Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Zarurat-ı Diniyye nedir
imanilmihali.com
Zaruret-i Diniyye nedir

Zarurat-ı Diniyye nedir

Zarurat-ı Diniyye nedir sorusu ile akla gelen din adına Yüce Allah ve elçisi tarafından bizlere bildirilmiş mutlak, doğru ve Kur’an’a uygun bahislere, emir ve yasaklara, iman konularına riayet ve itikaddır.

Zarurat-ı Diniyye nedir

Zarurat-ı diniyye; müslüman için dini yönden bilinmesi gereken, Hz. Muhammed (s.a.s)’in Allah tarafından tebliğ edip haber verdiği mutlak ve kesin olarak belli esas, hüküm ve haberler demektir. Zarûrât-ı diniyye, kapsamında anılanları kabul ve tasdik etmek her mü’min için farzdır.

Her müslümanın bilmesi gereken ve zarurat-ı diniyye denilen bu bilgiler hakkında detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler öncelikle Kur’an ve daha sonra ilmihal, siyer, akâid, fıkıh, İslâm hukuku ve ahlak kitaplarına müracaat etmelidirler. Çünkü araştırmak ve öğrenmeye çalışmak ilme kıymet vermektir ve Peygamberimiz bir hadisî şeriflerinde, “İlim tahsil etmek, erkek ya da kadın her müslüman için bir farîzadır (bir görevdir)” buyurmuştur.

Zarûrât-ı dîniyye tamlaması; “dine ait zarûretler” yani “dine ait olup bilinmesi ve inanılması gereken esaslar” anlamına gelir. Bunları kabul ve tasdik etmek her mü’min için farzdır. Bunlardan şüphe etmek mü’minin imanını zedeler.

Zarûrât sözlükte “zarar vermek; mecbur etmek, gerekli kılmak” anlamındaki çarr kökünden türeyen ve “çaresizlik; ihtiyaç, gereklilik” anlamına gelen zarûretin çoğul şeklidir. Zarûrât-ı dîniyye terim olarak “dinden oldukları sübût ve delâlet açısından kesin bir delille belirlenmiş hususlar” şeklinde tanımlanabilir.

Zarûrât-ı dîniyye dinin temel ilkelerine işaret ettiğinden daha çok kelâm ilminin konuları arasında yer almakla beraber “şâriin hüküm koyarken murat ettiği kesinlikle bilinen ilkeler” anlamında fıkhın “makāsıd” alanıyla da doğrudan ilgilidir. Din açısından bir şeye inanmanın zorunlu olması için onun hem sübûtunun hem delâletinin kesin, yani Kur’ân-ı Kerîm veya mütevâtir sünnetle sabit olması gerekir. Bu niteliği taşıyan her türlü bilginin kabul edilmesi gerekir.

Amelî ve ahlâkî hükümlerin sübût ve delâlet açısından zarûrât-ı dîniyye kapsamına alınması onların bilfiil eda edilmesi değil benimsenmesi anlamına gelir. Bu hükümlere iman ettiği halde edasında kusurları bulunan kişi yine müslüman sayılır.

Bu esaslar ya bizzat Hz. Muhammed’ten işitilmek veya tevatür yoluyla O’ndan haber almakla öğrenilir. Tevatür de, yalan söylemekte birleşmeleri aklen mümkün görülmeyen güvenilir bir topluluğun verdiği haber demektir. Yalnız burada atlanılmaması gereken konu aktarılan bilginin aynı zamanda Kur’an’a uygunluğu şartıdır.

Kesin olarak bilip iman edilmesi gereken esasların başında Allah’a ve Hz. Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna inanmak gelir. Kelime-i Tevhîd (Allah’ı birleme ifade eden cümle) adı verilen (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur Muhammed O’nun Rasûlüdür.)” sözü ile kelime-i şehadet denilen “Allah’tan başka ilâh olmadığına, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim” sözünü söyleyen “müslüman” ve bunların kapsamına kalpten inanan herkes “mü’min” sayılır. Ancak bu “icmalî iman”dır. Yani topluca ve genel olarak yapılan bir iman şeklidir.

Bunun dışında yine Kur’ân ve Hz. Peygamber’in mütevatir haberlerinde bildirilen “âmentü” nün esaslarını bilmek ve inanmak gereklidir. Bunlar Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere (hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna) iman etmektir. Nitekim Hz. Ömer’den nakledildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s) bir kaç sahabî ile otururlarken yanlarına Cebrail (a.s) insan suretinde gelerek “İman, İslâm, İhsan ve Kıyamet” ile ilgili sorular sormuş ve bu yolla mü’minlere bilgi ulaştırmak istemiştir.

Hz. Peygamber imanla ilgili soruya şöyle cevap vermiştir: “İman, Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe, bir de hayrı ve şerri ile kadere inanmaktır. ” Cebrail (a.s) da “doğru söyledin”diye tasdik etmiştir (Buharî, İmân, 37; Müslim, İmân, 1; Ebû Dâvud, Sünnet, 15; Tirmizî, İmân, 4; İbn Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 51).

Ehl-i sünnet âlimlerine göre bir esasın iman esası olabilmesi için Kur’ân veya mütevâtir sünnetle sabit olması gerekir. Buna göre meşhur veya âhad haberler kesin bilgi vermedikleri için inanç konusunda delil olarak alınmazlar.

Zarûrât-ı diniyye yalnız sahih iman esaslarından ibaret değildir. Amel zulme karşı çıkmak dışında imandan sayılmasa da bazı amel ve niyetler imana nispet edilebileceğinden bunların dışında kesin olarak sabit bulunan bir takım emirler, yasaklar ve uyulması istenen esaslar (yani farzlar) da bu kapsama girer.

Zarurat-ı Diniyye başlıkları

1- Allah’ın varlığına, birliğine; indirilen kitap ve sahifelerin hak olduğuna, peygamberlere, meleklere iman, âhirete, herkesin kabrinden kalkıp mahşer yerinde toplanacağına, cennet veya cehennemde mükâfat ve azabın ebediliğine, bütün gök ve yerlerin düzeninin bozulup kıyametin kopacağına iman etmek. (İmanın şartları)

2- Kelime-i şehadetin, beş vakit namazın, zekâtın, ramazan orucunun ve imkân olunca hacca gitmenin farz olduğuna inanmak. (İslamın şartları)

3- Şarap içmenin, haksız yere birini öldürmenin, ana-babaya itaatsızlık etmenin, zinanın, yetim malı ve faiz yemenin, kamu malına tamah etmenin ve buna benzer kesin nass’larla sabit olan (farzların) yasakların haram olduğuna inanmak bu kapsamda sayılabilir.

Özetle;

Yukarıda belirtilen ve kesin delillerle sâbit olan esas ve prensiplerden herhangi birisini inkâr etmek kişiyi dinden çıkarır (bk.el-Fetâvâ’l-Hindiye, Bûlak 1310 H. II, 265). Bu konuda şüphe de inkâr olarak kabul edilmiştir.

Diğer yandan şer’î nitelikli olmayan ve Hz. Peygamber dönemine ait bütün haberlere inanmak zarûrât-ı dinîyye kapsamına girmez. Meselâ; gazvelerle ilgili haberler, Hz. Peygamber’in filanca eşi ile evliliği, çocukluğunda Yemen’e veya Suriye’ye birer veya ikişer kere gittiği konusundaki haberler inançla ilgili olmadığı için bunların herhangi birisini kabul etmemek veya farklı şekilde bilmek kişiyi dinden çıkarmaz. Keza beşeri hayata dair hususlar ve rivayetler/hurafeler/uydurma hadis ve sünnetler aynı durumdadır.

Sonuç olarak kesin delillerle sabit olan itikâdî ve amelî hükümlere inanıp, bunların farz, vacib veya haram veya helâl olduklarını tasdik etmek “zarûrât-ı diniyye” ye iman etmek anlamına gelir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Din ve Fıtrat

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir