına bakmadan emreden Kur’an’dır.

Bazı hadislerde ise maalesef durum farklıdır ve ayet aleyhine bu hadisler ile yazık ki İslam alemi asırlardır kandırılmıştır.

Hz. Huzeyfe’den nakledilen şu hadîs konumuza örnektir;

“Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.”

“Ben buna yetişirsem ne yapayım, yâ Resûlâllah?” diye sordum.

“Dinler ve itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile yine dinle ve itaat et.” diye buyurdular.” (Tac, III/44-45)

Modern zaman pek çok yöneticiyi, hiyerarşik yapı içerisinde zorunlu kılmıştır ki müdürden valiye, patrondan hakime kadar pek çok yönetici vardır ve bunların hak ve adalet üzere yönetim sergilemesi Allah emridir.

Sadece halife, kral veya padişahın kast edilmediği yukarıdaki başlık konusu bize, genel manada tüm yöneticilerin İslam hukuk ve anlayışına göre iş görmelerinin zorunlu olduğunu anlatır. Biat ve şura ile başa gelen bu en yüksek yöneticiler için de yönetimin hak ve adalet üzere olması bu nedenle ve Kur’an emri olarak kaçınılmazdır.

Bu vebal öylesine büyüktür ki banka kapısındaki güvenlik memuru dahi kendi görev alanında bir yöneticidir ve zulümden uzak kalmak, hakkaniyetli olmak zorundadır.

Hakkın yerine konmaması, adaletten sapılması ve merhametin terk edilmesi ise zulümdür ve yönetimin sekteye uğramasıdır.

Yönetici, mesela emri altındaki memurların rüşvet yemesine göz yumarsa yahut bazıları mesaiye geç geldiğinde sessiz kalır, bazıları için feryat ederse, müdürler müşteriler arasında fark gözetirse, patron vergi kaçırıyorsa, çalışanların emeğinden çalıyorsa, sigortasını yapmıyor, maaşını geç veriyorsa … hep zulümdür.

Kur’an’a aykırı, yaşama ve fıtrata ters bu durumlara rıza göstermek ise kabul edilir değildir ve maruf (ortak insanlık değerleri) buna itirazı emreder. Özgür, eşit ve akla sahip her insanın temel ihtiyaç ve kabiliyetlerinde beşeri bir eşitlik söz konusudur. Herkes hakkını almak durumundadır ve hakkını korumak için de çaba göstermelidir.

Hak yiyenlerin helal – haram ayırt etmemesi, güçlü olması bu hak aramaya engel teşkil etmemelidir. Çünkü hak aranmaz ve duruma rıza gösterilirse alacaklının hakkı zayi olur ve dünya yahut ahirette hakkına geri kavuşması, kendi rızasıyla o haktan vazgeçtiği için mümkün değildir.

Gücü yetmeyenler için elle veya dille olmasa da kalben o harekete karşı koymak lazımdır ve bu durumda dahi hak baki kalır.

“Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nisa 4/148)

Allah çirkin söze ancak mazlumun feryadı halinde izin vermişken bu hak aynı zamanda mesuliyeti işaret eder. Yani hakkı yenenlerin susması değil, hakkını istemesi vacip olandır.

Zulmün bir diğer fıkhi alanı da şudur ki; zulme ortaklık eden, ortam sağlayan, yardım eden, sessiz kalan da aynen zalim gibi mesuldür. o halde, veli veya öğretmene tacizde bulunan bir okul müdürünü adalete şikayet etmekten imtina edenler de en az o sapık müdür kadar mesuldür.

Tacize uğrayan ise hakkını sonuna kadar aramakla mükelleftir ve bunu yaparken korkmamalıdır. Çünkü gerçek korku sadece Allah’tandır. Başkalarından korkarak hakkını aramaktan vazgeçmek hem hakkı yitirmek, hem insan olmanın hakkını vermemektir.

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” (Nisa 4/75)

Ayrıca zulme karşı direnme sadece mazluma değil, tüm iman kardeşlerine görevdir ki yardım edilecek olanların Müslüman olması da şart değildir. Yani müdürün taciz ettiği kimse kadar o tacizi bilen ve duyanlar da müdüre karşı savaşmak ve şahitlik etmekle yükümlüdür.

Yöneticiler zalim de olsalar itaat şarttır diyenlerin, olayı sadece devlet reisine atfedilen zulüm olarak görmesi sebebiyle, yöneticiye isyanı caiz görmemesi aslen huzur ve asayişin bozulmaması kaynaklıdır. Yani Emevilerce uydurulan hadislerin kaynağı statünün zarar görmemesi, isyan ve savaşlarla huzurun hepten bozulmamasıdır. Lakin bu durumda zulüm sadece var olmakla kalmaz aynı zamanda yeni zulümler üretir ve kılıçla olmasa da yönetimleri İslam’a zorlamanın sayısız yolu vardır.

Ahir zamanda çoğu memleketin demokrasiye geçmesi, bu yönetici azli meselesini de kolaylaştırır ve seçimlerle (biat ve şura) değişikliği mümkün kılar. Bu ise huzur ve asayişi bozan değil aksine temin edendir.

Okul müdürü gibi (örnekteki) zalimlerin ise azli çok daha kolaydır ve daha üst yöneticilerin görevi o müdürü hüküm kesinleşene, durum netlik kazanana kadar açığa almak, adaletten yükümlü olanların ise görevi durumu derhal yargılamak ve durumu netleştirmektir.

Görüldüğü üzere, esas olan zulmün gücünün kesilmesi, başka zulümler üretmesinin engellenmesidir ve burada görev sadece mazluma veya tanık olanlara değil, aynı zamanda daha üst yöneticilere de düşmektedir.

Daha yukarıdaki yöneticiler, o müdürü görevden geçici olarak dahi almaz ise onlar da zulme veya şüphesine yenilmiş, zulüm yapmış olurlar.

Rüşvet almakta olan memurunu koruyan da aynı cümledendir ki hele o korunan için tarikat, mezhep, etnik köken, cinsiyet, cinsel yakınlık ve irtibat, akraba bağları, hemşericilik gibi bahaneler öne sürülüyorsa adalet çifte darbe yemiş demektir ve zulüm kabarır.

Kamunun görevi huzuru tesis, zulmü engelleme ve yaşamı fıtrati istikamette yönlendirmektir. Bu görev, hak ve adaleti savunmayı, zulmü engellemeyi zorunlu kılar.

Zulme sessiz kalıp çileyi seçmek ise mazlumun kendi rızasıyladır. Çoğusu utanma duygusu veya sonuç alamama endişesiyle tecavüzlere dahi sessiz kalır ki bu kamu hukukunun acizliği ve vebalidir.

Keza kocasından dayak yiyen bir kadının adalete güvenmemesi ve canını tehlikede sayması da toplumun ve kamu hukukunun utancıdır.

A’dan Z’ye, en aşağı yöneticiden en tepeye kadar bu nedenle zulme karşı direnmek asıl ve esas olandır. Merhamet ve af, karşı tarafta ıslaha ve teslimiyete yanaştığı sürecedir. Zulüm varsa merhametle değil cihatla karşılık verilir ki cihat sadece savaş demek değildir.

Kılıçla, kalemle, sözle, fikirle, protestoyla da yapılsa, Allah yolunda ve hak yolda yapılan tüm karşı çıkış ve mücadeleler cihattır. Merhameti yeniden tesis ve zulmü ortadan kaldırmak adına yapılan bu mücadele kutsal bir görevdir ve konuya esas asıl manayı teşkil eder.

Hoşgörü ve affetmek yüceliktir lakin yenen hakkın telafisi ancak hakkı yenenin insiyatifindedir ve dinde kısas esastır. Yani birinin mağduriyet veya mazlumiyetini bir başkası affedemez, hoş göremez. Hakkı yiyenden hesap sormak, hakkı yenenin hakkıdır.

Merhamet itidal üzere oldunduğu sürecedir ve zulme sapıldığı anda zulme merhametle cevap vermek ayrı bir zulümdür. Bir tokat atana diğer yanağı çevirmek dinen asla caiz değildir. Bu anlamda İslam, cihadı meşru ve hak kılan tek dindir.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa 4/59)

Konuya ilişkin bu ayette adı geçen “ulu’l emr” (emir sahipleri)’nin kimler olduğu konusunda görüş birliği yoktur. Bu konudaki görüşler beş maddede toplanmıştır.

a) raşid halifelerdir.

b) ordu komutanlarıdır.

c) şer’i hükümler konusunda fetva veren müctehid bilginlerdir.

d) ehl-i hall ve’l-akd denilen müctehid bilginlerin icmalarıdır.

e) imamlar, fazıl ve adil fakihlerdir.

Bizce ise yönetim erkine sahip yöneticilerin tamamıdır.

Ayetin devamında ise gayet net bir mesaj vardır ki konu başlığımıza dair en açık cevabı teşkil eder; “Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” Yani zulüm, yönetim veya şüphe halinde müracat noktası evvela Allah ve Peygamber yani Kur’an’dır ki bu şart yöneticilere itaat konusunda KUR’AN’A UYGUN AMEL ÜRETMEYİ gerekli kılar. Aksi olursa bu Kur’an’dan tasvip almaz ve zulüm şüphesiyle terki gerekir.

Özetle; zulüm dine ihanettir ve Kur’an’ın savaşı zulümledir. Yöneticiler adalet ve hak üzere yönetmek üzere biat ve şura ile seçilenlerdir ve görev, yetki ve sorumlulukları vardır. Kendileri adil olmak zorunda oldukalrı gibi mahiyetlerinden de sorumludurlar.

Ehliyet ve liyakat bu anlamda farzdır ki ehil olmayanın o işe talip olması da, o işin ona verilmesi de haramdır. O halde birisi o göreve geldiyse hakkını verecek, hem kendisi düzgün davranacak hem mahiyetini düzgün davranmaya mecbur bırakacaktır.

Mazlum hakkını aramak üzere Allah’ın icazet verdiği feryat hakkına sahiptir. Zulmü gören ve duyan herkesin vebali ise o mazluma yardıma koşmaktır.

Yönetici zulme bulaştıysa, yeni zulümler yaratmadan, hiç olmazsa durum hukuken teyit edilene kadar, o mevkiden el çektirilmeli, mağduriyetlerin kapısı kapatılmalıdır.

Zulme, yardımcı, ortak olanlarında vebali aynen zalimler gibidir. Şüphe durumunda dahi o işin terki imanın şiarıdır.

Zulme karşı olmak cihattır ve bu kalple, dille veya elle yapılabilir.

Mazluma yardıma koşmak için o insanların Müslüman olmasına dahi gerek yoktur.

Son söz; hak ve adalet Allah emri, zulüm şeytan işidir. Allah zulmetmez ama insan zulmeder. Allah, zulme yeryüzünde huzur tesis edilene kadar amansızca direnmeyi emredendir.

O halde zalim yöneticilere itaat asla söz konusu değildir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinde sürüleşmek, Raiyyeleşmek

Dinde sürüleşmek, Raiyyeleşmek

Dinde sürüleşmek, Raiyyeleşmek “Ey iman edenler! “Râ’inâ (bizi gözet)” demeyin, “unzurnâ (bize bak)” deyin ve ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir